SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Yazarlar

Konu: Selim Temo

Sayfa: [ 1 ]

cosinus78 28.03.2008 13:41:21

Biyografi

Selim Temo, 27 Nisan 1972’de Batman’a bağlı Mêrîna köyünde doğdu. İlkokulu köyde, ortaöğrenimini Batman’da tamamladı. 1992 yılında DTCF Etnoloji Bölümü’nü kazandı. Master ve doktora çalışmalarını Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Bölümü’nde tamamladı.1997 yılında Yaşar Nabi Nayır Şiir Ödülü, 1998 yılında ise, Halkevleri Roman Ödülü’nü kazandı. Şimdiye kadar şu yapıtları yayımlanmıştır:

Ah! Tamara (Türkçe-Şiir, 1995)
Kırgın Nehirler Meseli (Türkçe-Şiir, 1997)
Çiftlere Cinayet Dersleri (Türkçe-Roman, 1998)
Uğultular (Türkçe-Şiir, 2000)
Kürt Şiir Antolojisi

Çeviriler:
Amidabad; Göç, Çocuk ve Irmak (Fawaz Husên’in Amîdabad adlı kitabının çevirisi, 2004)
Solgun Romans (Firat Cewerî seçme öykülerinin çevirisi, 2005)
Abdalın Bir Günü (Mehmed Uzun’un Rojek ji Rojên Evdalê Zeynikê romanının çevirisi, 2005)
Sen (Mehmed Uzun Tu adlı romanının çevirisi, 2006)
Yaşlı Rindin Ölümü (Mehmed Uzun’un Mirina Kalekî Rind adlı romanının çevirisi, 2006)
Yitik Bir Aşkın Gölgesinde (Mehmed Uzun’un Siya Evînê adlı romanının çevirisi, 2006)
Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık (Mehmed Uzun’un Ronî Mîna Evînê, Tarî Mîna Mirinê adlı romanının çevirisi, 2006)

Çocuk Masalları:
“Serê Şevê Çîrokek” (Her Geceye Bir Masal) adıyla hazırladığı dizi, Diyarbakır Sur Belediyesi tarafından yayınlanıyordu. Devletin belediye yönetimini görevden uzaklaştırması nedeniyle 12 kitaplık diziden ancak 5’i yayımlanabildi.





Sema Aslan milliyet

Şair Selim Temo’nun 5 yıllık bir sürecin sonunda tamamladığı “Kürt Şiiri Antolojisi”, Agora Yayınları’ndan çıktı. Temo ile önsözünü Bilkent Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Başkanı Prof. Dr. Talat Halman’ın yazdığı çalışması hakkında görüştük.


Nasıl bir fikirle bu antolojiyi oluşturmaya başladınız?
Antolojiyi hazırlama fikri, değerli hocam Talat Halman’a aittir. Doğrusu, ben de başladığımda yüz kadar şairden yüz kadar şiirlik bir güldeste yapabileceğimi düşünmüştüm; bu şiirin ortalama bir okuru ve şairiydim. Ancak merakımı kışkırtan o kadar çok özellik belirdi ki, mutlu bir kâşif olarak bu şiirin fizikî coğrafyasında dolaşırken, olağanüstü bir edebî servetle karşılaştım. En geniş çalışmayı yapmama karşın, hâlâ şiirlerini ya da özgeçmişlerini bulamadığım 487 şairin peşindeyim. Kitabı beş yıl sonra, beş cilde çıkarmayı planlıyorum.


Bunca geniş bir tarih aralığı, coğrafya ve şair. Bir arkeolog gibi çalışmış olmalısınız. Nasıl ulaştınız bu isimlere, şiirlere?
Sri Lanka’dan Mısır’a, Sibirya’dan Madagaskar’a Kürtçe şiirler yazılmış. Bazı şairler kendi mezheplerini yayma ya da sürgün gibi nedenlerle buralara gittiklerinde Kürtçe şiirler yazmış. Dolayısıyla çeşitli kitaplarda, yazılarda, dipnotlarda vardılar zaten. Bazı kitapların izini sürdüm, dört-beş yıl aradığım kitaplar oldu. Dostlarım vardı; Tahran’da hocalarının kütüphanelerinden rica minnet adlarına imzalanmış kitapları alan, Londra’da yasak olmasına karşın aradığım kitabı fotokopi yaptırıp gönderen...
Yine belli yayınevleri ve dergilerin karşılıksız katkılarını anmalıyım. Kürdî diller hemen her yerde yasaklandı. Kitaplar, yazılı eserler yok edildi. Ama özellikle Batınî mezheplerin, dergâhların, tarikatların temel kitapları koruduklarını fark ettim. Gizlice alıp, fotokopi yaptırıp yerine bıraktığım kitaplar bile oldu. Yani aslında arkeologdan çok bir tür dedektif gibi çalıştım.

Yazılı edebiyatı zengin
Kürt edebiyatını sözlü geleneğe yaslanan bir edebiyat olarak biliyorduk. Siz giriş yazınızda bunu eleştiriyorsunuz...
Kürtçenin asıl yazılı edebiyatının zengin olduğunu ileri sürüyorum. Yazılı kültür, gelişkin bir toplumsal yapıyı gerektirir. Pek çok veri var; sözgelimi Katip Çelebi, bütün Osmanlı coğrafyasında felsefe ve doğa bilimleri öğretilen tek bölgenin “Beled-i Ekrad” (Kürtlerin Ülkesi) olduğunu söylüyor.
Tabii özellikle klasik şiirin saray bağlamı, iktidar bağlamı da var. Antolojide hâmilerine şiirler yazan pek çok şair yer alıyor. Bu şairler devlet ya da mîrlik saraylarında gözetiliyorlardı. Ancak modern dönemde bu iktidarlar yıkılıyor ve sözlü kültür öne çıkıyor.


Kadın şairlerin sayısının iki dönemde çok yoğunlaştığını, fakat aradaki dönemde sessizliğin hüküm sürdüğünü belirtmişsiniz. Sizi şaşırtan başka sonuçlar oldu mu?
Bütün ilgimi şiirlere yoğunlaştırmama rağmen, klasik dönemdeki şairlerin çok uzun, modern dönemdekilerin çok kısa  yaşamaları dikkatimi çekmişti. Öldürülen çok sayıda şair var, idam edilen, bombayla yok edilen, akıbeti bilinmeyen, işkence gören...  Hayatında işkence ya da siyasi mücadele olmayan şair yok denecek kadar az.
Üstelik edebi bir mirasın oluşmasının önü kesildiği için kendi geleneklerini bilen de yok pek. Arada hep bir bilim insanı-araştırma nesnesi mesafesini gözettim, ama çok etkilendim o hayatlardan.



Şiir

Amed’den BaĞdat’a Gİtmeyİ SÖyler
 

“Lâfeta illa Ali lâ seyfe illa Zülfikâr”


ı.
ay çıplak, göğ çopur, toprakta gevrek bir kabuk
karşıdan gülgûn seslerle ışır Şırnak, Telafer, Felluce
ve Bağdat. adını ezberleyen bir sokak kendini kanlı
aynadan seyreder. yani hem gece, hem gündüz
hem nehir, hem çöl; hem dün, hem bugündür

zahid şerhine muhtaç m’ola?
yani katiline ağlayan bir ölü sesiyle
yani birden kendimle kardeş olduğum
yani tutup bir ölüye gömüldüğüm
yani Arap, yani Türkmen, yani Kürt
yani bir Peştun’un çıplak ayaklarına döküldüğüm
yani Mela’nın, Attar’ın, Mahmûd’un
yani olmayan umudun sesi bilindiğim yerde
yani kızıl bir imanla ışıyıp seslenerek:
yani herkesin bir Bağdat’ı vardır
yani bu Bağdat aynı Bağdat’tır diyerek
yani tutunarak sözcüklerin kanatlarına
yani varmak Şark’ın payitahtına
yani ki onunla ölmek arzusuna erdiğimi söyler

ya Selahaddîn? o tek kişilik ümmet? kının pasında
ipek hamayıl gibi sağalır bir yaranın ürkek kabuğundan
şimdi Musul’da surlarda çırpınan güneş, şimdi Ramadî’de
Bedreddin yoldaşı gölge, şimdi “hayalî Şark”ın tekmil evleri
düşmana ve kardeşe hazırlanan bir rüyada, parlak gümüşüyle
uyanır bir Kürt hançeri! benim o! sessizliği yontarım, yemyeşil
susar bağçe. vardığım eşiklerde eski bir dün. sana dönerim
hırkam ve demir ayakkaplarımla, ey zulmün Şark’ı, ey sevgili
fatihlerin kuru kemiklerinde iman; ya peygamber, ya da cani

Nesimî’nin teninde yalım yalım, Mansur’un yüzünde
çöle dönüşen göz. etin imana direndiği solgun aşk
Musa’dır, Tûr’da güzellikle kavrulan. Kays’tır aslan
yoldaşı geyiklerle ölür. velhasıl hayalî Şark’ta ol
kervan Herat’tan Beled-i Ekrâd’a, Bağdat’a yükü zulüm,
beyit ve erdem. yükü bir şarkının sessiz harfleri
kendini ağır ağır bir zındana çeker

ey kılıcını aşka, aşkı göğsüne saplayan kıt’a! atın,
kumun ve rızanın yurdu. yüzünde ısrarlı bir güneşle
her mevsim. besmeleyle başlayan bahname, tövbeyle biten
küfr! herkese kardeş, kardeşe düşman; diril, bağla ve çöz beni!

ıı.

ey kartalın soluğuyla ıslanan yüz. ey kendini
ihvete sayan ihvan. sağrısından terleyen tay
ey yâr’ları Şarîzor’da katleden. ey sağır burç
ey yaşlı şairlere yaslanan terkib. tuhaf tarihlerden
geçen netameli şerh. ey karınca ordusuna yol veren
kumandan. ey incelik ve melamet ehli, ağlayan miskin
Mahî ve Harun kardeşliği ve ey ustam Xanî. zarif,
duygulu, ezginsin ve yağmur, belki Demavend, ki
bütün haritalarda yüksek, yahut sapsarı çizilirsin

Bedehşân Vadisi’nde Logerî’nin yankısı ve seyrek
sakallarıyla Özbek atlıları; uçarlar uçmagla tamu arasında
bir şaman hacerül esved önünde kaz suretinde karışır fırtınaya
ve kitap bir yara gibi açılır, kıvrılmıştır kendi sayfalarından
ve zehrin yılandan bilinmediği çağlar ve bir gülün bir
taşa sayıldığı ol maşerde, Sarduri’nin saklandığı kuleden
bakar Mehmed Zıllioğlu Evliya

şimdi vaktidir Horasan’dan uçmanın şimdi Anadolu’ya
biriken kedere. şimdi Salar’ın, Köroğlu’nun, Yusuf’un
şimdi asıl Ebu Ammar’ın dirilişi çöle. şimdi Judaik efsaneler
vaktidir. şimdi okyanus, şimdi deniz, şimdi Bünyamin
şimdi terkibe girmenin, birikmenin, şimdi dağdaki kızları
sevmenin. şimdi Yemen illerinde ölmenin nice. şimdi
ol Şatt’a dökülmenin gürül gürül. şimdi Goran’a, Nâzım’a,
Firdovsî’ye. şimdi Mahir’e, Deniz’e, Mazlum’a gitmenin
şimdi Habil ve Kabil’le barışmanın. şimdi unutmanın vaktidir

derin kuyulardan tutkuyla çekildim ve tenbelce
çevrildim ol şiveye: Hikâye-yi Mağdurîn!zeban, lisan,
dil, ziman; Tupac Amaru’yum ve bölünebilirim dörde
yani hem Kürt, hem Arap, hem Türk, hem Fars. hem
Simurg, hem hacı kuşu ve çarşılarda saklanan azınlık. yahut
kavuşan nehirlerin hasreti ama ah, en doğrusu, gözyaşıyım ben,
senin sürmen için ey Şark! ey Şark’ın payitahtı!
sözcüklerin ağzıyla konuş
benimle!

ııı.

ama senin söylevcilerinin ağzında kekre bir düşmanlık tadı
ve tablet ve parşömen ve gazetede çığırtkan bir salâ,
bir teneşir sevgisi. bilinir nice zalim olduğun. bilinir kanı
sudan saydığın. bilinir erdemin, çilen, hikmetin ama
benimsin, yalnızca benimsin “şehiden, şehiden, şehid”le!
bak, yağmurla örtünen ağaç işte, herkesle aynı güne başladı
yine bir ölümle kapandı yüzüne ve bir düşmanın bile kalmadı
bak yalnızca gözlerinden oluşan Arap kızları, o asfuralar
yüzümde kızışan şu renklere çarparak ölüm sözcüğüne
bakmaktalar

şimdi o sokaklarda çılgın Ali yok. avlulardan taşan
asmalar budanmış. ve ölüm Barzan, Filistin, Herat
ve Hewreman’dan sana taşınır kemikli eller üstünde
kavruk erkekleri güzel kızlardan, gülmeyi kıvırcık çocuklardan
kopararak, sızıyor senin kıvrımlarına ağır bir uyku gibi
yalın ve çıplak!

iyi bir sütanne gibi emzirsem bebekleri, açlığı ezberletsem
yeniden yeniden. yüzümde bir yılan gezdirsem kangal kangal
sana bir kötülük düşünsem. orta boylu Araplarla bir güneşe
baksam uzun kirpiklerimle. kendi çöpünde eşinen bir halk gibi
imandan, ölümden, sayddan konuşsam. bazı sözcükleri fetiş
bilip çiğnesem. gülsem yeri değilken; ahmak ya da bilge
sayılsam. bir bıçakla oyularak sesinden, bir sesle küfre çağrılsam
ve yapay bir imlâ gibi dağlara bakarak ve bir nasır gibi topraktan
türeyerek ve hatırasını zulmün paylaşarak seninle, a ha bu dağ,
bu çöl, bu Ömer Muhtar’dır desem. senin zulmünle yiten imanı
sana zulümle yenilesem, yeter mi kalbimin imtihanına? yeter mi
kalemimdeki mürekkepten deniz? yeter mi ey Şark, çöker misin
açtığın yaralar ve kendi yaralarının üstüne?

ey Şark! bu zalim kavim yine uçurumda unutacak kendini,
keçilerle çiftleşirken. ne bir deniz, ne buzdan kılıçlar, ne
mumdan bir gemiyle dönebilecek evine. kendi suçlarıyla
kızaran yüzün bir haile gibi gerildi sıska, yorgun, dilsiz
ama ben seni affettim Bağdat! sen de acıya bir isim bul; “geçmiş”
de mesela, “bugün” ya da “yarın”. bil ki acılardır Dicle’yle Fırat’ı
kavuşturan. sırtımda zeybek yeleği, ağzımda stran ve uzak dağların
soluyan ağzı, evlerde biriken telaş, karınca kümbetleri, kelam ve iftira
birkaç serseri mazmun: Bağ-dat Bağ-dat Bağ-dat
kardeşim benim!



cosinus78 28.03.2008 22:37:00
Ah Tamara
mızgin ve frok için
ah! Tamara

(bitmemiş bir şiirin ipuçları)

yaşam ve ölüm
iki hasım şimdi
iki şüpheli şahıs
her an birisindir
her an ikisi



Samanyolu uzanmış sere serpe
hasat bitmiş
erzak, kuruyarı istif
geriye bir şairin hüznü kalmış biçilmedik
boy vermiş, Başak uçları göbekte!
incecik bileklerime batıyor ah, Tamara!
büyüdükçe mi yitiriyoruz saflığımızı?

Samanyolu çırılçıplak, gece yıldızlı
dut yaprakları hışırdıyor, orda mısın?



meyva dalları ağır, yorgun
er sabah doğuracaklar yarın
şimdi geceye karışıyorlar simsiyah yapraklarıyla
kapımın yüzyıllık mavisi
bir sağımlık çiyi çiçeklerimin
-en çok şafakta tazedirler
hep tükenmez bir umudun habersiz sebepleridir

ağzımda dağılan Toran üzümü
sapsarı tınazlarla sağılmayı bekleyen harman
saçları tutuşan dağlar
havaya akan kuru buhar!
hep bu umudun dirilişidir Tamara!
bundan tenim bu kadar esmer
ve savrulup gidişim
adı geri verilen diyarlara..


ııı
tandırdan ahker eksilmez olmuş
yapışmış hamuru yakıyor, bu koku oradan
Batman Çayı, Malabadê’nin ayaklarını öpüyor
ve tutsaklığının farkında
bunca yıllık kalıbında böyle aktığı görülmemiştir
bezgin, biteviye..
ve sesler eksiliyor geceden
hasretlik bir Fa vurulmuş en son
dört Mi yaralı Requiem’den
Re teslim olmuş, pişmanmış
diğerleri karanlıktan..

ama alev aydınlatır dumanı da
saçılmış bir beyinden içeri
kara burunlu kara postal
işte her şey bu kadar açık, Tamara..


ıv
adım, soyadım da söyleniyormuş gibi uzundu
çok dövdüler beni, çok ağaçtan düştüm
kafamda on dört kırık izi var, sıyrıkları saymadım
katlayıp katlayıp boyuma uydururdu annem
yine de çıplak ayaklarımı gizleyemezdi pantolon
derken kırmızı bir kundura aldılar bir yaz Çermik’ten dönerken
eskimesin diye hiç giymedim
sonra ayağıma dar geldi..

yüzlerce bilye bulurdum düşlerimde
uyanınca hiçbiri olmazdı
hep ütüldüğüm günlerde görürdüm
karığım büyüdü, düşler seyreldi..

bir sabah ayrı bir dünya, intizam!
öğretmenin yazısı kadar yabancı..
paydosta kendi harfleriyle ağlayan annem
hangisi bendim.. ben hangisiyim..
biraz Kafka okumak gibi bir şey galiba
kapkara olmak belki
belki ismin ne? hâli


v
- a ha! bu atlı Mıhlıso’dur
ilerde itirafçı olacak!
Nuro bir kolcu daha vurur
bu kırkıncı!
sıtma çaputuna birebir ellerinin şifası..

Edip vurulmuş.
Edip vurulmuş..
Edip vurulmuş... hawaaar!

jandarma.
sıkıyönetim..
harekât...

içtima.
işkence..
terörist...

sıtma.
verem..
kolera...

ölüm.
yas..
taziye...



dört parçalı göğsümü
paletler çiğner her gün
yürür giderler kirpiklerim boyunca
önüme atılan kardeş başları
taşırır yoksul gözlerimi de
inadına ağlamam işte
acım, yaşadığımca ağlasam bitecek değil!

birilerinin kahır doluyor içi Tamara!
birileri yakıyor kendini yunmak için acılardan
yeter
yeteeer
y e e e t e e e e e e e e e r r r...


vıı
kaç çiçek kurusu
kaç kelebek ölüsü
kaç yüz buruşuğu
yaşanamayan kaç aşk
olası kaç heyecan
kaç eksik ürperti
hiç saramayacak kaç beden
bir
taş
oynuyor
yerinden
bir adam güç bela öpebiliyor sevgilisini
bir saz kırılıyor
bir civan uçuruma salıyor ağırlığını
bir köprü uçuyor bakmaktan
ellerim yanıyor kâğıtta
ellerime ağustos yağıyor durmadan
en çok Baharları ağlıyorum
bir yanardağın batısında



vııı
beklemek zamanı çoğaltır Tamara!
belki bir deprem, hadi bir deprem
taşırır yoksul denizleri

ilk kurşun.
ilk sağım..
ilk ağızsütü...

dışarda fırtına var:
bütün pencereleri açın!

ve kederli bir yüze kapanır kapı
tanrı kadar mağrur kadınlar bekler
köylerde, şehirlerde acır yalnızlık
başkasının ölümü: tek gerçek felaket!
sapsarı bir endişeyle sokaklara çıkılır:

Ağıt vurulmuş.
Ağıt vurulmuş..
Ağıt vurulmuş... ah, heval!

hiçbir romana sığmayacak
hiçbir yüzyıla hasretimiz
alnımdan kırgın sloganlarla bir şehir geçer her gün
bültenler kelle başı söz eder öldüğümüz ülkeden


ıx
soğuk olur anneciğim.. soğuktur beklemek
soğuktur kör umut biriktirmek sağır beyinlerde
yeni yükünü yıkmaya benzemez
ama en az senden eksilen kanlar kadar kutsal
ve yardan, yarenden yoksun, öylece,
birbaşına, sebepli bir intihar
sebepli bir koyverip kendini, arkadan geleceklere..
yani anneciğim soğuk olur dizinden uzak her yer
ölüler.. ölümler artar ömründe
kaygıyla bültenleri izlersin.. soğuktur bahar gelmez
soğuktur, ihanet artar.. soğuktur, iftira..
ve ben cüzamlı bir yolcuyumdur kimsenin konuk etmediği
düşümde bir sevda bulurum, adı: Tamara!
uzar, uzar sesim sessizlikte, bıkkınlığında sessizliğin
derken yarına inanmaya başlar birileri
düşlerinde umut bulur
saçlarında bölünmüş bir şefkatin sımsıcak izi
dudaklarında kaçak tütün tebessümü
ve tokalaşmaları sertçedir, samimidir
kendi renginde akar Kızılırmak
Dicle kendi dilinde çalkanır
ansızın hatırlanmış bir şey gibi


x
a a h, Tamara!
niye mi tutuyorum ellerini
niye mi dönüyorum köklerime
sen ki birden çok, çoktan fazla
ve kelimenin birkaç anlamıyla dişi
ve ben tutuşmalıyım Tamara
bir aşk da mutlu bitsin!



Ayışığı Sonatı’nı çaldığımız akşam..
tabanlarım ağırıyor
bıyıklarım gürültüyle uzuyor
hışmımdan korkuyorum Tamara!
bir namlu ucundaki darağacında
tepinir, tepinir kesilmiş bir kuş gibi içim
bıraksalar sulardım, dallarına çıkardım yeşilken
şimdi savaşçılık oynar içimdeki çocuk
artık hep ebe değil
ve oyunlarına almıyor Beko’yu..

korkarak
üşenerek büyüyen Feyzo’yu vurmuşlar!
ensesine ölüm sıkılmış, iki el!

Feyzo vuruldu.
Feyzo vuruldu..
Feyzo vuruldu... a a h, heval!

yaşam ve ölüm
iki hasım şimdi
iki şüpheli şahıs
her an biriyim, Tamara
her an ikisi,

94-95
Birinci Temrin: Kurban

Süleyman öldü, yaşasın şakir!

şimdi şiir dediniz biri sıkılıp gitti
bendim o sefil üşümüş elinizde
belki çok şey değildir aşkın ölümü
gerekirse aranır öpülmüş resimlerde
Japon bir sevgilim var -demek sizin de
makyajlı bir Meryem gibi yitirmiş masumiyetini
kiss diyor sex anlıyorum niyeyse
merdivenim belki de onca bol ihanetten
garsonu vurun lütfen çok tıkırtı yapıyor
doğru ya saat şu kaşar resmiyeti
dilimledi durdu en nazik günlerimi
bazen de kıştı sakın bir dakka
Gilda posterimi öpmeyin çok kıskancımdır
ben sevdim mi çamına korum yorgun akşamlarda
ekşın aktörleri gibi abazan kalırım
hadi lale ezelim biri paydos mu dedi
neden sakinsin kahrolası duygusal cin
ezan okuyor varoşlar faşist içinde
ve seçkinler cümle piçleri orta sınıfın
devlete koşuyorlar uygun adımla bir kii
sıfır hasarla marjinal cahil tenyalar
oysa müezzin gibi bekledim sendeleyerek
ağzımda tuz sustum kaç ışık yılı
sakalımda sevimli beyazlar erittim suya
kudurdu yaramdaki kurt o kiralık keder
bennn bakımsız Şakir çarmıhına gönüllü
baba sirklerinde çocuk ol hikayat-ı semender
ağladı dizlerim yassı bir cüret halinde

balkonda mıyız neyiz üç bira bir yahudi
İhanetin Uğultusu

öylesine bir Mayıs. bu
ikinci, sen yoksun. ruhum
çinko bir tepside. yalnız;
arayan değil dönen biridir

her yer bulaştı üstüme.
kirliyim,
bir zenci kadar telaşlı. bağırın,
diye sustum, söz ve ses
yabancıdır, ten yanılmaz. ansızın
bir teleferik, termometre ya da aysar...
deliyim, bir gece bekçisi kadar dalgın. kefen
diye örtünmedin üstüme

işte herkes çekip gitti. geç oldu, ama
anladım, insandan korkmak gerektiğini. söyler-
im, zaman ve veznedar cüreti:
'esrik bir kadını öpüyorum. bakmayın
adımı bilmiyor. nasılsa unutur
güneşin kuzeyden battığını. kasıklarımda
cinlenen hin'e sarılıyor. bildiğim
tek özgür ülke, nüfus: 1, rakım: 1.72! '

içime döndüm yine. seni severek
kullandım çarşı iznimi.

29.03.2008 07:31:27
içe dönmek
ve
her an birisi
her an ikisi olmak...

çoğaldıkça yalnızlaşıyor
yalnızlaştıkça da
çoğalıyor aslında kişi
işte, bu, değil, bir
karşıtlık ilişkisi
düşünsene
haykırdıkça
gittikçe, kısılan sesimizi,,,

*****

Şiirler için, teşekkürler cosinus,,,

kalbindeki acıya tutunanların, hiç usanmadan dirilişi,,,bu; "ah Tamara" içindi,,,

okurken yavaş yavaş yudumlandığım,

yudumladığım değil!

nadir şiirlerden biriydi,,,içimi içirdiğim.

asya 30.03.2008 04:25:40
o kadar güzel ki şiirler; soğukluğu ılıtıyor, uzağı yakınlaştırıyor ama yüreği de burkuyor...

ve tamara'ya yeniden hayat veren o şiir...

"büyüdükçe mi yitiriyoruz saflığımızı?"

"birilerinin kahır doluyor içi Tamara!
birileri yakıyor kendini yunmak için acılardan
yeter
yeteeer
y e e e t e e e e e e e e e r r r..."

"beklemek zamanı çoğaltır Tamara!"

"soğuk olur anneciğim.. soğuktur beklemek
soğuktur kör umut biriktirmek sağır beyinlerde"

"düşümde bir sevda bulurum, adı: Tamara!
uzar, uzar sesim sessizlikte, bıkkınlığında sessizliğin"

ve daha nice "ben"de(n) olanlar...
sağol cosinus, selim temo'yla bizi buluşturduğun için...

bir şiir de ben eklemek istedim.

Onbir Meridyende Sürgün Keder ve İbrişim

şiirin İstanbul’una giderken
on bir meridyende sürgün, keder ve ibrişim

gecenin sır olduğu camlarda
Mavi Tren uykusu
yorgun yana sır değil aksimizin
iyi bakarsan
en önde kavaklar

bir kadını anneme benzetirim
sabaha karşı üstümü örter
sabaha karşı Gevaş olaydı keşke

zeytuniye kesmiş bir çift kederle
siyah ibriğim kemerlerden
doğuya doğru gidersen
belki de Batman
yarına yetişecekmiş telaşıyla sisli
bir kontranın elinde yeni kırılmış bir dal
ve baygın petrol kokusu her akşam
bıttım kavuran çarşılar
ve faili meçhuller, evladiyelik!

ve zencefil derim en fazla Diyarbekir
ve melamin şeker kaseleri
çocuklar ilik oynar surlarında

Kızıltepe tarlaları evin bağlarken
Dicle yatağına dönüyor
kumlanmaya dinmiş aks-i suda
ayakları nemlenen şehirli kızın romantizmi
yapay ve yüzü kadar beyazdır
köylüler süt sağarken akşamına

kirli yeşil bir geceye benzer Kurtalan
bebekler sıtmaya açar gözlerini
ötesine tren gitmez bu yüzden!

en akşam-üstü Adil cevaz!
Erciş’in bir avaz yankısında
netsen sığmaz nazarına
Van Gölü evde unutulmuş bir denizdir
Van Gölü anasından ayrı, sahipsiz
Hasan Bildirici öykülerinde dingin, saydamsı
hava raporlarında mutedil dalgalı
karnında feribot gezdirir

katarlar yorulur Tatvan çıkışında
içmeler ekşi ve soğuk kaynarken
bilmem ki yol İran’a mıdır?

Suruç’ta bir gündüz düşü
alır kızların elini kirmenden
bir serap doğrulur yağmur yağdı mı
usulca uzansan Karacadağ
sıvasız evlerin eyvanından
höykürdükçe çoğalır bulutlar
gölgelir kuzeyden güneye Mardin Eşiği
yine de Nusaybin deme
ne olur, sızıyor yaramdan

yol kıyısına atılmış ceset gibi Ergani
yenikliğin kavrukluğunda yeşerir Siverek
ve fakat Silvan diyemem, ağlarım; çocukluğumun başkenti!

“Bitlis’te beş minare”
bilemezsin nasıl geçerim Başkale’den
bilemezsin nasıl ağlarım
ah canan mısın Şemdinli
ne kaçak geçtim üstünden
şimdi Bingöl’de güneşe bakarak
Malazgirt ovasından koyun peynirini
karıncalı sesimde aşk ilanlarımı
ve o mahcup Garzan Çayı’na değen ayaklarımı
Lice’nin taranmış bir kahvesinde
esmer alınlı bir ihtiyara dersem
az doğrulup Mutki tütününden sararız, biliyorum
kötü kaynamış kemiklerimiz sızlarken

ben on bir meridyeni sevmekten men
dilimde kurşun bukağı, ölüm
buhurlar içinde bir Digor sabahı

bir eksiklik omzunda
kaçakçı yetimleri gibi Dersim
ve Seyit sakallarıyla Rızo
şu giden hangimizin Besê’si?
hangimiz sivil bir aşkın kıyısında değiliz?
hangimizin bağımsız gök yüzü?
gecikmiş kırlangıçlar gibi deliyim
boşuna uslandırmayın beni!

Berivan serini bir Cizre ikindisinde
Mem û Zin hasretine banacak
Reşkotan bulguru olaydı keşke!

mutlak bir yarın ayırdım kendime
dağlarımdan damıtarak
ve yaralıyım Bagok kadar
a a h, diyorum; şu karanlık!
şu bahtım renginde utanç atmosferi:
hiçbir gelecek paklamaz seni!

ellerim bir kaşığın yörüngesinde
geç doğmuş çocuk acemiliğinde
ve tasasında dul kalmış taze gelinin

zeytuniye kesmiş kederlerde
on bir meridyen gibi hareler
her meridyeninde ölüm
her haresinde yangın
(kasten süsü verilmiş)
sürülen halkım geçiyor içinden
iyi bakarsan en önde kavaklar
ve tüten yangınların isi
dağlanmış kemerler gibi
bir çift siyah ibrişim

gecikmiş yağmurlardan geliyorum
epey ağladım sayılır
epey buhurdan ve yataklık

gönlüm köklerimi saldığım
cismim yapraklarımı açtığım yerdedir
ben
dağları taşıyorum sırtımda
ondan böyle pek!

on bir meridyende sürgün, keder ve ibrişim
on bir meridyende dinmeyen serhıldana
bütün sesimi vermişim!

1994-95

31.03.2008 10:15:10
Külün Uğultusu
 

Külü anlatacak şiir, uzamına

bulanmak zorundadır.Üstümden

başlarsam; battaniye, teypte Nirvana.

Rock In Town bileti, küllük ve boş poşet

Lorca ve flüt. Yırtılmış bir banka cüzdanı.
 

Külle dolaştım bütün gece.dünya

epey değişmişti. Korktum birden

Karşımda Zenon ve Perikles’i görünce.

Su’yun ve tuz’un tarihinde insan

vazgeçilmezmiş ateş ve yeşil için.

yumru ve çöl için.gölge

ve buz için.bir denizi öpen

bütün kıyılara koştum.kundağımda

gül kanatları ve sardunya rengiyle.

 

oysa intiharı kuruyordum, bir telefon

direğini bacaklarımla üçe tamamlayarak.

boynumda ağaç , nehir ve gök-

yüzü dağlanmış solgun bir çocuk hayali.

yaşamak ,bir katlanma etkinliğidir.ve

söylediklerimizin büyüsü söyleyemediklerim-

izdedir.
Diyeceğim birden

karşımda Lucretius ve Dante
 

İlhan Berk, yaşlı bir cep aynasıdır!
                         

(Varlık, Temmuz 1997)


*****

ve söylediklerimizin büyüsü söyleyemediklerimizdedir

ve

şiirin kanatlarında asılı duran sözcükler,
işte en çok ta buna işaret eder,,,



Sayfa: [ 1 ]