|
||
| Bir soluğun rengi, bir düş açmazı belki de bu: kadife bir buhranın elmas tınısı... Beyaz kıvılcımlar saçar ya dilsiz ömrün, belki de ayrılık gibi bir şeydir hiç yaşanmamış olanlar: eski sokağın çıkmazında, gül şarkıları... Girişte bir durak… Son… Uzun, yassı bir ney sesiydi kirlenmiş kapıları aralayan. Hiçliğin ortasında, senden parçalar: Mavi bir etek, kızıl bir saç teli, esmer bir ter akıntısı… Biçimsiz bir durakta, biçimsiz bir afişe ilişmişti dudakların… Gecenin en militan yüzüydün; dişleri sararmış bir fahişenin allı pullu sözcüklerinden fırlayıp, kafasını bacak arasına gömmüş bir devekuşuna dokundun… Hiç görmemiştin cinayetlerin onurlu yüzünü. Hiç görmemiştin silik bir çıldırma anında nasıl sevişir körler ve deliler… Ve serkeşler çırılçıplak, gözleri kararmış, derileri lime lime... Sokaklarımda gezinen kirli bir ayrılık vaktiydin. Ruhlarını delilere satan saatlerin, zamanı örseleyen yüzünden güç alıyordun. Örselenmiş bir kan akıntısı üzerinde durdun ve tükürdün içimdeki sigara kokusuna. Nasıl bir sahipsizlik giymiştin üzerine? Hangi sokakta çığlık olmuştun? Hangi rüzgârdan çalınmıştı öfken? Dilsiz köşelerine gözyaşı bıraktım senden habersiz. Siyah tenine dokunan sözcükler bıraktım… İğreti bir esaretten çalınmıştı ellerindeki kaldırım taşları. Düşlediğin bir Beyoğlu serkeşliğinden türemiştik ikimizde. İkimizde uzaktaydık. Ankara kalesinde mesela… Bahçelide küçük bir araba koltuğunda verdik ellerimizi akşamın dinsiz sözcüklerine. Terli, yapış yapış bir ürkeklikle uzaklaştın benden. Çoğalmalıydık belki de birbirimizden. Uzaklaşmalıydık çöp kokularından ve resimlerden. Mavi bir resim… Balat… Bach ve Beethoven için Sarımsaklı cacık ve rakı… Üzerimde kirli atletim. Etrafta geceden kalma çekirdek artıkları. Sonuna kadar açık camım. Sonuna kadar müzik ve keman sesi… Kerhane çaycısı Ömer’in evi burası… Halide’nin dolgun vücudu etrafta sere serpe… Ağzımda yeşil bir pas… Gözlerim Haliç’in kirli kıyısında, Ankara’dan ve senden uzakta bir yerde. Saime kadın’da bir anarşistti babam. Öldü… Gülveren tren istasyonunda üç milliyetçi kurşundan türedi yaşamım o gün… Yoktun sen… Yoktu tükenmişliğim… Çocuktum… İstanbul olmak istiyordum… …Sarımsaklı cacık ve rakı… Ömer’in evi burası… Evsizim ben. Karım yok, çocuğum yok, Halide’nin siyah vücudu dolanmış vücuduma. Kirleniyorum. Korkuyorum. Kol, bacak, göbek, etçil bir cinnet anından çıkmışım… Henüz… Yığılıp kaldığım kanepenin solmuş yalnızlığına gömdüm kendimi. Gün ortası güneşinin camdan giriş anını yakalayıp, rakı şişesine çarpan renklerini ayırt etmeye çalışıyorum. Beceriksizim. Sarhoşum. Tarihin isimlendiremediği bir sokağın ahşap yalnızlığından medet umuyorum. İçimde örselenmiş sesler biriktiriyorum. Üç haftadır buradayım. Yaşamımım bir yerine, bir anına yağlı boya resimler girsin istiyorum. Delicesine bir keman sesi bırakıyorum kadınların ve esrarın hüküm sürdüğü bu eski sokağın çıkmazına. Yoksun sen… Halide’nin uykusuna kaçmak istiyorum. Sonuna kadar açtığım müziğin bile kımıldatamadığı bir uykunun içinde sana benziyor yüzü… Hemen yanı başımda, sana benziyor elleri ve dudakları… Akşama Ömer gelecek. Halide, Ömer’in eski sevgilisi… Şimdi sere serpe yanımda… Kilolu bedeni yağlı bir iştah uyandırıyor içimde. Uyuyor. Uykusuna kaçmak istiyorum… Bütün kadınlar sorgusuzca bir masumluğa mı bürünür uyurken? Korkuyorum. Masumiyetin içimde bıraktığı büyük çukurlardan korkuyorum. Masum değilim. Kirliyim… Allegro, Adagio, Menuetto… 3.56, 4.06, 7.23…15.05 dakika… Üç koca ömür gibi sönen bir hükümsüzlük… Keman ve fagot… Halide ve sen… Birbirinden bağımsız parçaların, birbirini tamamlayan özü… Güneş, sıcak rakı, içine sigara külü katılmış sarımsaklı cacık… Yüzümü yıkamak istiyorum. Yanaklarıma asılmış kadın seslerinden uzaklaşıp, aynada kendime benzeyen yanlarımı ayırt etmek istiyorum. Ve yokluğunla savaşan güçsüzlüğümü görmek… Nasıl bir sayrının içinde kıvranıyorum? Nasıl bir şeyin parçasıyım. Köşelerime sinmiş bu belirsizlik, gözlerimden çalınmış bu geleceksiz yaşam neyin ardına gizlenmiş bilmek istiyorum. Aşkın sorumsuzca yaşanan yüzünü seviyorum ben. Özlemeyi seviyorum. Ve acının en saf halinde doğan çocukların pamuksu saflığında ölümsüzleşen bir senfoni gibi, kirli perdelere kendimi yansıtmak istiyorum. Zaman, akşamın yolunda hızla ilerliyor. Halide henüz uyanmadı. Karşı koyamadığım bir sevişme arzusu uyanıyor bu kadına karşı her yerimde. Uykusuna kaçmak istiyorum. Uyanıyor. Kokan nefesini uzaklaştıramıyorum dudaklarımdan. Etli bedeni yılan gibi kıvrılıyor her yanıma. Banyoya götürüyorum onu. Saçlarına dokunuyorum. Seninkiler gibi sık ve boyasız. Sade, şımarık bir ten ardına gizlenmiş bir neşe yumağını andırıyor yüzü. Sana benziyor… Rakı ve cacıkla yaptığım kahvaltının ardından, Halide’nin yumurtalı sucuğunu canım çekmiyor. Birkaç parça alıp kalkıyorum masadan. Güneş ahşap evin her köşesini yağmalıyor. Nemli, içsel bir şekilsizlik var İstanbul’un üstünde bugün. Gece çalışan Halide için öğleden sonra kahvaltı yapmak gelenek haline gelmiş neredeyse. Uyuyamıyorum. Güneşten önce uyanıp, güneşten sonra kayboluyorum eski sokağın çıkmazında. Bazen sabaha kadar gezmek ve şehrin en köhne hikâyelerinde kendimi bulmak istiyorum. Üç haftadır buradayım. Ama biliyorum hemen yan kapıda bulunan Kürt Niyazi’nin nasıl bir katil olduğunu. Sokak başındaki sarı evde kendini eroine veren Kerime’nin nasıl çığlıklar attığını biliyorum. Bir uçtan bir uca esaret kokan bu eski sokağı seviyorum. Bakkal Hamdi’yi tanıyorum. Kadın satan Şerife’yi tanıyorum. Ölü ceninlerle sevişen Hilmi’yi tanıyorum. Balıkçı Sedat’ı tanıyorum. Mezarcı Kadir’i tanıyorum. Jiletle kadın memesi kesen Erhan’ı tanıyorum… Usulca yaklaşıyor Halide gözlerime. Gözlerine bakmaya korkuyorum. Bedenime verdiği ateşe karşı koyamıyorum. Ağır bedenini kanepeye yıkıp, üstünden, sanki geçmişimden intikam alır gibi geçiyorum. Sana benziyor ter kokusu. Sana benziyor dudaklarındaki kıvrımlar. Sarkmış memelerinin arasına gizlenmiş o çocuksu heyecan sana benziyor… Halide İzmit’te doğmuş. Babası kereste fabrikasında usta… Annesi okuma yazma bilmeyen bir Diyarbakırlı. Lisedeyken kaptırmış kendini kırmızı bir arabanın parlayan sahteliğine. Aynı günde üç kişiye satılmış, ağladığını kimseye belli etmemiş. On yıldır İstanbul’da. Ömer’le tanışıklığı kerhaneden… Geceleri çalışıyor. Konsomatrislik yapıyor. Kimseyle çıkmıyor. Sadece içiyor. Parasını alıyor ve hemen ertesi gün bankaya yatırıyor. Beyaz tenli. Gözleri yeşil. Tombul… Daha önce hiç duymadığı keman sesini seviyor. Piyano çalmak istiyor. Çin malı ucuz bir piyano aldı evine. Özel ders alacak. Onunla yaşamamı istiyor. “*Dünyayı bilmek isteyen, onu önce kurmak zorundadır, hem de kendi içinde…” İçime yansımış ne varsa, kuramadığım dünyanın bir köşesinde, öylece, tılsımlı bir lahittin arasına sıkıştırılmış bir bilinmezlik gibi örseliyor gözlerimi. Üçüncü kez aynı şarkıyı çalıyorum. Brandenburgische Konzerte… Fagot ve kemanın birleştiği noktada, araya giren Pan flüt sesinin ruhumda bıraktığı derinliğin içinden Halide’yi çekip çıkarıyorum. Uzun, seviyesiz, azgın bir sevişme sonrası kokusu yayılıyor eski sokağın çıkmazına. Birazdan Ömer gelecek. Birazdan Halide çıkıp gidecek. Özleyeceğim tırnaklarının rengini biliyorum. Siyah, dar bir etek üzerine kırmızı bir bluz giyiyor Halide, ağır bir makyajın ardında kayboluyor tüm benliği. Başka bir kadın olmak zorunda… Başka bir dünyanın içinde kaybolmak zorunda… Sana benzeyen gidişini seviyorum Halide’nin… Kuramadığım bir yaşamın içinde, kendime sakladığım hatıralarla, ölmek ya da yaşamak arasında bir yerde, sancından deliye döndüğüm bir yerde, yoklukla varlık arasında, gitmek ve kalmak arasında, beyaz ve siyah arasında, tenime değen o sakin senfonin tam ortasında, çakırkeyif olmuş nefesimi hissetmeni istiyorum. Yoksun. Belki de hiç olmadın. Şizofren bir sevgi belki de içimdeki. Belki de esmer değilsin. Gerçekliğe adanmış bir bilinmezlikten başka hiçbir şey değilsin belki de. Ve belki de küfretmeliyim sana. Bitli zebaniler gibi saldırmalıyım üzerine. Keskin bir bıçağın gecenin karanlığına yaydığı parlaklık gibi ürkütmeliyim soluğunu… İçimde bir nehir durmadan kendini yiyor, damarlarımı sıkıştırıyor. Kalp krizi anına benzer bir ağrı saplanıyor sol koluma. Gidiyor Halide. Yetmişlik sarhoşların masasına meze olmak için gidiyor. Bırakmak istemiyorum onu. |
||
|
||
| “Gitme… Suskunluğuna gölgeler çöker karanlık şehirlerde…” Ömer’in gelişiyle uyanıyorum. Cereyanda kalmış bedenim kaskatı… Hareket edemiyorum. Göğsümde sigaradan kalma ince bir ağrı… Kalkamıyorum… Yedek Subayken tanımıştım Ömer’i. Bıçkın, kaçık bir hal üzerine kurulmuş beyaz bir kişiliğin, bedene bürünmüş haliydi Ömer. Çoğul bir asabiyetin sınırlarına hapsetmişti kendini. Ego sorunu yaşayan komutanlara karşı dik başlı bir tavrı vardı. Çok ceza aldı. Defalarca diskoya atıldı. Defalarca dayak yedi. İstanbul’da hemen hemen yapmadığı ayak işi kalmamıştı. Amcasının torpiliyle girdiği Zürafa sokakta çaycı olarak çalışıyordu. Ev; annesinden kalmıştı. Mutluydu. Halide’yle üç aylık bir beraberliği olmuştu geçmişte. Üç numarada çalışan Seher’e âşıktı. Halide’yle aralarında gizli bir anlaşma vardı. Kimsenin bilmediği bir sözleşmenin altına gizlice imza atmışlardı. Çok iyi dost olup birbirlerine destek olacaklardı. Ömer için kıymetli bir misafirdim. Askerde emir aldığı bir komutandan öte, koca birliğin içinde onun gerçek kişiliğini çözebilen tek insandım. Beni rahat ettirmek için elinden geleni yapıyordu. Hiç sevmediği klasik müzik sesine bile sırf beni mutlu etmek adına katlanıyordu. Üç hafta önce yağmurun silikleştirdiği bir kaldırım taşında bulmuştu beni. Sıcak bir işkembe kokusuna taşırken bedenimi, ruhuma ilişmiş anason kokusunu hiç sorgulamadı. Okumuş yazmış bir sosyologun nasıl olup da bu hale geldiğini hiç merak etmedi. Az konuşan, çokça gözlemleyen ve karşısındakinden alabildiğince çok şey alıp, yaşamı kendince yorumlamaya çalışan biriydi. Katı görünen kişiliğinin ardında, okumamış olmanın verdiği bir eziklik vardı. Gazetelerdeki köşe yazılarını okur, televizyon programlarındaki tartışmaları hiç kaçırmazdı. Kendince bir siyasi çizgisi vardı. Ecevit fanatiği bir çift beyaz güvercindi… *** Nereye nasıl sığınacağımı bilmiyorum. Senden kaçmakla doğru bir şey mi yaptım onu da bilmiyorum. Üç haftadır Ömer’in sırtına kara bir çıban gibi yaşıyorum. Halide onun evinde kalabileceğimi söylüyor, Ömer komutanımı bırakmam diyor. İstediğim kadar kalabilirmişim. Kalmak istemiyorum, aslında ne yüreğimin sende ne de bedenimin İstanbul’da kalmasını istiyorum. Neden vazgeçemiyorum ikinizden de, neden kopup geldim Ankara’dan. Ölmek için senden uzaklaşmam gerekiyordu belki de… Terk edilmiş bebek bedenleriyle kendini doyuran bir ucubenin soyulmuş yanaklarını taşıyorum şimdi. Şimdi, senden uzaklaştığım anın renksiz telaşını taşıyorum… Silkelense diyorum, şu döküntü evlerin yalnız bakışları güneşin saçlarıyla boğulmuş bir martının topraksız mezarına, nasıl bir mahremiyetimiz kalır ki bir martı kadar günahkâr olduğumuzda. Nasıl bir yitirilmişliğin adı oluruz. Hangi sokak lambasından çalarız geleceğimizi? Hangi kaldırıma bırakırız umutlarımızı? Yoksun… Olmanı hiç istememiştim belki de. Belki de sadece bir hayaldin. İçimdeki o şizofren ruha yenik düştüğümde sahiplendiğim bir hayal… Kuşdili bir ölü duasıyla terk etmişti zaman bizi. İkimizde biliyorduk birbirimize imkânsız olduğumuzu. Zamana yansıyan saçlarını özlüyorum. Yoksun… Acımasızlığına direnen bir yapım yok benim. Ürkek, solgun, bıkmış bir şizofrenim. Yanı başımdaki Halide’nin bedenimden uzaklaşmasına bile tahammül edemiyorum. Tahammül edemiyorum yokluğun sınırlarında tok yaşamayı. Kendime biçtiğim bir cezanın içinden çıktın sen. En öfkeli anında yaşadım seni… Ne kadar benziyorsun Halide’ye ya da o sana ne kadar benziyor… Allegro Ma Non Troppo, Un Poco Maestoso, Molto Vivace, Adogıo Molto E Cantabile… 14.11, 11.38, 13.36…39.36 dakika… Üç kadeh sonunda yorgun bedenine yenik düşen Ömer’in gözleri kapanıyor. Arka odada Seher’in hayaliyle deliksiz bir uykuya dalıyor. Ve gece bana kalıyor. Bana ve İstanbul’a. Haliç’e bakan canım önüne geçip oturuyorum. Bu şehre yakışan en güzel renk mavi… Bir yanıyla mağrur bir orospuyu andırıyor İstanbul. Tarihin o dayanılmaz kokusu her yerine sinmiş. Senden uzakta, senin de beğeneceğin bir manzarayı sensiz yaşamak, damakta yarım kalmış bir tadı andırıyor. Ne yapsam uzaklaşamıyorum senden. Ne yapsam çıkmıyorsun içimden. Belki de Halide’yi sahiplenmeliyim. “**Halen o eski radikal ilaç, aşk derdine birebir dermandır: Karşı aşk…” Soluğumda acı bir tat… Ömer’in horlama sesinden rahatsız olmuyorum. Bütün gün ayakta… Bütün gün kadınlığı örselenmiş seslerin arasında koşturuyor. Ya Halide, ne kadar da benziyor sana. Biliyorum, kıskanmıyorsun. İnatla Halide’den bahsetmem seni yaralamıyor. Çünkü sen bir hayalsin. Ulaşamadığım, dokunamadığım bir hayal… Beni sevmeni ne kadar çok isterdim. Ne kadar da hazırım sana yalvarmaya ve ağlamaya… Geceyi yaran derin bir çığlık sesi doluyor kulaklarıma. Eski sokağın çıkmazında, o kör kuyunun ortasında sahipsiz bir kadının dudakları kesiliyor biliyorum. Korkuyorum gecenin ürkek cinayetlerinden. Korkuyorum senden ve dışıma yansıyan yüzünden. Uzaklaş içimden… Bana yaklaştığın her an tüneller açıyorum içimde. İçimde bir yerlere gömüyorum hayatı… Sokağa çıkmak istiyorum. Nefesime yapışan kirli bir ürkeklikle uzaklaşmak istiyorum senden. Yoksun. Hiç olmadın. Uykusuna dokunan o yitirilmiş çığlığın anlamını aracasına yatağından fırlayan Ömer’in gözleri, ahşap evin duvarlarına çarpa çarpa dökülüyor ortalık yere. Ne oldu? Birileri bir yerlerde, örneğin hemen yanı başımızdaki evde küçük bir kadını boğazlandı. Eski, renksiz bir Uşak halısının üstünde cansız bir beden yeni bir deliliğin sınırlarına hapsetti kendini. Olan bir cinayetin resmiydi. Tablolara onursuzca girecek bir cinayetin resmi… Uykusu kaçan Ömer, tadı kaçmış bir ruh halinin mahmurluğuyla, damağında paslı bir ikilemle oturdu kanepeye. Orospu çocuğu bunlar. Uyutmadılar… Yorgundu. Daha şimdiden özlemişti Seher’i… Minik bedenini sayısız erkeğin kıllı vahşiliğine her gün tiksinircesine bırakan Seher için Ömer, deniz manzaralı bir yaşamın ismiydi. Birkaç yıl daha çalışmak zorundaydı. En azından bir ev alana kadar… Ömer, içindeki katil seslerin ardına gizlenmiş, sabrının tükeneceği zamanı bekliyordu. Seher bunun farkında mıydı? Odasına aldığı her müşteriye Ömer’in nasıl baktığını bilemezdi… Kıskançlık, aşka bir gömlek fazla geliyordu belki de. Kıskançlığın aşka dolanan kolları, her deliliği meşru kılıyordu… Solgun, yassı bir gece vardı şimdi Ömer’in gözlerinde. Sabahı iple çekiyordu biliyordum. Kalktı, Haliç’e bakan canım önüne geçip, “onu öldürebilirim” dedi. Pişmanlıkla delilik arasında bir ses tonuyla söylemişti sanki bu cümleyi. Katlanamadığı, sevdiğinin bedeninde gezinen yabancı meni kokularıydı. Yağlı ağızların, kokan nefeslerin, yarım yamalak kalkmış erkekliklerin, hastalıkların, sapkın sözcüklerin uzak durmasını istiyordu sevdiği kadından. Evet, onu öldürebilirdi. Kendini de… Finale: Allegro Assai… 23.38 dakika… Ömer’in yatışının ardından, içki isteyen bedenimi eski sokağın çıkmazına hapsedip, dört şişe votkalı bira ile döndüm ahşap eve. Saat: 03.02… Yalnız içmek istiyorum. Ömer’in deliliğinin kendi deliliğime karışmasını istemiyorum. Haliç’e bakan canım önüne geçip, ruhuma dokunan kollarınla birlikte, en kutsal acıları sahiplenmek, karanlık İstanbul’un karanlık öfkesine yenik düşmek istiyorum. Hiçbir sayıklama anı senin kadar gerçek değildi. Bedenimde bir ‘im’ gizlidir şimdi. Köşelerinde İstanbul’un, mavi ışıklardan arta kalmış hüzünler biriktir sen ceplerinde. Ben yalvaran bir geçmişim karanlıklara. Olunmaz, sahte bir dikendir tüm yaralarımı kanatan. Deli olmanın onurudur üzerimdeki parlaklık, bilmezsin, bilirsin, sorgulamaz ya da sorgularken öldürürsün. Sahte ışıkların ardına gizlenmiş bir karanlıkla bakıyordu yüzüme: İstanbul: yedi renkli bir kahpe ıslığı dudaklarına ilişmiş… Susuyorum. İşemek istemiyorum. Kusmak ya da ter kokusunda boğulmak istemiyorum. Her yanım ‘zifir’ dir benim. Penisimi patlatırcasına idrarla dolsun istiyorum yaşamım. Üzerime yapışmış hatıraları geride bırakacak mıydım? Becerebilecek miydim ölmeyi? Gece, saçlarındaki kıvrımları nefesime taşırcasına ilerliyordu, sabahın o kahve tadında aydınlığı, içimdeki korkuların sana savrulan yüzü kadar belirsizdi. Ansızın belirdin yanı başımda. Ne kadar benziyorsun Halide’ye. Senden uzaklaşamıyorum. Kaçamıyorum. Beceremiyorum seni ve kendimi silmeyi. *** Ne zaman sızdım bilmiyorum. Sayıklamalarımı hatırlamıyorum. Köşesine bir yerine ilişmiş olmalıyım şehrin. Ömer’in resimleri, Ömer’in hayalleri, Ömer’in delilikleriyle sararmış bir evin neresinde unuttum kendimi bilmiyorum. Hava henüz aydınlanmamış. Perdeler açık, camlar açık, şehrin bütün gözleri üzerimde sanki. Halide bugün evine dönecek. Hemen iki sokak aşağıda ahşap olmayan, balkonunda mum çiçekleri olan bir ev onunki… Özlüyor muyum onu? Kendimi, hayallerimi, unuttuklarımı, unutamadıklarımı, Ankara’yı… Özlüyor muyum tüm yitirilmiş hatıraları ve esrar kokmayı, şarap şişelerinde şiirler aramayı… Ve sen: İçimdeki şeytan yüzlü… Özlüyor muyum seni? Şimdi, şu anda, sabahın geciktiği bir dönüm noktasında, usulca, benliğimi okşayan bir ruh anlatısı gibi beliriyor gölgen. Korkuyorum. Suskunluğuna ve öfkene sarılmak istiyorum. Bir ayaz vaktinde, dışımıza yansımış ne varsa çalıp gitmek istiyorum. Hiçbir gece senin kadar siyah değildi. Hiçbir ses senin kadar soğuk değildi… Yine de kırılganlığıma aldırmadan geldim sana… Boştu sokaklar, terk edilmiş caddelerin bütün sancıları doldu içime… Hiçbir yalnızlık senin kadar gerçek değildi… Sıradanlığa sarıldım. Üstümde sarı bulutların hüznüyle kırılganlıklara sarıldım. Sokak sokak ses oldum. İçime tünemiş ne varsa, sağrılı bir sancının ilk seslenişi mesela, mesela yalnızlıktan çalınmış bir kuş sesi… Ne varsa çözümsüzlüğümde, sana getirdim… Yoktun ama sinsi bir inleme sesiydi soğukluğu baharın. Göğün dokunuşlarıyla irkildim kendime… Habersizdim buhranlarımdan ve öteki senden… Kaldırım taşlarından arta kalmış geceler düşüyordum ve sarhoş olmak kadar gerçekti tırnaklarımdaki küçük ağrılar… Acını içimde taşımanın gururu vardı yine de her yanımda. Dikti başım… Terk edilmiş bir serkeşin mağrurluğuyla dolaşıyordum, içimde baharın sana yansıyan binlerce rengini taşıyordum… Hırsızdım, katildim ve esrara bulanmıştım. Ciğerlerime dev örümcekler yuva yapmıştı. Sokaklarım benimdi yine de sen benimdin benden habersiz… Mavi bir sabah düşlüyordum. Mavi bir ses düşlüyordum… Âşıktım… E halinden çıkma ikirciksiz bir âşıktım… Saatlerin tersine döndüğü bir eski Bizans hatırasından çıkmıştım ki Beyoğlu kokuyordu her yanım. Yanık ciğer ve işkembe kokuyordu… Hiçbir susku bu kadar net yankılanmamıştı şehrin üzerinde sen yokken ve ağlamamıştı kimse içimde yıkılan mezarlara… Soyun… Aç kalmış bir çaresizlik kadar siyah ve çamurlusun. Soyun… Teninde gezinen yılan dişlerini saygısızca dök ortaya. Ey içimdeki şeytan yüzlü, soyun… Beceriksiz bir dervişim ben. Azmış bir dervişim. Sokak kedileriyle seviştim. Sokak sesleriyle seviştim ve tünedim her yokluğun sırtına acımazsızca. Derin bir saygısızlıktır kelimelerime tecavüz eden yosma… Ey kırık dişli fahişe, hangi yokluk büyüttü seni içimde. Sıradan bir geceden çalınmış bir boşalma anı gibi saniyelere sığan sen, söyle hangi tükeniş büyüttü seni içimde… Islak cenin gölgeleri gördüm. Çamurlu bir tren istasyonunda siren sesiydin. Kaçtım, içimdeki gölgelerden ve senden… İçime bıraktığın esrik bir hatırayla doyurdum kendimi… Yaraladım. Kırdım. Kırıldım sabahın tükürük sesiyle. Yüzüme yansıyan bir ucubenin bakışıdır şimdi. Aynı dairenin etrafında döner cümlelerim. Aynı sancıyı çeker, aynı hüznü boşaltır… Sırılsıklam bir evdeyim. Sırılsıklam bir düş açmazındayım. Sabah, gece, yorgun, dingin, belirsiz, belli… Terli bir gölgeden türemişim… Dokunduğum bütün dostları kaybettim. Kaybetmek içimde en görkemli şenliktir bilmezsin. Bilinmedik bir şarkı sözüydün avuçlarımda. Bilinmedik bir hüzün parıltısı… Sen, öyle bir telaştın ki bu sokağın en son halinde ve en son halinde çılgınlıkların ve şehvetin… Sevişerek can verdi hırsız kediler bilincinde. Bilincinde eriyen bendim… Terk edilmiş bebek bedenleriyle kendini doyuran bir ucubenin sayıklamalarını taşıyor ellerim. Kara bir düşten koptum gecenin nefesine sinerken ve korktum. Yüzün siyahtı… Hadi uzaklaş içimden. Kıyımlar peydahlarım zihnime dokunduğunda. Dokunduğunda gözlerime, ateşler yaratırım şehrin kör kütük sarhoşlarına kıyarcasına. Uzaklaş, dokunma bilincime, dokunma sarhoşluğuma. *** |
||
|
||
Uzun bir sayıklama anıydı… Haliç’e bakan canım önünde kaskatı bekliyordum. Bir şeylerin gelip beni alacağını düşlüyordum belki de. Birilerin omzuma dokunup: “Hadi, ayrılık vaktidir. Düş sokaklara” diyeceğini bekliyordum. Ömer’in uyku kokan nefesini arkamda hissettiğimde kendime gelmiştim. Uyuyamamıştı. Gözleri kan çanağı hemen arkamda durmuş, meraklı gözlerle ağzımdan çıkacak herhangi bir kelimeye yalvarırcasına bakıyordu. Sevimli, parlak bir yüzü vardı. Bayan olsa nasıl biri olurdu diye düşündüm bir an. Koca göbeği ve kalçalarıyla ünlü bir gotik dansçı olabilirdi örneğin. Ya da Taksim meydanında mısır satan sevimli bir genç kız… Bir yığın kadın tasviri geçti gözümün önünden. Bu sevimli adam, olduğu gibi güzeldi. Nafile bir kaçıştı benimkisi. Gözlerini üzerimden ayırmayan Ömer’in meraklı bakışlarını yanıtsız bırakıp, Kanepenin üzerine attım kendimi. Uykuya kaçınca bedenim, bütün ışıkları söndü şehrin… Hayal dünyasında bir gezginim… Kaçıncı kaçışımdı. Kaçıncı kez yitirmiştim kendimi? Sonu olmayan bir serüvenin içinde önce Kör Niyazi oldum. İç Anadolu’nun izbe bir kasabasından on yıl önce göç etmiştim. İktidarsızdım. Resimleri sevmezdim. Karım yoktu. Çocuklarım yoktu. Cinayetleri severdim. Bir süre balon sattım Taksim Caddeleri’nde. Gözüm açılınca, avuçlarımda tomarla kadın tasviri buldum. Zayıf, şişman, uzun boylu, kısa… Romen, Rus, Polonyalı… Neden cinayet işledim bilmiyorum. Aslında o tarihi köşenin hemen yanı başında görünce onu, içimde saçma sapan bir şehvet uyandı. Tüm bedenimde psikopatça gezinen şehvetin kör ettiği bir insandım artık. Avucumdaki onca kadına karşın yine de onu istiyordum. Ruhum iktidarsızdı. Bunun farkına yıllar önce varmıştım. Asla duygusal bir tatminin sınırlarında gezinmedim. Daha doğrusu duygusal olan her şeyden uzak durdum. Bu, sert bedenime güç kattı. Ezilmedim… Onu elde etmeliydim. Sevişirken bacaklarını jiletlemeliydim. Akan kanın dudaklarıma dokunuşunu hayal ettikçe içimdeki canavara bir türlü engel olamıyordum. Tipim bozuktu. İri yarıydım. Karayağız… Günlerce takip ettim uzun bacaklarını, sarı yanık tüylerle gezinen başka bir mükemmellik yoktur yaşamda. Beni ne zaman fark etti bilmiyorum. Sanırım bir piyangocunun önündeydik. Yılbaşı bileti satın alıyordu. Hemen yanı başına gelip iliştim. ‘ortalardan çek. Şansın artar’ Piyango biletlerini insanlar neden ortasından çeker bilmem. Ama ben yaşamın tam ortasında gözüm dönmüş bir vaziyette, bedenini cansızlaştıracak kadar sevişeceğim avımın peşinden hızla ilerliyorum. Destenin tam ortasından bir bilet çekip gülümsedi. Onu götürebileceğim tek bir yer vardı. Daha doğrusu benim cebi dolu bir kodaman gibi çekinmeden girebileceğim tek bir yer: Yeşil Urfa Kebap salonu… Ne iş yaptığımı sordu ilk önce. Serbest çalışıyordum. Üstüm başım temizdi. Elbiselerim herhangi bir garibanın sırtına ağır gelecek kadar pahalıydı. Ne de olsa yeni yetme bir pezevenktim. Cebimdeki paranın hesabını yapmayacak kadar da çok kazanıyordum. Ama sanırım satamayacağım tek kadınla başbaşaydım. Onu satamazdım. O, benim yıllarca düşleyip de bulamadığım avımdı. Ve bedenini ele geçirdiğimde, vücudunu, ruhunu cansız bırakana kadar sevişecektim. Bunun için özel jiletler almıştım. Her gece onu hayal edip başımı koyduğum yastığı param parça ediyordum. Çocukken, bir keresinde, köydeki komşumuzun tavuğunu boğazlamıştım. Sonra tavuğu usturayla parçalayıp akan kanın ruhumda bıraktığı o eşsiz hazın tadını çıkarmıştım. Şimdi 165 boyunda 65 kilo sarışın bir tavuk vardı avuçlarımda. Üç ay önce tutuğum eve götürdüm onu. İki oda bir salon karanlığın içinde ona sahip olmak, otellere götürdüğüm orospulara sahip olmaktan daha büyük bir zaferdi. Kendi hücremdeydim ve ona istediğim her şeyi yapabilirdim. Sekiz şişe bira içtim. Aslında bu kadının nasıl olup da benden hoşlandığını anlayamamıştım. Belki de ecel denen şey gerçekten vardı. Tanrı gerçekten vardı ve onun tayin ettiği kadere kimse karşı koyamıyordu. O, öleceğini hissetmişti. Son kez bir erkeğin altında esir olacağını hissetmişti. Ağzımın içinde gezinen ıslak dilinin çenemde bıraktığı loşluk, hiçbir zaman unutamayacağım bir serüvendi benim için. Uzun uzun seviştik. Şarhoş oldu. Çok şarhoş oldu… Ve işte o an, yaşamımda ilk kez sahneye çıkıp başrol oynama vaktimin geldiğini anladım. İlk darbeyi kasıklarına attım. İnce, kıpkırmızı bir kan yolu açıldı önümde. Gözleri kocaman açılmıştı. Zevk mi alıyordu? Hayâsızca bir inleme yaymıştı ortalık yere. Gözleri büyüdükçe içimdeki canavara hakim olamıyordum. İkinci darbem memelerine oldu. Artık hükümdarlığımı ilan etmiştim. Ağzımı dayayıp yeni doğan bir çocuğun annesini emmesi gibi emdim akan her damla kanı. Yoktu çığlık… Yoktu karanlık… Kan ve gölgeden başka hiçbir gerçeklik yoktu… Elimdeki jileti her kullanışımda ruhum yenileniyor, kendi özgürlüğüne, hak ettiği insanlığa kavuşuyordu. Ben bir avcıydım. Sık, derin bir ormanda kaplan… Yaşam paramparça duruyordu önümde. Ben kazanmıştım… *** Fırladım. Dehşete kapılmıştım. Kendimle yüzleşmek korkutmuştu beni. Yıllardır sayıklayan ruhum anlamını bulmuştu. Kim olduğunu, nereden gelip, nereye gittiğini… (Bu nasıl bir rüyaydı? Nasıl bir psikopat gelip oturmuştu uykularımın başköşesine?) diyeceğimi sananlar hayal kırıklığına uğrayacaklardır. Ben kendimle yüzleşmiştim. On üç yaşında işlediğim bir cinayetin farklı bir resmiyle yüzleşip, yapmam gerekeni yapabilmem için güç kazanmıştım. Sen tam karşımda durmuş, kanlı yüzünle öylece bakıyordun bana. Saçların dağılmış yüzünün yarısını kapatmıştı. Ayakuçlarına damlayan kanı görünce kalkıp ellerini tutmak istedim. Yoktun. Kanlı bir geceden arta kalmıştın ve uzandığımda sana, yoktun… Sana benzemek istemiştim belki de. Ben bir katildim. Ve sen, on üç yaşımda kalmıştın. Yoktu Ömer, Halide. Hiç olmamışlardı. Zordu senin öykünü anlatmak. İnsan öldürdüğü bir canlının öyküsünü nasıl anlatabilir ki. Sabah, usulca yaklaştı gözlerime. Dışarı çıkıp, Haliç’in dibi kara sessizliğine bıraktım kendimi. Temizlenmiştim… *Immanuel Kant **Friedrich Nietzsche Tarkan Toka kynk:www.mevsimsiz.com |
||