|
||
| BU NEDİR ? Kasım 1996 gecesi, şarjör şakırtıları, makinalı tabancalar, tevkif müzekkereleri, susturucular, özel operasyonlar, sigaradan dumanaltı olmuş izbe odalar, yeşil pasaportlar, sahte kimlikler, sahte silah kullanma ruhsatları ve bir ülküye adanan sevda şiirleri ile geçen bir ömür, ansızın ve sorgusuz çıkagelen bir kamyonun ölümü haber veren elleriyle sona erdi. Bu motiflerlerle dolu koskoca bir yaşam, o kasım gecesi, Balıkesir’in Susurluk ilçesinde noktalandı. Son model bir Mercedes, efsane ülkücü Abdullah Çatlı ile beraber kader yoldaşları Kocadağ ve Gonca Uz’a mezar oldu. Olayın üstünden yarım saat geçmemişti ki medya nasıl olmuşsa Abdullah Çatlı’nın Mehmet Özbay sahte kimliğiyle dolaştığını ve birtakım suçlardan ötürü de arandığını öğrenmiş, bir süredir çatışma halinde olduğu hükümete karşı eline müthiş bir koz geçirmişti. Muhalefet partilerinin de bu konuda sessiz kalması düşünülemezdi. Anavatan Partisi Genel Başkanı Mesut Yılmaz üstelik eski ülkücülerden oluşan kurmaylarıyla olayın üstüne gitti. Bir süre sonra Meclis Araştırma Komisyonu’nda konuyla ilgili bilgilerine başvurulan MİT Kontr—Terör Dairesi Başkanı Mehmet Eymür, Abdullah Çatlı’nın MİT tarafından ASALA’ya karşı yapılan eylemlerde kullanıldığını kabul etti ancak, Çatlı’nın daha sonra Emniyet Genel Müdürlüğü’nün kontrolüne girdiğini belirtti. Eymür bununla birlikte MİT görevlisi Tarık Ümit’in Abdullah Çatlı tarafından sorgulandığını, bunun sona ermesi için Mehmet Ağar ve İbrahim Şahin’i aradığını belirterek ucu 1980’li yıllara kadar giden devlet içindeki klikler çatışmasının da ipuçlarını veriyordu. MİT, Abdullah Çatlı ile ilişkisini üst düzey bir memurunun ağzından kamuoyuna duyuruyor, böylelikle devletin sağ eli ortaya çıkıyordu. Ancak bu konuları dikkatle takip edenler biliyordu ki, sağ eli olan bir devletin sol eli de olmalıydı. Onlar üç kişiydiler 1978 yılıydı ve onlar üç kişiydiler: Dursun Karataş, Bülent Uluer ve Paşa Güven... O yıl, Dev—Yol’un İstanbul örgütlenmesindeki bu üç devrimci kafadar, ünlü Askı Bildirileriyle, Dev—Yol’u revizyonistlik ve pasiflikle suçlayarak, örgütle ilişkilerini askıya aldıklarını açıkladılar. Hepsi Alevi ve Kürt olan bu üç kişi THKP—C lideri Mahir Çayan’ın politikleşmiş askeri savaş stratejisini savunuyordu. Dev—Yol ise bunu maceracılık olarak değerlendiriyordu. Tartışmalar öylesine hararetlenmişti ki; iki örgüt Dev—Genç isminin kullanılması konusunda neredeyse birbirine girecekti. 12 Eylül sonrasında bir çok örgüt yurtdışına kaçarken Dev–Sol Türkiye’de kalmayı yeğledi. 1980’li yıllarda eylemlerine hız veren örgüt, kilit isimlere yönelerek dikkat çekti. İşte her şey burada başlıyordu. 29 kez polisin elinden kurtuldu 1980 yılında Nihat Erim suikastından Gün Sazak’a, Hiram Abas’tan Emekli Orgeneral Hulusi Sayın’a ve Emekli Oramiral Kemal Kayacan ve Özdemir Sabancı cinayetine değin bir çok şaibeli suikastın emrini veren ve tamı tamına 29 kez polisin elinden kurtulmayı başarabilen Dursun Karataş’ın bu suikastları devrim adına mı yoksa birtakım güçlerin veya karşı olduğu sermaye çevrelerinin adına mı gerçekleştirdiği belli değildi. Bugün özellikle Hiram Abas, Emekli Orgeneral Hulusi Sayın ve Sabancı cinayetinin yıllarca karanlıkta kalan gerçekleri bir bir gün yüzüne çıkıyor. Nitekim eski bir deniz subayı olan araştırmacı yazar Erol Mütercimler dergimize yapmış olduğu açıklamalarında, yıllar süren araştırmalarına göre herşeyin üstünde, içinde askerlerin, emniyetçilerin, gazetecilerin, profesörlerin bulunduğu 1960 yılında kurulan ERGENEKON adlı bir örgütle karşı karşıya olduğumuzu söylüyor. Mütercimler, Dursun Karataş’ın da bu örgüt tarafından kullanıldığını, bu örgütün gerekirse PKK’yı bile kullanabileceğini iddia ediyor. Emekli Deniz Binbaşı Erol Mütercimler yıllar önce Memduh Ünlütürk Paşa ile yapmış olduğu bir görüşme sırasında, Ünlütürk’ün kendisine bu örgütten bahsettiğini, duyduğu şeyler konusunda adeta şok olduğunu belirtiyor. Nitekim Emekli Deniz Binbaşı Erol Bilbilik de aylar önce 12 Mart’tan 12 Eylül’e insanların nasıl kullanıldığına ilişkin birtakım açıklamalarda bulunmuştu. Bilbilik, kamuoyunda çok tartışılan iddialarında Orhan Kabibay, İrfan Solmazer gibi askerlerin Dursun Karataş gibi birçok ismi kullandığını, İrfan Solmazer’in 12 Mart’a 24 saat kala Almanya’ya uçurulduğunu, Almanya’dan filolar sahibi milyarder bir işadamı olarak döndüğünde ise kılına bile dokunulmadığını belirtmişti. Orhan Kabibay’ın da 12 Eylül’de Kenan Evren’ e yardımcı olduğunu, Evren’in Danışma Meclisi’nin hazırlanmasını da Orhan Kabibay’dan istediğini belirtiyordu. Bilbilik herşeyin 12 Eylül darbesinin gerçekleştirilebilmesi için yapıldığını söylüyordu. |
||
|
||
| bahsedilen derginin ismi geçmiyor. ? | ||
|
||
| polis yazısı derim o zaman. | ||
|
||
polis yazısı derim o zaman. Bence bu pekala mümkün ancak hatırlarsanız ünlü MİT'çi Hiram Abas zamanında ünlü "MİT raporu" basına sızdırılmış ve burada Kenan Evren ve diğer generaller ve diğer politikacıların kirli bazı girişimleri ifşa edilmiş idi. Daha sonraki yıllarda "susurluk", "şemdinli" ve "ergenekon" olayları orada söylenen bir çok şeyin gerçek olduğunu gösterdi ve Hiram Abas bu mücadelede kaybeden taraf olarak yaptığını hayatıyla ödemiş oldu. O bakımdan polis yada bir kısım istihbarat grupları tarafından sızdırılmış bile olsa ne söylendiğine ve mantığın sağlamlığına bakmamız bilgileri ihtiyatla süzerek incelememiz gerekir. Söz gelimi Nokta dergisinde yayınlanan "darbe günlükleri" haberini yapan gazeteci Alper Görmüş'ün de dediği gibi "yapılan haber bir gazetecilik başarısı olmayıp bir takım kişiler tarafından dergi'ye servis edilmiştir". Ancak polis ekspertizinde günlüklerin gerçek olduğu ortaya çıkmış idi. |
||
|
||
| Bilginin doğruluğu yanlişlığı mı önemli yoksa nereden geldiği mi? Gelen bilginin nereden geldiği mi önemli, kimin işine yaradığı mı? Ve gelen bilginin nasıl kullanıldığı mı önemli? |
||
|
||
| ''Bugün özellikle Hiram Abas, Emekli Orgeneral Hulusi Sayın ve Sabancı cinayetinin yıllarca karanlıkta kalan gerçekleri bir bir gün yüzüne çıkıyor. Nitekim eski bir deniz subayı olan araştırmacı yazar Erol Mütercimler dergimize yapmış olduğu açıklamalarında, yıllar süren araştırmalarına göre herşeyin üstünde, içinde askerlerin, emniyetçilerin, gazetecilerin, profesörlerin bulunduğu 1960 yılında kurulan ERGENEKON adlı bir örgütle karşı karşıya olduğumuzu söylüyor. Mütercimler, Dursun Karataş’ın da bu örgüt tarafından kullanıldığını, bu örgütün gerekirse PKK’yı bile kullanabileceğini iddia ediyor. Emekli Deniz Binbaşı Erol Mütercimler yıllar önce Memduh Ünlütürk Paşa ile yapmış olduğu bir görüşme sırasında, Ünlütürk’ün kendisine bu örgütten bahsettiğini, duyduğu şeyler konusunda adeta şok olduğunu belirtiyor.'' Tarkan Tufan Deniz fırtınnalı yıllar kitabında o dönemleri anlatırken şunları söylüyor: Tarihe 6-7 eylül olayları diye geçen İstanbulun rum nüfusuna karşı organize edilen katliam ve linç provakasyonları,halkın içine ekilmiş olan kin ve nefret tohumlarının en yalın ve ırkçılığa ilişkin göstergelerini oluşturmaktaydı.. ABD eliyle ve yerel hükümetlerin işbirliğiyle gerçekleştirilen bu ırkçılaştırma ve kapitalistleştirme operasyonları dönemin medyasının,sanayicilerinin ve brokratlarının da geniş bir desteğini almış,hatta bazı gazeteciler ve yazarlar amerikan büyük elçiliği tarafından maaşa bağlanmış durumdaydı.. bu ırkçılaştırma projesi için sanayi tekellerinin,petrol şirketlerinin,maden şirketlerinin ve silah tüccarları tarafından deteklendiğini ve finanse edildiğini ve bu savaşlar neticesinde köleleştirilen ve yok edilen onlarca halkın olduğunu söylüyor yazar.. Yani yaşanan tüm olaylar bir mekezden idare ediliyor bu çok açık ve idare edilen kişiler bunun farkında olmayabiliyor,medya sanayici brokrat kanalıyla gaza getirilen halklar örgütleniyor,sağ ve ya sol dolaylı olarak farkında olmasalarda bu emele hizmet etmiş olmuşlar,yazık olan gerçekten emperyalizmin samimi olarak karşısında duran ve ona karşı savaş açmış olanlarında bu savaşa dahil edilmesi ve kullanılması,ahtapot misali sarılmışız her kol farklı bir gücü simgeliyor nereye kaçsan ahtapotun bir koluna sarılıyorsun bu çok acı,sahnenin hep görünen yüzüne bakmayı tercih etmiş halklar ise bizim gibi bu yollarla erimeye yok olmaya mahkum bırakılmışlar... Mahir Çayanın savunduğu politikleşmiş askeri savaş stratejisini tam olarak anlıyamadım açarsanız sevinirim.. polis,bürokrat,sanayici,medya ne önemi varki kimin elinden sızdığının her taraftan sarılmışız zaten tek bir yerden şüphelenmek gereksiz.. Yazı için ellerine sağlık kuzeys |
||
|
||
Mahir Çayanın savunduğu politikleşmiş askeri savaş stratejisini tam olarak anlıyamadım açarsanız sevinirim.. Politikleşmiş askeri savaş stratejisi silahlı propaganda esasına dayanır. Devlet iktidarı ile halk yığınlarının arasında suni bir denge vardır. Silahlı propaganda devletin zayıflığını kitleler önünde ortaya koyacak ve onları isyana teşvik ederek suni dengenin kitleler lehine bozulmasına neden olacaktır. YAni bir nevi psikolojik savaş stratejisi. Tabi günümüze göre oldukça demode. |
||
|
||
Anladım teşekkür edrim ice evet demode,ve işe yaramamış her şey kitlelerin aleyhine olmuş,tekrar moda olmaz inşallah
|
||
|
||
aminnn... bence günümüzde o işi (psikolojik savaş işini) en iyi genelkurmay yapıyor.
|
||
|
||
| Sen bayağı içeriden eleştirmişsin kuzeys ama bence o kadar basit değil. Ortada felsefi ve pratik bir sorun olmalı diye düşünüyorum. |
||
|
||
| öncü kurumunun paylaşılamamasından kaynaklanan (tarafların ego tatmin istençleri yüksek olduğundan) devletleşen yahut devletin budaklaşan kollarından olma sorunudur aslında bu. felsefi sorun : öncü konumlanma pratize sorun : ortadadır. troçki - stalin , dursun - bedri...ne farkeder... |
||
|
||
| Taraf/BÜNYAMİN DEMİRKAN - Istanbul - 04.07.2008 Polis kaynaklarına göre, Başbakan Tayyip Erdoğan’ı öldürmek amacıyla 2007-2008’de hazırlanan üç suikast planının arkasında da Ergenekon çetesi vardı. Ergenekon soruşturmasını yürüten polis yetkilileri, çetenin deşifre edilen suikast planlarını DHKP/C eliyle hayata geçirmeyi tasarladığını bildirdiler Ergenekon terör örgütünün DHKP/C’yi kullanarak Başbakan Erdoğan’a üç kez suikast girişiminde bulunduğu iddia edildi. Üç girişim de polis tarafından engellendi. DHKP/C üyesi olduğu iddia edilen Kevser Mızrak’ın Başbakan Erdoğan’a yönelik suikast hazırlığında olduğu bilgisine ulaşan polis, 2007 yılı Aralık ayında Ankara Kurtuluş Mahallesi’nde bir eve operasyon gerçekleştirdi. Çıkan çatışmada Mızrak öldürülürken, Cemil T. adlı bir kişi de yakalandı. Polisten edinen bilgilere göre DHKP/C’nin Erdoğan’a yönelik ikinci suikast girişimi ise örgütün İstanbul sorumlusu olduğu ileri sürülen Asuman Özcan’ın yakalanmasıyla engellendi. Yakalanan suikastçı ile birlikte Erdoğan’ın evinin detaylı planları ele geçirildi. İstanbul Terörle Mücadele ?ube Müdürlüğü, Özcan’ın ifadeleri doğrultusunda 5 Mart 2008 tarihinde Küçükçekmece İkitelli Mahallesi’nde bulunan bir eve baskın yaparak, Suriye uyruklu Özgür Barış Ö. ve Deniz ?. adlı iki terörist yakaladı. Kendilerini inşaat işçisi olarak kamufle ettikleri belirlenen iki teröristin DHKP/C’nin üst düzey sorumlusu olduğu kaydedildi. Yapılan aramalarda bir adet kalaşnikof ile 35 kilo amonyum nitrat, bilgisayar ve flash bellekler bulundu. Flash belleklerden, İstanbul’da görev yapan savcı ve hakimlere uzaktan kumandalı oyuncak otomobillerle bombalı saldırı yapmayı planladıkları tespit edildiği bildirildi. Krokilerin ise Başbakan Erdoğan’ın Üsküdar Emniyet mahallesinde bulunan evinin iç ve dış plan krokileri olduğu belirlendi. Suikast planının Ergenekon örgütü tarafından DHKP/C’ye ihale edildiği, yine soruşturma kapsamında örgütün planladığı bir suikast planının da gerçekleşemeden önlendiği iddia edildi. |
||
|
||
| Artık böyle haberler duyunca şaşırmam diyordum ama yine şaşırdım. | ||