SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Düşünürler

Konu: Spinoza

Sayfa: [ 1 ]

31.07.2004 10:11:19
ARZU İNSANIN GERÇEK ÖZÜDÜR


İnsan düşünür ve bilir: kâh deneysel olarak veya belli belirsiz (birinci tarzda bilgi), kâh akıl.yoluyla (ikinci tarz bilgi), kâh sezgi yoluyla (üçünçü tarz bilgi).

Ama bu düşünce onun olgusu olmakla birlikte, onun tekil özü değildir. Yanlış bir fikir hiçbir şeydir; doğru bir fikirse eksıksiz olduğu ölçüde insanda ve Tanrı'da aynıdır. Sadece insana özgü olan bir hakikat tam da bu yüzden doğru olmaktan uzaklaşır.

O halde insan nedir? Düşünen bir hayvan mı, siyasî bir hayvan mı, düşünen bir şey mi? İnsan «krallık içinde bir krallık» değildir: o, düzenini izlediği Doğa'nın bir parçasıdır. Her varlık gibi insan da varlık içinde tutunmaya çabalar ve bu çaba (conatus) hem ruhla hem de bedenle ilişkili olduğundan istek olarak adlandırılır.

Bu istek bilinçli (bir durumda Spinoza daha çok arzudan söz eder) de olabilir, bilinçsiz de, ama bu, onun doğasını değiştirmez: «Gerçekte, insan isteğinin bilincinde olsun veya olmasın, bu istek değişmez.» lşte, tam da bu yüzden, filozof «insanın iştahıyla arzusu arasında» gerçekte hiçbir fark görmemektedir. Spinoza, arzu kelimesiyle «bizim istek, irade, arzu veya içtepi» kelimeleriyle, ifade ettiğiniz, insan bünyesinin her türlü çabasını anlamış olabilir. «Arzunun insanın özü olduğunu yazarken de bu anlama dayanmıştır.

Oysa, her değer ancak arzuyla ve arzu için değer taşır: «Kendimizi hiçbir şeye zorlamıyoruz, iyi bulduğumuz için,hiçbir şeyi istemiyor, ona karşı iştah duymuyor, onu arzulamıyoruz; tersine, ulaşmaya çalıştığımız, istediğimiz, iştahımızı kabartan, arzuladığımız şeye iyi diyoruz». Bu altüst ediş radikal bir görecelik meydana getirir; bu görecelik mutlak olma savındaki her ahlakı bir yanılsama durumuna düşüür. Tanrı’nın veya Doğa'nın ahlakı yoktur: ahlakî sadece insana özgüdür.


ZEVK VEREN HER ŞEY İYİDİR



Ama bu ahlakın konumu hakkında yanılgıya düşmekten de kaçınmak gerekir. Bu ahlak sadece insana özgü olmakla kalmayıp, özgür iradeyi var sayması bakımından yanıltıcıdır da. Spinoza, «lnsanlar kendilerini özgür sanırlar», diye yazar. Çünkü, eylemlerinin ve istemlerinin bilincindedir ama onları eyleme geçirten ve istemelerine yol açan nedenleri bilmemektedir. Bu yüzden, kendilerine veya çoğu zaman da başkalarına karşı nefret ve kinle doludurlar. «Erdemleri göstermek yerine kabahatleri öne çıkartmaktan başka bir şey bilmeyen» ve «başkalarını da kendileri kadar berbat duruma düşürmekten başka şeye akılları çalışmayan>, ahlakçılar bunun için böyledir.

Spinoza bu anlayışa karşı «zevk veren her şeyin iyi» olduğunu ve akılla uyum içinde oldukça zevkin erdemin başlangıcı olduğunu öğretir. Onun etiğinin can noktası budur: «Her şeyin tanrısal doğanın zorunluluklarını izlediğini ve Doğa'nın ebedî yasa ve kurallarına göre işlediğini doğru olarak bilenler elbette nefrete, alaya ve küçümsemeye değer bir şey bulmayacaklardır (...); ama insan, erdeminin olanak verdiği ölçüde, iyi şeyler yapmaya ve neşeli olmaya çalışacaktır”,
 

03.08.2004 07:21:15
hedonizmi yaşa ve bedensel ,ruhsal tada doyuma ulaş ...evet arzularımız belirler yapacaklarımızı ve yaptıklarımızı ..bu gayet mantıklı ..

03.08.2004 08:24:45
arzu insanın gerçek özüdür...!
ama insan özüne hakaret ediyor,
bilmem farkındamısınız_?
arzularını erteliyor, yada bir takım kurallar yüzünden, arzularını gerçekleştirmiyor...! ___?Huh??

18.10.2004 23:01:07
SPİNOZA’NIN HÜRRİYET ANLAYIŞI



İspanya’nın Espinoza şehrine atfen Baruch d’Espinoza diye isimlendirilen, dini baskı ve Engizisyon nedeniyle Portekiz’den Hollanda’ya kaçan Yahudi bir ailenin çocuğu olarak 1634 yılında Amsterdam’da dünyaya gelen, daha sonra 17. yüzyılın en önemli düşünürlerinden biri olan Spinoza , öğretisini ve felsefesini Din ve Tanrı konusu üzerine yoğunlaştırmış bir filozoftur.

Haham olması kararlaştırıldığı için, ilk tahsiline, meşhur Talmud öğretisini öğrenerek başlamıştır. Fakat, bu ilk bilgiler –Ahdi Atik,Talmud ve sonra Ortaçağ Yahudi Din Felsefesi kabbala- onu tatmin etmemiştir.[1] Bu konular hakkında radikal görüşlerde bulunması ve Tevratı iç ve dış kritiğe tabi tutarak ciddi biçimde eleştirmesinden dolayı[2] 1656 yılında zındıklık iddiasıyla Havranın ileri gelenlerinin huzuruna çıkarılmıştır. Havrasına ve inancına hiç olmazsa görünürde bağlı kalması için kendisine yılda beş yüz dolar maaş teklif edildiği, ancak onun bunu geri çevirdiği bazı felsefeciler tarafından aktarılmaktadır.[3] İşte tüm bu olup bitenlerden dolayı o, daha 23 yaşında bir gençken İbrani geleneğine göre, cemaatten ihraç (herem) olunmuştur. Kendisine Baruch denilen Spinoza, artık bu tarihten itibaren Benedict adıyla anılacaktır.[4] Özetle, Amsterdam Sinagogu’ndan kovulan Spinoza’yla hiç kimse sözlü veya yazılı olarak ilişkide bulunmayacak, hiç kimse onunla aynı çatı altında bir araya gelmeyecek ve onun yazdıklarını okumayacaktır.

Yahudi cemaatinden aforoz edilen Spinoza, hayata küsmeyip, Havrada öğrendiği gözlük camı cilalama mesleğiyle geçimini temin etmiştir. Böylece bütün ömrünü münzevi bir şekilde tefekkür ve mütalaaya tahsis ederek, kendi nazariyesine uygun bir şekilde maddi kıymetlerin üstünde, saf bir sükunet içinde ve ihtiraslarına hakim olarak yaşamaya başlamıştır.[5]

Özellikle, Latince olarak, yazarı ve yayımcısı belirtilmeksizin “Tractatus Theologico-Politicus” adıyla yayımlanan eserinde; din, devlet ve düşünce özgürlüğü üzerinde durmasından[6] dolayı şiddetli eleştiri ve saldırılara maruz kalan Spinoza’nın söz konusu eseri, Kilisenin şikayeti üzerine 1674 yılında yasaklanır ve bu yüzden o, ölümüne (1677) kadar başka bir eser yayınlamaktan çekinir.

O, Etika adlı eserinde ise insanın hürlüğü ve özgürlüğü konularına, daha ziyade ahlaki açıdan sıkça yer vermiştir.[7]

Spinoza’nın en meşhur iki eseri olan “Tractatus Theologico-Politicus” ve “Etika”, onun en fazla ıstırap duyduğu ve özlemini çektiği, ifade ve dini inanç noktasındaki hür anlayışı tesis etmeyi amaçlamaktadır. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi o, önce atalarıyla birlikte, engizisyon zulmüne, sonra da bizzat kendisinin Havradan kovulmasıyla düşünce zulmüne maruz kalmış birisidir. Bütün bu acı tecrübelerin ardından o, şöyle bir sonuca varmıştır: İnanç ve ifade özgürlüğü insanların en doğal haklarıdır. Diğer bir ifadeyle, genel anlamda hürriyet, özelde de din hürriyeti insanların hiçbir zaman vazgeçemeyecekleri en tabii haklarıdır.

Spinoza Tractatus Theologico-Politicus[8) adlı eserinin bilhassa “Politicus” bölümünde, din ile politika arsındaki ilişkileri ele alır. Bu bölümde ısrarla vurgulanan ana tema, kilisenin, dini ve politik alana olan istenmeyen ve olumsuz olarak nitelenen etkisidir. Zira, 17. yüzyıl Avrupasında, sosyal hayatın her alanında, fertlerin sosyal ve bireysel haklarını elde etmesinde ağırlıklı olarak Sinagogun ve Kilisenin normları söz konusudur. Kiliseye ve din adamlarına rağmen herhangi bir alanda özgür bir şeyler yapmak mümkün değildir. Dini ve seküler her alan Hahamların ve Kilisenin nüfuzu altındadır.

Spinoza, söz konusu eserinin ikinci bölümünde, devletin temel esasları, devlet ve yönetim şekilleri, fertlerin doğal, dini, ve yasal hakları ile düşünce özgürlüğü gibi konuları incelemektedir.[9]

Yukarıda da ifade etmeye çalıştığımız gibi, Spinoza’nın kendi çağında, her alanda baskılar söz konusudur. Özellikle de Kilisenin baskıları egemendir. Bu nedenle Spinoza için temel felsefe ve üzerinde önemle durulması gereken asıl sorun; özgürlüktür. Dahası, ona göre, özgürlük, doğal ve toplumsal bilimlerde ilerleme için mutlak olarak zorunludur. Bu nedenle özgürlüğün en iyi güvencesi demokrasidir.[10] Ayrıca, ona göre, dini ve sosyal kurumların hepsinde özgürlük ideal bir amaçtır. Bu açıdan o, bazı yazarlar tarafından felsefe tarihinin ilk sistemli demokrasi ve düşünce özgürlüğü savunucusu olarak kabul edilmektedir.[11]

Görüldüğü üzere, Spinoza’nın felsefi anlayışı, toplumun çözülmemiş temel sorunları üzerinde düşünmeyi amaçlamaktadır. Nitekim, o dönemin temel sorunu da, özgürlüklerin belli kurumlar tarafından engellenmesidir. Bu nedenle o, hayatı pahasına da olsa, bu konulara ışık tutacak ciddi eserler kaleme almıştır: Etika, Tractatus Theologico-Politicus (Tanrı Politik İnceleme), On The Improvement of The Understanding (Anlayışın -Zihnin- Islahı Üzerine).

Spinoza üzerine yaptığımız bu kısa girişten sonra, onun hürriyeti nasıl tanımladığını ve bilhassa insan için hangi alanlarda nasıl bir hürriyeti söz konusu ettiğini incelemeye çalışalım.

Hürriyet nedir? Hangi alanlarda söz konusudur?

Bilindiği üzere Spinoza metafiziksel anlamda hürriyeti yalnızca Tanrı için söz konusu ederken, sosyal alanda insan için düşünce, inanç ve siyasal hürriyet gibi hürriyet alanlarından da bahsetmektedir. Biz bu çalışmamızda, daha ziyade Spinoza’nın bu ikinci türden hürriyet anlayışı üzerinde duracağız. Ancak konuyu daha iyi tahlil edebilmek için öncelikle Spinoza’nın mutlak olarak tek hür varlık kabul ettiği Tanrı’nın metafiziksel anlamdaki hür oluşuna değinmek istiyoruz.

Bu nedenle, konumuza Spinoza’ya göre, Hür[12] ve bunun zıddı olan Zorunlu kavramlarının tanımlarıyla başlayalım.

Spinoza’ya göre, “sırf kendi tabiatının zorunluluğu ile varolan ve hareket eden bir şey ‘hür’; belli bir tarzda başka bir etken tarafından varlığı ve aksiyonu tayin edilmiş şey de ‘zorlama’ (cebri)” diye tanımlanmaktadır.[13]

Spinoza’nın bu tanımı, determinist[14] bir tanımdır. Yani zorunluluk fikri egemendir. Zira, bu tanımından da anlaşılacağı üzere Spinoza determinist bir filozoftur ve ona göre, bu tanımlar çerçevesinde hürriyet, en uygun olarak Tanrı için söz konusu olabilir. Çünkü ona göre, tabiatta olup biten her şey Tanrı tarafından tayin edilmiştir.[15] Bu konu üzerinde ileriki paragraflarda yeri geldikçe duracağız.

Daha açık olarak belirtecek olursak, Spinoza tek cevher[16] kabul eder, onun cevher dediği ise, Tanrı’dır.[17] Herhangi sonsuz ve ezeli bir özü ifade eden sonsuz sıfatlardan kurulmuş cevher ya da Tanrı zorunlu olarak vardır ve hiçbir şeyin baskısı olmadan sırf kendi kanunlarıyla hareket eder.[18] Bu ifadeler çerçevesinde Spinoza’ya göre, hiçbir şey Tanrı’sız varolamaz ve kavranamaz. O, her şeyin nedenidir ve tek hür sebeptir. Zira, “gerçekten hür neden olarak yalnız Tanrı vardır”.[19]

Spinoza’ya göre Tanrı’nın hür neden olması fikrini en iyi izah edenlerden biri olan Alfred Weber, onun bu fikrini şöyle açıklamaktadır: Tanrı’ya evrenin nedeni demekle beraber, Spinoza, neden kelimesini alışılan anlamdan farklı bir anlamda kullanmaktadır. Onun neden fikri, cevher fikri ile; sonuç fikri, araz fikri ile karışmaktadır. Ona göre, elma nasıl kırmızı renginin nedeni, süt beyazın, tatlının, sıvının nedeni ise, öylece Tanrı da evrenin nedenidir; ancak bu neden olma ne bir babanın çocuğunun varlığının nedeni olmasına ne de güneşin sıcaklığın nedeni olmasına benzemez. Aynı şekilde sıcaklık güneşe bağlı olmakla birlikte kendini meydana getiren yıldızdan farklı bir varlığa sahiptir: o, güneşin yanında ve dışında vardır.[20] Yukarıda da ifade edildiği gibi ezeli olan Tanrı[21], baba ve güneş örneğinde olduğu şekliyle alemden ayrı geçici bir neden değildir. Aksine O, her şeyin içkin nedenidir[22].

Aynı şekilde Spinoza’ya göre, “tabiatta kontenjan (olumsal) olan hiçbir şey yoktur. Aksine her şeyin, ilahi tabiatından zorunluluğu ile mevcut olması ve belli bir tarzda hareket etmesi tayin edilmiştir.”[23] Ayrıca, “Tanrı tarafından tayin edilmiş bir şey, başka bir tarzda ve başka bir düzende olamaz.”[24] Bu çerçevede ifade etmeye çalıştığımız düşünceler Spinoza’nın Tanrı anlayışıyla ilgili konulardır. Biz, bu konu Spinoza’da Tanrı Anlayışı adlı bir çalışmayla daha derinlemesine ve sağlıklı bir şekilde incelendiğinde daha iyi anlaşılacağı kanaatindeyiz. Dolayısıyla, Spinoza’ya göre, asıl olarak insanın hürlüğü bağlamında ne tür özgürlüklerin söz konusu olabileceğini incelemek amacında olduğumuz için konumuzu bazı açılardan sınırlandırmak durumundayız.

Yukarıdaki ifadelerden de anlaşılacağı gibi, Spinoza’ya göre, tabiattaki her şeyi belirleyen Tanrı’dır ve Ondan bihaber olarak hiçbir şey gerçekleşemez. Her şey Ona bağımlıdır. Her şey Onun tarafından tayin edilmektedir. Ancak, nasıl ki Descartes’in ‘cogito’ fikri bir özgürlük deneyimi ise, Spinoza’nın merkeze aldığı ‘Tanrı’ düşüncesi de bir hürriyet deneyimidir. Zira, Tanrı, Tanrı olması açısından bir hürlüğü ifade ederken, insan da Tanrıyı sevmekle, Onu bilmekle, hürlüğe ve erdemliliğe ulaşmaktadır. Yani, insan önce kendi varoluşunu buradan hareketle Tanrıyı bilmekle, Onun varlığının farkına varmakla, hürriyetini elde etmektedir.[25] Alman Varoluşçu filozoflardan Karl Jasper (1883-1969) da özgürlüğü, Spinoza’nın özgürlük anlayışına benzer bir şekilde şöyle ifade etmektedir: Gerçekten, kendi özgürlüğünün bilincine varan insan, kesinlikle Tanrı’ya ulaşır. Özgürlükle Tanrı birbirinden ayrılmaz. Ben, özgürlüğüm içinde, yalnız kendi kendimle var değilim, bana kendi varlığım özgürlüğümün içinde verilmiştir. Çünkü ben, kendi dışıma çıkabilirim, ama özgür oluşumu baskı altına alamam. En yüksek özgürlük kendini özgür zaman içinde, dünyadan bağımsız ve aşkın varlığa en derin bir bağlılık olarak bilir. Kısacası, insanın özgür oluşuna, biz, onun varoluşu diyoruz.[26]

Spinoza her ne kadar mutlak anlamda hürriyetin yalnızca Tanrı için söz konusu olduğunu ifade etse de, insan için de bir hürriyetten söz etmektedir. Ona göre, hür insan, aklın emirlerine göre hareket eden insandır.[27] Aklın emirlerine göre hareket etmek ise, tabiata (fıtrata) uygun olarak hareket etmektir. Zira, ona göre akıl tabiata aykırı hiçbir şeyi istemez.[28]

Spinoza’nın burada ifade etmeye çalıştığı aklın emirlerine göre hareket etmek, fıtrat üzere olmak, bu yönde hareket etmektir. Çünkü Spinoza da, Descartes gibi inneizmi kabul eden bir filozoftur. Nitekim, inneizme göre, Tanrı fikri insanda doğuştan vardır. İnsan aklını kullanarak, akıl vasıtasıyla Tanrıyı bulabilir. Bu nedenle, Spinoza için inneizm delili, Tanrının varlığı konusunda önemli delillerden biridir.[29] Özetle ifade edecek olursak, Spinoza için akla göre hareket etmek, doğuştan mevcut olan Tanrısal tabiata uygun olarak hareket etmek demektir. Onun bu düşüncelerini Descartes da, ondan daha önce de İslam filozoflarının bir çoğunda, özellikle Gazali, Farabi, İbn Rüşd ve İbn Tufeyl de görmekteyiz[30]. İbn Tufeyl’in Hayy İbn Yakzan’ına ilk ilgi Yahudi filozoflarınca duyulmakla birlikte, bu eseri İbraniceye ilk defa çeviren ve üzerine 1349 yılında İbranice bir şerh yazan, meşhur Yahudi düşünürü Moise de Narbonne’dur. Ondan sonra esere ilgi duyan ve eseri Hollandacaya isminin baş harfleri olan B.D.S. rumuzlarıyla çeviren kimse, bizzat Spinoza’nın kendisidir.[31] Dolayısıyla, Batılı bir çok filozofta olduğu gibi, hem Descartes hem Spinoza genel felsefi düşünceleri yanında inneizm düşüncesinde de İslam filozoflarından büyük oranda etkilenmişlerdir.

Burada, her ne kadar yukarıda kısmen açıklamaya çalışsak da, şöyle bir soru sorulabilir: Spinoza bir determinist olarak, hürriyeti zorunlu ve mutlak olarak Tanrı’ya ait kılmakla birlikte, insan için kısmi (cüz’i) bir hürriyetten bahsetmesi acaba bir paradoks değil midir? Bu iki durum bir çelişkinin ifadesi olamaz mı?[32]

Bize göre, bu sorular çok derin tartışmalara kapı açacak türdendir. Spinoza’nın panteist olduğu iddiası ve beraberinde determinist olması, bu soruların cevabını daha detaylı ve ayrı bir çalışma konusu olarak ele almayı gerektirmektedir. Panteizm, özgürlük ve determinizm arasındaki ilişki şeklinde ayrı bir çalışmayla bu konu daha derinlemesine incelenebilir[33]. Biz, burada konumuzu fazla dağıtmamak için, panteizm ve determinizm üzerinde ayrıntılı bir şekilde durmak istemiyoruz.[34] Ancak, şu kadarını tekrar belirtmek isteriz ki, Spinoza bu zor çelişik durumu felsefi dilde yumuşak (ılımlı) determinizm ve bağdaşabilircilik denilen anlayışlarla aşmaya çalışmaktadır. Yani, ona göre, zorunlulukla özgürlük birbiriyle bağdaşabilir.

Varoluşçu ve fideist düşünürlerden biri olan Sören Aabye Kierkegaard (1813-1855) da, benzer bir durum için şöyle demektedir: İnsan sonsuzluk ile sonlunun, geçici ile kalıcının, özgürlük ile zorunluluğun bir sentezidir.[35] Aslında, bir anlamda Spinoza için de insan, zorunlulukla özgürlüğün bir sentezidir.

Nitekim Ahmet Arslan, Spinoza’nın zorunlu hürriyet fikrini şu şekilde açıklamaktadır: “Spinoza için özgürlük, herhangi bir nedeni olmayan davranışta bulunma yetisi değildir. Başka bir deyişle özgürlük, herhangi bir neden tarafından belirlenmişlik değildir. Tersine o, bir belirlenmedir. Ancak, bize yabancı olan, dıştan bir neden tarafından değil, bizim kendimiz tarafından belirlenmemizdir. Kısacası, Spinoza’ya göre, özgürlük bir kendini belirleme, self-determinasyondur. Gerçekten, nasıl ki biz bir ülkenin bağımsızlığından, yani özgürlüğünden bahsederken, onun başka bir ülkenin boyunduruğu altında bulunmaması, bu başka ülkenin iradesi tarafından belirlenmemesini anlıyorsak, aynı şekilde bir insanın özgürlüğünden söz ederken de, onun bir başka insanın veya grubun, toplumun iradesi tarafından belirlenmeyip kendi yasasını kendisinin koymasını anlamalıyız.”[36]

Yukarıda ifade etmeye çalıştığımız gibi, her ne kadar bir determinist olarak Spinoza’nın insanın hürriyetinden söz etmesi bir çelişki gibi görülse de, o, bu konuda kendince bir sorun olmadığını gösterircesine, insanın hürlüğü ve hür insanın özellikleri konusundan bahsetmekte ve bu konuda şunları söylemektedir: “insanın kendi duygulanışlarını yüceltme ve azaltmadaki güçsüzlüğüne kölelik diyorum; gerçekten duygulanışlara bağlı olan insan kendi kendisine sahip değildir, fakat kendi üzerindeki gücü çoğu kere baskı altında olmasına ve en iyisini görerek en kötüsünü yapmasına sebep olan bir servete sahiptir.”[37] Yani, Spinoza’ya göre, duygularının esiri olan kişi köledir. Köleliğin zıddı olan hürriyeti elde etme ise, duyguları azaltmadaki güçlülüğe bağlıdır.

Burada, Spinoza’nın dikkatleri çeken diğer bir değerlendirmesi ise şöyledir: “Yalnız duygulanışla, ya da sanı ile yöneltilen bir insanın akılla yöneltilen insandan ne bakımdan farklı olduğunu görebilmektir. Yani, duygulanışla yöneltilen kimse, istesin istemesin, yaptığı şeyi hiçbir surette bilemez. Akılla yöneltilen kimse ise yalnız kendisini memnun etmek için hareket eder ve yalnız hayatta en üstün yeri tuttuğunu bildiği şeyi yapar ve en çok bu sebepten dolayı arzu eder. Bunun sonucu olarak birincisine köle (self), ikincisine hür insan diyorum.”[38]

Spinoza’nın duygularının esiri olan kimseyi köle olarak nitelendirmesi, onun daha sonraki dönemlerde en büyük hayranı ve temsilcilerinden biri olan Hegel’in köle-efendi[39] diyalektiğine esin kaynağı olmuş ve bu düşünce Hegel tarafından geliştirilmiştir.

Diğer taraftan, Spinoza, hür insan olarak nitelendirdiği kimselerin özelliklerini de açıklamaya çalışır. Ona göre, hür bir insan hiçbir şeyi ölümden daha az düşünmez ve onun bilgeliği sadece ölüm hakkında değil, aynı zamanda hayat hakkında da derin bir düşünce (meditation) dir.[40]

Sonuç olarak, Spinoza’ya göre, hür bir insan yalnız aklına göre; ölüm korkusuyla yaşayan ve yöneltilen birisi değil, fakat doğrudan doğruya iyi olanı isteyen, faydalı olanın aranması için yaşayan ve varlığını koruyan kimsedir. Bu kimsenin yaşadığı bu ruh hali de, hayat hakkında derin bir düşünce hali olan bilgeliktir; Bilge kimsenin tavrıdır.[41]

Bununla birlikte ona göre, hür insanın erdemi tehlikelere karşı muzaffer olduğu kadar, tehlikelerden kaçındığı zaman da büyük görünür.[42] Yani, hür insan tehlikelere karşı muzaffer olmak için istediği aynı erdemle tehlikelerden kaçınır.[43]

Öyle ise, hür bir insanda tam zamanında bir kaçış ve savaş, aynı ruh metanetinin kanıtlarıdır. Başka bir deyişle, hür insan aynı ruh niteliği, zeka uyanıklığı ile savaş kadar kaçmayı da seçer. Spinoza’nın burada ifade etmeye çalıştığı ruh metinliği; bir ferdin yalnızca aklın emri ve dolayısıyla, kendisini koruması için çabalamasını sağlayan bir arzudur.[44] O, tehlike denilince kastettiği şeyi de şöyle açıklar: “Ben tehlike denilince keder, kin, ahenksizlik, v.b. gibi herhangi bir kötülüğün nedeni olan her şeyi anlıyorum.”[45]

Spinoza’ya göre, hür insanın diğer bir özelliği de, eğer bilmeyenler (cahiller) arasında ise, gücü yettiği kadar onların iyiliklerinden, onlardan gelecek faydadan kaçınmaya çalışmasıdır.[46] Diğer taraftan, hür insan, başka insanlarla kendi arasında bir dostluk bağı kurmaya çalışır, bunun için de, onlara kendi sanılarında eşit diye hükmolunan bir takım iyilikler yaparak değil, kendisini ve başkalarını aklın hür hükmüne göre yönelterek ve yalnız birinci yeri tuttuğunu bildiği şeyi yaparak bunu gerçekleştirir. Öyle ise, hür insan, bilgisizlere karşı kin beslememeli, onlardan nefret etmemeli ve onların istek ve iştahlarına değil, yalnız akla işi bırakmak için mümkün olduğu kadar onların yaptığı iyiliklerden kaçınmalıdır.[47]

Keza Spinoza’ya göre, yalnız hür insanlar birbirlerine karşı çok minnet duyarlar. Zira, yalnız hür insanlar birbirlerine karşı tamamen faydalı ve birbirlerine büsbütün sıkı bir dostluk ile bağlıdırlar.[48] Yine, hür insan hiçbir zaman aldatıcı olarak değil, her zaman temiz kalple iyi niyetli hareket eder.[49]

Diğer taraftan, Spinoza’ya göre, hür insanların olduğu devlette de yasalar bu minvalde yapılacak ve bunun sonucunda da yasalara uymak hür bir tavırla olacaktır. Çünkü, onun fermanları ve kamusal alana yansıyan yasaları da akla uygun olarak düzenlenecek ve bunlara uymak kişinin kendi aklına uyduğu andaki hürlük gibi olacaktır. Akılla yöneltilen insan bu yasalara korkuyla uymak durumunda da olmayacaktır.[50]

Hülasa, Spinoza, insanın hürlüğünü, çerçevesi çizilmiş bir daire içerisinde, aklın emirlerine göre yaşamakla mümkün görür. Yani, o, insanın hür olmasını düşünebilmesine bağlar ve insanın düşünebildiği ölçüde hür olabileceğini vurgulamaya çalışır. Ona göre, hürriyetin bir anlamda zihinsel bir durum olduğu anlaşılmaktadır. Zira, hür insan, kendi tutkularından, başkalarının önyargılarından (etkisinden) kurtulmuş bir insandır. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, insanı, hür ve erdemli kılan etkenlerden bir diğeri de, Tanrı bilgisine ve sevgisine ulaşmasıdır.[51] Çünkü, ona göre, bu bilgiye ulaşan kimse, yalnız Tanrı’ya bağlanacak ve onu sevecek, geri kalanları gelip-geçici görünüşler sayacaktır.

İnsan hürriyeti söz konusu olduğunda, Spinoza’nın kendi eserlerinden hareketle, iki alanda hürriyetin elzem olduğuna dikkat çekildiğini görmekteyiz: Düşünce ve inanç alanında. Bu iki alanda ki özgürlükler, hiçbir zaman tatil edilemeyecek olan tabii birer insan hakkıdır.

a- Düşünce hürriyeti

Spinoza, Tractatus Theologico-Politicus adlı eserinin ikinci kısmında çoğunlukla düşünce özgürlüğünden bahseder. Öncelikle şunu belirtmemiz gerekir ki, Spinoza’nın çağı, yaşadığı sıkıntı ve baskılar göz önünde bulundurulduğunda, onun için özellikle düşünce özgürlüğünün ne anlama geldiğinin çok dikkate değer olduğu kanaatindeyiz.

Nitekim, o, bilindiği üzere felsefenin merkez noktasına Tanrı kavramını koymakta ve böylece bir özgürlük deneyimi yapmaktadır. Zira, o, birçok düşüncesini hemen hemen çoğu kere Tanrı’yla bağlantılı olarak açıklamaktadır. Tanrı’yı bilmek ve Tanrı’yı sevmek[52] ifadeleriyle kastettiği, çoğunlukla özgürlüğe ulaşmaktır. Yani ona göre, Tanrı’yı bilen, Onu seven, Ondan başkalarının esaretinden, köleliğinden kurtulacak ve hür insan olacaktır.[53]

Spinoza’nın, insan için söz konusu ettiği “düşünce özgürlüğü ifadesi”, yukarıda vurguladığımız anlamda, başkaları tarafından belirlenmemedir. Ona göre, kendi düşündüğünü, içten ve dıştan herhangi bir etken olmaksızın söyleyebilmek ve yazabilmek doğal bir haktır.[54]

Tulin Bumin, Spinoza’nın düşünce özgürlüğünü şöyle yorumlar; Ona göre, düşüncenin bir toplumda özgür olması önemlidir. Çünkü bu olmayınca, yani düşüncenin baskı altında olması söz konusu olduğunda, bütün diğer baskılar da mümkündür. O halde filozof için ideal toplum; demokratik toplum ve onun liberal çevreleridir. Buna karşılık filozof, hiçbir zaman kendi çıkarlarıyla devletinkileri ya da içinde yaşadığı ortamınkileri birbirine karıştırmaz. Çünkü o, toplumsallık demek olan iyinin ve kötünün ve onların temellendirdiği boyun eğmenin ötesinde bulunur.[55]

Spinoza’nın yukarıda ifade edilen düşünce özgürlüğü konusundaki fikirlerine özellikle A Theologico-Political Treatise’in Chapter XX de geniş bir şekilde dikkat çekilmektedir. Ona göre devlet, insanların düşünme, konuşma ve yazma özgürlüğünü baskı altında bulundurursa amacına aykırı davranmış olur.[56] Yani ona göre düşünce özgürlüğünü güvence altında bulundurmak devletin ödevidir. Zira o, eleştirilerle doğruların ortaya çıkacağına inanır. Bu nedenle eleştirmekten ve eleştirilmekten çekinilmemesi gereklidir.

Diğer taraftan ona göre yönetim, ifade özgürlüğünü ne kadar kısıtlamaya çalışırsa, o oranda karşı direnç bulur. Bu tepki, elbette aç gözlülerce değil, iyi eğitimin, sağlam ahlakın ve erdemin, daha özgür yaptığı kişilerce olur. Hakikat diye inandıkları görüşlerin, yasalara karşı suç olarak kabul edilmesi kadar insanların hoş görmeyecekleri bir şey yoktur. Bu durumda insanlar yasalara nefretle bakmayı ve idareye karşı elinden geleni yapmayı onurlu hareketler olarak düşünürler.[57]

Sonuçta Spinoza, özgürlüğün, sadece, din alanıyla veya siyasal alanla sınırlı kalmaması gerektiğini, bunun düşünce alanında da gerçekleşmesi gerektiğini belirtir.[58] Ancak, Spinoza önemli bir duruma daha dikkat çekmektedir: Belli bir insanın veya insan grubunun egemenliğinin oluşturulmaması veya kargaşa ortamının yaratılmaması şartıyla, yapıcı eleştiriler yapıyor oldukça, düşünce özgürlüğüne izin verilmesi çok tabiidir. Ancak kamu düzenini bozan, ayaklanmaya veya yasaları çiğnemeye yönelik kışkırtma ve sosyal barışı tehdit eden konuşmalara ise bir sınır getirilmelidir. Fakat ona göre, bu endişelerin yanında, yapıcı tartışma ve eleştiriler, zararlı olmaktan çok yararlıdır. Ayrıca, bu türden düşünce ve konuşmayı baskı altına alma girişiminde bulunmaktan, büyük zararlar doğar ve bu anlamdaki düşünce özgürlüklerini bastırmak imkansızdır. Şayet konuşma özgürlüğü kısıtlanırsa, ortam, yaltakçılara, ruhsuz ve duygusuzlara kalır. Bu nedenle böyle bir ortama imkan vermemenin ve özgürlüğü en iyi şekilde güvence altına almanın yolu demokrasidir. Zira, ona göre, bazı kusurlarına rağmen o, en iyi ve en doğal yönetim biçimidir.[59]

Ayrıca, Spinoza’ya göre, akıl tarafından kurulan ve yönetilen devlet en güçlü ve en bağımsız devlettir.[60] Aynı şekilde, akla en fazla önemi veren ve en akılcı devlet de en özgür devlettir.[61] Bu nedenle aklın kılavuzluğu altında özgürce yaşamak en iyi güvencesini, yukarıda dile getirildiği gibi, tüm devlet yönetim biçimlerinin en doğal olanı ve bireysel özgürlükle en uyumlu olan demokraside bulur.[62] Dolayısıyla, ona göre, akıl temeli üzerine kurulan devlet, hem bağımsız hem de yurttaşlarına temel özgürlükleri veren bir yönetim biçimi olmaktadır.

Kısacası, Spinoza’ya göre, özgür (demokratik) bir devletin amacı, hürriyeti temin etmek ve herkese düşünme ve düşündüğünü söyleme hürriyetini vermektir.[63]

b- İnanç Hürriyeti

Daha önce de belirttiğimiz gibi, Spinoza, inancından dolayı baskılara maruz kalmış bir filozoftur. Nitekim, o, müntesibi olduğu Yahudiliği birçok yönlerden eleştirmesi sebebiyle, hem dini bir törenle Havradan kovulmuş, hem de kendisiyle görüşülmesi, eserlerinin basılması ve okunması yasaklanmıştır. Ayrıca, o, Yahudiliği ve Hristiyanlığı aslından sapmaları, zamanın mevcut din adamlarının ve Kilisenin, dini, kendi çıkarları ve insanların menfaatleri yönünde tahrif etmeleri açısından eleştirmesi sebebiyle, öncelikle maddi menfaatler teklif edilerek susması istenmiş, ancak, o, bunu kabul etmeyince, cüzzamlı bir hasta gibi toplumdan tecrit edilerek, dinsizlik ve Tanrıtanımazlıkla suçlandırılmıştır. Tarihin bir cilvesi olarak, benzer bir dini hoşgörüsüzlük cezasını, daha önceleri, Yahudi olan ataları, Portekiz (kimilerine göre İspanya) engizisyonu tarafından, Hristiyan olmadıkları için ülkeden kovularak görmüşlerdir.

Yukarıda söz konusu ettiğimiz tüm bu tavırların da etkisiyle Spinoza, özellikle inanç alanında olmak üzere, her alandaki hürriyetin ve hoşgörünün baş savunucusu olmuştur.[64] Nitekim, o, insanın seküler bağlamda fikir ve vicdan özgürlüğünü savunurken, din hususunda da inanç ve inancın gereğini yerine getirme özgürlüğünü savunmuştur. Ona göre, ister benimseyelim, ister benimsemeyelim, insan inandığı inancı yaşayabilmeli, bizler de buna hoşgörüyle bakabilmeliyiz. Zira ona göre, inanç hürriyeti, hiç kimsenin müdahale edemeyeceği, bir insan hakkıdır.[65]

Ayrıca, onun açısından, akıl ilkelerine göre düzenlenmiş olan her toplumda dinsel hoşgörü olacaktır.[66] Yani, Spinoza, din ve inanç konusunda hoşgörüyü, dolayısıyla dini inanç hürriyetini savunmaktadır. Zira, ona göre, herkes kendi inancını seçmede özgür olmalı ve inançlar eğer yargılanacaksa ancak sonuçları açısından yargılanmalıdır.[67]

Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, devletin herkese düşünme ve düşündüğünü söyleme güvencesi vermesi gerektiğini savunan Spinoza, aynı şekilde devletin, insanların manevi hayatları için hür bir ortamı sağlamak durumunda olduğunu düşünür. Zira, o, dinin bir yönüyle vicdan işi olduğunu kabul eder ve devletin de bu konuda vicdanlara herhangi bir baskı yapamayacağına inanır.[68] Çünkü, daha önce de ifade ettiğimiz gibi, devletin (yönetimin) gerçek amacı özgürlüktür. Bunun aksine devletin amacı, insanları akıllı varlıklar olarak hayvanlara ya da kuklalara dönüştürmek değil, onları, kafalarını ve bedenlerini güvenlik içinde geliştirmeye ve akıllarını bağımsız olarak kullanmaya yetenekli kılmaktır.[69]

Nitekim, o, İspanya Kralının Yahudilere, “devlet dinini” kabul etmeleri için baskı yaptığını, kabul etmeyenleri sürgün etmekle tehdit etmesi sonucu birçok insanın dinini değiştirmek zorunda kalmasını eleştirel olarak zikreder ve devletin, insanların din ve inançlarına müdahale etmek yerine,[70] devletin temel düzenini sarsan anarşi veya hangi amaçla olursa olsun –velev ki dini amaçlı olsun- isyanları bastırmak, bunlara müdahale ederek güvenlik, sükunet ve barışı temin etmek gayretinde olması gerektiğini savunur.[71] Onun bu fikirlerine Treatise Theologico-Politicus adlı eserinde şahit olmaktayız. Bu eser daha ziyade, din hürriyetinin bir insan hakkı olduğunu vurgulamaya ve savunmaya çalışır. Aynı şekilde, özel olarak kişilik farklılıkları ister istemez inanç farklılıklarına sebep olacağından, dinsel hoşgörüyü daha belirgin olarak ön plana çıkarmaya çalışır. Ancak, Spinoza’nın politik kuramı, her ne kadar Hobbes’un politik kuramına benzese ve ondan etkilenmiş olsa da, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, Spinoza daha hoşgörülü ve özgürlükten yana bir yönetimi arzulamaktadır. Zira, Hobbes’a göre, dini savaşlar ve bölünmeler gibi endişelerden dolayı, dinin yönetime boyun eğmesi gereklidir ve bu anlamda da devlet özgürlükleri sınırlamalıdır.[72]

Hülasa olarak, inanma işinin ne devletle, ne bilimle bir ilgisi olmadığına inanan Spinoza, hiçbir inancın baskıyla kabul ettirilemeyeceğini ısrarla vurgulamaya çalışır. Çünkü inanç ne olursa olsun zorlanamayacak bir şeydir ve onun adına yapılan dayatma kötü sonuçlar doğurur. Ayrıca o, inancın kabulü noktasında hiç kimsenin olduğu gibi devletin de herhangi bir müdahalesini kabul etmez, ancak devletin temel ilkelerini tehdit eden her türlü faaliyete devletin müdahalesini, devletin bekası ve toplumsal barışın gerekliliği açısından gerekli görür.[73]

SONUÇ
Alemde her şeyin zorunlulukla ortaya çıktığına inanan Spinoza’ya göre, mutlak anlamda tek hür varlık Tanrıdır. Ancak, böyle olmakla birlikte, ona göre, ikinci olarak da insanın hürlüğünden bahsetmemizde bir sakınca yoktur. Zira, bizler kendi varoluşumuzun farkında olarak Tanrı’yı bildiğimiz ve eylemlerimizin nedenleri hakkında uygun ve doğru fikre sahip olduğumuz ölçüde hür ve özgürüz demektir. Bununla birlikte özgürlüğün de bir derecesi vardır ve özgürlük zorunluluğun bilincinde olmakla belirlenir. Yani gerçek özgürlük, kendi tabiatımızın zorunluluğunu bilmek, buna uyum sağlayabilmektir. İnsanlar bilmediklerinin esiri olduklarından, ancak zorunluluklarını bildikleri ve söz konusu zorunluluklarının bilincine ulaştıklarında özgür olabilirler. Dolayısıyla Spinoza, özgürlüğü düşüncede bulmaktadır. Ayrıca, özgürlüğü, ilk kez o, zorunluluğun bilinmesi olarak anlamıştır.

Spinoza’ya göre insanın hür olması, akıl sahibi olması, aklını kullanabilmesi demektir. İnsan aklını kullanabildiği ölçüde hürdür. Ayrıca, insan hür olduğu ölçüde fıtratını, varoluşunu ve gerçek insan olma vasfını gerçekleştirir. Bu anlamda düşünce ve inanç hürriyeti insanın en doğal hakkıdır. Devlet de bu tabii hakları sağlamak ve güvence altına almakla yükümlüdür. Zira, ona göre devletin gerçek hedefi özgürlüktür. Daha önce de vurguladığımız gibi devletin amacı insanları akıllı varlıklardan hayvanlara veya kuklalara dönüştürmek değil, bilakis onların akıllarını güvenlik içinde özgürce kullanabilmelerine imkan sağlamaktır. Çünkü, böyle bir özgürlük olmazsa ona göre toplumsal saygı ve barış güvenlik içinde gelişemez. Keza, akla göre hareket eden toplumun en belirgin özelliği hoşgörü olacaktır. Bu hoşgörü yalnızca dinsel hoşgörü olmayacak, aynı zamanda özgür konuşabilme hoşgörüsü olacaktır. Ancak bu hoşgörüye, belli bir dini inanç grubunu egemen kılmayı ve topluma zararlı olmayı amaçlamadığı, düşüncesini özgürce bildirme de toplumsal kargaşayı artırma gayesiyle eleştirmediği sürece izin verilmelidir. Yani, toplumun faydasına olan eleştiri ve tartışmaların dışında, ayaklanmaya ve yasaları çiğnemeye yönelik kışkırtma ve konuşmalara bir sınır getirilmelidir. Fakat, yalnızca özgürlüğü, düşünce ve konuşmayı baskı altına alma girişimi faydadan ziyade zarar getirir. Eğer böyle bir ciddi gerekçe olmaksızın özgürlüğü bastırma olursa, ortam aptallara ve yaltakçılara kalır.

Kısacası, Spinoza’ya göre iki şey insan hürriyetini sınırlayabilir. Birincisi Tanrıdır. Zira, Tanrı söz konusu olduğunda insanın hürlüğü sınırlanır. Mutlak anlamda tek gerçek hür olma vasfı, Tanrı’ya aittir. İnsan ancak Tanrı’yı bildiği ve sevdiği ölçüde kendini gerçekleştirebilir ve özgür olabilir. İkinci olarak da özgürlüğün güvencesi olan devlet anarşi ortamına fırsat vermemek ve toplumsal barışın gereği olarak, insanların esenliğini temin etmek için hürriyete gerektiği yerde sınır koyabilir. Ancak, bu sınırlılık keyfi olmamalıdır. Zira, devlet özgürlüğü ve özgür ortamı sağlamak zorundadır. Bu devlet şekli de demokratik bir devlettir. Çünkü, demokrasi, özgürlüğün en iyi güvencesi ve toplumun faydası için mümkün olan en iyi yönetim şeklidir. Aynı şekilde bu yönetim şekli, bazı kusurlarına rağmen tüm yönetim şekillerinin en doğal olanı ve bireysel özgürlükle en uyumlu olanıdır.
 

19.10.2004 11:32:49
Yahudi cemaatinden atılınca hristiyanlığa dadanmış; tanrının varlığını geometri- uzay bağlamıyla açıklamak için ömrünü harcamış, herşeyin özünü tanrının mutlak varlığına dayandırmış; tüm bunlar yetmiyormuş gibi herşey tanrıdan türediği için maddi- manevi olan aslında aynıdır diyebilmiş biri... <_<  

19.10.2004 11:34:07
Ayrica Einstein spinozayi tanri olarak kabul etmistir.

19.10.2004 11:46:05
Zeki insanın cevabı işte; ironik bir aşağılama örneği... Wink  

rojin8 12.07.2007 01:54:28
boş ver spinozayı,tanrı erdemlerini,sofinin dünyasında tanımlatmış sana,bide mutluluğa veda var,tanrı orda masum bir kıza iyi vaatlarin yanında mükemmel bir hayat veriyor.
bilim kendi ironikligini, kuantum karmaşasıyla tanımlar,kuantum fizigini bilen varsa yardımmmmmmmmmmaaaaaa
ihtayaç varrrrrrrr.HuhHuhHuhHuhHuh?............

07.02.2008 16:59:25
Ayrica Einstein spinozayi tanri olarak kabul etmistir.

Değil dostum... ironi mi yapıyorsun bilmiyorum. Spinozacı bir Tanrı görüşüne inandığını söyler Einstein. İnsanların kaderlerine müdahele etmeyen bir Tanrı görüşüdür ona göre Spinoza'nın Tanrı görüşü. Bu konu derin bir konu, tartışılır: Gerçekte Spinoza'da böyle olup olmadığı... ama Einstein kendi Tanrı görüşünü savunurken böyle der.
çok farklı ve garip bi adam tam anlamış ve tanışmış sayılmam ama tanrıya dair çok farklı bir bakışı var ..sanki kendi tanrısını yaratmış gibi.. ama nedense kullandığı dil abana ağır geldi anlayamıyorum.. spinoza ile ilgili güzl bi kaynak bilen varsa ve paylaşırsa sevinirim

Size "Spinoza'nın Tao'su"-Moris Fransez, yol yayınları; Spinoza-Roger Scruton , altın kitaplar'ı öneririm. İdea yayınevinden de var ve daha iyi bence Copleston- Spinoza cildi, ama idea'nın dili yadırgatıcı gelebilir, alışamayabilirsiniz (ki bence alışırsanız çok iyidir) Bu kitapları okuduktan sonra Spinoza'nın Ethica'sını (törebilim adında idea'da da var) okuyunuz. Spinoza bence Felsefe Tarihi'nin en başarılı bir kaç filozofundan biridir. Felsefe'ye olağanüstü bir hakimiyeti vardır. Hegel "ya Spinoza'cıyız ya da felsefeci değiliz" demiştir. Modern felsefe'nin Descartes'la birlikte başında yer alan Aklın en büyük bilgelerinden biridir -bence.

07.02.2008 17:00:10
foruma bakınca gerçekten çok şaşırmış durumdayım.felsefe tarihinde ender şahsiyetlerden spinoza hakkında yazılanları görünce ,  ülkemin insanının felsefe anlayışını görmüş oldum , kopyacı yunan felsefesi ve marksist düşünce adamları.

haaa şunuda yazayımda bari biraz bilginiz olsun,

Doğa = Tanrı.


07.02.2008 17:02:28
hihi çok sağol ya aydınlattın tüm forumu:)

07.02.2008 17:02:59
quote author=kuzeys link=topic=329.msg291678#msg291678 date=1184193800]
çok farklı ve garip bi adam tam anlamış ve tanışmış sayılmam ama tanrıya dair çok farklı bir bakışı var ..sanki kendi tanrısını yaratmış gibi.. ama nedense kullandığı dil abana ağır geldi anlayamıyorum.. spinoza ile ilgili güzl bi kaynak bilen varsa ve paylaşırsa sevinirim

Size "Spinoza'nın Tao'su"-Moris Fransez, yol yayınları; Spinoza-Roger Scruton , altın kitaplar'ı öneririm. İdea yayınevinden de var ve daha iyi bence Copleston- Spinoza cildi, ama idea'nın dili yadırgatıcı gelebilir, alışamayabilirsiniz (ki bence alışırsanız çok iyidir) Bu kitapları okuduktan sonra Spinoza'nın Ethica'sını (törebilim adında idea'da da var) okuyunuz. Spinoza bence Felsefe Tarihi'nin en başarılı bir kaç filozofundan biridir. Felsefe'ye olağanüstü bir hakimiyeti vardır. Hegel "ya Spinoza'cıyız ya da felsefeci değiliz" demiştir. Modern felsefe'nin Descartes'la birlikte başında yer alan Aklın en büyük bilgelerinden biridir -bence.
[/quote]

sağol dostum şimdi gördüm emin olabilirsin tüm bunları inceleyeceğim inşallah çevirmen güzel bir türkçe kullanmıştır Smiley

hihi çok sağol ya aydınlattın tüm forumu:)

dark blood sana katılıyorum ikanaton olayı tepeden çözmüş bilen insana göre ne kaadrda basit bilmeyen bizlerin işi zor bakasana bi sürü kitap ve sıkıcı çevirmenin yazısı var.. zor valla işimiz..

07.02.2008 17:03:23
Zor anlayan arkadaşlar pek şaşırmasınlar. Adorno da öğrencilerine Spinoza'ya Etik ile başlarken öküzün trene baktığı gibi kaldığını itiraf etmiş. Smiley
Henüz yeni yetme bir gençken elime geçen felsefe kitaplarından biri Spinoza'nın Ethik adlı eseriydi. Eğer bu kitabın ilk bölümünü açıp Tanrı hakkında yazılanları okumaya başlarsanız hemen bir sürü tarifle karşılaşırsınız. Tarifler bu kitabın hemen başında yer almaktadır. Zira Spinoza'nın gayesi ahlakı az sayıda aksiyomdan yola çıkarak more geometrico yani matematiki yolla geliştirmektir. İşte bu titizliğe uygun olarak bu tarifleri eserinin başına koymuştur. Size itiraf edeyim ki bu tariflerle karşılaştığımda öküzün trene baktığı gibi kalakalmıştım. Bu tariflerle ne yapacağımı, neresinden başlayacağımı bilemiyordum. İnanıyorum ki içinizden felsefe tarihiyle şimdiye kadar hiç meşgul olmadan ve Descartes'ı okumadan bu eseri okuyanlar da bu tariflerle karşılaştığında aynı şeyi hissedecektir. Yani bu tarifler gerçekte ancak terminus ad quem yani arkalarında yatan gayeler bilinmek suretiyle anlaşılabilirler. (Johann Eduard Zimmerman Felsefe tarihi adlı eserinde - ki size bu kitabı hararetle tavsiye ederim- Spinoza'daki bu özelliği keskin bir görüşle farketmiştir.) Tanrı'ya çok sayıda sıfat addetmeyi tutarlı kılacak tek husus Tanrı'nın sonsuz sayıda sıfata sahip sonsuz bir cevher olarak anlaşılmasıdır. Spinoza bu fikri Descartes'ın iki-cevher nazariyesine (teorisine) karşı geliştirmiş ve bununla Descartes'ın derin bir farkla birbirinden ayırdığı iki cevheri - yani cismi cevher (res extensia) ile düşünen cevheri (res cognitans'ı)- aynı cevherin farklı belirlenimleri olarak birleştirmeye ve bunların aynı cevherin sıfatları olduğunu göstermeye çalışmıştır.


Sayfa: [ 1 ]