|
||
| UMARSIZ AŞKA GAZEL Gelmek istemiyor gece Ne sen gelebiliyorsun o yüzden Ne de ben gidebiliyorum. Ama ben gideceğim. Akrepten bir güneş şakağımı yesede. Ama sen geleceksin. Dilin tuzlu yağmurlarca yakılmış. Gelmek istemiyor gün. Ne sen gelebiliyorsun o yüzden. Ne de ben gidebiliyorum. Ama ben gideceğim. Kurbağalara atarak ağzımda çiğnediğim karanfili. Ama sen geleceksin. Çamurlu lağımından karanlığın. Gelmek istemiyor. Ne gün, Ne gece. Ölebiliriz o yüzden. Ben senin uğruna. Sen de benim.. |
||
|
||
| ISSIZLIK Dinle çocuğum ıssızlığı. Dalgalanan ıssızlığı, Vadilerin kaydığı ıssızlığı, Yankıların olduğu ıssızlığı, Alınları toprağa eğilten ıssızlığı |
||
|
||
| İkindi sazlıklarında adı Federico olmak ‘Ne garip/ikindi sazlıklarında/adı Federico olmak’ diyordu. Yırtılan ipek; esmer güney rüzgârı; ayın kırbacı; elmaların uykusu; Federico! Federico Garcia Lorca! Babamın gençliğinden kalma paramparça bir kitapla girmişti kanıma. Ne şiddetli bir şefkati vardı. Onu okudukça dünyaya doğru kışkırtıldığımı, o yapayalnız çocukluğumun ürkütücü derinlikte bir doğa duygusuyla kanatlandığını hissederdim. Şiirin zehrini, yanılmıyorsam ilk Lorca’nın dizeleriyle tattım. ‘Kurtuba’yı, ‘Gırnata’yı memleketimmiş gibi, bana sılaymış gibi defalarca içimden gezdim. ‘Gece’ şiirindeki Kurtuba’yı: “Yıldızlardan korunur insanlar evin içinde. Yıkılıp çöker gece. İçerde ölü bir kız, saçına gömülmüş gizli bir gülle. Ağlar ona altı bülbül pencere parmaklığında İnsanlar iç çekip durur açık gitaralarıyle.” O ‘Kurtuba’ ki hep kaçan, yakınlaştıkça uzaklaşan sıla gibiydi: “Ay kocaman, at kara/ve zeytinler torbamda./Bilirim ya yolları/varamam Kurtuba’ya.” Şimdi, tam da vaktidir şiirin burçlarında: Lorca’nın mezarını yeniden kazıyorlar. Ajanslar bu haberi geçiyor, şiirini tüketmiş dünyaya. Çünkü iç savaşta, bir şafak vakti, onu bir ölüm kamyonuna yüklediler. 30-35 kişiyle birlikte. Sierra yamacındaki Viznar’a geldi kamyon. Her yer mahpus barakası. Sonra Fuente yolu üzerinde Alfacar’a doğruldu. Hepsini indirdiler. Bir çukurun kenarına dizdiler. Federico’nun aşktan ve ayışığından olma bedenini delik deşik etti kurşunlar. Ölüm tutanağında, “Savaşın doğurduğu yaralar yüzünden ölmüş olup, cesedi 20 ağustosta Viznar-Alfacar yolunda bulunmuştur” yazıyordu. Federico Garcia Lorca’nın faşistlerce öldürülüşü, katiller iktidarı tarafından özellikle puslandırılmış, tarihe mahcup bir dille kaydı düşmüş. Oysa Lorca faşistlerce elbette ölümü çoktan hak etmişti. Dünyayı eşsiz ihtişamlı şiiriyle şehvete boğuyor; insanları kışkırtıyor; aşkı odağa yerleştiriyor; insan olmanın sarhoşluğunu yansıtıyordu. İspanyolca, onundu. Faşist iktidarın dayanamadığı öncelikle buydu. Dilin üstünde gediksiz bir iktidarı hedefler faşizm. Üstelik Lorca, “Bu dünyada her daim hiçbir şeyi olmayanların yanında olacağım; kendilerinden o hiçbir şeye sahip olmamanın huzuru bile esirgenen insanların yanında” diyordu. Zorla soyularak çıplak bırakılmış, her türlü tehdidin menziline yerleştirilmiş insanların yanında olduğunu söylemek bir ilanı harp anlamı taşıyordu. Taraf olmanın kaçınılmaz olduğu günlerdi. (..........) Ama ne kadar fuzuli, şiirin ne olduğunu anlatmaya çalışmak. Lorca, bir dostuna şöyle diyordu: “Ama ne diyeyim sana şiir üzerine? Ne diyeyim bu bulutlar, bu gökler üzerine? Görmek, görmek, görmek onları, görmek onu, işte o kadar...” Lorca için ölse bile, balkon kapısının açık kalması yeterdi, şiirle buluşmaya: “Ölürsem açık bırakın balkonu Çocuk portakal yer (balkonumdan görürüm onu) Orakçı ekin biçer (balkonumdan duyarım onu) Ölürsem açık bırakın balkonu!” Yıldırım Türker (Radikal) |
||
|
||
| Serüven Düştüğün Bir Salyangozun Başına Gelenler Bir çocuksu tatlılık almış sakin sabahı Ağaçlar da geriyor toprağa kollarını. Bir titrek buğu örtüyor ekinleri, ve örümcekler geriyor ipekten yollarını, -sarıyor yol izleri göğün parlak camını- Kavaklı yolda bir pınar durmuş şarkıya şarkısı otların arasında. Ve patikanın sakin efendisi salyangoz saf ve kendi halinde çevresini süzmede. Değerbilir ve yiğit kıldı onu doğallık içindeki bu ilahi sessizlik, unutup dertlerini bir gün babaocağının istedi görmek sonunu patikanın. Yola revan olur menzile doğru ısırganlı, sarmaşıklı bir ormanda.Derken yaşlı mı yaşlı iki dişi kurbağaya rastgelir; hanımlar güneşlenmektedir ortalık yerde sıkıntılı, hastalıklı. Şu yeni şarkılar da... diye biri homurdanmakta, bi şeye benzemezler. Boş geç hepsini, der yaralı ve handiyse körleşmiş öbür kurbağa doğrulayıp berikini: Ben gençken sanırdım ki, eninde sonunda Tanrı duyacak şarkımızı ve eriyecek yüreği. Ya benim görmüş geçirmişliğim, öyle ya bunca yaşadım ben, inancım sarsıldı bir kere, şarkı söylemiyorum nice... Kurbağalar sızlanıp dileniyorlardı bir sadakacık otları yara yara burnu havada geçen bir kurbağa gençten Gölgeli orman önünde bizim ürkek salyangoz, haykırmak ister, nafile. Kurbağalarsa iki adım ötede... Bu bir kelebek mi? der handiyse kör olanı.. İki boynuzcuğu var, diye yanıtlar öbürü. Salyangoz bu.Nerden, a salyangoz, hangi diyardan? Evden geliyorum, ama çabucak dönsem iyi. İşte sana ödlek bir böcek, diye tıslar kör kurbağa. Hiç şarkı söylemez misin sen? Söylemem der salyangoz.Ya dua? Hiç mi hiç öğrenmedim. İnanmaz mısın sonsuz yaşama peki? O da nedir ki? O, en duru suda yaşamaktır hep, yakınında çiçeklenmiş kıyının ve bol yemli bir otlağın Ben küçükken, zavallı ninem demişti bir gün, ölünce gidermişim en yüksek dallardaki en körpe yapraklara. Ne zındıkmış şu ninen de. İşin aslını bizlerden dinle. İnanacaksın doğruluğuna, der kurbağa kızarak. Yolu görmek niye? diye inler salyangoz.Evet inanıyorum vaaz ettiğiniz o sonsuz yaşama... Kurbağalar, pek dalgın, çekilirler, salyangoz da yiter gider ormanda ürkek ürkek, Dilenci kurbağalar put gibi kalalalırlar. İçlerinden biri sorar: İnanır mısın sen sonsuz yaşama? Ben...hayır der üzgün üzgün yaralı ve kör kurbağa. Niçin attık ortaya bu lafı, hı, salyangoza inandırmacasına? Çünkü... Ne bileyim, niçin, der kurbağa. Kıvanç doluyum duydukları inançla seslenirken çocuklarım ark içinden tanrı'ya... Geri döner zavallı salyangoz.Yolda efil efil bir sessizlik fışkırır kavaklardan. Bir de bakar sokulmakta bir öbek kırmızı karınca. Giderler karışık kuruşuk sürükleyerek aralarında duyargaları kopuk başka bir karıncayı. Salyangoz haykırır: Karıncalarım, az durun, nedir bu ettiğiniz kendi yoldaşınıza? Olanı deyiverin bana, Sen, anlat bakayım, küçük. Ahı gitmiş vahı kalmış karınca başlar üzgün üzgün: Yıldızları gördüm ben. Yıldızlar da neymiş? der karıncalar usulca. Salyangoz da düşünceli, sorar: Ne yıldızları? Evet, der karınca tekrardan, gördüm yıldızları. Tırmandım da en yüksek ağaca karanlıkta Gördüm binlerce gözü şu kararan dünyamda. Salyangoz sorar; Anladım da, ne yıldızları? Onları söylüyorum, başımızın üstünde taşıdığımız ışıkları. Biz görmeyiz ama, der karıncalar devamla... Bense bir otları görürüm sereserpe, der salyangoz da. Duyargalar sallayıp çağrışır karıncalar: Öldüreceğiz seni, tenbelsin, baştan çıkmışsın sen, görevin çalışmakken, Yıldızları gördüm ben, der yaralı karınca. Salyangoz kestirip atar: Bırakın şunu gitsin, işinize bakın siz. baksanıza şimdiden çıktı çıkıyor canı. Derken bir arı geçer yumuşacık havadan. Can çekişen karınca dem alır sonsuz akşamdan. Götürmeğe geliyor beni bir yıldıza, der. Görünce üldüğünü, kaçışır öbürleri. İçini çeke çeke karmakarışık zihinle alır başını gider salyangoz; dert olmuştur içine sonsuzluk meselesi. Yok, diye sızlanır, bu yoldan nihayeti Yıldızlara varılır m'ola buralardan kalkınca. Ne desem, bu yavaşlık belası engel olur varmama. Boş şimdi düşünmek bunları. Her şey sis içindeydi, ölgün güneş ve bulut. Çağırırdı kliseye uzak çanlar herkesi. Ve patikanın bilge efendisi salyangoz, kafası karmakarışık, dinelmiş seyrederdi çevreyi. Frederico Garcia Lorca |
||