|
||
Biyografi Selim Temo, 27 Nisan 1972’de Batman’a bağlı Mêrîna köyünde doğdu. İlkokulu köyde, ortaöğrenimini Batman’da tamamladı. 1992 yılında DTCF Etnoloji Bölümü’nü kazandı. Master ve doktora çalışmalarını Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Bölümü’nde tamamladı.1997 yılında Yaşar Nabi Nayır Şiir Ödülü, 1998 yılında ise, Halkevleri Roman Ödülü’nü kazandı. Şimdiye kadar şu yapıtları yayımlanmıştır: Ah! Tamara (Türkçe-Şiir, 1995) Kırgın Nehirler Meseli (Türkçe-Şiir, 1997) Çiftlere Cinayet Dersleri (Türkçe-Roman, 1998) Uğultular (Türkçe-Şiir, 2000) Kürt Şiir Antolojisi Çeviriler: Amidabad; Göç, Çocuk ve Irmak (Fawaz Husên’in Amîdabad adlı kitabının çevirisi, 2004) Solgun Romans (Firat Cewerî seçme öykülerinin çevirisi, 2005) Abdalın Bir Günü (Mehmed Uzun’un Rojek ji Rojên Evdalê Zeynikê romanının çevirisi, 2005) Sen (Mehmed Uzun Tu adlı romanının çevirisi, 2006) Yaşlı Rindin Ölümü (Mehmed Uzun’un Mirina Kalekî Rind adlı romanının çevirisi, 2006) Yitik Bir Aşkın Gölgesinde (Mehmed Uzun’un Siya Evînê adlı romanının çevirisi, 2006) Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık (Mehmed Uzun’un Ronî Mîna Evînê, Tarî Mîna Mirinê adlı romanının çevirisi, 2006) Çocuk Masalları: “Serê Şevê Çîrokek” (Her Geceye Bir Masal) adıyla hazırladığı dizi, Diyarbakır Sur Belediyesi tarafından yayınlanıyordu. Devletin belediye yönetimini görevden uzaklaştırması nedeniyle 12 kitaplık diziden ancak 5’i yayımlanabildi. ![]() Sema Aslan milliyet Şair Selim Temo’nun 5 yıllık bir sürecin sonunda tamamladığı “Kürt Şiiri Antolojisi”, Agora Yayınları’ndan çıktı. Temo ile önsözünü Bilkent Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Başkanı Prof. Dr. Talat Halman’ın yazdığı çalışması hakkında görüştük. Nasıl bir fikirle bu antolojiyi oluşturmaya başladınız? Antolojiyi hazırlama fikri, değerli hocam Talat Halman’a aittir. Doğrusu, ben de başladığımda yüz kadar şairden yüz kadar şiirlik bir güldeste yapabileceğimi düşünmüştüm; bu şiirin ortalama bir okuru ve şairiydim. Ancak merakımı kışkırtan o kadar çok özellik belirdi ki, mutlu bir kâşif olarak bu şiirin fizikî coğrafyasında dolaşırken, olağanüstü bir edebî servetle karşılaştım. En geniş çalışmayı yapmama karşın, hâlâ şiirlerini ya da özgeçmişlerini bulamadığım 487 şairin peşindeyim. Kitabı beş yıl sonra, beş cilde çıkarmayı planlıyorum. Bunca geniş bir tarih aralığı, coğrafya ve şair. Bir arkeolog gibi çalışmış olmalısınız. Nasıl ulaştınız bu isimlere, şiirlere? Sri Lanka’dan Mısır’a, Sibirya’dan Madagaskar’a Kürtçe şiirler yazılmış. Bazı şairler kendi mezheplerini yayma ya da sürgün gibi nedenlerle buralara gittiklerinde Kürtçe şiirler yazmış. Dolayısıyla çeşitli kitaplarda, yazılarda, dipnotlarda vardılar zaten. Bazı kitapların izini sürdüm, dört-beş yıl aradığım kitaplar oldu. Dostlarım vardı; Tahran’da hocalarının kütüphanelerinden rica minnet adlarına imzalanmış kitapları alan, Londra’da yasak olmasına karşın aradığım kitabı fotokopi yaptırıp gönderen... Yine belli yayınevleri ve dergilerin karşılıksız katkılarını anmalıyım. Kürdî diller hemen her yerde yasaklandı. Kitaplar, yazılı eserler yok edildi. Ama özellikle Batınî mezheplerin, dergâhların, tarikatların temel kitapları koruduklarını fark ettim. Gizlice alıp, fotokopi yaptırıp yerine bıraktığım kitaplar bile oldu. Yani aslında arkeologdan çok bir tür dedektif gibi çalıştım. Yazılı edebiyatı zengin Kürt edebiyatını sözlü geleneğe yaslanan bir edebiyat olarak biliyorduk. Siz giriş yazınızda bunu eleştiriyorsunuz... Kürtçenin asıl yazılı edebiyatının zengin olduğunu ileri sürüyorum. Yazılı kültür, gelişkin bir toplumsal yapıyı gerektirir. Pek çok veri var; sözgelimi Katip Çelebi, bütün Osmanlı coğrafyasında felsefe ve doğa bilimleri öğretilen tek bölgenin “Beled-i Ekrad” (Kürtlerin Ülkesi) olduğunu söylüyor. Tabii özellikle klasik şiirin saray bağlamı, iktidar bağlamı da var. Antolojide hâmilerine şiirler yazan pek çok şair yer alıyor. Bu şairler devlet ya da mîrlik saraylarında gözetiliyorlardı. Ancak modern dönemde bu iktidarlar yıkılıyor ve sözlü kültür öne çıkıyor. Kadın şairlerin sayısının iki dönemde çok yoğunlaştığını, fakat aradaki dönemde sessizliğin hüküm sürdüğünü belirtmişsiniz. Sizi şaşırtan başka sonuçlar oldu mu? Bütün ilgimi şiirlere yoğunlaştırmama rağmen, klasik dönemdeki şairlerin çok uzun, modern dönemdekilerin çok kısa yaşamaları dikkatimi çekmişti. Öldürülen çok sayıda şair var, idam edilen, bombayla yok edilen, akıbeti bilinmeyen, işkence gören... Hayatında işkence ya da siyasi mücadele olmayan şair yok denecek kadar az. Üstelik edebi bir mirasın oluşmasının önü kesildiği için kendi geleneklerini bilen de yok pek. Arada hep bir bilim insanı-araştırma nesnesi mesafesini gözettim, ama çok etkilendim o hayatlardan. Şiir Amed’den BaĞdat’a Gİtmeyİ SÖyler “Lâfeta illa Ali lâ seyfe illa Zülfikâr” ı. ay çıplak, göğ çopur, toprakta gevrek bir kabuk karşıdan gülgûn seslerle ışır Şırnak, Telafer, Felluce ve Bağdat. adını ezberleyen bir sokak kendini kanlı aynadan seyreder. yani hem gece, hem gündüz hem nehir, hem çöl; hem dün, hem bugündür zahid şerhine muhtaç m’ola? yani katiline ağlayan bir ölü sesiyle yani birden kendimle kardeş olduğum yani tutup bir ölüye gömüldüğüm yani Arap, yani Türkmen, yani Kürt yani bir Peştun’un çıplak ayaklarına döküldüğüm yani Mela’nın, Attar’ın, Mahmûd’un yani olmayan umudun sesi bilindiğim yerde yani kızıl bir imanla ışıyıp seslenerek: yani herkesin bir Bağdat’ı vardır yani bu Bağdat aynı Bağdat’tır diyerek yani tutunarak sözcüklerin kanatlarına yani varmak Şark’ın payitahtına yani ki onunla ölmek arzusuna erdiğimi söyler ya Selahaddîn? o tek kişilik ümmet? kının pasında ipek hamayıl gibi sağalır bir yaranın ürkek kabuğundan şimdi Musul’da surlarda çırpınan güneş, şimdi Ramadî’de Bedreddin yoldaşı gölge, şimdi “hayalî Şark”ın tekmil evleri düşmana ve kardeşe hazırlanan bir rüyada, parlak gümüşüyle uyanır bir Kürt hançeri! benim o! sessizliği yontarım, yemyeşil susar bağçe. vardığım eşiklerde eski bir dün. sana dönerim hırkam ve demir ayakkaplarımla, ey zulmün Şark’ı, ey sevgili fatihlerin kuru kemiklerinde iman; ya peygamber, ya da cani Nesimî’nin teninde yalım yalım, Mansur’un yüzünde çöle dönüşen göz. etin imana direndiği solgun aşk Musa’dır, Tûr’da güzellikle kavrulan. Kays’tır aslan yoldaşı geyiklerle ölür. velhasıl hayalî Şark’ta ol kervan Herat’tan Beled-i Ekrâd’a, Bağdat’a yükü zulüm, beyit ve erdem. yükü bir şarkının sessiz harfleri kendini ağır ağır bir zındana çeker ey kılıcını aşka, aşkı göğsüne saplayan kıt’a! atın, kumun ve rızanın yurdu. yüzünde ısrarlı bir güneşle her mevsim. besmeleyle başlayan bahname, tövbeyle biten küfr! herkese kardeş, kardeşe düşman; diril, bağla ve çöz beni! ıı. ey kartalın soluğuyla ıslanan yüz. ey kendini ihvete sayan ihvan. sağrısından terleyen tay ey yâr’ları Şarîzor’da katleden. ey sağır burç ey yaşlı şairlere yaslanan terkib. tuhaf tarihlerden geçen netameli şerh. ey karınca ordusuna yol veren kumandan. ey incelik ve melamet ehli, ağlayan miskin Mahî ve Harun kardeşliği ve ey ustam Xanî. zarif, duygulu, ezginsin ve yağmur, belki Demavend, ki bütün haritalarda yüksek, yahut sapsarı çizilirsin Bedehşân Vadisi’nde Logerî’nin yankısı ve seyrek sakallarıyla Özbek atlıları; uçarlar uçmagla tamu arasında bir şaman hacerül esved önünde kaz suretinde karışır fırtınaya ve kitap bir yara gibi açılır, kıvrılmıştır kendi sayfalarından ve zehrin yılandan bilinmediği çağlar ve bir gülün bir taşa sayıldığı ol maşerde, Sarduri’nin saklandığı kuleden bakar Mehmed Zıllioğlu Evliya şimdi vaktidir Horasan’dan uçmanın şimdi Anadolu’ya biriken kedere. şimdi Salar’ın, Köroğlu’nun, Yusuf’un şimdi asıl Ebu Ammar’ın dirilişi çöle. şimdi Judaik efsaneler vaktidir. şimdi okyanus, şimdi deniz, şimdi Bünyamin şimdi terkibe girmenin, birikmenin, şimdi dağdaki kızları sevmenin. şimdi Yemen illerinde ölmenin nice. şimdi ol Şatt’a dökülmenin gürül gürül. şimdi Goran’a, Nâzım’a, Firdovsî’ye. şimdi Mahir’e, Deniz’e, Mazlum’a gitmenin şimdi Habil ve Kabil’le barışmanın. şimdi unutmanın vaktidir derin kuyulardan tutkuyla çekildim ve tenbelce çevrildim ol şiveye: Hikâye-yi Mağdurîn!zeban, lisan, dil, ziman; Tupac Amaru’yum ve bölünebilirim dörde yani hem Kürt, hem Arap, hem Türk, hem Fars. hem Simurg, hem hacı kuşu ve çarşılarda saklanan azınlık. yahut kavuşan nehirlerin hasreti ama ah, en doğrusu, gözyaşıyım ben, senin sürmen için ey Şark! ey Şark’ın payitahtı! sözcüklerin ağzıyla konuş benimle! ııı. ama senin söylevcilerinin ağzında kekre bir düşmanlık tadı ve tablet ve parşömen ve gazetede çığırtkan bir salâ, bir teneşir sevgisi. bilinir nice zalim olduğun. bilinir kanı sudan saydığın. bilinir erdemin, çilen, hikmetin ama benimsin, yalnızca benimsin “şehiden, şehiden, şehid”le! bak, yağmurla örtünen ağaç işte, herkesle aynı güne başladı yine bir ölümle kapandı yüzüne ve bir düşmanın bile kalmadı bak yalnızca gözlerinden oluşan Arap kızları, o asfuralar yüzümde kızışan şu renklere çarparak ölüm sözcüğüne bakmaktalar şimdi o sokaklarda çılgın Ali yok. avlulardan taşan asmalar budanmış. ve ölüm Barzan, Filistin, Herat ve Hewreman’dan sana taşınır kemikli eller üstünde kavruk erkekleri güzel kızlardan, gülmeyi kıvırcık çocuklardan kopararak, sızıyor senin kıvrımlarına ağır bir uyku gibi yalın ve çıplak! iyi bir sütanne gibi emzirsem bebekleri, açlığı ezberletsem yeniden yeniden. yüzümde bir yılan gezdirsem kangal kangal sana bir kötülük düşünsem. orta boylu Araplarla bir güneşe baksam uzun kirpiklerimle. kendi çöpünde eşinen bir halk gibi imandan, ölümden, sayddan konuşsam. bazı sözcükleri fetiş bilip çiğnesem. gülsem yeri değilken; ahmak ya da bilge sayılsam. bir bıçakla oyularak sesinden, bir sesle küfre çağrılsam ve yapay bir imlâ gibi dağlara bakarak ve bir nasır gibi topraktan türeyerek ve hatırasını zulmün paylaşarak seninle, a ha bu dağ, bu çöl, bu Ömer Muhtar’dır desem. senin zulmünle yiten imanı sana zulümle yenilesem, yeter mi kalbimin imtihanına? yeter mi kalemimdeki mürekkepten deniz? yeter mi ey Şark, çöker misin açtığın yaralar ve kendi yaralarının üstüne? ey Şark! bu zalim kavim yine uçurumda unutacak kendini, keçilerle çiftleşirken. ne bir deniz, ne buzdan kılıçlar, ne mumdan bir gemiyle dönebilecek evine. kendi suçlarıyla kızaran yüzün bir haile gibi gerildi sıska, yorgun, dilsiz ama ben seni affettim Bağdat! sen de acıya bir isim bul; “geçmiş” de mesela, “bugün” ya da “yarın”. bil ki acılardır Dicle’yle Fırat’ı kavuşturan. sırtımda zeybek yeleği, ağzımda stran ve uzak dağların soluyan ağzı, evlerde biriken telaş, karınca kümbetleri, kelam ve iftira birkaç serseri mazmun: Bağ-dat Bağ-dat Bağ-dat kardeşim benim! |
||
|
||
| Ah Tamara mızgin ve frok için ah! Tamara (bitmemiş bir şiirin ipuçları) yaşam ve ölüm iki hasım şimdi iki şüpheli şahıs her an birisindir her an ikisi Samanyolu uzanmış sere serpe hasat bitmiş erzak, kuruyarı istif geriye bir şairin hüznü kalmış biçilmedik boy vermiş, Başak uçları göbekte! incecik bileklerime batıyor ah, Tamara! büyüdükçe mi yitiriyoruz saflığımızı? Samanyolu çırılçıplak, gece yıldızlı dut yaprakları hışırdıyor, orda mısın? meyva dalları ağır, yorgun er sabah doğuracaklar yarın şimdi geceye karışıyorlar simsiyah yapraklarıyla kapımın yüzyıllık mavisi bir sağımlık çiyi çiçeklerimin -en çok şafakta tazedirler hep tükenmez bir umudun habersiz sebepleridir ağzımda dağılan Toran üzümü sapsarı tınazlarla sağılmayı bekleyen harman saçları tutuşan dağlar havaya akan kuru buhar! hep bu umudun dirilişidir Tamara! bundan tenim bu kadar esmer ve savrulup gidişim adı geri verilen diyarlara.. ııı tandırdan ahker eksilmez olmuş yapışmış hamuru yakıyor, bu koku oradan Batman Çayı, Malabadê’nin ayaklarını öpüyor ve tutsaklığının farkında bunca yıllık kalıbında böyle aktığı görülmemiştir bezgin, biteviye.. ve sesler eksiliyor geceden hasretlik bir Fa vurulmuş en son dört Mi yaralı Requiem’den Re teslim olmuş, pişmanmış diğerleri karanlıktan.. ama alev aydınlatır dumanı da saçılmış bir beyinden içeri kara burunlu kara postal işte her şey bu kadar açık, Tamara.. ıv adım, soyadım da söyleniyormuş gibi uzundu çok dövdüler beni, çok ağaçtan düştüm kafamda on dört kırık izi var, sıyrıkları saymadım katlayıp katlayıp boyuma uydururdu annem yine de çıplak ayaklarımı gizleyemezdi pantolon derken kırmızı bir kundura aldılar bir yaz Çermik’ten dönerken eskimesin diye hiç giymedim sonra ayağıma dar geldi.. yüzlerce bilye bulurdum düşlerimde uyanınca hiçbiri olmazdı hep ütüldüğüm günlerde görürdüm karığım büyüdü, düşler seyreldi.. bir sabah ayrı bir dünya, intizam! öğretmenin yazısı kadar yabancı.. paydosta kendi harfleriyle ağlayan annem hangisi bendim.. ben hangisiyim.. biraz Kafka okumak gibi bir şey galiba kapkara olmak belki belki ismin ne? hâli v - a ha! bu atlı Mıhlıso’dur ilerde itirafçı olacak! Nuro bir kolcu daha vurur bu kırkıncı! sıtma çaputuna birebir ellerinin şifası.. Edip vurulmuş. Edip vurulmuş.. Edip vurulmuş... hawaaar! jandarma. sıkıyönetim.. harekât... içtima. işkence.. terörist... sıtma. verem.. kolera... ölüm. yas.. taziye... vı dört parçalı göğsümü paletler çiğner her gün yürür giderler kirpiklerim boyunca önüme atılan kardeş başları taşırır yoksul gözlerimi de inadına ağlamam işte acım, yaşadığımca ağlasam bitecek değil! birilerinin kahır doluyor içi Tamara! birileri yakıyor kendini yunmak için acılardan yeter yeteeer y e e e t e e e e e e e e e r r r... vıı kaç çiçek kurusu kaç kelebek ölüsü kaç yüz buruşuğu yaşanamayan kaç aşk olası kaç heyecan kaç eksik ürperti hiç saramayacak kaç beden bir taş oynuyor yerinden bir adam güç bela öpebiliyor sevgilisini bir saz kırılıyor bir civan uçuruma salıyor ağırlığını bir köprü uçuyor bakmaktan ellerim yanıyor kâğıtta ellerime ağustos yağıyor durmadan en çok Baharları ağlıyorum bir yanardağın batısında vııı beklemek zamanı çoğaltır Tamara! belki bir deprem, hadi bir deprem taşırır yoksul denizleri ilk kurşun. ilk sağım.. ilk ağızsütü... dışarda fırtına var: bütün pencereleri açın! ve kederli bir yüze kapanır kapı tanrı kadar mağrur kadınlar bekler köylerde, şehirlerde acır yalnızlık başkasının ölümü: tek gerçek felaket! sapsarı bir endişeyle sokaklara çıkılır: Ağıt vurulmuş. Ağıt vurulmuş.. Ağıt vurulmuş... ah, heval! hiçbir romana sığmayacak hiçbir yüzyıla hasretimiz alnımdan kırgın sloganlarla bir şehir geçer her gün bültenler kelle başı söz eder öldüğümüz ülkeden ıx soğuk olur anneciğim.. soğuktur beklemek soğuktur kör umut biriktirmek sağır beyinlerde yeni yükünü yıkmaya benzemez ama en az senden eksilen kanlar kadar kutsal ve yardan, yarenden yoksun, öylece, birbaşına, sebepli bir intihar sebepli bir koyverip kendini, arkadan geleceklere.. yani anneciğim soğuk olur dizinden uzak her yer ölüler.. ölümler artar ömründe kaygıyla bültenleri izlersin.. soğuktur bahar gelmez soğuktur, ihanet artar.. soğuktur, iftira.. ve ben cüzamlı bir yolcuyumdur kimsenin konuk etmediği düşümde bir sevda bulurum, adı: Tamara! uzar, uzar sesim sessizlikte, bıkkınlığında sessizliğin derken yarına inanmaya başlar birileri düşlerinde umut bulur saçlarında bölünmüş bir şefkatin sımsıcak izi dudaklarında kaçak tütün tebessümü ve tokalaşmaları sertçedir, samimidir kendi renginde akar Kızılırmak Dicle kendi dilinde çalkanır ansızın hatırlanmış bir şey gibi x a a h, Tamara! niye mi tutuyorum ellerini niye mi dönüyorum köklerime sen ki birden çok, çoktan fazla ve kelimenin birkaç anlamıyla dişi ve ben tutuşmalıyım Tamara bir aşk da mutlu bitsin! xı Ayışığı Sonatı’nı çaldığımız akşam.. tabanlarım ağırıyor bıyıklarım gürültüyle uzuyor hışmımdan korkuyorum Tamara! bir namlu ucundaki darağacında tepinir, tepinir kesilmiş bir kuş gibi içim bıraksalar sulardım, dallarına çıkardım yeşilken şimdi savaşçılık oynar içimdeki çocuk artık hep ebe değil ve oyunlarına almıyor Beko’yu.. korkarak üşenerek büyüyen Feyzo’yu vurmuşlar! ensesine ölüm sıkılmış, iki el! Feyzo vuruldu. Feyzo vuruldu.. Feyzo vuruldu... a a h, heval! yaşam ve ölüm iki hasım şimdi iki şüpheli şahıs her an biriyim, Tamara her an ikisi, 94-95 Birinci Temrin: Kurban Süleyman öldü, yaşasın şakir! şimdi şiir dediniz biri sıkılıp gitti bendim o sefil üşümüş elinizde belki çok şey değildir aşkın ölümü gerekirse aranır öpülmüş resimlerde Japon bir sevgilim var -demek sizin de makyajlı bir Meryem gibi yitirmiş masumiyetini kiss diyor sex anlıyorum niyeyse merdivenim belki de onca bol ihanetten garsonu vurun lütfen çok tıkırtı yapıyor doğru ya saat şu kaşar resmiyeti dilimledi durdu en nazik günlerimi bazen de kıştı sakın bir dakka Gilda posterimi öpmeyin çok kıskancımdır ben sevdim mi çamına korum yorgun akşamlarda ekşın aktörleri gibi abazan kalırım hadi lale ezelim biri paydos mu dedi neden sakinsin kahrolası duygusal cin ezan okuyor varoşlar faşist içinde ve seçkinler cümle piçleri orta sınıfın devlete koşuyorlar uygun adımla bir kii sıfır hasarla marjinal cahil tenyalar oysa müezzin gibi bekledim sendeleyerek ağzımda tuz sustum kaç ışık yılı sakalımda sevimli beyazlar erittim suya kudurdu yaramdaki kurt o kiralık keder bennn bakımsız Şakir çarmıhına gönüllü baba sirklerinde çocuk ol hikayat-ı semender ağladı dizlerim yassı bir cüret halinde balkonda mıyız neyiz üç bira bir yahudi İhanetin Uğultusu öylesine bir Mayıs. bu ikinci, sen yoksun. ruhum çinko bir tepside. yalnız; arayan değil dönen biridir her yer bulaştı üstüme. kirliyim, bir zenci kadar telaşlı. bağırın, diye sustum, söz ve ses yabancıdır, ten yanılmaz. ansızın bir teleferik, termometre ya da aysar... deliyim, bir gece bekçisi kadar dalgın. kefen diye örtünmedin üstüme işte herkes çekip gitti. geç oldu, ama anladım, insandan korkmak gerektiğini. söyler- im, zaman ve veznedar cüreti: 'esrik bir kadını öpüyorum. bakmayın adımı bilmiyor. nasılsa unutur güneşin kuzeyden battığını. kasıklarımda cinlenen hin'e sarılıyor. bildiğim tek özgür ülke, nüfus: 1, rakım: 1.72! ' içime döndüm yine. seni severek kullandım çarşı iznimi. |
||
|
||
| içe dönmek ve her an birisi her an ikisi olmak... çoğaldıkça yalnızlaşıyor yalnızlaştıkça da çoğalıyor aslında kişi işte, bu, değil, bir karşıtlık ilişkisi düşünsene haykırdıkça gittikçe, kısılan sesimizi,,, ***** Şiirler için, teşekkürler cosinus,,, kalbindeki acıya tutunanların, hiç usanmadan dirilişi,,,bu; "ah Tamara" içindi,,, okurken yavaş yavaş yudumlandığım, yudumladığım değil! nadir şiirlerden biriydi,,,içimi içirdiğim. |
||
|
||
| o kadar güzel ki şiirler; soğukluğu ılıtıyor, uzağı yakınlaştırıyor ama yüreği de burkuyor... ve tamara'ya yeniden hayat veren o şiir... "büyüdükçe mi yitiriyoruz saflığımızı?" "birilerinin kahır doluyor içi Tamara! birileri yakıyor kendini yunmak için acılardan yeter yeteeer y e e e t e e e e e e e e e r r r..." "beklemek zamanı çoğaltır Tamara!" "soğuk olur anneciğim.. soğuktur beklemek soğuktur kör umut biriktirmek sağır beyinlerde" "düşümde bir sevda bulurum, adı: Tamara! uzar, uzar sesim sessizlikte, bıkkınlığında sessizliğin" ve daha nice "ben"de(n) olanlar... sağol cosinus, selim temo'yla bizi buluşturduğun için... bir şiir de ben eklemek istedim. Onbir Meridyende Sürgün Keder ve İbrişim şiirin İstanbul’una giderken on bir meridyende sürgün, keder ve ibrişim gecenin sır olduğu camlarda Mavi Tren uykusu yorgun yana sır değil aksimizin iyi bakarsan en önde kavaklar bir kadını anneme benzetirim sabaha karşı üstümü örter sabaha karşı Gevaş olaydı keşke zeytuniye kesmiş bir çift kederle siyah ibriğim kemerlerden doğuya doğru gidersen belki de Batman yarına yetişecekmiş telaşıyla sisli bir kontranın elinde yeni kırılmış bir dal ve baygın petrol kokusu her akşam bıttım kavuran çarşılar ve faili meçhuller, evladiyelik! ve zencefil derim en fazla Diyarbekir ve melamin şeker kaseleri çocuklar ilik oynar surlarında Kızıltepe tarlaları evin bağlarken Dicle yatağına dönüyor kumlanmaya dinmiş aks-i suda ayakları nemlenen şehirli kızın romantizmi yapay ve yüzü kadar beyazdır köylüler süt sağarken akşamına kirli yeşil bir geceye benzer Kurtalan bebekler sıtmaya açar gözlerini ötesine tren gitmez bu yüzden! en akşam-üstü Adil cevaz! Erciş’in bir avaz yankısında netsen sığmaz nazarına Van Gölü evde unutulmuş bir denizdir Van Gölü anasından ayrı, sahipsiz Hasan Bildirici öykülerinde dingin, saydamsı hava raporlarında mutedil dalgalı karnında feribot gezdirir katarlar yorulur Tatvan çıkışında içmeler ekşi ve soğuk kaynarken bilmem ki yol İran’a mıdır? Suruç’ta bir gündüz düşü alır kızların elini kirmenden bir serap doğrulur yağmur yağdı mı usulca uzansan Karacadağ sıvasız evlerin eyvanından höykürdükçe çoğalır bulutlar gölgelir kuzeyden güneye Mardin Eşiği yine de Nusaybin deme ne olur, sızıyor yaramdan yol kıyısına atılmış ceset gibi Ergani yenikliğin kavrukluğunda yeşerir Siverek ve fakat Silvan diyemem, ağlarım; çocukluğumun başkenti! “Bitlis’te beş minare” bilemezsin nasıl geçerim Başkale’den bilemezsin nasıl ağlarım ah canan mısın Şemdinli ne kaçak geçtim üstünden şimdi Bingöl’de güneşe bakarak Malazgirt ovasından koyun peynirini karıncalı sesimde aşk ilanlarımı ve o mahcup Garzan Çayı’na değen ayaklarımı Lice’nin taranmış bir kahvesinde esmer alınlı bir ihtiyara dersem az doğrulup Mutki tütününden sararız, biliyorum kötü kaynamış kemiklerimiz sızlarken ben on bir meridyeni sevmekten men dilimde kurşun bukağı, ölüm buhurlar içinde bir Digor sabahı bir eksiklik omzunda kaçakçı yetimleri gibi Dersim ve Seyit sakallarıyla Rızo şu giden hangimizin Besê’si? hangimiz sivil bir aşkın kıyısında değiliz? hangimizin bağımsız gök yüzü? gecikmiş kırlangıçlar gibi deliyim boşuna uslandırmayın beni! Berivan serini bir Cizre ikindisinde Mem û Zin hasretine banacak Reşkotan bulguru olaydı keşke! mutlak bir yarın ayırdım kendime dağlarımdan damıtarak ve yaralıyım Bagok kadar a a h, diyorum; şu karanlık! şu bahtım renginde utanç atmosferi: hiçbir gelecek paklamaz seni! ellerim bir kaşığın yörüngesinde geç doğmuş çocuk acemiliğinde ve tasasında dul kalmış taze gelinin zeytuniye kesmiş kederlerde on bir meridyen gibi hareler her meridyeninde ölüm her haresinde yangın (kasten süsü verilmiş) sürülen halkım geçiyor içinden iyi bakarsan en önde kavaklar ve tüten yangınların isi dağlanmış kemerler gibi bir çift siyah ibrişim gecikmiş yağmurlardan geliyorum epey ağladım sayılır epey buhurdan ve yataklık gönlüm köklerimi saldığım cismim yapraklarımı açtığım yerdedir ben dağları taşıyorum sırtımda ondan böyle pek! on bir meridyende sürgün, keder ve ibrişim on bir meridyende dinmeyen serhıldana bütün sesimi vermişim! 1994-95 |
||
|
||
| Külün Uğultusu Külü anlatacak şiir, uzamına bulanmak zorundadır.Üstümden başlarsam; battaniye, teypte Nirvana. Rock In Town bileti, küllük ve boş poşet Lorca ve flüt. Yırtılmış bir banka cüzdanı. Külle dolaştım bütün gece.dünya epey değişmişti. Korktum birden Karşımda Zenon ve Perikles’i görünce. Su’yun ve tuz’un tarihinde insan vazgeçilmezmiş ateş ve yeşil için. yumru ve çöl için.gölge ve buz için.bir denizi öpen bütün kıyılara koştum.kundağımda gül kanatları ve sardunya rengiyle. oysa intiharı kuruyordum, bir telefon direğini bacaklarımla üçe tamamlayarak. boynumda ağaç , nehir ve gök- yüzü dağlanmış solgun bir çocuk hayali. yaşamak ,bir katlanma etkinliğidir.ve söylediklerimizin büyüsü söyleyemediklerim- izdedir. Diyeceğim birden karşımda Lucretius ve Dante İlhan Berk, yaşlı bir cep aynasıdır! (Varlık, Temmuz 1997) ***** ve söylediklerimizin büyüsü söyleyemediklerimizdedir ve şiirin kanatlarında asılı duran sözcükler, işte en çok ta buna işaret eder,,, |
||