|
||
Son dönemlerde sağda solda insanlar Orwell'den bahsedince hemen bir takım insanların adamı ajan olarak suçlamasını işitiyorum. Ardından da okunmasının iyi olmadığı tavsiyeleri. Bu kişiler solcu daha doğrusu Stalinist olduğu için aslında durumu garipsememiştim. Ama benzer şeyleri bazı Anarşistlerden de duyunca bu konuda yazma gerekliliği gördüm. Yazı bir bütünlük içinde okunursa Orwell'in neden ajan olmadığı anlaşılabilir sanırım. Yazı için biografilerden, Orwell'in kitaplarından ve bazı belgelerinden yararlandım. İspanya deneyimi hakkında Katalonya'ya Selam adlı kitaptan baya uzun alıntılar yaptım. Kitabın baskısı olmadığı için sanırım bir çok kişi okumamıştır. Emperyalizm günleri: Orwell, asıl adıyla Eric A. Blair 1903 yılında İngiliz işgali altındaki Hindistan'da doğdu. Blair'in 24 yaşına kadar yaşadığı hayat, emperyalist İngiltere'nin idari görevlerini yapan orta sınıfın bir üyesi olarak yetiştirilmekten ibaretti. Babası, Hindistan Devletinin bir bürokratıydı. Bu ülkede 5 yıl görev yaptıktan sonra, 1927'de izinli olarak İngiltere'deyken geri dönmemeye karar verdi. Bu kopuşta iki etken belirgindir. Blair daha ilk gençliğinden itibaren yazar olmak istiyordu. İkincisiyse emperyalizme karşı içinde oluşan nefret. Blair'in hizmet ettiği emperyalizmin ne olduğunu kavradığını ve onu reddettiğini gösteren bir çok kanıt vardır. Emperyalizmin kötü bir şey olduğunu, işini ne kadar çabuk bırakırsa kendisi için o kadar iyi olacağını yazmıştır. " İngiliz proleteryasının büyük çoğunluğunun İngiltere'de değil, Asya ve Afrika'da yaşadığını hep unuturuz. Oysa hepimiz bu sistem sayesinde yaşıyoruz." Bir başka yerde de şöyle diyordu: "Hindistan Polisinde görevli olduğum 5 yıl sonunda, hizmet ettiğim emperyalizme karşı öyle yoğun bir nefret duyuyordum ki anlatamam. İngiltere'nin özgür havasında böyle bir duyguyu tam manasıyla anlamak olanaksızdır. Emperyalizmden nefret etmek için onun bir parçası olmanız gerek." Bu deneyimleri ile Birmanya Günleri adlı romanı yazacaktı ki bu romanda İngiltere'nin yol açtığı insanlık suçları sergileniyordu. Dolayısıyla İngiltere'de yayınlatamadı. Bu Orwell'in gizli servis talimatları doğrultusunda yazan bir sipariş yazar olmadığının henüz ilk kanıtıdır. Yazarlık: Blair İmparatorluk Polisliğinden ayrılıp, İngiltere'ye, yetiştiği sınıfın içine dönebilirdi. Sadece emperyalizme karşı olsaydı bu davranışı normal sayılırdı. Ama onun için asıl önemli sorun İngiltere içindeki ilişkilerdi. İstifasından sonra 6 ay boyunca Londra'nın East End denilen yoksul kesiminde dolaştı. Sonra Paris'e geçti ve işçi mahallesinde bir odaya yerleşti. Bir buçuk sene de burada kaldı. Bulaşıkçılık ve mutfak yamaklığı yaptı. Bundan sonraki iki buçuk yıl yazar olma çabasına İngiltere'de devam etti. İlk kitabı Paris ve Londra'da Meteliksiz, Orwell takma adıyla 1933'de yayınlandı. 1936'ya kadar yazdığı Birmanya Günleri, Papazın Kızı ve Zambak Solmasın'la bir yazar olarak kendini kabul ettirme sürecini tamamlamıştı. Sonraki kitabı kendisine kesin bir çerçeve içinde ısmarlandı : Sol Kitap Klübü için yoksul ve işsizlerin yaşamını inceleyecekti. Orwell'e ısmarlanan iş, edindiği yazar kimliğini sürdürmesine yetecekti. Ama Orwell konuyu Wigan İskelesi'ne Giden Yol adlı kitabında öyle bir biçimde işledi ki bu, hayatının sonuna dek sürecek yeni bir yönelişin, siyasi yazarlığa geçişinin simgesi oldu. Orwell bu kitapta ilk kez temel siyasi tavrını açıklıyordu. Emperyalizme ve sınıf farklarına karşı olduğunu tekrarladıktan sonra yeni olarak özgürlük ve eşitliğin sosyalist tanımlarına bağlılığını ekliyor ama bir yandan da örgütlü sosyalist hareketlerin çoğuna ve özellikle İngiliz orta sınıf sosyalistlerinin bazı türlerine saldırıyordu. Orwell, İngiliz sosyalizminde kendisinin Marksizm diye bildiği dahil bağnaz soldan kopmaya başlamıştı. 1936 sonbaharında Wigan İskelesine Giden Yol'u bitirdiğinde Temmuz'da İspanya İç Savaşı patlamıştı ve Orwell yazılarına malzeme toplamak, belki de savaşmak üzere İspanya'ya gitmeye hazırlanıyordu. Geçireceği İspanya deneyimi, yazacağı Katalonya'ya Selam'la bağnaz soldan kopuşunu noktalayacaktı. İspanya: İspanya'ya gidebilmek için İngiltere'deki solcu örgütlerin birinden bir tavsiye belgesi almak gerekliydi. Orwell'in bu yönde ilk girişimi Sol Kitap Klübü kanalıyla Komünist Partisi üyelerinden Harry Politt'le görüşmesi oldu. Orwell, Uluslararası Tugay'a katılıp katılamayacağı sorusuyla karşılaşınca, neler olup bittiğini görmeden hiçbir yere katılamayacağını belirtti. Bu olaydan sonra, daha önceden az buçuk ilişkili olduğu Bağımsız İşçi Partisi'yle [ILP] bağlantı kurdu. Oradan Barcelona'daki parti temsilcisi McNair'e yazılmış bir tavsiye mektubu aldı. "Sınırı, pasaport görevlilerini ve herşeyi geçtiğimde, Anarşistler geçiş-belgeme pek dikkat etmediler de, anında teşhis ettikleri I.L.P antetli mektuptan hayli etkilenmiş göründüler. Ben de tam bu sırada McNair'in mektubunu meydana çıkarmaya ve P.O.U.M milisine katılmaya karar verdim." Savaşmaya karar verdiği zaman, Orwell'in ILP'yle ilişki içinde olan P.O.U.M milisine katılmasının esas nedeni bu mektup olmuştur. P.O.U.M'u seçmesiyle de, rakip sosyalist gruplar arasındaki karmaşık ve acı mücadelenin göbeğinde buldu kendisini. "O günlerde, siyasi partiler arasındaki farklılıkların, ancak İngiliz sol basınında işlendiği ölçüde ve pek az farkındaydım. Eğer ne olup bittiğine dair doğru dürüst bir fikir sahibi olsaydım, muhtemelen C.N.T (Anarşist) milisini seçerdim." Orwell'e savaşma kararlılığını veren, İngiltere'de bağlandığı olumlu bir inanç değil, Barcelona'da geçirdiği devrimci deneyim oldu. "İspanya'ya gazete makaleleri yazma fikriyle gelmiştim. Fakat, aniden milise katıldım. Çünkü o sırada ve o atmosferde, yapılabilecek tek makul iş buymuş gibi gelmişti. Anarşistler Katalonya'da hala fiili denetimi ellerinde tutuyorlardı ve devrim henüz en canlı safhasını yaşıyordu. İşin başından beri (1936-Temmuz) orada bulunan birisine, Aralık'ta hatta Ocak'ta bile, devrim dönemi nihayete eriyormuş gibi görünebilirdi. Ama, dosdoğru İngiltere'den gelen biri için Barselona'nın görünümü şaşırtıcı ve kuşatıcıydı. İşçi sınıfının eğer üstünde oturduğu bir şehri ilk kez görüyordum. Küçüklü büyüklü bütün binalar fiilen işçiler tarafından zaptedilmiş ve kızıl bayraklar ya da Anarşistler'in kırmızı-siyah bayraklarıyla donatılmıştı.Hemen hemen bütün kiliseler kundaklanmıştı. Her dükkan veya kahvehanede, devletleştirildiğini belirten bir yazı asılıydı. Hatta ayakkabı boyacıları bile devletleştirilmişti, sandıkları da kırmızı ile siyaha boyanmıştı. Garsonlar ve dükkan görevlileri dosdoğru gözünüzün içine bakıyor ve size onların eşitiymişsiniz gibi davranıyorlardı. Köle emeği ve hatta şatafatlı hitap şekilleri giderek yok oluyordu. Kimse "senor", "Don" veya "Usted" dahi demiyor; herkes birbirine "Comrade"(Yoldaş) ya da "Thou" (Sen) diye hitap ediyordu. Bahşiş kanunla yasaklanmıştı. Şehirde edindiğim ilk tecrübe, asansörcü çocuğa bahşiş vermeye kalkıştığım için, otel yöneticisinden dinlediğim nutuk oldu. Hiç özel otomobil yoktu, çünkü hepsi müsadere edilmişti. Bütün tramvaylar ve taksilerle öbür vasıtaların çoğu kırmızı ve siyaha boyanmıştı. Her yerde devrimci posterler asılıydı. Bu posterler yüzünden öbür reklam afişleri birer çamur lekesi gibi görünüyordu. Kalabalığın mütemadiyen oradan oraya aktığı, şehrin ana caddesi Ramblas'dan aşağı doğru, hoparlörlerden gün boyunca ve gecenin geç saatlerine kadar, bangır bangır devrimci şarkılar yayınlanıyordu. Herşeyin en garibi, kalabalığın arzettiği manzaraydı. Şöyle üstünkörü bakıldığında Barselona, zengin sınıfların fiilen ortadan kalktığı bir şehir görünümündeydi. Az sayıdaki kadınların ve yabancıların dışında "şık giyimli" bir Allah'ın kulu yoktu. Herkesin üstünde kaba saba işçi kıyafetleri ile mavi tulumlar veya milis üniformasını andıran giysiler vardı. Bütün bunlar tuhaf ve çarpıcıydı. Bu manzara, benim anlamadığım, hatta bazı yönlerden hoşlanmadığım, ama uğrunda çarpışmaya değer bir şeyler yaşandığını hemen farkettiğim, fazladan bir anlam taşıyordu. Aynı zamanda, görünenin gerçekten olup bittiğine, bunun hakiki bir işçi devleti olduğuna, ve burjuvazinin ya kaçtığına, ya öldürüldüğüne ya da gönüllü olarak emekçilerin saflarına geçtiğine inanmıştım. Hali vakti yerinde burjuvaların büyük bölümünün düpedüz sindiğini, ve şimdilik proleter görünüp kendilerini maskelediklerini idrak edememiştim... İşsizlik yoktu, hayat pahalılığı ise fevkalade düşüktü; fakirliği bariz şekilde görünen pek az insan vardı. Ortalıkta hiç dilenci yoktu. Herşey bir yana, devrime ve geleceğe iman söz konusuydu; aniden bir eşitlik ve özgürlük çağının doğduğuna inanılıyordu. İnsanlar, kapitalist makinanın dişli çarkları gibi değilde, insan gibi davranmaya çalışıyorlardı. Berber dükkanlarında, Anarşistlerin -berberlerin çoğu Anarşist idi- vakur bir dille, berberlerin artık köle olmadıklarını bildiren ilanları asılıydı. Sokaklarda fahişelere fahişelikten vazgeçmeleri çağrısında bulunan renkli posterlere rastlanıyordu. İngilizce konuşan ırkların kül yutmaz, alaycı uygarlığından gelen herhangi biri için, bu idealist İspanyollar'ın basmakalıp devrimci sloganlara nasıl da harfi harfine uyduklarını görmenin dokunaklı bir yanı vardı." Yukarıda gördüğümüz gibi, devrimci Barselona'daki deneyim Orwell'i militan bir sosyalist yapmıştı. Fakat cephedeki ilk ayların karışıklığı ve eylemsizliği içinde Orwell genellikle Komünistlerin savunduğu çizgiyi destekledi. Çünkü onun gözünde pratik sağduyu, birlik ve etkinlikten yana olmayı gerektiriyordu. Devrimci milisin dağınıklığını anlatır sık sık. Öte yandan milisin devrimci ruhuna ve pratikteki yoldaşlığına hayrandır. Zaten savaşmasının da başlıca nedeni budur. -devamı altta |
||
|
||
| O günlerde ben hep Lenin Kışlası'ndaydım; güya cephe için eğitim görüyordum. Savaşın başında sendikalar tarafından alelacele kurulan işçi milisleri,henüz düzenli ordu temeline göre örgütlenmemişti. Kışlada yaklaşık bir hafta kaldım. Kışlada muhtemelen bin erkek ile, milislerin karılarından ayrı olarak yemek pişiren yirmi küsür de kadın bulunuyordu. Daha önceki çarpışmalarda, doğal olarak, kadınlar da erkeklerle omuz omuza savaşmıştı. Devrim zamanında pek doğal karşılanan bir şey bu. Ne var ki insanların fikirleri değişmeye başlamıştı bile. Kadınlar talim yaparken erkekleri binicilik okulundan uzak tutmak gerekiyordu. Çünkü, kadınlara gülüyor ve işlerini geciktiriyorlardı. Halbuki bir kaç ay evvel, silah tutan bir kadına gülmek kimsenin aklına gelmezdi ... Bir milis "üniforma"sından bahsettim ama bu muhtemelen yanlış fikir veriyor. Tam manasıyla tek tip bir kıyafet ya da üniforma değildi çünkü. "çok tipli" (multiform) demek, muhtemelen daha doğru olur. Herkesin giysileri aynı genel planı izliyordu ama kıyafeti birbirinin tıpatıp aynısı olan iki kişi bulmak mümkün değildi. Orduda herkes fitilli kadifeden kısa pantalon giyiyordu ama bütün tek tiplik de burada bitiyordu. Kimisi dolak takıyor, öbürleri fitilli kadifeden tozluk kullanıyor, daha başkaları ise deri tozluklar ya da yüksek çizmeler giyiyordu. Herkesin fermuarlı bir ceketi vardı, ama bazısının ki deri, bir başkasının ki ise yünlüydü, üstelik bu ceketler akla hayale gelebilecek her renkte olabiliyordu. Kasketler neredeyse kasket giyen adam sayısı kadar çeşitliydi. Kasketin ön kısmına parti rozeti takmak adetti, buna ilaveten herkes boynunda kızıl veya kırmızı-siyah renkli eşarp takıyordu ...Kışladaki ikinci günümde, çok komik bir şekilde "talim" adını verdikleri şey başladı. Başlangıçta dehşet uyandırıcı karmaşa sahneleri cereyan etti. Acemi askerlerin çoğu, Barselona'nın arka sokaklarından gelmiş 15-16 yaşlarında delikanlılardı. Hepsi devrimci şevkle doluydu ama savaşın neyin nesi olduğu konusunda tamamen cahildiler. Bu çocukları düzgün bir sıraya sokmak bile mümkün değildi. Disiplin diye bir şey yoktu; eğer askerin biri verilen emri beğenmezse, hemen sıradan çıkıp subayla hararetli bir münakaşaya başlıyordu. Bizim teğmen, önceden düzenli orduda subaylık yapmış samimi ve ateşli bir Sosyalistti. Bütün rütbeler arasında katıksız bir toplumsal eşitliğin sağlanması hususunda askerlerden bile daha ısrarlıydı. Cahil acemilerden biri boş bulunup kendisine "Senor" diye hitap ettiğinde, yüzünde beliren acılı hayreti hatırlıyorum. "Ne Senor mu? Bana Senor diyen de kim? Hepimiz yoldaş değil miyiz?" Bu tutumunun işini kolaylaştırdığından kuşkuluyum ...Katalan işçi sınıfının arasına karışıp da, onların dürüstlükleri ve cömertliklerinden çarpılmayacak insan düşünemiyorum. İspanyollar'ın cömertliği kelimenin alelade anlamıyla, kimi zaman neredeyse tedirgin edici olabiliyordu. Adamdan bir sigara isteseniz, bütün paketi almanız için sıkboğaz ederdi ...Bir yabancının öğrenmekten kaçınamayacağı İspanyolca kelime manana "yarın" idi. Her mümkün olduğunda, bugünün işi manana'ya bırakılıyordu. Bu huyları öyle kötü bir şöhret kazanmıştı ki, İspanyollar bile kendi kendileriyle alay ediyorlardı. İspanya'da yemekten savaşa kadar hiçbir şey kararlaştırılan saatinde gerçekleşmez. Kural olarak daha geç vuku bulur; kırk yıl da bir de erken oluverir. Bu yüzden hiçbir şeye "nasıl olsa geç olur" diye güvenemezsiniz. Mesela, normal olarak sekizde hareket etmesi gereken bir tren, dokuzla on arasında herhangi bir zaman kalkabilir. Fakat, ihtimal haftada bir de, makinistin aklına öyle estiği için, yedi buçukta kalkacağı tutar ...Tüfeklerin çoğu eşit ölçüde kötüydü, bazısı daha bile beter haldeydi. Ayrıca, en çok bilgi sahip olana en iyi tüfekleri vermek gibi bir çaba da gözlenmiyordu. On yıllık olan en iyi tüfek, herkesin marıcon (ibne) diye tanıdığı on beş yaşında, geri zekalı bir ufaklığa verilmişti ...Her milis kolunun kendisine maskot seçtiği en az bir köpeği oluyordu. Bizimle birlikte gelen biçare hayvanın üstüne kocaman harflerle P.O.U.M yazılmıştı ve sanki görünüşünde bir tuhaflık olduğunun farkındaymışçasına garip yürüyordu ...Milis gücünde sık sık, Faşistlerin bölgesinden göçmen olarak gelen ve bakılsınlar diye en kolayından milis kaydedilen 11-12 yaşındaki çocuklara rastlıyordunuz. Kural olarak, bu çocuklar cephe gerisinde hafif işlerde kullanılıyorlardı, ama bazen cephe hattına kaymayı becererek hepimiz için ortak bir tehlike oluşturuyorlardı. Küçük bir canavarın "şaka" diye sığınağın ateşine el bombası attığını hatırlarım ...Milis güçleri, Franco'nun başkaldırışının ilk günlerinde, aslında hepsi birer siyasi örgüt olan çeşitli sendikalar ve siyasi partiler tarafından toplanmışlardı... Bu sistemin temel noktası, subay ve erler arasında sosyal eşitlikti. Generalden ere kadar herkes aynı parayı alıyor, aynı yemeği yiyor, aynı elbiseleri giyiyordu, ve herkes tam bir eşitlikle kaynaşmıştı. Tümen komutanından, ensesine tokat atıp bir sigara almak isteseniz, böyle bir şey yapabiliyordunuz ve hiç kimse bunu tuhaf bulmuyordu. Teorik olarak bir milis birliği, en azından hiyerarşi değil, demokrasiydi. Emirlere itaat gereği anlaşılmıştı ama, bunun yanısıra anlaşılan ikinci şey de şuydu; bir emir verdiğiniz zaman bunu üstten asta değil, bir yoldaştan bir başka yoldaşa veriyordunuz. Subay ve astsubay ayrımı vardı, ama olağan anlamda askeri rütbe hiç yoktu: ne ünvan, ne rozet, ne topuk çarpma, ne de selam verme. Dünya yüzünde böyle bir tip ordu ile nasıl savaş kazanılabilirdi ki? O sırada zaten herkesin söylediği de buydu; ama doğru olmakla birlikte, akla da aykırıydı bu. Çünkü, halihazırdaki şartlar altında milis güçleri olduklarından daha iyi olamazlardı. Modern, mekanize bir ordu yerden bitmez ve Hükümet, yetiştirilmiş birlikler emrine hazır olana kadar beklenmiş olsaydı, Franco'ya karşı hiçbir zaman direnilemezdi. Sonraları, milis güçlerini yermek, dolayısıyla da yetişme ve silah yetersizliğinden ileri gelen hataların eşitlikçi sistemin sonucu olduğunu iddia etmek moda oldu. Gerçekten, yeni toplanmış bir milis birliği disiplinsiz bir güruhtu; subaylar erlere "Yoldaş" dediği için değil, acemi birlikler her zaman disiplinsiz güruhtur da ondan. Uygulamada, demokratik devrimci disiplin umulabileceğinden daha güvenlidir. İşçi ordusunda disiplin gönüllüdür; halbuki burjuvaların askerliği zorunlu olan ordularında disiplin döner dolaşır gelir korkuya dayanır. Kuşkucu kişiler hemencecik bu usulün yürümeyeceğini söylerler, ama gerçekte uzun vadede, bal gibi de yürüyor. En kötü milis kıtalarındaki disiplin bile zaman ilerledikçe gözle görülür biçimde düzeldi. "Devrimci" disiplin siyasal bilince dayanır -neden emirlere uyulması gerektiğinin anlaşılmasına: bu anlayışı yaymak zaman aldığı gibi, bir adamı kışla avlusunda talim ettire ettire robota çevirmek de zaman alır. Milis gücü sistemini aşağılayan gazeteciler, Halk Ordusu geride yetiştirilirken, milis güçlerinin cephe hattını tutmak zorunda kaldıklarını pek hatırlamazlar. Milis güçlerinin savaş alanında kalması bile "devrimci" disiplinin kuvvetinin bir kanıtıdır. Çünkü, 1937 Haziranı'na kadar, milisleri oldukları yerde tutacak sınıf sadakatinden başka hiçbir güç yoktu. Aynı şartlar altında, zorunlu askerliğe dayanan bir ordu çoktan eriyip kaybolurdu. İspanyol İç Savaşı'nı tümüyle askeri açıdan yazmak olanaksızdır. Herşey bir yana, İspanyol İç Savaşı siyasi bir savaştı. İspanya'ya geldiğim zaman ve ondan bir süre sonra, siyasi duruma karşı yalnızca ilgisiz değil, üstelik habersizdim de. Bana milis gücüne neden katıldığımı sorsaydınız, "Faşizme karşı dövüşmek için" diye cevap verirdim. Ve neyin uğruna savaştığımı sorsaydınız "Dürüstlük uğruna" derdim. Siyasal parti ve sendikaların renkler dizisine gelince -PSUC, POUM, CNT, JCI, JSU, AIT-- bunlar yorucu isimleriyle, yalnızca, sabrımı tüketiyorlardı. İlk başta insana, İspanyollar'ın musibet bir baş harfler hastalığı varmış gibi geliyordu. Adına POUM denilen birşeyde görev aldığımı biliyordum (bir başkasına değil de, POUM milisine girişim, sırf Barselona'ya vardığımda elimde Bağımsız İşçi Partisi'nin kağıtları olduğu içindi), ama siyasi partiler arasında belli bir takım farklar olduğunu anlayamamıştım. Monte Pocero'da solumuzdaki mevziyi göstererek "Bunlar Sosyalistler" (PSUC anlamında) dedikleri zaman, bu bana bilmece gibi gelmiş, "Hepimiz Sosyalist değil miyiz?" diye sormuştum. Canları pahasına carpışan insanların ayrı siyasi partilerden olmasını çok budalaca bulmuştum; benim tavrım her zaman "Neden bütün bu siyasi saçmalıklardan vazgeçip savaşın üstüne gitmiyoruz?" yönündeydi. Bu kuşkusuz, halkın mücadelenin gerçek niteliğini kavramasını önlemek için İngiliz gazetelerinin dikkatle yaydıkları, doğru "anti-Faşist" tutumdu. Fakat İspanya'da hiç kimsenin tutmadığı, ya da koruyamadığı bir tutumdu. Bir milis olarak, Franco'ya karşı savaşan bir askerdiniz, ama aynı zamanda iki siyasi teoriden çıkan büyük bir mücadelenin aracı oluyordunuz. Dağ yamaçlarında yakacak odun aşırır ve bir yandan da, acaba bu gerçek bir savaş mı yoksa New Statesman'ın uydurması mı diye merak ederken; Barselona'daki ayaklanmada Komünist makineli tüfeklerinin ateşinden sakınmak için yerlere yatarken ve en sonunda, bir adım geriden polisin adımlarını duyarak İspanya'dan kaçarken bütün bunlar, bu biçimiyle başıma hep PSUC'da değilde, POUM'de görev aldığım için geldi. İki takım baş harf arasındaki fark, bu kadar büyüktü işte! Hükümet safındaki dizilmeyi anlayabilmek için, savaşın nasıl başladığını hatırlamak zorunludur. Temmuz'un 18'inde çatışma patlak verdiğinde, Avrupa'da faşizme karşı olan herkes yüreğinde bir umut kıpırtısı hissetmişti. Çünkü demokrasi, en sonunda, faşizmin karşısında dikiliyordu. Önceki yıllarda sözümona demokratik ülkeler her adımda, faşizme teslim olmuşlardı. Japonlar'ın Mançurya'da canlarının istediklerini yapmalarına izin verilmişti. Hitler iktidara gelmiş ve bunu her düzeydeki siyasi muhaliflerini katletmesi izlemişti. Mussolini, 53 devlet "off" diye sofu sesler çıkarırken, Habeşler'i bombalamıştı. Fakat, Franco ılımlı bir sol kanat hükümeti düşürmeye çabalıyınca, İspanyol halkı, tüm beklenenin aksine, ona karşı çıktı. İspanyol işçi sınıfı, aynı şey başımıza gelseydi muhtemelen bizim İngiltere'de yapabileceğimiz gibi, "demokrasi" ve status quo adına Franco'ya karşı direnmemişti; onların direnişi, mutlak devrimci bir patlayış ile birlikte gelmişti --hatta neredeyse bu patlayıştan ibaretti. Toprak köylülerce, bir çok fabrika ve taşıma araçlarının çoğu da sendikalarca ele geçirilmişti; kiliseler yıkılmış, papazlar ya kovulmuş ya da öldürülmüştü. Savaşın ilk birkaç ayında Franco'nun asıl düşmanı Hükümet değil, sendikalardı. Ayaklanma başlar başlamaz, örgütlenmiş şehir işçileri buna, bir genel grev çağrısı yaparak, devlet depolarından silah talep ederek ve kısa bir mücadeleden sonra da bunları elde ederek cevap verdiler. Kendiliğinden ve bir miktar da bağımsız hareket etmemiş olsalardı, büyük bir olasılıkla Franco'ya karşı hiç direnilmeyecekti. Doğu İspanya'nın büyük şehirlerinde Faşisler, Hükümete sadık kalan bazı silahlı kuvvetlerin yardımı ile ve başlıca işçi sınıfının muazzam çabaları sonunda bozguna uğratılmışlardı. Bu ancak, gerçek devrimci niyetiyle --yani kurulu düzenden daha iyi bir şey için çarpıştıklarına inanarak-- çarpışan insanların gösterebileceği bir çabaydı. İsyanın çeşitli merkezlerinde bir tek günde, sokaklarda üçbin kişinin öldüğü sanılıyordu. Erkekler ve kadınlar ellerinde yalnız dinamit çubukları ile açık meydanları geçip makineli tüfeklerle donanmış eğitimli askerlerin elinde bulunan taş binalara saldırmışlardı. Faşistler'in stratejik noktalara yerleştirdikleri makineli tüfek yuvaları, üzerlerinden saatte altmış mil hızla taksiler geçirilerek ezilmişti. Toprağı işçilerin işgal ettiğine, yerel sovyetlerin kurulduğuna vb. dair hiçbir şey bilinmese bile, bunların, tüm direnişin belkemiği olan Anarşistler ve Sosyalistlerce --hele Anarşistler'in gözünde merkezileşmiş bir madrabazlık makinasından başka bir şey olmayan- kapitalist demokrasinin savunması için yapıldığına inanmak zor olurdu. Bu arada işçilerin ellerinde silah vardı, bu aşamada onları teslim etmediler. (Bir yıl sonra bile, Katalonya'daki Anarşist-Sendikalistlerin 30.000 tüfeği olduğu hesaplanmıştı.) Faşizm yanlısı büyük toprak ağalarının pek çok yerde arazileri ele geçirilmişti. Endüstri ve ulaşımın kollektifleştirilmesinin yanısıra, yerel komiteler, eski kapitalizm yanlısı polis kuvvetinin yerini alacak işçi devriyeleri, sendikalara dayalı işçi milisleri gibi yollarla kurulacak bir işçi hükümetinin ilkel başlangıcını yaratmak için çaba harcanıyordu. Yerel hükümetin kurumları, devrimci komitelerle omuz omuza yaşıyorlardı. Bir kaç yerde bağımsız Anarşist komünler kurulmuştu; bunların bazıları, Hükümet bir yıl sonra zorla ortadan kaldırana kadar devam ettiler. Katalonya'da ilk birkaç ay, iktidarın çoğu, bütün kilit endüstriyi denetimleri altında tutan Anarşist- Sendikalistler'in ellerindeydi. Aslında İspanya'da olan şey, yalnızca bir iç savaş değil, bir devrim başlangıcıydı. İşte, İspanya dışındaki anti-Faşist basın, özellikle bu durumu örtbas etmeyi kendine iş edinmişti. Dava, giderek "Demokrasiye karşı Faşizm"e indirgendi ve devrimci yönü olabildiğince gizlendi. Basının daha çok merkezileştiği ve halkın başka herhangi bir yerden çok daha kolay aldatıldığı İngiltere'de, İspanyon savaşının kamuoyunda geçerlik kazanan yalnız iki türlü yorumu vardı: bunu, ellerinden kan damlayan Bolşevikler'e karşı Hristiyan yurtseverlerin savaşı olarak gösteren sağ-kanat yorum ve askeri bir ayaklanmayı bastıran efendi Cumhuriyetçiler'in mücadelesi olarak gösteren sol-kanat yorum, asıl merkezi sorun başarıyla gizlenmişti. Bunun pek çok nedenleri vardı. Fakat, bunun asıl nedeni, her ülkede görülen küçük devrimci gruplar dışında, bütün dünyanın İspanya'daki devrimi önlemeye azimli olmasıydı. Özellikle, arkasında Sovyet Rusya olmak üzere, Komünist Partisi, tüm ağırlığını devrime karşı koymuştu. Devrimin bu aşamada ölüme mahkum olduğu dolayısıyla İspanya'da işçi sınıfı egemenliği değil, bir burjuva demokrasisi kurmak gerektiği Komünist teziydi. "Liberal" kapitalist bakışın da neden aynı çizgide olduğuna ayrıca işaret etmeye gerek yok. İspanya'da çok fazla yabancı sermaye yatırımı vardı. Örneğin, Barselona Demiryolu Taşıma Şirketi'nde on milyon sterlin İngiliz sermayesi yatıyordu; bu arada, sendikalar Katalonya'daki tüm ulaştırma işlerini ellerine geçirmişlerdi. Devrim ilerlemiş olsaydı, hiçbir tazminat alma olanağı kalmayacak ya da çok az olacaktı; halbuki kapitalist cumhuriyet hüküm sürseydi yabancı yatırımlar güvence altında kalacaktı. Devrim nasıl olsa bastırılacağına göre, hiç devrim mevrim olmamış gibi davranmak birçok şeyi basitleştiriyordu. Bu yolla, her olayın gerçek anlamı örtülebilir, sendikalardan merkezi Hükümet'e her güç kayması, yeniden bir askeri örgütlenme için gerekli bir adım olarak gösterilebilirdi. Durum adamakıllı tuhaftı. İspanya'nın dışında çok az insan bu ülkede bir devrim olduğundan haberdardı; İspanya'nın içindeyse bundan kuşku duyan yoktu. Komünist denetiminde bulunan ve devrimci olmayan bir politikaya bir hayli bağlanan PSUC gazeteleri bile, "şanlı devrimimiz"den söz ediyorlardı. Bu arada, yabancı ülkelerdeki Komünist gazeteler hiçbir yerde herhangi bir devrim belirtisi görülmediğini haykırıyorlardı; fabrikaların işgal edilmesi, işçi komitelerinin kurulması vb. hiç olmamıştı. Fakat herşey bir yana, olan biten yalnızca bir devrimin başlangıcıydı, tamamı değildi. İşçiler istediklerini yapabilecek güce sahip oldukları zaman bile Hükümet'i devirmediler. Franco'nun kapıları yumruklamaya başladığı ve orta sınıfın bazı kesimleri kendi taraflarında olduğunda, bunu yapamayacakları apaçıktır. Başlangıçta, Merkezi Hükümet ile Generalite de Cataluna'nın (yarı özerk Katalan Hükümeti) her ikisinin de işçi sınıfını temsil ettiği söylenebilir. Hükümetin başı, sol-kanat bir Sosyalist olan Caballero idi; kabine üyeleri UGT (Sosyalist sendikalar) ve CNT (Anarşistler'in denetimi altındaki sendikalist işçi birlikleri) temsilcisi bakanlardı. Yerel Katalan Hükümeti'nin yerini daha sonra sendikalardan gelen delegelerin oluşturduğu Anti-Faşist Savunma Komitesi geçti. Sonradan Savunma Komitesi feshedildi ve Generalite yeniden kuruldu. Fakat ondan sonraki her hükümet değişikliği sağa doğru bir kayma oldu. İlk önce POUM Generalite'den çıkarıldı, 6 ay içinde Caballero'nun yerine sağ-kanat Sosyalist Negrin getirildi; kısa bir süre sonra CNT Hükümet'ten atıldı. Sonra UGT, arkasından CNT Generalite'den kapı dışarı edildi; en sonunda savaşın ve devrimin patlak verişinden bir yıl sonra, ortada, tümüyle sağ-kanat Sosyalistler, Liberaller ve Komünistler'den oluşmuş bir Hükümet kaldı. Sağa doğru genel kayma, SSCB'nin Hükümet'e silah yardımına girişmesiyle iktidarın Anarşistler'den Komünistler'e geçmesine, 1936'nın Ekim-Kasım aylarına rastlar. Rusya ve Meksika hariç hiçbir ülke Hükümet'in yardımına koşacak kadar namuskarlık göstermedi. Meksika, apaçık nedenlerle, çok sayıda silah yardımı yapamadığı için, Ruslar istedikleri şartları kabul ettirmek durumuna geldiler. Bu şartların özetle, "Devrimin önünü alın, yoksa size silah yok" olduğundan pek az kuşku duyuluyordu; devrimci unsurlara karşı ilk hareket olarak POUM'un Generalite'den çıkarılması, SSCB'nin emirleriyle yapılmıştı. Bir kere SSCB işe karışınca Komünist Partisi'nin (PSUC) zaferi garanti edilmişti. Enternasyonel Tugaylar'ın gelişi Komünist Partisi'nin prestijini dehşet yükseltti. İkincisi Rus silahları sadece Komünist Partisi'ne gidiyordu. Çoğunlukla Anarşist birliklerin çarpıştığı Aragon cephesinde çok az Rus silahı olmasının nedeni de buydu. Üçüncüsü devrimci olmayan bir politika isteyerek, daha önce aşırıların ödünü kopardığı unsurları kendi çevrelerinde toplamayı becermişlerdi. Örneğin, Anarşistler'in kollektifleştirme politikasına karşı, zengince köylüleri kendilerine çekmeleri bayağı kolay oldu. Partinin üye sayısında artış vardı, bu artış geniş ölçüde orta sınıftan kaynaklanıyordu. Esasında savaş üç köşeli bir mücadeleydi. Franco'ya karşı olan savaş sürmeliydi, bununla beraber Hükümet'in aynı anda nişan aldığı bir başka hedef de, sendikaların elinde kalan iktidarı yeniden ele geçirmekti. Bu hedef, bir dizi ufak hamlelerle gerçekleştirildi. Bu eylemler tümüyle hayli kurnazcaydı. 1937 Mayısı'na kadar da güç kullanmak pek gerekmedi. Etkili olabilecek ölçüde büyük tek devrimci parti, Anarşistler, derece derece gerilemek zorunda kaldılar. Kollektifleştirme süreci durdurulmuştu, yerel komiteler dağıtılmış, işçi devriyeleri lağvedilmiş, geniş ölçüde takviye edilen ve çok iyi silahlandırılan polis gücü yeniden kurulmuştu, eskiden sendikaların denetimi altında olan çeşitli kilit endüstri kolları Hükümet'çe devralınmıştı. [Mayıs ayındaki çarpışmalara yol açan Barselona Telefon Santrali'nin zorla alınması, bu süreç içindeki olaylardan biriydi] En sonuncu ve en önemlisi, sendikalara dayalı işçi milisleri giderek parçalanmış ve üyeleri, farklılaştırılmış maaş, ayrıcalıklı subay kastı, vb. ile yarı burjuva çizgisinde bir ordu olan Halk Ordusu arasına dağıtılmıştı. Bu, gerçekten kesin sonucu belirleyen adım oluyordu. Ancak bu adım Katalonya'da daha geç atıldı, çünkü buradaki devrimci partiler en güçlüleriydi. Her zaman olduğu gibi, milis güçlerinin parçalanması da askeri etkinlilik adına yapılmıştı; hiç kimse esaslı bir yeniden askeri örgütlenmeye ihtiyaç olduğunu inkar etmiyordu. Ne var ki, bir yandan milis güçlerini yeniden örgütlemek ve daha etkili duruma getirmek, öte yandan da milis güçlerini sendikaların doğrudan denetimi altında tutmak pekala mümkündü; değişikliğin temel nedeni, Anarşistler'in kendilerine özgü bir orduya sahip olmamalarını güvence altına almaktı. Dahası var, milis güçlerinin demokratik ruhu onları devrimci fikirlerin doğum yeri yapmıştı. Komünistler bu durumun gayet iyi farkındaydılar, dur durak bilmeden, acı bir dille POUM'a ve tüm rütbelere eşit maaş ödenmesini isteyen Anarşist ilkesine sövdüler. Ortalıkta olup biten, genel bir "burjuvalaştırma" hareketi ve ilk birkaç aylık devrimin eşitlikçi ruhunun bile bile yıkılmasıydı. Herşey o kadar çabuk oluyordu ki, İspanya'yı birkaç ay arayla ziyaret edenler, her keresinde kendilerini sanki başka bir ülkeye gelmişler gibi hissediyorlardı; yüzeyde ve çok kısa bir an için bir işçi hükümeti gibi görünen şey, insanın gözünün önünde olağan fakir-zengin ayırımıyla sıradan bir burjuva cumhuriyetine dönüşüyordu. "Sosyalist" Negrin 1937 sonbaharında yaptığı resmi konuşmalarda özel mülkiyeti tanıdığımızı ilan ediyordu. İspanya'nın durumunda beklenilmeyen tek nokta Hükümet yanlısı partiler arasında Komünistler'in, aşırı solun ilerisinde değil de aşırı sağın ilerisinde durmasıydı. Aslında, bu hiç hayret uyandırmamalı, çünkü başka yerlerdeki, özellikle Fransa'daki Komünist Partisi'nin taktiği, resmi komünizmin devrime karşı bir güç olarak göz önüne alınması gerektiğini apaçık ortaya koymuştu. Şimdi Komintern politikasının tümü, dünyanın durumu göz önüne alınırsa bir askeri ittifaklar sistemine dayanan SSCB'nin savunmasının gerekleriyle bağlantılıdır. Özellikle SSCB, kapitalist-emperyalist bir ülke olan Fransa ile ittifak halindedir. Fransız kapitalizmi güçlü olmadıkça, bu ittifakın Rusya'ya çok az faydası olacaktı; bu nedenle, Fransa'daki Komünist politikası devrimci olmayan bir çizgi izlemek zorundaydı. Bu yalnızca Fransız Komünistleri artık üç renkli bayrağın arkasında resmi geçit yapacakları anlamına gelmeyip, daha da önemlisi, Fransız kolonilerindeki bütün etkin kışkırtmalarını da yüzüstü bırakacaklar demekti. Herhangi bir ülke Komünist Partisi'nin tutumunu açıklayan anahtar, o ülkenin SSCB'yle gerçek ya da gizli askeri ilişkilerinde saklıdır. Rusya'nın müttefiki Fransa'nın devrimci bir komşuya şiddetle karşı olacağı ve İspanyol Fası'nın bağımsızlığını önlemek için dünyanın altını üstüne getireceği gerçeği, İspanya'daki Komünist Parti çizgisini kuşkusuz çok etkilemişti. İspanya'da devrimi önleyenler, herkesten önce Komünistler'di. Sonradan sağ-kanat güçleri tüm denetime sahip olduklarında Komünistler, devrimci önderleri avlamakta Liberaller'den çok daha ileri gitmeye istek gösterdiler. ...Komünistler POUM propagandasının Hükümet kuvvetlerini böldüğünü ve zayıflattığını, böylece savaşı tehlikeye soktuklarını iddia ediyorlardı. Ben nihai olarak aynı kanıda olmamama rağmen, bundan Komünistler'i haklı gösteren kanıtlar çıkarılabilirdi. Fakat işin içine komünist taktiklerinin niteliği girdi. İlk önce yavaş yavaş deneyerek, sonra daha yüksek sesle, POUM'un, Franco ve Hitler'den para alan, faşist davaya yardım olsun diye sahte-devrimci bir politikada direnen, Faşistler'in kılık değiştirmiş bir çetesinden başka bir şey olmadığı ilan edildi. POUM "Troçkist" bir örgüttü ve "Franco'nun Beşinci Kolu"ydu. Demek ki, ön cephe siperlerinde donmakta olan sekiz on bin asker, faşizme karşı çarpışmak için İspanya'ya gelip hayatlarını feda eden yüzlerce yabancı dahil, işçi sınıfından yirmi bin kadar kişi düpedüz düşmandan para alan hainlerdi. Bu masal, duvar ilanları, vb. yoluyla bütün İspanya'ya yayılmıştı ve tüm dünyanın komünist ve komünist taraftarı basınında da durmaksızın tekrarlandı. İşte bizim için hep bunlar söyleniyordu; biz, Troçkist, Faşist hain, katil, korkak, casus ve böyle şeylerdik. Bunun pek hoş birşey olmadığını itiraf etmeliyim, özellikle insan bazı kişilerin bundan sorumlu olduğunu düşünürse... Onbeş yaşında yaralı bir İspanyol çocuğunun tezkere üstünde cephe gerisine taşınışını, gerilmiş bembeyaz bir yüzle battaniyeler arasından bakışını görmek, sonra Londra ve Paris'te gayet inandırıcı bir takım kişilerin, bu çocuğun kılık değiştirmiş bir Faşist olduğunu ispatlamak için risaleler yazıp durduğunu düşünmek hiç de güzel değildi. Orwell, yeniden sınıflara bölünmüş bir İspanya'da cepheden dönen insanların faşizmle mücadele adına, hatta gerçek halk ve sosyalizm davası adına polisler ve muhafızlar tarafından kitleler halinde tutuklanmalarını yaşadı. Kendisini de, kaçarak son anda kurtarabildi. Bu deneyim Orwell'de asla kapanmayacak bir yara açtı. Zaten kapanacak olsa Orwell hakkında asıl o zaman kötü düşünmek gerekirdi. İspanya'dan, sosyalizme, liberter sosyalizme inanmış biri olarak döndü. Kimilerinin söylediği gibi düş kırıklığına uğramış bir sosyalist olarak değil. 1984 gibi bir kitabı yazması da bu yaşadıklarından ötürü anlaşılabilir bir şey. Faşizm ve totaliterizm yükselişe geçiyordu. Ve esas tehdit olarak hala Faşizmi görüyordu. "Nesnel gerçek kavramı dünyadan silinip gidiyor" diye düşünmesinin nedeni Faşist propagandaydı. "Önderin ya da yönetici kliğin yalnız geleceği değil geçmişi de denetim altında tuttuğu bir kabus dünyası. Önder filan olay için asla olmadı diyorsa asla olmamıştır. Önder iki kere iki beş eder diyorsa öyledir. Nazi teorilerinden çıkarmıştı bu görüntüyü. Orwell örneğin "kölelik" kurumunun yeniden kurulduğunu Nazilerin çalışma kamplarına bakarak söylüyordu. Bu kitabın çok farklı amaçlarla gizli servisler tarafından soğuk savaşta kullanıldığına şüphe yok. Kitabın filmi de çekildi ve Orwell hikayenin değiştirilmemesini istediği halde sonunun CIA tarafından değiştirildiği çok açıktır. Winston, büyük birader'i seveceği yerde öldürülüyor. Üstelik "Down with the brother!" diye bağırıyor. Bu durumdan ancak, o dönemde başka bir çok örneği olduğu üzere sanatçıların her iki kutbun dünyasında da sömürüldüğü anlamı çıkabilir. 1984'ü sadece faşizmi ve totaliterizmi düşünerek değil, liberter bir sosyalist olarak kapitalizm içindeki totaliter tehlikeyi görerek de yazmış olması çok muhtemeldir aslında. Ki günümüz modern toplumunun zaten 1984'ün bir metaforu olduğunu söylersek yanılmış olmayız. Sadece artık 1984'deki hantal idari mekanizmasına artık hiç ihtiyaç yoktur. Ne de çift yönlü televizyonlara. Bu sistem kurulabilirdi aslında. Ama bu kadar pahalı bir sistem yerine artık çok daha uygun teknolojiler var. Bu bambaşka bir tartışma konusu. Hayvanlar Çiftliği'nin hikayesiyse çok ilginçtir ve yukarda anlatılanları destekler niteliktedir. Orwell'in 1943 Kasımı'nda yazmaya başlayıp üç ay sonra tamamladığı Hayvanlar Çiftliği, başlangıçta kimi siyasi nedenlerle olmak üzere beş-altı yayıncı tarafından geri çevrilmişti. O zaman kamuoyuna ters düşen bu kitabın bir buçuk yıl sonra siyasi durum değişince yayınlanması ve soğuk savaşa dönüşmekte olan ortam içinde hararetle kullanılır olması garip bir çelişkidir. Daha da ilginci, kitabın Ukrayna'lı göçmenler için bastırılan çevirisinin yaklaşık yarısına Almanya'daki Amerikan yetkililerince el konarak Sovyet görevlilerine teslim edilmesi olayıdır. Sanki kitabın son sahnesini -domuzlarla, insanların birbirine karıştığı- canlandırıyormuş gibi... Daha sonraları tabi ki bu kitapta filme çekildi ve tabi ki değiştirildi. Bu sefer de finalde sadece domuzlar kalmıştı. Ve gelelim asıl suçlamaya; Orwell'in, gizli komünistlerin bir listesini gizli servise verdiği ve ajan olduğu hakkındaki suçlama. Böyle bir liste var tabi ki. Böyle bir listeyi verdi de. Ama gizli servise değil. Celia Kirwan adındaki bir genç kız 29 Mart 1949'da, onu hasta yatağında -veremi ağırlaşmıştı- ziyaret etti. Bilgi Araştırma Departmanı'nda çalıştığını söyledi ve Orwell'e yardım edip edemeyeceğini sordu. BAD garip bir soğuk savaş aracıydı. Kısmen gizli değildi ve asla düşünce polisi gibi birşey değildi. KGB, CIA, MI5 gibi metotları yoktu. Orwell yardımı kabul etti. Bu tip listeler tutmayı severdi. Bir de İngiltere Nazi işgaline uğrasa kimlerin Naziler'in tarafına geçeceğini de yazabileceğini söylemiştir. Orwell'in soğuk savaşın içine zorunlu olarak düştüğünü söyleyebiliriz. Çünkü kendisi çok önceden Komünistler tarafından ajan olarak suçlanmıştı ve tehdit ediliyordu. Orwell, tüm bunların yanında, Komünist Parti'nin İngiltere'de kapatılmasına da karşı çıktı. Bu bir çelişki değildi. Çünkü düşünce özgürlüğünü savunuyordu. |
||