SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Şiir

Konu: Garcia Lorca

Sayfa: [ 1 ]

göçmen kızı 30.03.2008 17:04:57
UMARSIZ AŞKA GAZEL

Gelmek istemiyor gece
Ne sen gelebiliyorsun o yüzden
Ne de ben gidebiliyorum.
Ama ben gideceğim.
Akrepten bir güneş şakağımı yesede.
Ama sen geleceksin.
Dilin tuzlu yağmurlarca yakılmış.

Gelmek istemiyor gün.
Ne sen gelebiliyorsun o yüzden.
Ne de ben gidebiliyorum.
Ama ben gideceğim.
Kurbağalara atarak ağzımda çiğnediğim karanfili.
Ama sen geleceksin.
Çamurlu lağımından karanlığın.

Gelmek istemiyor.
Ne gün,
Ne gece.
Ölebiliriz o yüzden.
Ben senin uğruna.
Sen de benim..




moon 30.03.2008 17:06:45
ISSIZLIK 

Dinle çocuğum ıssızlığı.
Dalgalanan ıssızlığı,
Vadilerin kaydığı ıssızlığı,
Yankıların olduğu ıssızlığı,
Alınları toprağa eğilten ıssızlığı

asya 11.10.2008 15:43:29
İkindi sazlıklarında adı Federico olmak

‘Ne garip/ikindi sazlıklarında/adı Federico olmak’ diyordu.
Yırtılan ipek; esmer güney rüzgârı; ayın kırbacı; elmaların uykusu;
Federico! Federico Garcia Lorca!
Babamın gençliğinden kalma paramparça bir kitapla girmişti kanıma.
Ne şiddetli bir şefkati vardı. Onu okudukça dünyaya doğru kışkırtıldığımı, o yapayalnız çocukluğumun ürkütücü derinlikte bir doğa duygusuyla kanatlandığını hissederdim.
Şiirin zehrini, yanılmıyorsam ilk Lorca’nın dizeleriyle tattım.
‘Kurtuba’yı, ‘Gırnata’yı memleketimmiş gibi, bana sılaymış gibi defalarca içimden gezdim.
‘Gece’ şiirindeki Kurtuba’yı:
“Yıldızlardan korunur
insanlar evin içinde.
Yıkılıp çöker gece.
İçerde ölü bir kız,
saçına gömülmüş
gizli bir gülle.
Ağlar ona altı bülbül
pencere parmaklığında
İnsanlar iç çekip durur
açık gitaralarıyle.”
O ‘Kurtuba’ ki hep kaçan, yakınlaştıkça uzaklaşan sıla gibiydi: “Ay kocaman, at kara/ve zeytinler torbamda./Bilirim ya yolları/varamam Kurtuba’ya.”
Şimdi, tam da vaktidir şiirin burçlarında: Lorca’nın mezarını yeniden kazıyorlar. Ajanslar bu haberi geçiyor, şiirini tüketmiş dünyaya.
Çünkü iç savaşta, bir şafak vakti, onu bir ölüm kamyonuna yüklediler. 30-35 kişiyle birlikte. Sierra yamacındaki Viznar’a geldi kamyon. Her yer mahpus barakası. Sonra Fuente yolu üzerinde Alfacar’a doğruldu. Hepsini indirdiler. Bir çukurun kenarına dizdiler. Federico’nun aşktan ve ayışığından olma bedenini delik deşik etti kurşunlar.
Ölüm tutanağında, “Savaşın doğurduğu yaralar yüzünden ölmüş olup, cesedi 20 ağustosta Viznar-Alfacar yolunda bulunmuştur” yazıyordu.
Federico Garcia Lorca’nın faşistlerce öldürülüşü, katiller iktidarı tarafından özellikle puslandırılmış, tarihe mahcup bir dille kaydı düşmüş.
Oysa Lorca faşistlerce elbette ölümü çoktan hak etmişti.
Dünyayı eşsiz ihtişamlı şiiriyle şehvete boğuyor; insanları kışkırtıyor; aşkı odağa yerleştiriyor; insan olmanın sarhoşluğunu yansıtıyordu.
İspanyolca, onundu. Faşist iktidarın dayanamadığı öncelikle buydu. Dilin üstünde gediksiz bir iktidarı hedefler faşizm.
Üstelik Lorca, “Bu dünyada her daim hiçbir şeyi olmayanların yanında olacağım; kendilerinden o hiçbir şeye sahip olmamanın huzuru bile esirgenen insanların yanında” diyordu. Zorla soyularak çıplak bırakılmış, her türlü tehdidin menziline yerleştirilmiş insanların yanında olduğunu söylemek bir ilanı harp anlamı taşıyordu. Taraf olmanın kaçınılmaz olduğu günlerdi. 
(..........)
Ama ne kadar fuzuli, şiirin ne olduğunu anlatmaya çalışmak.
Lorca, bir dostuna şöyle diyordu: “Ama ne diyeyim sana şiir üzerine? Ne diyeyim bu bulutlar, bu gökler üzerine? Görmek, görmek, görmek onları, görmek onu, işte o kadar...”
Lorca için ölse bile, balkon kapısının açık kalması yeterdi, şiirle buluşmaya:
“Ölürsem
açık bırakın balkonu
Çocuk portakal yer
(balkonumdan görürüm onu)
Orakçı ekin biçer
(balkonumdan duyarım onu)
Ölürsem
açık bırakın balkonu!”

Yıldırım Türker (Radikal)

göçmen kızı 11.10.2008 16:25:19
Serüven Düştüğün Bir Salyangozun Başına Gelenler
 
Bir çocuksu tatlılık
almış sakin sabahı
Ağaçlar da geriyor
toprağa kollarını.
Bir titrek buğu
örtüyor ekinleri,
ve örümcekler geriyor
ipekten yollarını,
-sarıyor yol izleri
göğün parlak camını-
Kavaklı yolda
bir pınar durmuş şarkıya
şarkısı otların arasında.
Ve patikanın sakin
efendisi salyangoz
saf ve kendi halinde
çevresini süzmede.

Değerbilir ve
yiğit kıldı onu
doğallık içindeki bu ilahi sessizlik,
unutup dertlerini
bir gün babaocağının
istedi görmek
sonunu patikanın.

Yola revan olur menzile doğru
ısırganlı, sarmaşıklı
bir ormanda.Derken yaşlı mı yaşlı
iki dişi kurbağaya rastgelir;
hanımlar güneşlenmektedir
ortalık yerde
sıkıntılı, hastalıklı.

Şu yeni şarkılar da...
diye biri homurdanmakta,
bi şeye benzemezler.
Boş geç hepsini, der
yaralı ve handiyse körleşmiş
öbür kurbağa doğrulayıp berikini:
Ben gençken sanırdım ki,
eninde sonunda Tanrı
duyacak şarkımızı
ve eriyecek yüreği.
Ya benim görmüş geçirmişliğim,
öyle ya bunca yaşadım ben,
inancım sarsıldı bir kere,
şarkı söylemiyorum nice...

Kurbağalar sızlanıp
dileniyorlardı bir sadakacık
otları yara yara
burnu havada geçen
bir kurbağa gençten

Gölgeli orman önünde
bizim ürkek salyangoz,
haykırmak ister, nafile.
Kurbağalarsa iki adım ötede...

Bu bir kelebek mi?
der handiyse kör olanı..
İki boynuzcuğu var,
diye yanıtlar öbürü.
Salyangoz bu.Nerden,
a salyangoz, hangi diyardan?

Evden geliyorum, ama
çabucak dönsem iyi.
İşte sana ödlek bir böcek,
diye tıslar kör kurbağa.
Hiç şarkı söylemez misin sen?
Söylemem der salyangoz.Ya dua?
Hiç mi hiç öğrenmedim.
İnanmaz mısın sonsuz yaşama peki?
O da nedir ki?

O, en duru
suda yaşamaktır hep,
yakınında çiçeklenmiş kıyının
ve bol yemli bir otlağın
Ben küçükken, zavallı
ninem demişti bir gün,
ölünce gidermişim
en yüksek dallardaki
en körpe yapraklara.

Ne zındıkmış şu ninen de.
İşin aslını bizlerden dinle.
İnanacaksın doğruluğuna,
der kurbağa kızarak.

Yolu görmek niye?
diye inler salyangoz.Evet inanıyorum
vaaz ettiğiniz o sonsuz yaşama...
Kurbağalar,
pek dalgın, çekilirler,
salyangoz da yiter gider
ormanda ürkek ürkek,

Dilenci kurbağalar
put gibi kalalalırlar.
İçlerinden biri sorar:
İnanır mısın sen sonsuz yaşama?
Ben...hayır der üzgün üzgün
yaralı ve kör kurbağa.

Niçin attık ortaya bu lafı, hı,
salyangoza inandırmacasına?
Çünkü... Ne bileyim, niçin,
der kurbağa.
Kıvanç doluyum
duydukları inançla
seslenirken çocuklarım
ark içinden tanrı'ya...

Geri döner
zavallı salyangoz.Yolda
efil efil bir sessizlik
fışkırır kavaklardan.
Bir de bakar sokulmakta
bir öbek kırmızı karınca.
Giderler karışık kuruşuk
sürükleyerek aralarında
duyargaları kopuk
başka bir karıncayı.
Salyangoz haykırır:
Karıncalarım, az durun,
nedir bu ettiğiniz
kendi yoldaşınıza?
Olanı deyiverin bana,
Sen, anlat bakayım, küçük.

Ahı gitmiş vahı kalmış karınca
başlar üzgün üzgün:
Yıldızları gördüm ben.
Yıldızlar da neymiş? der
karıncalar usulca.

Salyangoz da düşünceli,
sorar: Ne yıldızları?
Evet, der karınca tekrardan,
gördüm yıldızları.
Tırmandım da en yüksek
ağaca karanlıkta
Gördüm binlerce gözü
şu kararan dünyamda.
Salyangoz sorar;
Anladım da, ne yıldızları?
Onları söylüyorum, başımızın üstünde
taşıdığımız ışıkları.
Biz görmeyiz ama,
der karıncalar devamla...
Bense bir otları görürüm sereserpe,
der salyangoz da.

Duyargalar sallayıp
çağrışır karıncalar:
Öldüreceğiz seni,
tenbelsin, baştan çıkmışsın sen,
görevin çalışmakken,

Yıldızları gördüm ben,
der yaralı karınca.
Salyangoz kestirip atar:
Bırakın şunu gitsin,
işinize bakın siz.
baksanıza şimdiden
çıktı çıkıyor canı.

Derken bir arı geçer
yumuşacık havadan.
Can çekişen karınca
dem alır sonsuz akşamdan.
Götürmeğe geliyor
beni bir yıldıza, der.

Görünce üldüğünü,
kaçışır öbürleri.

İçini çeke çeke
karmakarışık zihinle
alır başını gider salyangoz;
dert olmuştur içine
sonsuzluk meselesi.
Yok, diye sızlanır, bu yoldan nihayeti
Yıldızlara varılır m'ola
buralardan kalkınca.
Ne desem, bu yavaşlık belası
engel olur varmama.
Boş şimdi düşünmek bunları.

Her şey sis içindeydi,
ölgün güneş ve bulut.
Çağırırdı kliseye
uzak çanlar herkesi.
Ve patikanın bilge
efendisi salyangoz,
kafası karmakarışık, dinelmiş
seyrederdi çevreyi.
 
Frederico Garcia Lorca


Sayfa: [ 1 ]