|
||
Süryaniler Kimdir?![]() Süryaniler, kökenleri 5000 yıl öncesine giden bir toplumdur. Mezopotamya'da yeşeren ve uygarlığın gelişiminde önemli rol üstlenen eski Mezopotamya halklarının yani köklü bir kültürün mirasçılarıdır. Hıristiyanlığı kabul ettikten sonra, coğrafyayı istila edenlerin baskı ve egemenlikleri yüzünden başlangıçtaki etkinliklerini kaybetmişlerdir. Günümüzde ise dünyanın değişik bölgelerinde dağınık bir şekilde yaşamaktadırlar. Süryanilerin kökeni ve nerden geldiklerine dair bilinen üç farklı görüş vardır.Bu görüşlerden birisi, Süryanilerin Aramiler'den geldiğini savunan tezdir. Bu tezin dayanağı Süryani halkının Aramca konuştuğu ve bundan dolayı da kökeninin Aramiler olduğunu iddia etmektedir. Süryanilerin kökenine dair ikinci görüş ise Süryanilerin Asurlular'dan geldiğini savunan tezdir. Bu görüşe göre Süryaniler, eski Mezopotamya'da imparatorluklar kurmuş olan Asurlular'ın torunlarıdır. Bu iki görüşün eksiklikleri, Süryanilerin kökenini tüm eski Mezopotamya halklarına dayandığını belirten yeni bir görüş ortaya çıkarmıştır. Aslında bu farklı görüşlerin önemi, getirdikleri tarihsel açıklamalardan ziyade, bu görüş sahiplerinin Süryaniler için düşledikleri farklı toplumsal modellere sahip olmasındadır. Yani Asur görüşünü savunanlar, Süryanilerin öncelikle siyasal bir toplum olmasını arzu etmekte; Arami görüşünü savunanlar ise daha çok inanca dayalı bir toplum modeli oluşturmak ve bu model çerçevesi içinde toplumu bir arada tutmaya çalışmaktadırlar. Aslında Asur ve Arami ile anlatılmak istenen halk aynıdır. Söz konusu olan halk, Eski Mezopotamya kültürünü taşıyan ve inancı bakımından Hıristiyan olan bir topluluktur. Bu halk Irak ve İran'da daha çok "Asur" adıyla tanınırken, Suriye ve Türkiye'de aynı halk için "Süryani" adı kullanılmaktadır. Süryani kelimesi özellikle Hıristiyanlığı sonrası yaygınlık kazanmıştır ve Hıristiyan olan Yukarı Mezopotamya halkını belirtir. "Asurlu" kelimesi ise İsa'dan önceki Yukarı Mezopotamya halkı için kullanılmaktadır. Başka bir deyişle "Asurlu" kelimesi "Süryani" kelimesi ile anlatılmak istenen halkın Hıristiyanlıktan önceki zamanını belirtir. Bir yerde bugün bu halk için kullanılan, "Asur", "Arami", "Süryani" (ve daha başka adlar; Keldani, Maruni vs.) kelimeleri aynı topluluğu nitelemektedir. Süryanilerin kökenini sadece Aramilere veya Asurlulara dayandırma çabalarının , Mezopotamyanın eski tarihine bakıldığında çok anlamlı olmadığı görülecektir. Buna karşılık Süryanilerin kökenini, tüm eski Mezopotamya halklarına (Fenikeliler, Akkadlar, Keldalılar, Babiller, Kenanlar, Asurlular ve Aramiler) dayandırmak daha mantıklıdır. Çünkü bütün bu halklar aynı kökenden oldukları için daha kolay kaynaşabilmişlerdir. Aynı dili konuşan, benzer örf ve adetleri yaşayan bu halklar Hıristiyanlık inancı ile birlikte aynı dine de sahip olmuşlardır. Ve bu eski halkların temeli üzerinde, yeni bir ada sahip olan Süryaniler doğmuştur. Süryani' Adı Nereden Geliyor? Süryani (Süryoyo) adının nasıl, ne zaman ve neden dolayı kullanıldığı kesin olarak bilinmiyor. Süryani isminin kökeni hakkında pek çok varsayım var. Varsayımların ortak özelliği; Süryani adının ya Mezopotamya'daki bir şehirden ya da bu coğrafi bölgede hüküm sürmüş bir kralın adından kaynaklandığıdır. Sizlere bilgi olması açısından, bugün en sık rağbet edilen iki varsayımı aktaracağım. Bu iki varsayım Yakup Bilge'nin, Yeryüzü Yayınları arasında çıkan ve 1992 yılında basılan "Anadolu'nun Solan Rengi Süryaniler" kitabından alınmıştır. 1) Kimi yazarlara göre Suriye adı, bölgeyi ele geçiren Kilikos'un kardeşi Suros'tan geliyor. Süryani adı da bu sözcükten türüyor. XII.yy'da yaşamış olan Diyarbakır metropoliti (Bir bölgede yaşayan Süryanilerin kilise içindeki en üst rütbedeki kişisi) Arami kralı Suros'un adına izafeten, egemenliği altındaki ülkenin "Surisyin" olarak adlandırıldığını, daha sonra Surisyin adındaki son "s" harfinin atılarak "Suriyin" şeklini aldığı ve burada yaşayan halkında bu adla anılmaya başlandığını söyler. 2)Asurluların ülkesine Yunanlılar tarafından sözcüğün onuna bir 'y' eklenerek "Asurya" deniliyordu. Yunalıların kullandığı ve gitgide yaygınlık kazanan "Asurya ve Asuryan" kelimeleri Aramca konuşan halkın diline girdiği zaman, dil kurallarına göre bazı değişikliklere uğradı ve Asuroyo şeklinde telaffuz edildi. Tarihsel süreçte "A" harfi düşerek kelime Suroyo (Süryani) şeklini almıştır. alıntı |
||
|
||
| ESKİ TARİH Süryanilerin millatan önceki tarihleri, eski Mezopotamya'da yaşayan ulusların tarihidir. Hıristiyanlık inancı tüm yukarı Mezopotamya'daki halkların tek bir potada erimelerini sağlamıştır. Süryani halkının kökleri de eski Mezopotamya'nın en eski tarihsel dönemine kadar inip orada kaybolmaktadır. Yukarı Mezopotamya'nın yazılı tarih evresi Akkadlarla başlar. İ.Ö.3000'lerde Sümerin kuzeyinde yer alan Akkad'da ve Fırat'ın orta kesiminde, çok sayıda bağımsız site devletleri kurulmuştur. Buradaki halk, Sümerler'e benzemeyen bir kabileden (tribulan) oluşuyordu. Bu kabile bir Sami dili (Akkadça) konuşuyordu ve Mezopotamya'nın batısında bulunan ovalarda yaşayan Tribulerle akrabaydılar yani Akkad'ın Samileri batıdan gelmişlerdi. (1) ![]() Akkad bölgesi Dicle ve Fırat arasında merkezi bir bölgeydi. Bölgenin bu merkezi durumunda yararlanan Akkad kralları, kısa zamanda büyük fetihler yaptılar. "Dünyanın dört bölgesinin kralı" ünvanını alan Akkad kralı Naramsin (İ.Ö.XXIII.yy) kuzeyde Doğu Anadolu dağlarına kadar ilerlemiştir. (2) Asur halkının çekirdeğini oluşturan bu insanlar, Akkad bölgesinde kuzeye yayılan Samilerdir. İ.Ö. 3000'lerde Orta Fırat dolaylarında yerleşmeye başlayan Akkadlar, burada bir çok yerleşim birimi kurmuşlardır. Bunlardan birisi de kabilenin ve tanrısını ismini alan Asur kentidir. (3) Daha sonra bu kabile adını tüm bölgeye ve verecek kadar güçlenmiştir. Tüm Sami halkları birbirlerinden çok farklı olmayan uygarlıklar yaratmışlardır. Çünkü bu halklar birbirlerinin mirasına çok kolaylıkla sahip çıkıyorlardı. Asurlularda Akkad kültür temeli üzerine kendi kültürlerini geliştirmiş ve bu kültürü daha geniş bir bölgeye yaymayı başarmışlardır. Kısa zamanda tüm Yukarı Mezopotamya'da Asurluların yarattıkları kültür egemen olmaya başlamıştır. Asurlular, bu egemenliğe tanıklık yapan binlerce maddi kanıt bırakmışlardır. Asur, Ninova, Kolah v.b gibi kentler ve buradaki yığınla tablet bu durumu tartışmasız kanıtlamaktadır. Yukarı Mezopotamya'nın güney kesiminde Asurluların hakimiyeti tartışmasız bir şekilde kabul edilirken, Süryani tarihi açısından tartışılmaya daha açık olan bölge Yukarı Mezopotamya'nın kuzey bölgesidir. Çünkü bu bölgede egemenlikler sürekli olarak el değiştirmiştir. Arkeoloji biliminin halen bu bölgede yapması gereken çok sayıda çalışma vardır ama eldeki veriler buralardaki bir çok yerleşiminin tarihinin Asurlulara kadar uzandığını gösteriyor. Bu bölgeler için kullanılan ilk coğrafi terimler ve kent adları Asurcadır. Ayrıca ilk tarihi kayıtlarda Asur dilinde çivi yazısı olması bir rastlantı değildir. Bölge için kullanılan coğrafi terimlerin ve kent adlarının Asurca olması, bölgenin çok eski zamanlardan beri belki de Asurluların siyasi egemenliğinin bu bölgeye gelmeden önce Asurlularla ilişkili ve onlardan etkilendiğini göstermektedir. Örneğin bugünkü Harran adı, Asurca'daki Harranu'dan gelmektedir. Bu kelimenin Asur dilindeki anlamı ise yol'dur. Bu adlandırma, eski çağda buradan geçen ticari ve askeri yollardan kaynaklanmıştır. Tur-Abdin (Midyat ve civarı) bölgesi hakkındaki ilk tarihi bilgiler ve coğrafi terimler Asurluların XV.yüzyıldaki genişlemesinden sonraya dayanmaktadır. Asur krallarından I.Adat Ninari ve oğlu I.Salamsar'dan kalma kitabelerde "Kaşiari Dağları" diye sözü edilen bölgenin Mardin-Midyat yani Tur-Abdin çevresi olduğu bilinmektedir. Bu bölgeyle ilgili diğer bir coğrafi terim olan "İzala'da" o dönemden kalmadır. Çivi yazı tabletlerde ve daha sonraki Roma ile Bizans kaynaklarında Mardin ve civarı için İzala terimi kullanılmıştır. Bugünkü Cizre ilçesinin 20 km kuzey batısındaki örenler bir zamanlar Asurin (Asur) hükümdarları için başkentlik yapmış büyük bir kente aittir. Nusaybin'in 15 km kuzey-doğusunda bulunan Merdis (Süryanice Marin) örneklerindeki kaya ve mağara ağızlarındaki Çivi yazısı (Asurca) ve Strangeli (Doğu Süryanice) yazılar ile çeşitli kabartma ve resimlerin yan yana bulunması bölge halkının kökenlerini gösterir niteliktedir. Yine bu bölgede bulunan Hassana (Kösreli) köyünün de İsa'dan önceki döneme dayanan bir yerleşim bölgesi olarak tarihselliği Asurlulara kadar uzanmaktadır. Bölgedeki Nisibis (Nusaybin), Merdo (Mardin), Urhay (Urfa), Omif (Amid, Diyarbakır) v.b gibi kentlerini kuranlarda yine Asurlulardır. (4) Asurluların bu kadar geniş bir coğrafik bölgeye yayılmalarının nedeni, Asur şehrinin daha İ.Ö.'ki 3000'lerde bu bölgelerle ticaret ilişkilerine başlamış olmasıdır. Asur şehrinin; Aşağı Mezopotamya, Asurya ve Anadolu ile bakır ve gümüşün çıkartıldığı Doğu Anadolu'nun merkezi yerinde bulunması kentin süratle gelişmesine yol açtı. Kapadokya ve Doğu Anadolu ile yapılan ticaret, Asurluların buradaki bir çok şehirde koloniler ve yerleşim birimleri kurmalarına yol açmıştır. Bu durum ise Asur krallarının bu bölge ile daha yakından ilgilenmelerine ve buralar sefer yapmalarına zemin hazırlamıştır. Ticaretin serbestçe yapılabilmesi için ticaret yollarının güvenlikli olması gerekiyordu. Bu güvenliği sağlamakta Asur krallarına düşüyordu. Ticaret için yapılan fetihler ise halkın gitgide kuzeye ve tüm Mezopotamya'ya yayılmasını sağlıyordu. Asurluların kuzey ve kuzey-batıya olan büyük genişlemesi ise İ.Ö. XV.yy'dan sonraki "Orta Asur Dönemi" ile İ.Ö. VIII. - VII.yy'da olmuştur. |
||
|
||
| İ.Ö.XII.yy'da Asur kralları I.Salmanasar ve oğlu I.Tikulti Nunurta büyük bir ordu ile kuzey ve batıya seferle düzenlerler. Kuzeyde Van gölüne kadar olan yerler Asur topraklarına katılır. Fırat geçilir ve batıda sınırlar Kargamış'a kadar genişletilir. (5) Asurluların Yukarı Mezopotamya ve komşu bölgelere yayılmalarındaki diğer bir etken de, o dönemdeki savaşların niteliğidir. Bu savaşlar fetihçi halkın dışında kalan öteki halkların yıkımına neden oluyordu. Fatihler, fethettikleri yerlerin halkını kılıçtan geçirir, ganimetleri başkente taşır ve fethedilen topraklara Asurlu koloniler gönderirlerdi. O dönemde köle emeği yaygın olmadığı için, köleler daha çok ev işlerinde kullanılırlardı. Böylece sınırlı olan köle ihtiyacı karşılandıktan sonra, diğer savaş tutsakları kılıçtan geçirilirdi. Gerçi daha sonra bu durum değişecek ve Asur ile diğer şehirlerde önemli sayıda köle çalıştırılacaktı. ![]() Yukarı Mezopotamya'da halk Asurlu idi. Babilanya denen yerde ise etkin bir rahipler sınıfı vardı. Dolayısı ile Asur kralları bu sınıfla ittifak içerisinde idiler. Bu yüzden bu bölge dışında kalan yerlerin yazgıları daha farklı oluyordu. Örneğin eski İsrail krallığında ve Suriye'nin bazı bölgelerinde halk kılıçtan geçiriliyor ve sürgüne gönderiliyordu. Sürgün edilenlerin yerlerine Asurlu koloniler yollanıyor ve yönetimde krallik valilerine veriliyordu. (6) Asurluların bu yayılmacı politakası sonucu özellikle İ.Ö.VIII ve VII.yy'da Yukarı Mezopotamya ve ve buraya yakın bölgeler yoğun bir şekilde hem kültürel hem de siyasal alanda Asurluların etkisi altında kalmıştır. Fakat İ.Ö.'ki dönemde iki önemli olay, Yukarı Mezopotamya'daki halkların bölgeye daha da dağılmasına ve ve buradaki halkların birbirlerine kaynaşmalarına yol açmıştır. Bunlardan birincisi Aramiler'in Mezopotamya'ya sızmaları ; ikincisi ise Asur imparatorluğu ve sonrasında kurulan Babil devletinin yıkılması sonucu oluşan yeni durumdu. Suriye çölünde göçebe ya da yarı göçebe bir hayat süren Aramiler İ.Ö.'ki XII.yy'ın başında Mezopotamya'ya sızmaya başladılar. Bu sızma çeşitli Arami kabilelerinin Fırat ve Dicle nehirleri arasına girmesiyle başladı. Bu kabileler Asurya bölgesinde bulunan kentlere baskınlar yapıyor, kent ve köyleri yakıp yıkıyor, halkı köleleştiriyor ve Asur şehirlerinde ganimetler topluyorlardı. Bu korkunç durum karşısında vadilerde, ovalarda oturan halk dağlara kaçıyor ve kentlerin nüfusü azalıyordu. Asurlu halk kuzey ve kuzey-doğu (Urmiye bölgesi) bölgelerine kaçıyordu. Fakat Aramilerin bu saldırıları İ.Ö.yy'da azaldı ve giderek yok oldu. Çünkü Fırat ve Dicle nehirleri arasında Mezopotamya'ya yerleşen Aramiler aşama aşama yerleşik hayata geçtiler ve Asur halkı ile kaynaştılar. Arami akınları da bundan dolayı sona erdi. Bu sırada Asur'da kendini toparlamış ve karşı saldırya geçmişti. Çok sayıda Arami köleleştirilerek Asur şehirlerindeki görkemli yapıların inşaatlarında kullanıldı. İ.Ö.VII.yy'da Asur'un saldırısı sonucunda tüm Arami devletçikleri ortadan kaldırıldı. Böylece Aramiler, Asur'un siyasal otoritesi altında birleşmiş oldu. Bu durum Aramiler'e Mezopotamya'da hareket serbestliği sağladı ve Asurlularla kaynaşmalarını daha da hızlandırdı. Aramilerin yerleştikleri bölge, onlara tüm Mezopotamya'nın kara ticaretine hakim olma fırsatı verdi. Arami tüccarları, Asur askerlerinin fethettiği bölgelere kolayca girip ticaret yapıyorlardı. Bu durum Aramilerin ticaretini daha da geliştirdi ve kısa zamanda onları doğunun en etkili kara tüccarları haline getirdi. Fırat ve Dicle nehirleri arasında yerleşik hayata geçen ve Asurlular'la kaynaşan Aramiler'in ticari etkinliği Aramca dilinin basitliği ile birleşince, Aramca tüm yakın doğuda Asurca ile birlikte kullanılmaya başladı. ![]() Yukarı Mezopotamya haklarının İ.Ö.'ki dönemde birbirleriyle kaynaşmalarını sağlayan ve bunların tümüyle birleşmelerine neden olan ikinci etken ise Asur ve Babil imparatorluklarının yıkılması ile ortaya çıkan yeni durumdu. Asur ve Babil imparatorlukları yıkıldığı zaman, yakın doğuda yaşayan tüm Sami halkının kaynaşmasını sağlayan temeller artık hazırdı. Temeli Sümerler'den kaynaklanan, Akkad ve Babillilerin geliştirdikleri kültürel mirası Asurlular'da almış ve bu kültürü çok geniş bir bölgeye yaymışlardı. Bu ortak kültürel geçmişten dolayı Sami halkları birbirlerinden çok farklı olmayan uygarlıklar kurdukları gibi, kolaylıkla da kaynaşmışlardır. Sami halklarının üçüncü büyük göçünü oluşturan Aramiler'de Mezopotamya'ya yayıldıklarında hem kolayca diğer Sami halklarıyla kaynaşmışlar hem de getirdikleri dil ve etkin ticaret tüm Mezopotamya halklarınca kullanılmaya başlamıştır. Aramca dili sonraki dönemlerde tüm Sami halklarının ortak dili haline gelmiştir. Babil devletinin yıkılmasından sonra Akamenya imparatorluğunun Aramca'yı resmi dil olarak kullanmaya başlaması, Aramca'nın Med-Pers dilinden daha yaygın bir dil durumuna gelmesini sağladı. Aramca hem "daha önceden bu alandaydı" hem de kardeş bir Sami dili olduğu için Akkadça kullanan insanların onu öğrenmeleri tamamen yabancı bir Hint-Avrupa diyalektiğini öğrenmelerinden çok daha kolaydı. Böylece Aramca Hıristiyanlık çağının birinci yüzyılda Mezopotamya'nın Samice konuşan halkları arasında; doğuda Akkadca'nın, batıda ise Kenanice'nin yerini aldı. (7) Bazı Süryani tarihçilerinin sırf Süryaniler'in Aramca konuşmalarından dolayı kökenlerini Aramiler'e dayandırmalarının yanlışlığı da buradadır. Asur ve Babil devletleri yıkıldığı zaman Yukarı Mezopotamya'da yaşayan halkların ortak kültürel geçmişlerine, onları birleştirecek yeni ve önemli bir faktör olan halkların ortak gelecek umudu eklenmiştir. Yabancı egemenliği altında yaşayan Asur, Arami ve diğer Mezopotamya halkları aynı bölgede oturuyor ve aynı dili konuşuyorlardı. Yabancı saldırı ve istilalara beraberce karşı çıkıyor ve egemenlere karşı ayaklanıyorlardı. Bu dönemdeki kaynaşmadan ötürü artık tek bir adla çağrılıyorlardı. Bu halklar Asuryalı, Süryani arada Kaldeliler diye anıldıkları da oluyordu. (8) Yakın doğuda İsa'dan önceki son yüzyıllara gelindiğinde, Yukarı Mezopotamya'daki Asurlu, Arami ve Kaldeliler birbirleriyle kaynaşmış, ortak geçmişe dayanan birlikteliğe sahip ve ortak gelecek umutları olan bir millet haline gelmişlerdi. Bu yüzyılda Mezopotamya halkları da büyük bir birleşme ve kaynaşma yaşıyorlardı. Fakat belli bir süre sonra insanlık tarihine damgasına vuracak olan Hıristiyanlık inancının doğuşu bölgede büyük değişimlere neden olacaktı. KAYNAKLAR; 1,6 Diakov, S.Kovalev, İlk Çağ Tarihi, C.I., Çev. Özdemir İnce, Ankara, V yayınları, 1987 2,3,4,7 Yakup Bilge, Anadolu'nun Solan Rengi; Süryaniler, Yeryüzü Yayınları, 1991 5 Server Tanilli, Yüzyılların Gerçeği ve Mirası, C.I.,İstanbul, Say Kitabevi, 1984 8 Herodotos, Herodotos Tarihi, İstanbul Remzi Kitab Evi, 1983 |
||
|
||
| RÖPORTAJ: TÜRKİYE'DE AZINLIK OLMAK Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu tarafından hazırlanan azınlık raporunu Türkiye'de yaşayan gayrimüslüm gruplarla değerlendirdik. Yuvarlak masanın konukları, Agos Gazetesi Yazıişleri Müdürü Karin Karakaşlı, İHO Gazetesi Yayın Yönetmeni Andreas Rombopulos, diş hekimi Süryani Yusuf Atuğ, müzisyen Musevi Selim Hubeş oldu. Deniz Gökçe - Tan Morgül , Fotoğraf: Gürcan Öztürk (Bir Gün Gazetesi) ![]() azınlık gençleri yuvarlak masa etrafında *Kurulun açıkladığı raporu siz nasıl değerlendirdiniz? Selim Hubeş: Benim açımdan raporun bir önemi yok. Bence yaşananlar, gerçekler daha önemli. Yusuf Atuğ: Özde Süryani olarak değerlendirdim. Bizim Süryaniler olarak azınlık statüsü konusunda bir takım problemlerimiz vardı.Türkiye'de azınlık meselesine kıstas Lozan Antlaşması alınıyor. Lozan'daki belirleyici nokta ise Türkiye'de yaşayan gayrimüslimlerdir. Buna rağmen Türkiye'de azınlık denildiği zaman sadece Rum, Yahudi ve Ermeni cemaatinden bahsedilir. Süryanilere azınlık değilmiş gibi davranılır. Tabii bu, doğru olan bir yargı değildir. Sonuçta eğer Lozan Antlaşması'nı azınlıkların belirlenmesinde bir kıstas olarak ele alırsak, burada belirleyici olanlar gayrımüslimlerdir. Süryaniler de bu topraklarda binlerce yıldır yaşayan ve Hristiyanlığı ilk kabul eden bir toplum olduğu için bu çelişki ortada. Raporda bunun dile getirilmesi bizim için hoş bir olaydı. Raporda Süryanilerin gerçek anlamda bir azınlık olduğu dile getirildi. Karin Karakaşlı: Tartışmalar başlamadan önce bu raporu Agos'ta yayınlamıştık. Buna benzer raporlar geçmişte yayınlandı hatta daha sert ifadeler yer almıştı. Burada önemli olan bu raporun Başbakanlık ibareli, resmi bir devlet metni olması. Zaten kıyamet de bu nedenle koptu. Kendi adıma bu tartışmaları çok sağlıklı buluyorum. İyi ki bu rapor yayınlandı iyi ki bu tartışmalar yapıldı. Ne kadar çok konuşulmaya ihtiyaç olduğu görüldü. Lozan'ın bile tam anlamıyla şartlarının bile yeirne getirilmiyor olması son derece doğru bir tespit. Kürtlerin ''biz azınlık değiliz, asli unsuruz'' ifadeleri oldu. Bence bu raporlar birlikte hemen her kesimin önerileri ve iddiaları, çok farklı boyutlarıyla gündeme gelebildi. Bunların hepsi gündeme geldi sadece raporda kalmadı. Azınlık olmanın pek de matah birşey olmadığı ortaya çıktı. Evet ne yazık ki öyle yaşanıyor. Andreas: Ben de bu tartışmaları çok olumlu buluyorum. Raporun en önemli unsuru da bu. Zaten tartışmaların çok daha önceden başlaması gerekiyordu. Ancak başlayamıyordu ve sürekli halının altına süpürülüyordu. Raporda bahsedildiği gibi Lozan'ın bile olması gerektiği ölçüde uygulanmadığı hiç tartışılmıyordu mesela. Önemli olan bu. Uygulamada eksiklikler, yanlışlıklar olması bir yana birşeyin düzelmesi için bunların tartışmaya açılması gerekiyordu. Bence raporun en önemli başarısı bu meselelerin ciddi biçimde tartışılıyor olması. Karin'e katılıyorum, direk Başbakanlık'a bağlı bir kuruldan çıkması önemli. *Durum tespiti mi yaptı rapor? Karin: Sadece durum tespiti değil, bir vizyon sundu rapor. O noktada sanırım haddini ve çapını aşmış göründü. Söylenenlerin dışında önerilenler, bu böyle gitmez denilen şey üzerinde büyük tepki doğdu. *Aleviler ve Kürtler bu raporun ardından biz azınlık değiliz dediler. Türkiye'de azınlık olmak ne demek? Selim: Bunun tanımı olmaz. Ancak hissedersiniz. Bir karakola düşerseniz anlarsınız. Askere çağırırlar, siz anlarsınız azınlık olmayı. Bunun gibi daha birçok uygulama.Özellikle kalabalıklar, hele ki eğitimsiz kalabalıklar içinde olduğunuzda daha iyi anlıyorsunuz.Ki, bunlar bizim hergün yaşadığımız, en sıradan hallerimiz. Daha neler neler... En basiti, bir karakolda bile adınızı doğru dürüst telafuz edemeyen bir polis tarafından başka türlü karşılanırsınız. Ahmetler Mehmetler gibi değil, size bir başka bakarlar. Onu anlatabilmem mümkün değil. O anda hissedersiniz azınlık olduğunuzu. *Peki tartışmaların olumlu sonuçları olacak mı sizce? Selim: Ben hiçbir şeyin değişeceğini düşünmüyorum. Türkiye'de bir çok konu konuşulur konuşulur ama değişen bir şey olmaz. Bunlar sık karşılaştığımız durumlar. Öte yandan Türkiye'de azınlıklar zaten çok değil. En azından şu masanın etrafındakiler üzerinden konuşurken birşey değil. Ben Müslüman çoğunluğun yerinde olsam azınlıkları bir süs olarak görürdüm, üstüne üstlük maaş verirdim. (gülüşmeler) Açık söyleyeyim; İstanbul Rumlar'ı kaybetmekle bir süsünü, rengini kaybetti. Ben elli yaşındayım mesela. Bundan otuz sene öncesinin Rumlar'a ait binalarına bakın, bir de bugünün binalarına. Karşılaştırın mesela, arada ne kadar fark olduğunu görürsünüz. Azınlık kaçtı yok oldu. Bana artık acı veriyor Beyoğlu'na gitmek, bombalanmış Sinegogumu görmek, yasalardan dolayı kullanamadığımız vakıf binalarını görmek. İşte azınlık tarifi, daha nasıl tarif edeyim? Bugünkü azınlık sayısıyla 20 sene öncekini kıyasladığınızda görürsünüz gerçeği. Eğer bunlar mutlu yaşasaydılar gitmezlerdi. *Siz ne düşünüyorsunuz, varolanı değiştirmek açısından yeni bir azınlık tanımlamasına ihtiyaç var mıdır? Süryanilerin durumu daha farklı.. Yusuf: Ben Selim bey'in söylediklerine katılıyorum. Azınlık olmak ancak yaşanılacak bir şeydir. Ayrıca azınlık olup azınlık haklarından yararlanamamak var. Bu da Süryanilere özgü bir durum. Okul kurmaya hakkınız yok çünkü azınlık değilsiniz. Ama gerçekte azınlıksınız. Elli yıl önce yaşanan bir göç var mesela. Elli yıl öncesine göre bugünkü durum arasında dağlar kadar fark var. Bundan otuz-kırk sene önce Midyat'ta iki sinema vardı. Şu anda o kadar ilerlemeye, modernleşmeye rağmen hiç sinema yok. Var olan bir kültür göçlerle birlikte yok oldu. Orada yaşayan halk, ''keşke Süryaniler gitmeseyedi'' diyor şu an. Ama yaşanan olaylar bir şekilde Süryanilerin göçüne neden oldu. Bu son dönemde yapılan AB uyum yasaları çerçevesinde yapılan düzenlemeler ışığında özellikle diasporada yaşayan Süryaniler arasında az da olsa bir kıvılcım oldu. Onun somut örnekleri de yaşanıyor. Özellikle Midyat'ta köye dönüşler başladı. Bülent Ecevit döneminde çıkarılan bir genelge vardı. Bu genelge, göç eden Süryanilerin tekrar dönebileceğine dair bir genelgeydi. Bunun dışında bir takım uyum yasalarının yarattığı olumlu ortam az da geri dönüşleri sağlıyor. Şu anda mesela İsviçre'deki on yedi aile Midyat'taki köylerine dönmeyi düşünüyorlar. Son tartışmaların ardında Türkiyelilik üst kimliğinden bahsedilir oldu. Siz kabul eder misiniz bu üst kimliği? Karin: Benim açımdan olumlu bir adım olur. Biz de kendimizi tanıtırken Türkiye Ermenisiyiz diye tanıtıyoruz. Evet Ermeniyim ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım. Bu çok daha çağdaş ve kapsayıcı olur bence. Ama kavramlaştırmadan ziyade zihniyetin değişmesi gerek. Azınlık derken, genelde gayrimüslümler anlaşılıyor. Bunlar da sürekli şikayet eden, mızmız bir grup. İşte bir Ermenin en makbulü iyi Topik yapandır. Biraz nostaljisini filan yapanı. Ama siyasi konuşanı başka meziyetleriyle gündeme geleni hoş karşılanmaz. Biz de böyle raporlarda, azınlıklar adıyla yer almak istemedik ki, ben şikayet etmedim ki. Benim adımın bu şekilde anılmasından mutluluk duymuyorum. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak çözmek istiyorum sorunu. Beni vatandaşı olarak görenler sorunu çözseydi, üstlenseydi, buraya kadar gelinmezdi. Acı ki bir süreç tartışmaların bu noktaya gelmesine neden oldu. Hiçbir sorun bugün çıkmadı, hiçbir tabu bugün yaratılmadı sadece bunlar konuşulur hale geldi. Giderek azalan bir azınlık nüfusu var. Kimse buradan ekonomik veya benzeri bir sebeple gitmedi. Mesela 1923'te, yani Cumhuriyetin ilk yıllarında 300 bin Ermeni nüfusu vardı. 170 bini Anadolu'da yaşıyordu. 130 bini de İstanbul'daydı. Ama yıllar boyunca ne okulları kaldı, ne kiliseleri. Anadolu Ermenileri İstanbul'a göç etmek zorunda kaldı, İstanbul'dakiler de Avrupa'ya... Niyetin değişmesi önemli başka hiçbirşey değil. Andreas: Azınlık tanımı zaten belli. Haklar da çok önemli değil. Hakların bir kısmı Lozan'da, bir kısmı Anayasa'da var. Önemli olan azınlıklara bakış açısının değişmesi.Önemli olan azınlıkların nasıl algılandığı. Olay buradan başlıyor. Bunu sosyolojik olarak ele almıyorum. Çünkü toplum esen rüzgarlara göre bakmıştır azınlıklara. Ben şahsen toplumda çok büyük bir değişim görüyorum. Medyanın da ilgisinin artmasıyla, değişim görülüyor. artık. Önemli bir bilinçlenme oldu. Mesela ben çocukluğumda taksiye bindiğimde Rum olduğum anlaşılınca insanlar yüzünü ekşitiyordu. Şimdi ise ''aa siz İstanbul'un esas sahiplerisiniz'' diyorlar. Bu çok önemli. Fakat azınlıklara bakış açısı esasında devlet tarafından nasıl olduğu çok önemli. Maalesef bütün cumhuriyet yılları çok ciddi bir kuşkuyla bakıldı. Siz bazı rakamlardan bahsettiniz mesela. Fakat işin başka yüzü var: Rumlar 230 binmiş, Ermeniler 300 binmiş falan... Yani hepsini topladığınızda bir milyonu bulmuyor. Ama o zamanki Türkiye nüfusu da belli. Çok komik rakamlardan bahsediliyor ama, şimdikiler daha da komik. Bu durumda önemli olan zihniyetin değişmesi. Ülkemiz, devletimiz kendi vatandaşlarının haklarını yüzde 100 korumaya başlarsa bizim de haklarımız korunmuş olur. Karin: aslında Alevilerin, Kürtlerin ''bize azınlık'' demeyin tepkisi zaten azınlık demenin ne olduğunu en iyi anlatan bir durum. *Peki bu sürecin sonu nasıl olacak? Andreas: Halk bazında son on senede çok ciddi bir değişim var. Medya bunda çok önemli bir rol oynadı. Medya azınlıklara ilgi gösterdi. Eğitim çok önemli ancak devlet zihniyetinin değişmesi lazım. Azınlıklara yaklaşım değişmeli, öcü gibi bakılmamalı. Türkiyelilik kavramından bahsediliyor ama bunu istesek de istemesek de zaten var. Amerikalılık olduğu gibi Türkiyelilik de var. Ama Amerika'da kökenin algılanma şekli farklı olduğundan, herkes önce Amerikalı oluyor. Ki, Amerika çok yeni kurulmuş. Siz New York'ta Türk yürüyüşü yapabilirsiniz. Bu destekleniyor. Kimse bundan korkmuyor. *Burada Rum yürüyüşü yapılmaz ama.. Andreas: Bu güne kadar yapılmadı. En azından yapılmaması tavsiye edilir (gülüşmeler) Selim: Aslında iki tarafta birden azınlık olma durumu var. İsrail'e gidince de Türk oluyorsun. İsrail'de Yahudi olmana rağmen Türk oluyorsun. İki tarafta birden azınlık oluyorsun. Benim cemaatim zaten azınlık ben bir de onlara muhalif olduğum için azınlığım. Cemaatin yönetimi yaşadığı ülkedeki hükümetle iyi ilişkiler kurmaya çalışır. Düğünlerde örneğin Cumhurbaşkanı Sezer'in adı geçer ve dua edilir ona. Bir de Türkiye'de yaşayan azınlıkların durumu diğer ülkelerle ilişkilerle de belirleniyor. Mesela şu anda Türkiye ile Yunanistan arasında bir yakınlık var. Ama bir olay olsa yunanlılar en kötü insan olur. Türkiye bir ülkeyle yakın olduğunda azınlıklara yaklaşımı iyi oluyor. Resmi ilişkileri kötü olduğunda da tam tersi. Tansu Çiller öneminde mesela İsrail'le bir bahar havası yaşandı. Arkadan Filistin'deki çatışmalar patladı. Olaylar buradaki Yahudilerin kafasında patladı. Halbuki buradakilerin haberi bile yok olaylardan. İkili ilişkilerden buradaki azınlıklar etkileniyor yani... Selim: Tabii. Buradaki gazetelere illaki Yahudilerden Şaron'u kötüleyen bir demeç vermeni istiyorlar. Din adamından bekliyorlar mesela. Din adamının herhangi bir politik bir durumu yok ki. Neden o kalksın da Şaron'a tepki göstersin. Fakat işte bu bahar havaları bazı sorunlarla birlikte yön değiştiriyor sürekli. Andreas: Siyasi açıklamaları din adamlarından bekliyorlar. Halbuki dine göre dünyevi meselelere karışmak yasaktır. Din adamları da buna itiraz ederler. Bu çok enteresan bir yaklaşım. Yusuf: Din temsilcilerine siyaset yaptırma kaygısı Osmanlılara kadar uzanıyor. Millet kavramı ümmete dayandırılırdı mesela. Her farklı din grubu farklı bir millet olarak algılanıyordu. Hatta dinler içerisindeki mezhepler bile farklı milletler olarak algılanıyordu. Mesela Süryani Ortodokslar ayrı bir millet, Keldaniler ayrı bir millet olarak görülüyordu. Lozan bu anlayışın devamı oldu. Lozan'da bunun kabul edilmesi de eski sorunların bugüne kadar uzamasına yol açtı. Yine dinsel yönden farklı olan gruplar azınlık olarak kabul edildi. Hristiyanlıkta halbuki din temsilcisinin siyasete karışması bile yasak. Zihniyetin değişmesi gerekiyor. *Nasıl bir değişim? Yusuf: Ben Süryaniyim ama bu ülkede yaşıyorum ve kendime Türkiyeliyim diyorum. bundan mutluluk duyuyorum. Uzun yıllar İsveç'te yaşadım ama döndüm. Çünkü kendi ülkemde yaşamak istiyorum. Öte yandan çok sık kullanılan ''hoşgörü'' kelimesi beni rahatsız ediyor. Hoşgörü tabirine kalırsa, sanki biz suçluymuşuz da, yanlış birşey yapmışız da ''hadi onlara biraz hoşgörü gösterin'' diyorlar. Böyle bir şey olamaz. Bence bunun yerine başka bir kelime kullanılmalı. Eşitlik-kardeşlik gibi. Neyin hoşgörüsü, biz hoşgörüye muhtaç mıyız ki? Bu arada mesela bizi çok sevindiren bir olay oldu geçenlerde. Bir de azınlığın iyi olması gibi bir mecburiyet yok ki. Herkes gibi insanlar. İyisi de olur kötüsü de kaçakçısı da olur. Selim: Hoşgörü konusunda çok haklısın. Ben buna iyi niyetle bakmaya çalışıyorum. Sanırım Türkçe'de buna uygun bir kelime bulunamadığından hoşgörü kullanılıyor. Yusuf: Bundan 24 yıl önce Türkiye'den gözç eden bir Süryani şimdi İsveç'in Milli Eğitim Bakanlığı'na seçildi. Düşünsenize, ülkenin en önemli bakanlıklarından biri bu. Düşünün ki İsveç'in bir kasabasında çoğu Midyat'tan gitmiş 40 bin Süryani yaşıyor. Keşke bu insanlar topraklarında kalsaydı. Mesela medyada İsveç'teki bakan için ''Mardin asıllı bir kişi Milli Eğitim Bakanı oldu'' gibi ifadeler kullandılar. Ya, şehrin aslı olur mu! Neden Süryani demeye dilleri varmıyor? Keşke bu insanlar topraklarında kalsaydılar da bu görevleri burada yürütselerdi. Selim: Ben de eğitimden şikayetçiyim. Bir gazetenin muhabirini çağırın, eğer bir yabancıdan söz ediliyorsa Ermeni diyecek. Ermenilerle bir sorun varsa ermeni diyecek. Adı Musevi ismi olsa da. Yusuf: Eğitimin yanında tabii ki medyanın ve aydın insanların da bu meseleye duyarlı yaklaşmaları gerekiyor. Sürekli olarak Türkiye'de yapılan reformların dışarıdan alındığı söylenir. Peki Türkiye'deki aydınlar ne yapmıştır? Mesela bu son azınlık raporu. Neden bu kadar geç kaldı? Sonuç olarak ben bu tartışmaların önemli olduğuna inanıyorum. Bu gelişmeler bende umut uyandırıyor. Bu genel olarak Türkiye'nin siyasal, kültürel anlamda Türkiye'nin iyiye gidişi anlamında iyi bir gidiş var. Bu iyiye gidiş o toplumdaki azınlıklara da yansıyacaktır, onlar da memnun olacaklardır. Ben de bu toplumda yaşamak istiyorum. Karin: Azınlıkların sorunlarından öte Türkiye'nin demokratikleşme sorunu var. Herhalde tarihi bir süreçten geçiliyor. Herkes de payına düşeni alıyor. sorun gerçekten bağımsız değil, bağımsız da olmasın zaten. O bizi bir bütün olarak hissettiriyor. Ben de bir Ermeni olarak kültürümü dolu dolu yaşayacağım bir dönemi özlüyorum. Bir Türkiyeli olarak özlüyorum daha Avrupalı olunan bir dönemi. İnsan haklarına saygılı olunan bir dönemi özlüyorum. Tarih kitaplarında bu kadar düşmanca tarif edinilmeyen bir dönemi özlüyorum. Butün bunların fütursuzca söylenmediği bir dönemi özlüyorum. Çünkü Ermeniye bir küfür edildiğinde sen içinin acımasıyla kalıyorsun. Ben o günleri ümit etmek zorundayım. Bu umutla ancak devam etme gücünü bulabiliyorum kendimde. Şu an kimi zaman sancılı görünse de onun hayra giden bir şer olduğuna inanmak istiyorum. *NOT: Bu röportaj Bir Gün Gazetesinde yayınlanmıştır. |
||
|
||
| yanı basımızda durun harıka bır medenıyet besıgı ıste anadolunun gercek kımlıgını yansıtan yegane sehırrrrr mardinde yasayn suryanıler hakında ne duusyorsunuz mardıne gıttınızmı Mardin'i ne zaman ve kimler tarafından kurulduğu kesin olarak bilinmiyorsa da kuruluşu Yakın Doğu tarihine göre Subariler zamanına kadar dayanmaktadır. Subariler, MÖ 4500-3500 arasında Mezopotamya'da yaşıyorlardı. Gırnavaz Örenyerindeki kazılar Gırnavaz'ın MÖ 4000'den MÖ 7. yüzyıla kadar sürekli olarak yerleşme alanı olduğu anlaşılmaktadır. Sümer Kralı Lugarzergiz MÖ 2850 yılında Akdeniz'e kadar uzandığı seferinde Mardin'i hükmü altına almıştır. Sümerler, geniş fetihler sonucu güçlerini kaybedince 30 yıl sonra Akadlar'a bırakmışlardır. Mardin, MÖ 2230'lu yıllarda Elam şehri oldu. Amuri Ailesi'nin altıncı ferdi olan Hamurabi, Sümer topraklarını Babil'in idaresi altına alınca bu kez de Babil Devletini kurmuş, ardından Yukarı Mezopotamya'ya saldırınca Mardin'i de istila ederek topraklarına katmıştır. (MÖ 2200-1925) MÖ 1925 yıllarında Mardin'i işgal eden Hititler, bir yıl sonra şehri terk etmişlerdir. İran dolaylarından gelen Ari Irkından Midiller, Mardin ve çevresini ele geçirmiştir. MÖ 1367 yılında Midiller arasında iç savaş çıkınca bunu fırsat bilen Asur Kralı Asurobalit, Mardin ve çevresini topraklarına katmıştır. MÖ 1190'da Anadolu'ya gelen bazı Ari ırk kavimleri Mardin'i almışlardır. 60 yıl sonra 1.Tıplatpalasır; Sincar, Nusaybin ve Mardin'den geçerek 20 bin Maşiki kuvvetinin koruduğu Kemecin'e saldırıp onları yendikten sonra Mardin ve çevresini tekrar ele geçirmiştir. MÖ 1060'da 1.Asurnasırbal zamanında Hititler birleşerek Gılgamış yakınlarında Asurlular'ı yenmişlerdir. Asurluların tekrardan kuvvetlenmeleri üzerine, Mardin Asur hakimiyetine girmiştir. MÖ 800 yılına kadar Asurlular'ın elinde kalan Mardin, daha sonra Urartu Krallığı egemenliğine geçmiştir. Urartu Kralı Mimes zamanında Mardin 50 yıl Urartu idaresinde kalmıştır. MÖ 612 yılına kadar Sityaniler, MÖ 618 yılında ise İran'dan gelen Midiller buraları ele geçirmiştir. MÖ 335 yıllarında Büyük İskender, Mısır'ı aldıktan sonra Mezopotamya'ya gelerek İran'a gitmek için Mardin'den geçer. Buraları da istila eden İskender'in MÖ 323 yılının 28 Mayıs'ında Babil'de ölümünden sonra komutanları arasında devlet pay edilir ve Mardin doğu bölümünde kaldığı için Nikanır denilen General Slevkos'un payına düşer. (MÖ 311) MÖ 131'de Mardin ve çevresi Urfa Krallığı (Abgarlar) topraklarına katıldı. MS 249'da Roma Hükümdarı Filibos saltanatının 5. yılında bir isyan başlatıp 9. Abgar'ı memleketten kovmuştur. Şehrin Valiliğine de Hapsioğlu Uralyonos tayin edilmiştir. Bu arada Mardin de Urfa'ya bağlı olduğu için Roma egemenliğine girmiştir...MS 250 yılında Dakinos, Pers ülkesini zaptetmiştir. Bu sırada tahribat gören Nusaybin'i de onarmıştır. 330 yılında ateşe ve güneşe tapan Şad Buhari isminde bir kral, Mardin Kalesi'nde rahatsızlığı sebebiyle kalır. Kalede kaldığı süre içerisinde iyi olunca kendine kasır yaptırıp 12 yıl boyunca burada yaşar. Daha sonra kral, memleketi Pers'ten birçok asker ve sivil getirtip, onları Mardin'e yerleştirir. 442 yılına kadar getirilen insanların vasıtasıyla şehirde birçok gelişme olur. 442 yılında halkı kasıp kavuran amansız bir veba salgını şehri yaşanmaz hale getirir. Yaklaşık 100 sene sonra Ursiyanos adlı Romalı bir kumandan büyük bir ekiple Mardin'i 47 yılda inşa etmeyi başarır ve halkın tekrar buraya gelmesini sağlar. Bu süreç içerisinde Persler'in ünlü merkezleri olan Dara yeniden inşa edilmiştir. Mardin'de Bizanslar 640 yılında Hz. Ömer'in kumandanlarından İlyas Bin Ganem'in işgaline kadar varlıklarını devam ettirmişlerdir. Mardin ve çevresi 692'de Emeviler'in, 824'te Halife Memnun zamanında Abbasiler'in hakimiyetine girmiştir. Bu dönemde İslamiyet hızla yayılmıştır. 990 yılında ancak Musul'da tutunabilen Hamdaniler'in topraklarını birer birer ele geçiren Mervaniler, Mardin'i de zaptederler. Mardin ve çevresinde çarşılar, camiler yaparak onarımlarla İpek Yolu üzerinde bulunan bu önemli şehri ticari açıdan canlandırırlar. Alparslan'ın Malazgirt zaferinden sonra Türkler'in Anadolu'ya ulaşan akınları neticesinde gittikçe zayıflayan Mervaniler Devleti, Nusaybin'de 1089'da Selçuklular'a yenilerek onların hakimiyeti altına girer. Artuklular'dan İlgazi Bey Mardin'i 1105'te ele geçirerek devletin başkenti yapar. Artuklular bölgede büyük devlet kurarken, bölgedeki 304 yıllık egemenlikleri sürecinde çok sayıda tarihi cami, medrese, hamam ve kervansaray yapılmış birçok cami, medrese ve manastır onarılmıştır. 15. yüzyılda güçlenen Karakoyunlular şehri kuşattılar ve 1409'da şehri ele geçirdiler. Karakoyunları 1462 yılında yenen Akkoyunlular kalenin egemenliğini de ele geçirirler. 16. yüzyılın başında Akkoyunlular'ı egemenliğine alan Şah İsmail güçlü bir Şii devleti kurmayı başarır. Mardin hakimi, şehri zulme ve yağmalamaya karşı korumak için kalenin anahtarını kan dökmeden Şah İsmail'e teslim eder. Mardin kesin olarak Osmanlılar'ın eline geçmesi Mısır seferini düzenleyen Yavuz Sultan Selim döneminde gerçekleşmiştir. 1517 yılında Mardin ve yöresi Osmanlı topraklarına katılmış, bir sancak durumunda Diyarbakır Beylerbeyliği'ne bağlanmıştır. Mardin uzun müddet Diyarbakır - Bağdat ve Musul'un sancağı durumunda kalmıştır. Mardin sancağında halk; göçebe ve yerleşik olarak 2 bölüme ayrılmaktaydı...Yerleşik halk inançları açısından; Yahudiler, Hrisitiyanlar, (Ermeniler, Süryaniler ve Keldaniler) Müslümanlar ve bir kısım Şemsiler'den (Güneşe tapanlar) oluşuyordu. Kültür "Kültürlerin Buluşma Noktası" Binlerce yıldır farklı uygarlıkların yaşadığı ve İpek Yoplu güzergahı üzerinde farklı dil, din, ırktan insanların buluştuğu Mardin, farklı din, renkli bir kültürel yapının ortaya çıkmasına yol açmıştır. 16. yüzyılda Mardin'de Şemsiler, Yahudiler ve Yezidiler de yaşamaktaydı. Mardin, yüzyıllar boyunca Türk, Kürt ve Araplar'ın Müslüman, Süryani, Hıristiyan ve Yezidiler'in bir arada yaşadıkları bir merkez olageldi. Bugün de bir kültürler ve dinler mozayiği özelliğini koruyan Mardin, Süryaniler'in dini merkezi durumundadır; ancak Avrupa ülkelerine göçler nedeniyle günümüzde Süryani nüfusu oldukça azalmış bulunuyor. El Sanatları Eski çağlardan beri testi, çanak-çömlek, demircilik, bakırcılık, kalaycılık, kuyumculuk, gümüşçülük (telkari), iğne oyası, Midyat el nakışı, tohum iğnesi, yorgancılık, oyacılık, boyacılık (sibbeğ), dericilik (dabbağ), sabunculuk, dokumacılık, şal ü şapik (özel bir kumaş dokumasıdır) kilimcilik, halıcılık (yün ve ipek), semercilik, keçecilik, tahta oymacılığı, geçmişten günümüze kadar yapılan el sanatlarıdır. Bunların bir kısmı ne yazık ki kaybolmak üzeredir. Telkari diye adlandırılan altın ve gümüş işleme sanatı Mardin'in el en önemli el sanatlarından biridir. Telkari, tel haline getirilmiş gümüşü veya altını tahta üzerinde açılmış oyuklara kakarak ve gömerek yapılan süslemedir. Bir el çekici ve ayak körüncen ibaret basit bir düzenle, tel halindeki gümüş ve altından güzel motiflerle süslü tabak, kaşık, vazo, tespih, bilezik, yüzük, kolye, kemer, küpe, gondol, şekerlik, sigaralık, kibritlik, tepsi, mücevharat kutusu, takunya, ve daha pek çok malzemeler üretilmekteidr. Bu alandaki ustalıklarından ötürü Süryaniler için "kumaşın ve altının sihirbazı" derler. Bakırcılık ve kalaycılık ise hala yaşayan el sanatlarındandır. Hamur ve yumurta olan Zingil, isfire, ıpsise gibi tatlı çeşitleri vardır. |
||
|
||
| Mardın Suryanılerının Kültür Yapısı "Kültürlerin Buluşma Noktası" Binlerce yıldır farklı uygarlıkların yaşadığı ve İpek Yoplu güzergahı üzerinde farklı dil, din, ırktan insanların buluştuğu Mardin, farklı din, renkli bir kültürel yapının ortaya çıkmasına yol açmıştır. 16. yüzyılda Mardin'de Şemsiler, Yahudiler ve Yezidiler de yaşamaktaydı. Mardin, yüzyıllar boyunca Türk, Kürt ve Araplar'ın Müslüman, Süryani, Hıristiyan ve Yezidiler'in bir arada yaşadıkları bir merkez olageldi. Bugün de bir kültürler ve dinler mozayiği özelliğini koruyan Mardin, Süryaniler'in dini merkezi durumundadır; ancak Avrupa ülkelerine göçler nedeniyle günümüzde Süryani nüfusu oldukça azalmış bulunuyor. El Sanatları Eski çağlardan beri testi, çanak-çömlek, demircilik, bakırcılık, kalaycılık, kuyumculuk, gümüşçülük (telkari), iğne oyası, Midyat el nakışı, tohum iğnesi, yorgancılık, oyacılık, boyacılık (sibbeğ), dericilik (dabbağ), sabunculuk, dokumacılık, şal ü şapik (özel bir kumaş dokumasıdır) kilimcilik, halıcılık (yün ve ipek), semercilik, keçecilik, tahta oymacılığı, geçmişten günümüze kadar yapılan el sanatlarıdır. Bunların bir kısmı ne yazık ki kaybolmak üzeredir. Telkari diye adlandırılan altın ve gümüş işleme sanatı Mardin'in el en önemli el sanatlarından biridir. Telkari, tel haline getirilmiş gümüşü veya altını tahta üzerinde açılmış oyuklara kakarak ve gömerek yapılan süslemedir. Bir el çekici ve ayak körüncen ibaret basit bir düzenle, tel halindeki gümüş ve altından güzel motiflerle süslü tabak, kaşık, vazo, tespih, bilezik, yüzük, kolye, kemer, küpe, gondol, şekerlik, sigaralık, kibritlik, tepsi, mücevharat kutusu, takunya, ve daha pek çok malzemeler üretilmekteidr. Bu alandaki ustalıklarından ötürü Süryaniler için "kumaşın ve altının sihirbazı" derler. Bakırcılık ve kalaycılık ise hala yaşayan el sanatlarındandır. Hamur ve yumurta olan Zingil, isfire, ıpsise gibi tatlı çeşitleri vardır. |
||