|
||
| Beşer ve beşîr / Abdulkerim Suruş Kanun nüshamız ayn-ı şifadır / Mushafımız Mustafa’dan nakildir Ey o çiçek kilimin mübareki / O, müzzemmil (örtülere bürünen) sıfatıyla andı seni Ne melektin sen, ne de topraktan etkilenmiş / Ey beşîr (müjdeleyici), beşerdin sen ve tertemiz Üstad-ı mükerrem, Hazret-i Ayetullah Cafer Subhani Beyefendi Selam ve saygılarımı sunduktan sonra, babacan, saygılı ve iyiliğimi isteyen mektubunuzu Farsnews internet sitesinde okuduğumu belirtmek isterim. Mektubunuzun muhtevasında güzel nasihatlar ve iyiye sevkedecek bir tartışma bulduğumu söylemeliyim. Dinadamlığı göreviniz, iman gayretiniz, Müslüman damarınız ve “Ahmedî kuvvet ve Subhanî mucize”nin bu mektubu yazmaya sizi sevkettiğine hiç şüphem yok. “Bazı unsurların işin içinde olduğunu ve sizi kullandıklarını” söylemekte sizin kadar cesur davranamıyorum. Çünkü böyle bir şeye ne dayanağım ve delilim var, ne de böyle yakıştırmaları, müşfik ve insaflı bir ilmî tartışmada kullanmayı şık bulmam. Sizden önce, ilimler havzasındaki değerli medrese hocalarından dördü daha bu tartışmaya katıldı ve hepsi de tahlil ve istidlal dilini kullanarak, lanet ve tekfire sapmaksızın sözlerini söylediler. Yoksa Kur’an alimliği, mertlik âdetini terk etmek ve hikmet yolunda olmayan sözler söylemek ve beni Kur’an’la savaşanlar arasında saymak mıdır? Esasında beni şaşkınlığa düşüren ilk nokta, “Fakat bu yayın karşısında sessiz kalmasını bağışlanamaz bir günah olarak görüyorum” buyurmuş olmanızdır. bu mevzu karşısında sessiz kaldığıma dair elinizde kesin bir kanıt var mı? Kârgozârân gazetesinde benimle bu konuda yapılmış röportajı okumadınız mı? Yoksa günah, bu haberleri sizden esirgeyen muhbirlerin boynunda mı? Burada o söyleşinin tam metnini tekrar yayınlayacak ve daha sonra orada geçen bazı ifadeleri ayrıntılı olarak açıklayacağım. Böylece göreceksiniz ki sizin ve diğerlerinin yönelttiği eleştirilerin çoğunun cevabı açıklıkla ve ziyadesiyle orada mevcuttur. Eğer bu metni biraz dikkate almış olsaydınız zahmetiniz daha az, rahmetiniz ise daha fazla olacak; eleştirilerinizin suret ve sireti de başka türlü tecelli edecekti. Söyleşinin metni Gördüğünüz gibi, Kur’an’ın “Muhammedî” (tamamen beşer olan Muhammed’e ait) olması, çok sayıda arifin ve mütefekkirin arkasında durduğu bütünüyle makul ve ayan beyan bir sözdür. Ayrıca “Cebrailî” olmasından yüz kere daha derin bir anlamı vardır (ve elbette Kur’an’ın Cebrail sözü olmasına da aykırı değildir: “Hiç şüphe yok o, değerli bir elçinin sözüdür”, Tekvir 19). Çünkü, Ayetullah Humeyni’nin tabiriyle (ki bütün Müslüman ariflerin ifadesidir), Cebrail’i de Rasul-i Ekrem indiriyordu. bu süreçte ve Allah’a nisbetle derûn (iç) ve berûn (dış) birdir. Geçmişte de, gelecekte de olduğu gibi; altında da üstünde olduğu gibi. Bu uzunluk, kısalık, bedene göre değil mi? / Allah’ın bulunduğu yerde uzunun, kısanın lâfı mı olur ? İçinde Allah’ın nuru olan mekansızlıkta / Geçmiş, gelecek ve hâl nerededir? Geçmiş ve gelecek sana göredir / Hakikatte ikisi de birdir, ama sen iki sanırsın Eğer ben, vahiy olgusu hakkında “Peygamberin içi ve dış” demişsem bu bakımdan bir farklılık yoktur. Dosdoğru muvahhidlerin tanıdığı Allah, Peygamberin içinde de, dışında da aynı ölçüde hazırdır. Öyleyse Allah’ın vahyinin ona dışarıdan veya içeriden geldiğini, Cebrail’in dışarıdan veya içeriden ulaştığını söylememiz ne fark eder? Acaba Allah, Peygamberin dışında mıdır; ya da Peygamber, Allah’tan uzakta mıdır? Bilmiyorum nedendir, Hakkın kuluyla yakınlığı ve vacipteki mümkün zerre unutulmuştur da onların yerine sultan, elçi ve nesne tasviri geçmiştir. Ayetullah Subhani’nin bu yolkesen tasvir bahsindeki izahatı nedir acaba? İki. Şairlik hikayesi Söylediğim şudur ki, bilinmeyen vahiy olgusunu kavramak için daha iyi bilinen şairlik olgusundan (genel olarak da sanatsal yaratıcılıktan) onu daha iyi anlamak üzere yardım alabiliriz. Bu sadece tasavvur makamında bir sözdür. Peki, Gazali, vahiy olgusunu kavrayabilmek için şeytani vesvese olgusundan yardım alabileceğimizi söylemiyor mu? Neden? Çünkü “Şeytanlar da dostlarına vahyederler” (En’am 121). Hazret-i Ayetullah, günümüzde şiir kavramının, aşkın sanatsal yaratıcılıktan çok farklı olduğuna dikkat buyursunlar. Ebu Cehil ve Ebu Leheb gibilerin zihninden geçenler ve vahyin anlamını yakınlaştırmak için sanattan yararlanmak ne Kur’an’dan bir şey eksiltir, ne de Ebu Leheb’in kadrine bir şey katar! Allame Tabâtabâî, vahyi gizemli şuur olarak nitelendiriyor. Kanımca gizemli sanat denmesi daha münasip görünüyor. Üç. Mevlana’dan medet ummak Mevlana’nın beyitlerini şahit göstermenin, bilge bir arifin tecrübe ve hikmetlerine dayanak yapma demek olduğu konusunda sizin de benimle aynı inançta olmanızdan mutluluk duyuyorum. Çünkü onun İslam irfanında aşkın ve derin bir konumu var. Onun şiirlerinden delil getirmek “şiircilik”e tevessül etmek manasına gelmez ve aslında Mevlana da Mesnevi’de bir şair değil, nâzımdır. Neticede eğer bu konuda konuşmak istersem yetmiş Mesnevim kağıt olsun. Ayetullah Subhani’den mütevazi isteğim şudur ki, bu şerefli ilham seferini ciddi olarak düşünsün, o özgür arifin kelamındaki cevheri, onun marifet deryasından avlasın ve meşhur kelimelerinden bir kısmıyla yetinmesin; çünkü orada haydut yargıların makamı vardır. Hazret-i ayetullahın hazzını tatlandırmak için şu beyitlere işaret edeceğim: Söylenecek bir şey daha kaldı lâkin / Sana onu Ruhulkudüs bensiz söylesin Hayır! Sen kendin, kendi kulağına söylersin / Ne ben varım, ne benden başkası, sen de bensin zaten Tıpkı rüya görürken içinde gibisindir / Ama sonra kendinden, yine kendine gelirsin Kendini dinlersin, ama sanırsın ki filan kişi / Rüyada sana söylemiştir gizlice Sen seninle bir değilsin ey güzel dost / Belki bir âlemsin, derin bir deniz Görüyorsunuz, Ruhulkudüs’ü, insanın yüz katmanlı varlık mertebelerinden tanıyor ve tanıtıyor. İnsanı, dalgaları olan derin bir deniz gibi görüyor. Bir dalga diğerinin kulağına sır fısıldıyor ve bunu da tıpkı Ruhulkudüs’ün sırrı açıklaması gibi kabul ediyor. Hatta rüyada biriyle söyleşmeyi, kendi kendine konuşmak gibi görüyor ve bu yoldan vahiy ve ilham mekanizmasını kavramaya pencere açıyor. Adeta vahiy alma, Peygamberde dalgalanmaya ve coşkuya yol açıyor. Peygamberin üstün beni, daha aşağı beniyle konuşuyor ve tabii ki bütün bunların hepsi, heryerde hazır ve her şeyi ihata eden Allah’ın izniyle ve Allah’ın denetiminde suret buluyor. Mevlana: “Ey insandaki binlerce Cebrail / Ey âdi kalıpta gizli Mesih'ler!” veya “Ahmed eğer güzelliği tamamen açsaydı / Ebediyen baygın kalırdı Cebrail” dediğinde bunu laf olsun diye söylemiyor; şekilci ve izafi bir üstünlüğü murat etmiyor. Ahmed, hakikati itibariyle Cebrail’den üstündür. Yani Cebrail, onda yokolmuştur. Dört. Beşerî olma hali, heva ve heves Hazret-i Ayetullah’ın, “Nebi’nin nefsinin ilahi olması” bahsinde yaptığım o kadar açıklamayı neden görmezden geldiğini ve beşerî olma halini heva ve heves manasına aldığını bilmiyorum. Bu özensizliği nasıl isimlendirebiliriz? Vahyin fâili ve kâbili olan Muhammed (sav), teyit edilmiş ve tertemiz (mutahhar) bir beşerdir. Bu nedenle de “testiden dışarı, içinde olan sızar”. Onun varlığının güzel ağacından (şecere-i Tayyibe) güzel meyveden başkası yetişmez. Peygamberi bir yana bırakalım. Masum olmayan insanlar (Mesela siz, Ayetullah Burucerdi, Ebu Ali Sina, Sadi, Nasr-ı Hüsrev, Kant, Descartes, Popper gibi) peygamber değiller diye acaba söyledikleri herşey heva ve heves midir? Diyelim ki Peygamberin vahyi yüzdeyüz beşerî ve gayri ilahidir, böyle bile olsa zorunlu olarak heva ve hevesten geldiği sonucu çıkarılamaz. Üstelik vahiy yüzdeyüz beşerî ve yüzdeyüz ilahîdir. Yani tabiatın güçleri üzerinde mukadder doğa ötesi bir şeydir. Belli bir tarihi vardır ama tarih ötesidir. “Nâzil” olmuştur ama aşkın bir şeydir. Testideki deniz, küpteki nehir, neye üflenmiş nefis, insanların arasında oturan ilahî, Allah’la dolup taşmış insandır. Mevlana’nın ifadesiyle: Bunu sen yapmadın, ben yaptım kesin / Ey sıfatları bizim sıfatlarımızda gömülmüş Mademki lâ oldun, illânın yanında ev kur / Şaşılacak şey şu: Hem esirsin hem bey! Şunu söylememe hak veriniz: Sizin metafiziğiniz uzaklık ve ayrılık; benim metafiziğim ise yakınlık ve kavuşmadır. Sizin zihninizdeki Allah ve Muhammed tasavvuru, adeta bir hatip ve hoparlör (yahut ses kayıt cihazı) gibidir. Hatip konuşur ve hoparlör sesi yansıtır. Yani Peygamber (hoparlör gibi) zâtı itibariyle bir yol ve araçtan ibarettir. Bu nere, Kur’an’ın Muhammed’in (sav) kalbine nüzulü nere! Galiba siz, Kur’an’ın Muhammed’in (sav) kalbine değil, diline indiğini düşünüyorsunuz. Benim o ilişkiye (“Biz ona şah damarından daha yakınız.”, Kaf 16) dair tasavvurum, nefis ve beden ilişkisi gibidir; yahut daha basit söylersek, bahçıvan ve ağaç ilişkisi gibidir. Bahçıvan tohum eker ve ağaç meyve verir. Bu meyve, rengi, kokusu ve şeklinden tutun vitamin ve şekerine kadar her şeyini yetiştiği ağaca borçludur. Bu ağaç ise özel bir toprağa dikilidir, yine kendine özgü ışık, gıda ve hava emer. Tabii ki hem ekilmesi, hem de meyve vermesi Allah’ın izniyledir. Muvahhidlerin bunda hiçbir tereddütleri yoktur. Hatta ağacın varlığı da Allah’ın işidir ve onun izniyledir. Bunlar birbirinden ayrı şeyler değildir. Yani, biri emir verip diğeri uygulayan izafi beşerî işler gibi değildirler. Beni şaşkınlığa düşüren, Allah’ın sisteminin sizin gözünüze neden beşerî icra ve yürütme sistemi gibi göründüğüdür. Daha açık söylersem; her ne kadar tabiatın tamamı ilahi ise de tabiatta herşey tabiîdir. Beşerde herşey beşerî, tarihte herşey tarihîdir. Bu nedenle İslam Peygamberinin vahiy sürecinde öznelliği sözkonusudur, araçsallığı değil; Kur’an’ın “nâzil” olduğu ve dilinden döküldüğü bir “beşer”dir o. (Her iki tabir de Kur’an’da geçmektedir) “Nuzül” ve “beşer” kaydı, vahyin en derin katmanlarında hazır bulunur ve bu önemli iki sıfat gözönünde bulundurulmaksızın, vahyin, aklın benimseyeceği bir yorumu gösterilemez. Yine daha basit bir anlatımla ifade edersek: Allah’ın meyve vermediğini söylemiyoruz. Allah’ın meyve vermesinin yolu, bir ağaç yaratması ve o ağacın meyve vermesidir. Allah’ın konuşmadığını söylemiyoruz. Allah’ın konuşmasının yolu, Peygamberin konuşması ve onun sözünün Allah’ın sözü sayılmasıdır. Sizin tasavvurunuza göre hatip, adeta her kelamı hoparlörün diline yerleştiriyor (şiirden tutun felsefe ve matematiğe kadar, Arapça’dan İngilizce ve Çince’ye kadar…). Ama benim tasavvuruma göre, her meyve her ağaçtan yetişmez. Elma ağacı sadece elma verir, vişne değil. Eğer her ağaçtan her meyvenin beklenebileceğini söylersek bu, Eş’ariliğin ta kendisi olur. Hatta bu hatip ve hoparlör tasavvurunda bile hoparlör işlevsiz biçimde orada öyle durmaz ve kendisindeki sınırlılığı hatibin sesine yansıtır. Nefes ki neyzen neye üfler / Neyden çıkar o, neyzenden değil Suretsiz hali Allah’tan, sureti ise Muhammed’den saymanın manası da işte budur. Nefes Allah’tan, ney ise Muhammed’dendir. Su Allah’tan, testi ise Muhammed’dendir. Allah, kendi varlığının denizini, Muhammed b. Abdullah (sav) adındaki şahsiyetin küçük testisine döker ve bu nedenle herşey tepeden tırnağa Muhammedî olur: Muhammed Araptır, dolayısıyla Kur’an’da Arapçadır. O, Hicaz’da, göçebe kabileler arasında yaşar, dolayısıyla cennet de bazen Arap ve göçebe kimliği ile ortaya çıkar: Çadırlarda oturan siyah gözlü kadınlar (“Çadırlar içerisinde gözlerini yalnız kocalarına çevirmiş hûriler vardır.”, Rahman 72). Kur’an’ın belâgati de Peygamberin hallerine bağlı olarak iniş çıkışlıdır. Yağmur da Allah’ın rahmeti sayılır (güneş ışığından daha fazla) ve buna benzer örnekler. Vahiy ve Cebrail’in Peygambere tabi olmasının anlamı da budur. Ebu Nasr Farabi ve Hace Nasıruddin Tusi’nin, Peygamberin tahayyül gücünün vahiy sürecine müdahale ettiği ve (Mevlana’nın tabiriyle) suretsizlik haline suret giydirdiği yönündeki bilgece iddiasının anlamı da budur. Muhammed’in (sav) beşerî-tarihî şahsiyeti Kur’an’ın heryerinde tecelli etmiş ve Allah’ın yetiştirdiği bu şahsiyet, Allah’ın Müslümanları bağışladığı tam bir nimettir. Dolayısıyla bu teyit edilmiş ve Allah’ta fâni olmuş velinin söylediği söz, Allah’ın sözüdür. “Kur’an gerçi Peygamberin dudaklarından / Ama kim derse hakkı söylemedi kafirdir“in anlamı işte budur. “Peygamberin dudaklarından” derken kasdedilen, Cebrail’in de onda yokolduğu şahsından fışkırmış olmasıdır. |
||
|
||
| Evet, “Bizim mushafımız, Mustafa’dan istifadeyledir”; yoksa Allah’ın konuşmasının başka bir yolu da var mıdır? Allah’ın konuşması müşkülünü izah edecek başka bir çözüm yolunuz varsa buyurun açıklayın. Sadece arifler değil, filozoflar da burada bize yardımda bulunmakta, Sayın Subhani’yle ise çatışmaktadırlar. Bilgeler (mesela en iyilerinden biri olan Sadruddin Şirazi), bütün yaratılmışların (hâdis) maddeye önceliği olduğunu söylemiyorlar mı? (her hâdis/yaratılmış, kendine özgü madde ve zaman şartlarında varlık bulur) Muhammedî vahiy hadisesi de özel maddî ve tarihî şartlarda yaratılmıştır. Bu şartların onun şekil kazanmasında tam müdahalesi vardır ve vahyin suret ve maddesine ilişkin rollerini oynamışlardır. Hikâyenin lafız ve mana meselesinden öte olduğuna dikkat buyurunuz. Asıl mesele suret ve suretsizlik halidir ve lafız suretlerden sadece bir tanesidir. Hulasa, Muhammed’in (sav) ortaya çıkardığı şey, onun, hiçbirinin yaratılışında eksiklik bırakılmamış sınırlarıyla (ilim, varlık, tarih, haslet vs.) alakalıdır. Sayın Subhani’ye Kur’an’ın neden Arapça olduğunu sormak isterim? Duraklamaksızın diyeceklerdir ki, Allah hikmetinin sırrına binaen böyle olmasını istemiştir. Ben bunu reddetmiyorum ama diyorum ki, İslam Peygamberinin Arap olmasını “Allah istemiştir” ve buna kıyasen de arkadan diğer meseleler gelmektedir. Beş. Kur’an’da hata ve Peygamberin ilmi meselesi “Hata”dan kasıt, beşerî bakışaçısıyla hata sayılan konulardır. Yani insanlığın bilimsel buluşlarıyla uyuşmazlık. Ne Kur’an’da Allah’ın bütün ilimleri Peygambere öğrettiğinden bahsedilmektedir, ne yüce Peygamberin kendisi böyle bir iddiada bulunmuştur, ne de birisi çıkıp, ilahiyat ve ruhaniyattan tıp, matematik, musiki ve astronomiye kadar Peygamberin herşeyi bilmesi gerektiği beklentisi içinde olmuştur. Ayetullah Subhani’nin görüşünün aksine, Kur’an, “Sana bilmediklerini öğretti” buyurmakta, ama “Sana bilmediğin herşeyi öğretti” dememektedir. Mantıkçıların ifadesiyle söylersek, belirsizlik tikel potansiyeldedir. Buna ek olarak, Peygambere demektedir ki, “De ki: Allahım, ilmimi arttır.” İbn Haldun, Mukaddime’de, Peygamberin tıp hakkındaki sözlerinin göçebe Arapların söz ve inançları olduğunu açıkça belirtir ve Peygamberin bizzat kendisinin de tabibe göründüğünü yazar. (İmam Humeyni’nin, Futuhat’ını okumayı İslam maarifi ve irfanının gül sepeti mertebesinde Gorbaçov’a tavsiye ettiği) İbn Arabi de, Fususul Hikem’de, Fass-ı Şîsiyye’nin “her cihetten kâmil olanın noksandan üstün olmadığı bâbı”nda şöyle der: “Peygamber-i Ekrem, Arapları, bitkilerin döllenmesine ve erkek arıların dişi arılara polen taşımasına müdahale etmekten menetmişti. Ağaçlar az meyve verdiğinde hata ettiğini anladı ve dedi ki: Siz dünya işlerini daha iyi bilirsiniz. Ben de din işlerini sizden daha iyi bilirim.” (Bu rivayeti Füsûsul Hikem’de görmeden önce merhum üstad Mutahhari’den işitmiştim.) İbn Arabi başka bir rivayet daha zikreder. Buna göre Peygamber, Bedir savaşı esirleri konusunda Ömer’in görüşünü kendi görüşünden daha iyi bulmuştur. Kur’an da İbrahim aleyhisselamdan sözederken, onun melekleri tanımadığını ve onlardan korktuğunu söyler. İbn Arabi de der ki, İbrahim rüyanın tabirini bilmiyordu, bu nedenle de İsmail’i hatayla kurban yerine götürdü. Dolayısıyla eğer birisi, peygamberin, (dinî konular, melekût alemi ve rububiyetin sırlarına dair bilgisi değil) matematik, doğa bilimleri ve dünyaya ilişkin bilgisinin kendi dönemindeki insanlarla aynı ölçüde olduğunu öne sürerse hata etmiş sayılmaz. En azından dinin zaruri ilkelerine aykırı bir söz söylememiştir. Kur’an’ın zahirinin beşer bilgisiyle uyuşmazlıkları Acaba tevile mecbur kalan herkes, aslında Kur’an’ın zahirinden bir bölümünün beşer bilgisiyle uyuşmadığını itiraf etmiş de olmuyor mu? Tevil de, gerçekte, bir beşer bilgisinden diğerine sığınmaktan başka bir şey değildir. Sizin üstadınız, merhum allame Seyyid Muhammed Hüseyin Tabâtabâî, el-Mizan tefsirinde, gayet açıklıkla ve bilimsel bilgiye tam güvenerek, şeytanların göğü dinlemeleri ve yıldırımlarla kovulmaları meselesini (Saffat 1-10) tefsir ederken şöyle der: “Bu konuda eski astronomi bilgisine ve ayetler ile rivayetlerin zahirine dayanan önceki bütün müfessirlerin yorumu bâtıldır. Günümüzde o yorumların yanlışlığı açıkça ve kesin olarak ortaya çıkmıştır. Öyleyse bu ayetler için yeni bir mana aramak gerekir.” Sonra kendisi, bir başka beşeri bilgi olan Yunan kökenli İslam felsefesinden yararlanarak, kimi ikna edeceğini bilemediğimiz uzak ihtimalli yorumlara yöneliyor. (Gerçi o da “en doğrusunu Allah bilir” diyerek kendi tefsirinden duyduğu tereddüdü dile getirmekten kaçınmıyor). Şöyle diyor: “Belki bunlar da Allah’ın verdiği misallerin gibidir. Gökyüzünden kasıt, meleklerin yaşadığı melekût alemi; yıldızdan maksat, şeytanları kovan melekûtun ışığı; yahut murad, şeytanların, tepetakla yapmak için hakikate hamle yapmasına karşı meleklerin, onların bâtıl işlerini yok etmek üzere hakikat yıldızıyla onları kovalaması olabilir.” (Merhum Tabâtabâî, bu ateşlerin, melekûttan değil, dünya göğünden şeytanlara doğru fırlatıldığını unutmuş görünüyor: “Gerçekten biz dünya göğünü zinetle, yıldızlarla süsledik. Onu her inatçı şeytandan koruduk.”, Saffat 6-7) Tefsire giren eğilip bükülmeler, daralıp genişlemeler işte böyle cereyan ediyor. Selefler için apaçık olan bir anlam zamanla apaçıklığını yitiriyor ve ayetlerin zahiri (kadim bilgi ile uyumluyken ve kimse doğruluğundan kuşku duymuyorken), bir başka beşeri bilgiyle uyuşması için tevil gerektirebiliyor. Bu, bir tek tefsire ilişkin daralıp genişleme olmadığı gibi, belli bir müfessiri kınamayla da alakalı değildir. Bu, bütün tefsirlerin kaderidir. Sözümüz, tevil ihtiyacından önce, mantıken uyuşma gereğini itiraf üzerinedir. Bundan sonra, uyuşmazlığın giderilmesi için yöntem ve hile düşünmeye sıra gelecektir. Ayetullah Talegani, bir adım öteye geçiyor ve “Kur’an’dan Pırıltılar” isimli tefsirinde, “şeytan çarpan kimse nasıl kalkarsa ancak öyle kalkarlar” (Bakara 275) ayetini yorumlarken alenen şöyle der: “Deliliği cin ve şeytanın çarpması kabul etmek, cahiliye Araplarının inançları arasındaydı. Kur’an, indiği kavmin diliyle konuşmaktadır. (Çağdaş Arap müfessirlerin bir kısmının da açıkladığı bir görüştür bu.)” Talegani, asla ayeti tevil etmeye çalışmıyor ve “hata”yı kabul ediyor. Ama Kur’an’da bu hatanın zikredilmesinin izahı olarak maslahat gözetildiği fikrini öneriyor. Fakat bu söz ne yenidir, ne de bidat. Carullah Zemahşeri Mutezili, Ayetullah Talegani’den sekiz asır önce aynı görüşü Keşşaf tefsirinde beyan etmekte ve gayet açık bir dille şöyle yazmaktadır: “Şeytan çarpmasının sara hastalığına neden olduğu inancı, cahiliye Araplarının bâtıl inançlarından biriydi. Kur’an da onların inançlarına uygun olarak nâzil oldu.” Âlûsi, Ruhul Meani isimli tefsirinde, bunun bütün Mutezililerin inancı olduğunu söyler. Üzerinde dikkatle durulması gereken nokta şudur: Akışkan ve canlı tefsir ve kelam ilimleri bugün öylesine donuklaşmıştır ki kendisine ait görüşlere bile yabancı muamelesi yapmaktadır. Bu görüşleri ortaya atanların müsteşrikler olduğu sanılmaktadır. Daha da düşünmeye değer olanı ise geçmişteki alimlerden hiçbirinin Mutezileyi bu sebeple kafir görmemiş olmasıdır. Aksine bazı haşin sözlü Eş’ari alimleri demişlerdir ki, şeytanı inkar edenler, kendileri şeytan çarpmış delilerdir. Mevlana da şu beyitlerde Eş’ari-Mutezili tartışmasına işaret eder: Filozof cini, şeytanı inkâr ederse / İşte o an cinin, şeytanın maskarası olur Yedi gök macerası bunlardan daha açıktır. İstisnasız eski müfessirlerin tamamı onu kolayca Batlamyus astronomisinin teorilerine uyguluyorlardı. (Neden yapmasınlardı ki? Çünkü bütün zahiri işaretler ona delalet ediyordu) Sadece ondokuz ve yirminci yüzyılın müfessirleridir ki (Arap ya da değil) bu ayetlere, yeni bilgilerin ışığında yeni bir tefsir gerektiği düşüncesine kapıldılar ve ortaya muğlak ve yeni anlamlar attılar. Netice itibariyle, Kur’an’ın zahiri ifadelerinin (kimi zaman şiddetli biçimde) bilimle uyuşmadığını kabul etmekten kaçılamaz. Bu durumda müşkülün giderilmesi ve sorundan kurtulmak için değişik yöntemler bulunacaktır: Ya uzak ihtimal tevillere başvurulur (Tabâtabâî), ya Arap kültürü ile aynı dilin kullanıldığı fikrinin sonuçlarına katlanılır (Mutezile, Talegani), ya dinin dili ile bilimin dilinin iki ayrı şey olduğu kabul edilir ve dinin dili bütünüyle metaforik ve temsili sayılır (Hıristiyan kelamcıların bir bölümü), ya bazı çağdaş kelamcılar gibi vahyin getirdiklerinin doğru ve yanlış ihtimalli olmadığı düşünülür, ya da mana Allah’tan ve lafız Peygamberden bilinir (Veliyyullah Dehlevi). Cevap ne olursa olsun ben bu tür ayetleri ârızî ayetler türünden kabul ediyorum (bunun detayına “Nebevî Tecrübenin Açılımı” isimli kitapta yer verdim). Bu ayetlerin Peygamberin risaletine ve dinin temellerine herhangi bir müdahalesi yoktur. Bu nedenle de onları kolaylıkla gözardı edebiliyorum. En azından mükelleflerin yükümlülüklerini bırakması için Mutezile’nin metodunu daha çok beğeniyorum. Kur’an’ın tarihsel olmasının anlamı, “Nebevî Tecrübenin Açılımı” kitabında belirttiğim gibi, gayet açıktır: Bunların bir kısmı, o dönemde avamın sorularına verilmiş cevaplar ve İslam Peygamberinin ailevi meseleleridir. Aslında bunların hepsi ortaya çıkmayabilir ve Kur’an’a da girmeyebilirdi. Sizin de bugün göklerin yedi adet olduğunda; yahut sara hastalığı ve deliliğin şeytanın tasarrufuyla meydana geldiğine, ya da gökteki yıldızların, bilgi çalmaya çalışan şeytanları meleklerin sırrını dinlememesi için ateşe tuttuğunu ve yaktığında ısrar ederek taraf tuttuğunuzu ve bu yolla bir kimsenin kalbini İslam’a ısındırdığınızı, ya da Müslümanın mesela Budiste üstünlüğünü ispatlamaya çalıştığınızı sanmıyorum. Muhammedî vahyin çekiciliği bu müteşabihlerde değildir. Aksine, Hadid gibi bir surededir. Surenin adı “Hadid (demir)” olsa da dokusu “harir (ipek)”dir ve Gazali’nin tabiriyle Kur’an’ın “cevâhir”idir. Orada Allah, yeniden dirilme, iman, infak, cihad, huşu, zühd vs. sapasağlam ve şefkatle yanyana sıralanmıştır. Sadece “Kalplerin Allah’ın zikrine huşu gösterme vakti hala gelmedi mi?” (Hadid 16) ifadesi bile, yürekleri hoplatacak ve kalp hanelerinde iman ışığını yakmaya yetecek güçtedir. Diyorsunuz ki, “Beşerî ve hatalı olabilecek bir kitap kabul ettiğiniz Kur’an’ı günümüzün diline tercüme ve tefsir etmeye ne ihtiyaç vardır? (…) Siz Kur’an’ı hatalı olabilecek ve beşerî bir kitap olarak takdim etmekle İslam toplumundan ayrılmış oldunuz, öyleyse artık sizin nasihatlerinize ihtiyaç yoktur. Nasihat edebilecek kişinin bu kesim içinde kalması icabeder.” Hatalı ve beşerî olmanın anlamını izah ettim. Şimdi suçlamanıza geliyorum. Evvela Kur’an’ın buyruğuna göre, “Size selam veren kimseye, ‘Sen mümin değilsin’ demeyin.” (Nisa 94) Sâniyen, Allame Tabâtabâî, Talegani ve Zemahşeri’nin de aynı şeyi söylediğine dönüp bakınız. Sâlisen, öyleyse kendiniz sağlam ve sarsılmaz bir kriter gösterin ve ayağımıza dolanan bu müşkülleri önümüzden çekin. Gözleri aydınlatın, kalpleri yatıştırın ve Kur’an-bilim çatışması krizinden çıkış yolunu gösterin. (Ben, kültürel tercümeden bahsediyorum, zamanın diline tercümeden değil. Bu mesele, ayrıntısıyla Nebevî Tecrübenin Açılımı kitabının “Dinlerde zâti ve arazî öğeler” makalesinde anlatılmıştı.) Râbian, muhakkikleri taklide davet etmeyiniz. Derinlemesine düşünme ve tahkikle yola koyulan kimseleri kötü akıbet ve saadetten mahrumiyetle korkutmayınız. Asıl mutluluk, âmiyâne taklitte değil, sadakatle yapılan tahkiktedir. (Velev ki sizin varsayımınıza göre yanlış sonuca ulaşmış olsa bile) İyiliğimi istediğinizden hiç kuşkum yok. İyiliğe irşad ve ifadelerinize de büyük değer veriyorum. Tahkik ve derinleşmenin eteğine yapışmış bırakmıyorum. Akletme ve tefekkürün sağlam ipine sıkı sıkıya tutunmuş durumdayım. Bu yapışma ve tutunma sayesinde o kadar hoş kokular süründüm ve iyi huylu oldum ki ıtır dükkânından çıkmaya hiç niyetim yok. Muhammed Rasulullah’ı (sav) sanatkâr bir âşık gibi sinesini ruhani tecrübeye açmış, bâtın gözlerini dikmiş ve gönlü Allah’la dolmuş bir halde görüyorum. Bundan sonra artık ne görür ve ne söylerse Allah’tandır. İnsanı ve dünyayı (isterse yedi veya yetmiş gök, dört veya yüzdört unsur olsun) Allah’a asılı ve ona doğru yürüyor görmektedir. Bu nebevî keşifle dolup taşarak ve sevinç içinde kendi tecrübesini başkalarına aktarmaktadır. Böyle olunca da meftun gönülleri mıknatıs gibi kendine çağırmakta ve onların kirlerini temizleyen deniz olmaktadır. |
||
|
||
| Bana gelin ey kirliler / Çünkü Yezdân’ın huyundan aldı huyum Bütün kirliliğinizi kabul ederim, tıpkı / Bir melek gibi, şeytana bile temizlik bağışlarım Bu sudan maksat velilerin canıdır / Ki sizin kirlerinizi yıkar, arıtır. Ben bu “beşîr (müjdeleyici) beşer”e muhabbet besliyorum. Eğer ilahi kelamın kokusunu bu çiçekten alıyorsam bunun nedeni, kokunun o çiçeğe sinmiş olmasındandır. Yıllar önce Muhammed’le (sav) konuşmuş ve şöyle mırıldanmıştım: Kanun nüshamız ayn-ı şifadır / Mushafımız Mustafa’dan nakildir Ey o çiçek kilimin mübareki / O, müzzemmil (örtülere bürünen) sıfatıyla andı seni Ne melektin sen, ne de topraktan etkilenmiş / Ey beşîr (müjdeleyici), beşerdin sen ve tertemiz Sözü uzatmış olmaktan korkarım. Bu kadarla yetiniyor ve teferruatın bir kısmından vazgeçiyorum. Hazret-i Ayetullah’ın göz dolduran ve sigaya çekmeyen gayretine teşekkürlerimi sunarken bu tartışma ve münazaranın kapısını açmayı müspet bir girişim olarak karşılıyorum. Tartışmanın devamını arzu ediyor ve şunu eklemek istiyorum ki, halen Amerikan üniversitelerinden birinde ders vermekle meşgulüm ve İran’da yetkililerin özlü gayretlerinin bereketiyle ifa etmekten mahrum olduğum işimi burada yapmak durumundayım. Arzum odur ki, İran’a döndüğümde imkan olması halinde Hazret-i Ayetullah’ı güvenli ve sâkin bir muhit hazırlamaya davet edebileyim ve bu hususu konuşmak üzere yüzyüze bir sohbete katılabilelim. Böylelikle kendileri de hakkı tahakkuk ettirme ve bâtılı da ortadan kaldırma fırsatı bulmuş olsunlar. Yine aynı şekilde, dindarlığın gayesini ve bütün bu irfanî ve kelamî özenin hedefini; araştıran, adil ve ahlaklı bir toplum inşa etmeye dönük gördüğümden, vicdani vazifenin hükmünce, Hazret-i Ayetullah’tan isteğim şudur ki, ameli ve ahlaki inhiraflar karşısında sessiz kalmasınlar, eğer mazluma zulüm ve cefa reva görülüyorsa sükûnetlerini muhafaza etmesinler, Allah’ın alimlerle ahdine vefa göstersinler, cefa çektirenlerin yanında oturmasınlar ve bu yolda başkalarına misal, örnek ve usve olsunlar. Allah, yardım istenecek olandır. Nâmahremin zahmeti olmasaydı / Vefaya dair birkaç şey söylerdim Âlem şüphe ve müşkül arama peşinde / O halde biz de derinin dışından konuşalım Washington, Mart 2008 Çev: Kenan Çamurcu |
||
|
||
| “Kelam-ı kadim”de nesh nasıl vaki olur? / Rıdvan Çeliköz Müslümanların Kur’an’ın vahyedildiği hususunda hem fikir oldukları kesindir. Fakat tartışmaların başladığı nokta da burasıdır; Kur’an vahyedilen şeydir, ama O bir metin mi? Yoksa bir söz müdür? O, yaratılmış diğer varlıklar gibi bir varlık mıdır? Yoksa O, hem bir metin, hem de ezeli midir? Bu sorular karşısında Müslüman teologlar bir çapraz ateş altındadır. Çünkü Kur’an’ın ezeli olduğunu savunum da, mahlûk olduğunu savunumda bir dizi problemi beraberinde getirecektir. Eklektik bir yaklaşımla hem ezeli, hem de mahlûk olduğunu söyleme ise “hem a’dır, hem a’değildir” ne ifade ediyorsa odur. Kur’an’ın ezeli olduğu görüşünün ortaya çıkaracağı/çıkardığı problemler şunlardır: 1- Şayet Kur’an ezeli ise, Allah’ın dışında da ezeli varlıklar var demektir. Bu ise tevhit ilkesinin tehlikeye girmesidir. 2- Kur’an bazı tarihi olaylardan bahsetmektedir. Kur’an ezeli ise bu tekil olaylara nasıl atıf yapılabilir? 3- Kur’an okunmakta, yazılmaktadır. Şayet Kur’an ezeli (yaratılmamış) ise insanlar O’nu nasıl okuyup, yazabilmektedir? 4- Kur’an kendisinin Arapça olarak nazil olduğunu söylemektedir. Bu ise Kur’an’ın kavramlarının, her ne kadar Kur’an bütünlüğünde yeni bir anlam ve yeni bir dil oyunu kazansa da, Arap dili ve düşünce kategorilerine dayandığını gösterir. Bunlardan başka, Kur’an’ın ezeli olduğu kabulünün bir dizi epistemolojik, linguistik ve sosyolojik sorunlar çıkaracağı açıktır. Kur’an’ın mahlûk olduğunu söyleyenlerin ise karşılaştığı en önemli problem, mahlûk olan bir şeyin nasıl evrensel olabileceği veya evrenselleştirilebileceğidir. Çünkü Kur’an mahlûk ise; O’nun söylediği şeylerin ne olduğu veya anlamı hususunda sübjektivizmden kurtulmak imkansız hale gelecektir. Aynı şekilde Kur’an’ın hem ezeli, hem de mahlûk olduğunu söylemek, Eş’ari teolojisinde olduğu gibi, bir yandan Allah’a sıfatlar eklenmesine, diğer yandan da söz konusu sıfatların hem O’nun zatıyla aynı; hem de O’ndan başka olduğu şeklinde bir paradoksa neden olacaktır. … Müslüman teologlar en azından vahyedilen şeyin neliği hususunda hem fikirdirler. Müslümanlara göre, vahyedilen şey Kur’an’dır.” (Bir felsefi problem olarak Vahiy ve Mucize, Dr. Aydın Işık, Elis, Ankara 2006, s.57-58) Yukarıdaki alıntıya şunlarıda ilave edelim: Mu’tezileye göre: “Allah Teâlâ kadimdir. Kıdem O’nun zatına mahsus bir özelliktir.Tevhid öğretisinin bir gereği olarak kadim sıfatlar nefyedilmelidir. Buna göre Allah zatıyla âlim, zatıyla kâdir ve yine zatıyla diri (hay) denilmeli. O’nun zatından ayrı bir ilim, kudret ve hayatla âlim, kâdir ve hay olduğu söylenmemelidir. Aksi halde bu sıfatlar ulûhiyete ortak olma konumuna yükseltilmiş olur. Allah’ın bir mahalde bulunan, harf ve sesten müteşekkil olan kelamı muhdes ve mahluktur.” (Kur’an’ın Mu’tezili Yorumu –Ebu Müslim el-İsfahani örneği- Mustafa Öztürk, Ankara Okulu, 2004, s.11,12) Ebu Müslim el-İsfahani ve nesh: “Ebû Müslim el-İsfahani İslam tefsir tarihinde genellikle “Kur’an’da neshin varlığının inkar eden âlim” olarak tanınmıştır. Ancak o, klasik nesh teorisinin Kur’an’ın korunmuşluğuna halel getirdiği düşüncesinden hareketle, mensuh olduğu ileri sürülen ayetlerde nesh değil hükmün kapsamını daraltma anlamında “tahsis” bulunduğu tezini savunmuştur.” (a.g.e. s.82) “İslam alimlerinin kahir ekseriyeti, Kur’an’da neshin vuku bulduğu fikrinde birleşmiştir.” (a.g.e. s.151) “Neshin aklen ve şer’an caiz (mümkün) olduğunda ittifak edilmiş..” (a.g.e. s.151) Kur’an’da mensuh kategorisinde yer alan hiçbir ayet bulunmadığını savunan isfahani bu görüşünü “Ona (Kur’an’a) hiçbir şekilde bâtıl (geçersiz, temelsiz ve anlamsız şey) ilişemez. Çünkü o, hikmet sahibi ve övgüye layık olan (Allah) tarafından indirilmiştir.” Anlamında Fussilet suresi 41/42. ayetle temellendirmiştir. Onun bu ayetle istidlaline göre herhangi bir Kur’an ayetinin neshi, onun iptal ve ilgası, yani geçersiz ve hükümsüz kılınması anlamına geldiğinden, mensuh ayet, Kur’an’ın mevcut anlam örgüsü içinde bâtıl (geçersiz, gereksiz ve anlamsız) olarak telakki edilmesi gerekecektir. Ancak bu durum, Kur’an’a bâtıl olan hiçbir şeyin kesinlikle ilişmeyeceğini bildiren ayetle çelişmektedir.Öyleyse Kur’an’da neshin vuku bulduğu iddiasını reddetmek gerekir.” (a.g.e. s.151) İşte tam burada bir şeyler söylenmesi gerekmektedir. İslam alimlerinin kahir ekseriyeti “Kur’an’da neshin vuku bulduğu” fikrinde birleştikleri gibi, Kur’an’ı Kerim’in “yaratılmamış” olduğu konusunda da birleşmişlerdir. Kur’an’ı Kerim’in “yaratılmamış” olduğunda birleşmekle “nesh vuku bulmasında” birleşmek nasıl izah edilecektir? Yine “Ebu Müslim” bir mu’tezili olduğuna göre Kur’an’ı Kerim’in “yaratılmış” olduğuna inanıyor olması gerekir. Bu durumda onun “neshin vuku bulmadığını” söylemesi ne kadar tutarlıdır? Başlıktaki soruyu yenilersek; “Kelam-ı Kadim”de nesh nasıl vaki olur? Cehd bizden tevfik Allah(a.c)’den Devam edebilir… |
||
|
||
| SayIN UGRHRA SHAMAN MAHMUT USTAOSMANOĞLU GÖZTEMİNDE İÇİNde CÜPPELİ AHMET HOCA nında bulunduğu 5 kişilik bir heyetin çıkardığı (bu bu cemaat için büyük bir adım) kuranül mecid isimli bir meal var bahsi geçen mealin önsözünede göz atınız bu konu için derim | ||