|
||
| Beni sinemada yaratıcı bir çalışmaya yönelten neydi? (Yaratıcı çalışma: insanlar arasında yaşayan bir insanın yapıtı. Bu terimle, yalnızca sanatçının çalışma alanını ilgilendiren bir şey anladığımın açıkça bilinmesini isterim. Her işçi, yaşarken, yaşayabildiği ölçüde yaratır. Yani, varlık koşullarının özgür ve açık olduğu ölçüde; sanatçı için de, zanaatçı için de, işçi için de bu böyledir). Sözde doğuştan gelen karşı konulmaz bir çağrı değil. Çünkü bu, şimdiki gerçeğimizden uzak romantik bir kavram, ayrıcalı çalışmalarını öbür insanlarınkine karşı çıkarmak için sanatçılar hesabına uydurulmuş, soyut bir terimdir. Çünkü doğuştan gelen çağrı yoktur; var olan kendi tecrübelerinin bilincine ermek, öbür insanlarla bağlantılı bir insanın yaşamının eyteşimsel akışıdır. Bunun gibi ben, ancak yaşanmış, insanî olayların ateşli ve nesnel incelenmesiyle günü gününe uyarılmış bir tecrübe sayesindedir ki, uzmanlaşmaya varılabileceğini düşünüyorum. (...) Sinema beni çekti, çünkü sinemada daha iyi bir toplu çalışmaya yönelmiş birçok insanın atılım ve titizlikleri birleşip, uyuşuyor. Yönetmenin insanî sorumluluğunun bunu şaşılacak ölçüde yoğunlaştırdığı açıktır, ama şu şartla ki, yönetmen dünya konusunda göçücü bir görüşe kendini kaptırmasın. Yönetmeni en doğru yola yöneltecek de yine bu sorumluluktur. Beni sinemaya özellikle yönelten şey, yaşayan insanların öykülerini anlatmak görevidir: Şeylerin arasında yaşayan insanlar, yoksa şeylerin kendisi değil. Beni ilgilendiren sinema, insanbiçimci bir sinemadır. Bundan dolayı, yönetmen olarak bana düşen görevlerden beni en çok tutkulandıranı oyuncular üzerindeki çalışmadır; yaşamaya çağrıldıkları yeni gerçeği, sanatın gerçeğini doğuran yeni insanların yaratıldığı insan malzemesidir oyuncular. Çünkü oyuncu her şeyden önce bir insandır. Temel insanlık niteliklerine sahiptir. Oyuncuları kişilerin yaratılışında derecelendirirken onlara dayanmaya çalışırım; öyle ki, insan-oyuncu ile insan-kişi, belli bir noktada artdt tek bir varlık meydana getirirler. (...) Tecrübe bana özellikle şunu öğretti ki, insan varlığının ağırlığı, "bulunuş"u, perdeyi gerçekten dolduran tek "şey"dir; hava onunla, onun canlı varlığıyle yaratılır ve insanı hareket ettiren tutkularla gerçeklik ve derinlik kazanır. Öyle ki, aydınlık dikdörtgenden birazcık kayboluşu, her şeye bir "natürmort" görünüşü getirecektir. İnsanın en önemsiz hareketi, adımı, kararsızlıkları, içtepileri, yalnız bunlar bile insanı çevreleyen şeylere ve bunların içinde bulunduğu çevreye şiir ve titreşim verir. Sorunun bundan başka herhangi bir çözümü gözlerimizin önündeki gerçeğe hep bir suikast gibi gelecektir bana: İnsanların yarattığı ve onlar taraşından sürekli olarak değiştirilen gerçek. Çıplak dekorun bir parçası önüne yerleştirilmiş insanların gerçek insanlık verilerini bulmasını bilsem, bir duvarın önünde bile filim çevirebilirim. Önemli olan bunları bulmak ve anlatmaktır. Luchino Visconti (Cinema, sayı: 173-174, 25 eylül-25 ekim 1943) Çeviren: Nijat ÖZÖN |
||