SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => İslamiyet

Konu: Sufizm

Sayfa: [ 1 ]

04.01.2005 16:23:55
SUFİZM

Sufizm peygamberler tarafından belirlenen, yüce insan olma mertebesine ulaşmanın yollarını gösteren bir disiplin, bir metod ve bir yoldur. Bunun için sufizm, dinin gerçeğidir. Sufizm, peygamberlerin Allahı tanıdığı, gerçek benliklerini tanıdığı ve kişiliklerini edindiği metodtur.
Sufizmi en iyi karşılayan kavram Arapça marifet kökünden gelen irfan kelimesidir. Tanıma ve bilme anlamındadır……. Belki sufizm başka bir tarifle daha iyi anlaşılabilir: “Okulda ögrencilere kendilerinin gizli yetenek ve marifetlerinin öğretildiği, kavrama yeteneklerinin geliştirildiği, yaradılış sınırlarını aşarak varolmasının sonsuzluğunda gezmenin öğretildiği, Kendini Tanıma Okulu’dur

Sufizmin en önemli prensiplerinden birisi, insanın kendisinin dışında olan (içinde olmayan) hiç birşeyi keşfedemeyeceğidir. Bunun nedeni, insanın herhangi bir şeyi, mutlak bütünlüğü içinde görebilmesi için, o mutlak bütünlüğün özelliklerini, kendi içinde taşıyor olması gerekir. Bizim algıladığımız gerçek, mutlak gerçeğin kendisi olmayıp yalnızca onun yansımalarına ve sembollerine dayanmaktadır. Algılama organlarımızdaki duyularımız devamlı değiştiği ve de sürekli aktiv olduğu için bu duyular dışında yani kendimizin dışında birşey tanıyıp, öğrenmemiz mümkün olamaz. Onun için varoluşumuzla ilgili soruların cevabını, yalnızca kendimizin sınırsız gerçeği içinde aramalıyız. Bu açıdan her insan, kendi kendinin hem araştırmacısı hem laboratuvarı hem de deneğidir.

insanın amacı, görünen yüzeyselliklerin (eşyaların ve kelime) ötesindeki gerçeği keşfetmek ise, o zaman o amacın bir anlamı vardır.

Peygamberin asıl mesajı ne idi? Sufizimle bağlantısı ne idi? Günümüz için ne önem taşımaktadır? Eğer bütün Hz. Peygamberlerin hayatlarını ve öğretilerini, objektif ve doğru olarak incelersek, açıkça görürüz ki onlar bütün hayatlarını, mutlak gerçeği keşife ve bunları diğer insanlarla paylaşmaya adamışladır. Onları bu irfana götüren yolun temeli, eskilerden duyduklarına göre hareket etmeyip, kimseden korkmayıp ve kimseye (güçlülere) sığınmamalarıydı. Tersine onlarda, doğuştan, içlerinde tatmini mümkün olmayan, mutlak gerçeği bilme, keşfetme arzu ve aşkı var idi. Bu mutlak gerçeği bilme dürtüsünü, ancak kendileri yaşayarak, görerek tecrübe edip, tatmin edebilmişlerdir.
   
Arayıcının ulaşmak istediği en yüce mertebe, mutlak gerçek olan Allah’a ulaşmak. Pir’den aldığı öneri ve tavsiyeler, onu idrak etme mertebesine ulaştırmak içindir. Yüce Kur’an’da betimlendiği gibi: “Her kime Allah hidayet verirse, onu şaşırtacak yoktur.” (24: 37) Caferi Sadegh sallallahu vesellem’in öğrencilerinden Beyazıt Bestami’nin dediği gibi: “Benim hırkamın içinde Allah’tan başka bir şey yoktur.”
 Görüldüğü gibi Sufizm, insanı temel halinden ilahi hale dönüştüren eğitim sistemidir. Bulunulan her mertebe, Salek’e (Allahın yolunu arayan kişi) yeni bir değişim, dönüşüm ve ilerleme getirir.
 Fiziksel vücudun manevi dünyayla bağlı olduğu birçok katmanlar vardır. Bu katmanlar, vücudun değişik yerlerinde bulunan ve her birinin farklı fonksiyonu olan elektromanyetik merkezlerle, direk bağlantı halindedir. Bunlar da devamlı, değişik organ ve bezelerle bağlantı halindedir ve herbirinin kendine mahsus özel bir fonksiyonu vardır.Vücutta onüç ana elektromanyetik ve birçok yan merkezler vardır. En önemli merkez kalptedir.  Bu kaynağın, islam sufizminde büyük bir önemi vardır. Hazreti Emirül Mü’minin esselam ‘Kalp açık bir kitaptır’ demiştir.
Sufizm öğretisinde bilginin kaynağı kalptir. Onun için kalpte meditasyon çok önemli ve belirleyicidir. Bu mevcudiyetimizin kaynağına dönüş, bilginin kaynağı ve bizim gerçek kimliğimizdir.
 

adnan 26.04.2006 11:10:55
Mevlânâ, Muhyiddin Arabi, Abdülkadir Geylani, Niyazı-i Mısri gibi isimlerin düşünceleri yeniden revaçta

Sufilik  Modası

http://www.tempodergisi.com.tr/life_style/06801/

Madonna, Kabala ile içsel yolculuğuna çıkadursun, Türkiye’de farklı kesimlerden insanlar sufi oldular. Sufilik şimdi sosyetede, İslamcılarda, sanatçılarda yeni bir ruhsal arınma ve huzur yöntemi olarak revaçta. Hatta Mevlânâ ve İbn Arabi ekolleri oluştu bile...

Londra'da Wembley Grand Hall'de hiç de alışıldık ve tanıdık olmayan bir gece yaşandı geçen ay. İyi bir müezzin önce ezan okudu, semazenler sahnede kendilerinden geçti, sonra ilahilerle Mevlânâ okundu. İngiltere'nin göbeğinde binlerce insanla, tasavvufi ritüeller eşliğinde bir tören gerçekleştirildi. Tasavvuf odaklı organizasyonların ne ilki ne de sonuncusuydu Wembley'deki. ABD'de belki de onlarca tasavvuf kürsüleri, dernekler var.

İngiltere, Almanya ve İspanya sufilik ile ciddi bir yaşam tarzı olarak ilgilenen Batılılarla dolu. Oxford'da kurulan Muhyiddin Arabi Derneği bunlardan en örgütlüsü mesela. Akademik düzeyde sufiler beslendikleri bilgelerine göre ekolleşmeye başladılar. Batı, Doğu'yu çoktan keşfetmiş durumda.

Yüzyıllarca önce Anadolu'da temelleri atılan Mevlânâ, Muhyiddin Arabi, Abdülkadir Geylani, Niyazı-i Mısri gibi isimlerle temelleri atılan sufilik, Türkiye'de de yeniden cevher kazanmaya başladı. "Her şey sevgilidir, âşıksa bir perde; diri olan sevgilidir, âşıksa bir ölü. Kimin aşka meyli yoksa, kanatsız bir kuşa döner; eyvahlar olsun ona" ya da "Aşıklara hidayet yolunu aşk aydınlatır, hakikat yolunun yolcusu aşka tabi olur" sözlerinde aşk temelinde derinlik kazanan bilgelik yani tasavvuf, 13. yüzyılda bu derin kuyuyu kazmış mimarlarıyla yeniden filizlenmeye başladı. Aşka ilgisi olmayanı kanatsız bir kuş gören Mevlânâ, hakikat yolunun yolcusunun rotasını aşkla çizeceğini söyleyen İbn Arabi, bugün toplumun farklı kesimlerinde büyük bir ilgiyle izlenmeye başlandı.

Ünlülerden sosyeteye sufilik trendi


Hülya Avşar bir gün çıkıp "Tasavvuftan besleniyorum. Hayatım değişti" dediğinde; ünlü söz yazarı Şehrazat tasavvufa derin bağlılığıyla kendine bir yaşam tarzı yarattığında; şarkıcı Nev, Mevlânâ ve İbn Arabi'nin etkisinde kaldığını söylediğinde; Murat Kekilli, "Ölüm var, hayatın anlamını tasavvufla buldum" diye duruşunu ifade ettiğinde; Etiler'deki bir sosyetik yoga merkezinde sosyete sufilik sohbetlerinde bir araya gelip, hem sema edip hem de zikirle içsel yolculuklarına çıktığında; toplumda derin bir kaynamanın da zillerinin çaldığının göstergeleri ortaya çıkmıştı çoktan. Sufiliğin tanımı kendi gibi derin. Kalbi saf yapmak, kötü huylardan temizlenmek ve iyi huylarla doldurmaktan, fani olan her şeyden yüz çevirip, baki olana bağlanmaya, ölmeden önce ölmeye dek onlarca mana ile tanımlanabilecek derin bir kavram.

Türkiye'de sufilik modası toplumun değişik kesimlerinde kendine has ritüel kazanmış durumda. Sınıf sınıf sufiler sayılabilir: İslamcı sufiler, sosyetik sufiler, ünlü sufiler... Hepsini ortak bir noktada birleştiren ya Mevlânâ'dan ya İbn Arabi'den aldıkları beslenme, ortak mesaj... İslamcı da olsa, sosyetik de olsa, tüm sufiler sevgi ve yürek bağı çerçevesinde hayata, insanlığa farklı bir bakış açısı kazanıyorlar. Sufilerin beslendikleri kaynağa göre ekolleştikleri de söylenebilir. Tasavvuf tarihinde en gizemli, en büyük sırların açıklayıcısı olarak bilinen İbn Arabi etkisinde kalanlar, Mevlânâ'nın sevgi mesajını kendine ışık edinenler var. Ancak ayrışmanın özellikle bu iki isim, Mevlânâ ve İbn Arabi özelinde olduğu söylenebilir. Mevlânâ'yı tercih edenler, aşkın ilme dönüştüğü yolda kesiştiklerine inanırken; İbn Arabiciler ilmin aşka dönüştüğü derinlikte kaybolduklarını düşünüyorlar.
 

Sufi cemaatleri

Sufilikten beslenen herkes kendi etrafında ve çevresine göre bir etkileşim ağı içine giriyor. Yaşamını tasavvufla 180 derece değiştiren ünlü senarist Ayşe Şasa, sinema ve entelektüel dünyada tasavvuf turları atıyor. Sosyete kendi içinde sufilik meclisleri kuruyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi kültür faaliyeti olarak sufilik atölyesi kuruyor. Sanat dünyası birbiri içinde sufilik turları atıyor. Hülya Avşar, Ahmet Özhan'dan sufiliği öğreniyor.

Sufilikle ilgilenen her kesimin ortak şikâyeti: "Yaşadığımız hayat bizi bozdu, insanlığımızı yitirdik. Huzuru kaybettik. Değerlerimiz öldü, para, hırs, şöhretin sonu yok, huzur gerek." Belki de Madonna'yı Budizm ve Kabala peşinde sürükleyen arayış ve içsel yolculuk, bugün Türkiye'de de belli insanlar arasında huzur ve hayatın anlamını bulma çabalarını tetiklemiş durumda.

Uluslararası anlamda sufilik konusunda önemli bir referans olan Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mahmut Erol Kılıç, bu süreci en iyi yorumlayanlardan biri. Ona göre tasavvufa dönüş zaten yüksek gelir grubu, iyi eğitimli insanlarda olur, köylü Mehmet Ağa'nın böyle bir sorunu kolay kolay olmaz: "Kalkıp bir köylü Mehmet Efendi'nin bunu yaşaması çok zaman alacaktır. Ülkemizde burjuva kesim, sosyete kesim yani hali vakti yerinde olup, maddesel imkânları en ileri düzeyde elde etmiş insanların geri dönüşümlerini görmekteyiz artık. Gidip son duvara toslayıp geri dönme söz konusu. Burada da ülkemiz insanı iki şeyle karşılaşıyor. Nereye döneceğim? Bu dendiğinde bazıları bunu bir pastoral hayat yaşama olarak tercih ediyor. Bazılarında ise geleneğini yeniden keşfetme, ayaklarını bastığı topraklarda da bu zenginliğin olduğunu keşfetme süreci."
------------------

Enis TAYMAN
Fotoğraf:Ergun CANDEMİR

22.11.04

http://www.geocities.com/gunceltasavvuf/guncel2.htm

04.06.2008 01:05:45
Varlık alemine bakıldığında görünen, varlıkların kendi öz yapılarından kaynaklanan bir varoluşla varlıklarını sürdürmekte olduklarıdır. Gözlenen maddi varlıkların perde arkalarındaki atomların kesintisiz devinimleri, maddenin halden hale geçişi, canlının oluşumu ve oluşunu sürdürmesi, tüm atomları, gelmiş geçmiş tüm maddi formları, tüm canlıları, kısacası tüm varoluşları düşündüğümüzde, herşeye etki eden ve her oluşu tasarrufu altında tutan dışardan bir güç ve bilincin değil de, varlıktaki adeta özsel, örtülü bir gücün ve bu gücü kullanan gizil bir bilinçlilik halinin yansıması gibidir. Bu görüş, bizi varlıklardan ayrı, evrenin dışından onları yaratan ve uzaktan kumandayla hareket ettiren bir tanrının sorgulanmasına götürür. Böyle bir tanrı ön yargısından kurtulmuş olarak evreni ya da bize en yakın yansıması olan doğayı ve hatta kendimizi gözlemlediğimizde, her oluşun, kendi özünden gelen bir kudretle oluşunu gerçekleştirdiğini anlarız. Bir tohum toprağa düşüp uygun şartları bulduğunda yeşermektedir. Benzer şekilde bir cenin, ana rahminde, dış ortamdan sağladığı varlığını sürdürüp geliştirmeye yönelik etkileri kullanarak büyümektedir. Vücudumuzda hücreler yine aynı prensiplerle oluştadır. Burada dış ortamın katkısı, varlığın acziyetini ve varolmak için başka şeylere olan muhtaciyetini göstermekle birlikte, varlığın oluşu kendi özünden gelen bir güçle gerçekleştirdiği gerçeğini yadsıtmaz. Taoist metinlerden Tao te ching’de(2) dendiği gibi, “Gökkubbenin altındaki her şey kendiliğinden değişir./ Gökyüzü ve yeryüzü birleşince,/ Ortalığı tatlı çiy damlaları kaplar./ Bu insan işi değildir,/ Doğada kendiliğinden oluşur” www.korhankoral.com

Ancak varlıkların böyle kendi kendilerine gerçekleştirdikleri bir oluş, neye dayanmaktadır? Bu bilincin ve kudretin yani bilinçli, yapıcı bir enerjinin arka planında bir tümel (her şeyi içine alan, içeren, külli) bilinç ve sonsuz kudret olmalı değil midir? Aksi hal, her varlıkta bir süre görülüp sonra o varlığın ortadan kalkmasıyla yok olan ama eş ve ayrı zamanlı olarak başka varlıklarda da gözlenen bilinç ve kudretin, bir görünüp bir kaybolan mesnetsiz bir güce, daha doğrusu olmayan bir şeye ya da yokluğa dayandığını söylemek olmaz mı? Örneğin bilincimizle yönetmediğimiz halde, ben dediğimiz bütünü oluşturan vücudumuzdaki her varlık kendi kendilerine oluşlarını sürdürmektedir. Hücreler, alyuvar ve akyuvarlar, antikorlar, hormonlar, v.b., kendilerine ait bir bilinç ve varolma yöntemiyle, bir şekilde bizim bilincimizden ayrı olarak, fakat benliğimizin ve dolayısıyla bilincimizin içinde bulunduğunu varsaydığımız vücudumuzda, bilincimizin kaynağı olarak kabul ettiğimiz beynimizin yönetiminde olduğunu düşündüğümüz bir şekilde yaşamaktadır. Kendimizden olmadıklarını varsaydığımız halde vücudumuzda bulunan korkunç sayıdaki mikrop, bakteri ve atık maddeler de yine bu vücut bütünlüğümüze dahil olarak vardırlar. Tüm zamanlar düşünüldüğünde oluş, nerdeyse sonsuz sayıda birim içre birimlerde, birbirleriyle etkileşim içinde sürüp gitmektedir. Bu etkileşim ve kendiliğinden oluş, yine Taoist metinlerden Hua hu chig’de(2) şöyle anlatılır: “Bilge bir ağaca baktığında, onu tek başına bir olgu olarak değil/ Kök, yapraklar, gövde, su, toprak ve güneş olarak görür/ Her olgu bir diğerine bağlıdır/ Ve ağaç, onların aralarındaki ilişkiler sonucu ortaya çıkar/ Kendine ve başkasına bakınca da aynı şeyi görür.” www.korhankoral.com


Sayfa: [ 1 ]