|
||
| AKP'ye açılan kapatma davası kimse için sürpriz değil. Katı laik devlet-toplum çekişmesinin demokrasiyi yıllarca işlemez kılması sonrası AKP'nin güçlenmesi, eski seçkinlerin gücünü kaybetmesi anlamına geliyor. Başsavcı da, AKP'ye yerel seçim öncesi 'öncü' darbe vurmak istedi VELİD NÜVEYHİD (Arşivi) Türkiye'de Yargıtay Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya'nın, laik değerleri ve anayasayı ihlal etme suçlamasıyla iktidardaki AKP'ye dava açması sürpriz değil. Zira başsavcı 162 sayfalık binlerce kanıt içeren dilekçesinde, aralarında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Tayyip Erdoğan'ın da bulunduğu 71 AKP üyesine siyaset yasağı getirilmesini istedi. Başsavcının dava açma gerekçesi, Türkiye'de İslamcı rejim kurma girişimi suçlamasına dayanıyor. Bu girişim, başsavcının görüşüne göre, Atatürkçü devletin 1924'te halifeliğin resmen kaldırılmasından bu yana tesis edilen laik hukuk sisteminin cezalandıracağı bir suç. Tehlikeli bir macera Aslında dava, devletin hukukuna dayalı 'üst' kimlikle toplumun tarihi kimliği arasındaki uzun savaş bağlamında geldiği için sürpriz değil. Üst yapıyla (anayasa) toplum arasında 84 yıldır süren bu çekişme, aslında İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin 1908'de Osmanlı Sultanı II. Abdulhamit'e karşı askeri darbe düşüncesi üzerine tesis edildi. İlk büyük darbenin üzerinden 100 yıl geçti. Türkler, 2001'de devlet-toplum uzlaşmasıyla iç istikrar bulana dek, bir asır boyunca askeri sarsıntılar, bir dizi savaş, darbeler ve dönüşümlerle geçen zor dönemler yaşadılar. Başsavcının açtığı dava, tehlikeli bir siyasi macera olarak nitelenebilir. Çünkü bu dava, Türkiye meclisinin üniversitelerdeki başörtüsü yasağını kaldıran düzenlemesi ve siyasi partilerin devlet çıkarları ve ulusal güvenlikle çeliştiğini teyit eden deliller olmaksızın kapatılmalarının engellenmesini öngören düzenlemelerinin önünü kesme girişimidir. Başsavcının adımı, şu an iki önemli savaşa girmeye hazırlanan İslamcı partiye 'öncü darbe' teşkil ediyor. Birincisi, laik yargıçların yıl sonunda emekliliğe sevk edilmesi ve yerlerine alternatiflerin atanması. İkincisiyse, gelecek yıl düzenlenecek belediye seçimleri için hazırlıklara başlanılması. O halde dava adımı sürpriz değil, 'öncü savunma' bağlamında gelmekte. Zira bu adım, toplumun devletten tecrit edilmesi ve iktidarın kendi şart ve düşüncelerini halka dayatan seçilmiş seçkinlerde toplanması üzerine kurulu cumhuriyet mirasını koruma girişimidir. Son genel seçimlerde yüzde 47 oranında oy alma başarısı gösteren İslamcı kütlenin büyümesinden zarar gören siyasi güçleri birleştirmeyi isteyen öncü bir darbedir. Başsavcı boşuna harekete geçmedi. Bu adım, Atatürkçü mirası koruma çağrısı yapan anayasaya ve laik, cumhuriyetçi, Batıcı ve milliyetçi oluşumların korku-larını kullanan halkçı desteğe dayanıyor. İslam'ı Türkiye'ye kendi dili ve geleneklerini dayatan ithal bir Arap çağrısı olarak değerlendiren faşist akımlar da bu korkulardan yararlanıyor. Başsavcı demokrasiye ve çoğunluğun iradesine muhalif bu 'hukuki' adımı atma kararı aldığında, iktidarı devirmek için laik anayasayı ve laik yöntemle milliyetçi düşünceye onay vermeyenlere karşı bölünmüş sokakları kullandı. Konu gülünç ancak hedef aldıkları açısından da ciddi. Zira tarihte son olabilecek uyanık bir adımı oluşturuyor. Türkiye tarih boyunca, kendisini topluma dayatan devletle, uzlaşı fikrine dayalı bir kimlik üretmeye çalışan toplum arasında sert çekişmelere sahne oldu. Bu çekişme, demokrasinin defalarca işlemez kılınması, meclisin feshedilmesi, milletvekillerinin tutuklanması ve partilerin kapatılmasının yanı sıra köktencilik, selefilik, laikliği tehdit etmek ve anayasaya muhalefet gerekçeleriyle tarihi liderlerin siyasetten men edilmesine yol açtı. Bu çekişme bazen gizli bazen aleni olarak yaşandı. Devletle (anayasa) toplum (demokrasi) arasındaki çekişme, modern Türkiye'nin askeri darbelerle başlayan ve nispeten sayısal çoğunluğun şartlı kabulüyle istikrar bulan tablosunu çizdi. Fakat şartlı kabul sürekli karşılıklı güvene ihtiyaç duydu. Zira devlet (perde arkasında iktidarda bulunan askeri konsey) İslamcıların iyi niyetine dair sürekli kuşku duyuyordu. Toplumsa (sivil ve yerel kuruluşlar) seçkinlerin, insanların tercih, eğilim ve Arap-İslam coğrafyasıyla nispeten eşgüdümlü olan düşüncelerini yok etmek için anayasal yetkilerini kullanacağından endişelendi. Atatürkçülüğün şu anki sorunu, görevlerini bitirmesi ve sunacak yeni şeylere sahip olmaması nedeniyle tarihi bir ölüm sürecine girmiş olması. Atatürkçülük dine saygı gösteren Avrupa laikliği değildir. Atatürkçülük, dine darbe yapan ve dini askeri kararla devletten ayıran bir eğilim üzerine kuruldu. Dini devletten ayırmakla yetinen Avrupa laikliğiyle, devletin din üzerinde kontrol kurmasına dayalı darbeci harekete dayanan Atatürkçü laiklik arasındaki bu fark, Avrupa gelişimiyle asker-seçkin devletinin topluma karşı yürüttüğü siyasi infaz arasındaki tarihi mesafeyi yansıtıyor. Avrupa laikliği bu bağlamda devletle toplum arasındaki anayasal ilişkinin sınırını çizerken, Atatürkçü laiklik tarihe karşı darbeci bir adım oluşturdu ve devletle toplum arasındaki anayasal ilişkinin sınırlarını güçle dayattı. Devlet toplumu yansıtmalı İlk darbenin üzerinden yaklaşık 100 yıl geçti ve Türkiye hâlâ, toplumsal direniş aracılığıyla tarihi kimliğini arıyor. Bu tarihi direniş nedeniyle seçkin kesim, sokaktaki halk desteğinden beslenen siyasi kütlelerin meclisteki varlığına onay vermek ve uzlaşmayı kabul etmek zorunda kaldı. AKP, devletin (üst) hukukuyla toplu-mun (alt) kimliği arasındaki bu uzlaşmayı koruma gereğinin temelini oluşturdu ve demokratik deneyimin başarısı da bu tarihi uzlaşmanın sürebilmesine dayanıyor. Zira devlet, İbni Haldun'un Mukaddime'de dediği gibi toplumun iskeleti veya 'maddenin resmi-dir'. Resim toplumun maddesini yansıtmalıdır ki despotizm olmadan kenetlenebilsin. Başsavcının AKP'ye yönelik adımı sürpriz değil. Bu dava aksine, tarih sahnesinden yok olmaya başlayan 'üst' güçle, Atatürk cumhuriyetini çöküşten kurtarmak için uzlaşmaya aracılık eden kütle arasındaki uzun tarihi çekişme çerçevesinde geldi. (Bahreyn gazetesi Vasat, 18 Mart 2008) http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=250913&tarih=23/03/2008 Financial Times: 'Kapatma davası, seçimi kaybedenlerin açık darbesi' İngiltere'nin saygın gazetesi Financial Times, editör köşesinde AK Parti hakkında açılan kapatma davasını "Seçimi kazanamayanların açık darbesi" olarak değerlendirdi. "Laik kesimin bu çabaları anayasal meşruiyetin incir yaprağıyla gizleniyor olsa da seçimde kazanamayan güçlerin açık bir darbesi anlamına gelmektedir. Bu güçlerin başarıya yaklaşmaları halinde bile Türkiye Avrupa'yı unutmalıdır" diye yazdı. Haberde ayrıca şu görüşlere yer verildi: "Bir ülke düşünün ki yargı, aniden daha bir kaç ay önce seçimle işbaşına gelen hükümet partisini kapatmak ve üstelik başbakanına ve cumhurbaşkanına siyasi yasak getirmek istesin. Türkiye'ye hoş geldiniz. Türkiye, Fransa ve Almanya'daki şu anki iktidarın tutumundan kaynaklanan nedenlerle Avrupa Birliği ile zorlu bir üyelik görüşmeleri sürecindedir. Ancak ülkenin AB üyeliği, yeni-İslamcı ve Avrupa taraftarı Tayyip Erdoğan'ın liderliğindeki hükümet ile kendisini Avrupalı gören fakat AKP'yi iktidardan düşürmeye çalışan laik kesim arasındaki çatışmayla gölgelenmektedir..." 22 Temmuz seçimleri öncesi krizlere de değinen gazete, "Türkiye, geçen yaz ordunun Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanı olamayacağı ve eşi türbanlı olduğu için laik Cumhuriyeti koruyacağına ilişkin internet sitesindeki ultimatomla anayasal krize sürüklenmişti. Ancak Erdoğan seçime giderek oylarını yüzde 47'ye çıkarttı, Gül cumhurbaşkanı oldu. Şimdi ise başsavcı dava açmıştır. Bu dava değersizdir" diye yazdı. http://www.sabah.com.tr/haber,B82A7DDE916347E2AEE34CADA545B180.html |
||
|
||
| "kimlik arayi$i" tanimi çok agir .. Zira Orkun, Otesi Elege$, SolgenTa$ yazitlari kanyak olmak uzere, kimlik arayi$imiz binyillarca evvel bitmi$ idi Ancak bu tur "sifat"sal tarti$malarin kasten uzatildigi kanaatindeyim. |
||
|
||
Mesaj Sayısı: 951 Ynt: bütün türklere bir soru! « Yanıtla #74 : Bugün 00:37 » Alıntı Değiştir Sil -------------------------------------------------------------------------------- Alıntı sahibi: UmaY QaGañ üzerinde 12.11.06/18:03 Saçma! Bu $ekilde bir empati kurulamaz ki durumlar ayni degildir. Ilk ba$ta, kurdler farIsî bir halktir ve ayri bir halk olarak adi anilageldigi tarihten beri hiç bir yerde, hiç bir biçimde bir devlet kurmami$tir. Kari$tirdiginiz $eyi gostermek istiyorum, milletler ve halklari bir tutamazsiniz. Tam bir dili olmayan bir halka millet vasfi yukleyemezsiniz, bir tarihi, bir kulturu, kendilerine HAS bir $eyleri yokken.. Bunun içindir ki binyillardir ba$kalarinin himayelerinde ya$ami$lardir ve bundan gocunmami$lardir. Ve gocunmamaktadirlar da aslinda... bu ulkede kurdlerin ya$am hakkini rahatsiz eden tek bir $ey yoktur! aksini iddia eden buyursun gelsin. eyy boş kafa ne yapıyorsun buralarda... sen sana takıl... keşmerrr |
||
|
||
Saçma! Bu $ekilde bir empati kurulamaz ki durumlar ayni degildir. Ilk ba$ta, kurdler farIsî bir halktir ve ayri bir halk olarak adi anilageldigi tarihten beri hiç bir yerde, hiç bir biçimde bir devlet kurmami$tir. Kari$tirdiginiz $eyi gostermek istiyorum, milletler ve halklari bir tutamazsiniz. Tam bir dili olmayan bir halka millet vasfi yukleyemezsiniz, bir tarihi, bir kulturu, kendilerine HAS bir $eyleri yokken.. Bunun içindir ki binyillardir ba$kalarinin himayelerinde ya$ami$lardir ve bundan gocunmami$lardir. Ve gocunmamaktadirlar da aslinda... bu ulkede kurdlerin ya$am hakkini rahatsiz eden tek bir $ey yoktur! aksini iddia eden buyursun gelsin. eyy boş kafa ne yapıyorsun buralarda... sen sana takıl... keşmerrr avatarina koydugun moron suratina bak bana msj yazarken de ona gore destur al eleman relax ... |
||
|
||
| Kemalizm’den demokrasiye... MEHMET ALTAN Önceki gün... İttihat ve Terakki’den başlayıp Kemalizm ile iyice kökleşen refleks, AK Parti’ye karşı ani bir hamle yaptı: -Laiklik elden gidiyor... Bir önceki hamle de DTP’ye karşıydı: Bölünüyoruz... Ak Parti ile DTP’nin birlikte toplam oyları yüzde 56... Yargı, halkın yüzde 56 oyunun şeriat ve bölücülük istikametinde kullanılmış olduğunu söylemeye uğraşıyor. Kendi halkıyla dövüşen... Bu dövüşü kazanabilmek için kendi halkını insafsızca suçlamaktan çekinmeyen... Biz zihniyet bu. * * * Sorup sorup durduğum... Ama cevap alamadığım sorular var: -Atatürk devrimleri oturdu mu, oturmadı mı? Oturduysa, kimse bu halka siyasal İslam’ı dayatamaz... Din devletine dönüşmeyiz... Yok... Bu devrimler oturmadıysa, halkın laiklikten çıkarı yoksa, o zaman da bunu savcı iddianameleriyle sağlayamayız. ‘Neden oturmadığını’ daha derinlemesine konuşmalıyız. * * * Ankara’nın hepimizi yeniden bir büyük karmaşanın eşiğine getirip bırakan köhne reflekslerinden kurtulmanın çaresi ne? Ne yapmalıyız? Aslında su soruların cevabı AK Parti iktidarının ilk üç yılındaki icraatında çok belirgin bir biçimde var. Evrensel demokrasi... Evrensel hukuk... Akılcı ekonomik icraat... Toplamına kısaca ‘dünyalaşma’ da diyebilirsiniz. İdeolojik bir başkent olan Ankara’daki Kemalist militanlık, ancak dünyalaşmanın hukuksal meşruiyetiyle aşılabilir. İlk üç yıl içinde olan da oydu. O nedenle, eski refleks bu kadar rahat hareket edemiyordu. * * * Hukuksal olarak cezalandırılamayan 27 Nisan muhtırası ancak genel seçimlerle aşıldı. Ama genel seçim süreci bizi dünyalaşma enerjisinden de geri bıraktı. Ankara’nın iç siyaset kavgası öne çıktı. Daha önce yeryüzünü muhatap alan Ak Parti, CHP ve MHP’ye muhatap olmaya başladı. Bu, Kemalizm’e karşı ‘evrensel demokrasi’ alternatifini gölgelendirdi... Eski refleksler bir adım öne çıktı. * * * Çıkmasa... Genel seçim ertesinde... Üstelik bir yıl bile geçmeden, yüzde 47’lik bir büyük başarıya rağmen... Bu hukuk skandalıyla karşılaşır mıydık? Halk iradesinden hoşlanmayan, topluma eski zihniyete göre istikamet vermek isteyen bir arzu şansını bir daha denemeye cüret edebilir miydi? Dün Köksal Toptan, Ak Parti’nin ‘laiklik karşıtı odak’ olma suçlamasına dolaylı bir cevap verirken... Kopenhag Kriterleri için nasıl çalıştıklarını, gecelerini gündüzlerine kattıklarını anımsattı. Doğru... Gerçekten de öyleydi... Ama biz daha ancak Kopenhag Kriterleri’nin ‘kritik eşiğini’ aşabilmiş durumdayız. Zaten nerede olduğumuzu yaşadığımız şu utanç verici durum gösteriyor. * * * Kızmadan... Sinirlenmeden... Bıkmadan... Usanmadan uğraşarak... Hep birlikte... Halk iradesinden hoşlanmayan bu yeteneksiz elite karşı... Daha güçlü... Daha etkin... Ve daha üstün olmak için... Evrensel dünya ölçüleriyle kol kola girmeliyiz. Unutulan yeni sivil anayasa... Ve savsaklanan AB reformları için gaza basmanın tam zamanı. * * * Gaza basın ki... Ortadaki kavganın... ‘Laiklik’ meselesi değil, halk iradesine karşı bir sivil darbe olduğu iyice anlaşılsın. 16.03.2008 Gönderildi : 24.03.08/00:51 Hedefte sapma ve çözüm Suç Başsavcıda değil, bizi dışarıda utandıran yazılı hukukta... Siyasal Partiler Yasası yerine Başsavcıya saldırmak hedefte yanılgıdır. Çözüm bellidir. Partiler yerine, onların ve özgürlükçü rejimin mezar kazıcısı olan 12 Eylül ürünü çağ dışı yasayı kökten değiştirmek... SAMİ SELÇUK Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, yüzde 46.7 oyla iktidara gelen parti hakkında kapatma davası açtı. Ruijten-Oomen'in ve Lagendijk'in dedikleri gibi bu akıl almaz bir komik-şaka değil, ciddi. Watson'ın dediği gibi düş değil, gerçek. Swoboda'nın dediği gibi delilik/çılgınlık ve hukukçu Başbakan Schröder'in vurguladığı gibi asla onursuz değil, tam tersine Türkiye'de yazılı hukuka yaslanan bir girişimdi. Ve kıyamet koptu. Tozdan dumandan birbirini ne gören var ne dinleyen. Lütfen konuya yoğunlaşalım. Dava ile ilgili iki yasa var. Biri, 12 Eylül ürünü Anayasa. 68. madde, "Siyasal partiler(in), (...) tüzük ve izlenceleri ile eylemleri, (...) laik cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz" diyor. Anayasa'nın 69. maddesi, bir siyasal partinin bu tür eylemlerin odağı olduğu Anayasa Mahkemesi'nce (AYM) saptandığı takdirde temelli kapatılacağını söylüyor. Öbürü, yine 12 Eylül ürünü 1983/2820 sayılı Siyasal Partiler Yasası. Yasanın 78-103. maddeleri siyasal partilerle ilgili onlarca yasak öngörüyor. 103. maddesi de '...laiklik karşıtı eylemlerin odak durumunu oluşturup oluşturmadığını' AYM belirler, diyor. Bu yasaları yabancılar bilmeyebilir. Ya bizler, T.C. yurttaşları, özellikle parti kurucuları? Bilmeme hakkımız var mı? Yok. Yok ama şu 'odak' da neyin nesi? Sınırları nerede başlar, nerede biter? Tanımlayabilen var mı? Yok. Hukuku sulandırıp siyasallaştırmaya elverişli, netameli bu sözde kilit kavram, içine her şeyin kolaylıkla sızabileceği bir çıkın aslında. Sağlıklı bir hukukta çıkın/torba sözcükler olmaz, köşeli kavramlar olur. İşte Başsavcı, doğru/âdil hukuka göre değil, bu yasal hükümlere; bu yanlış hukuka yaslanılarak daha önce verilmiş Fazilet, Refah gibi partilerle ilgili örnek kararlara göre bu davayı açıyor. Bu yasalar, savcıya hiçbir takdir yetkisi tanımıyor. Dava açma konusunda yerindelik/maslahata uygunluk sistemini reddediyor; zorunluluk sistemini getiriyor. Dikkat ediniz lütfen. Bu yasaların hiçbir maddesinde, 'Bir parti %46.7 oy almış'; 'Dava, toplumu sarsacak, siyasal/ekonomik istikrarı bozacak, yatırımı engelleyecek, işsizliği artıracak, demokrasiyi yaralayacak, Türkiye'nin saygınlığını örseleyecek'; 'Ülke dışı askeri harek·t yaptıran iradeyi boşlukta bırakacak'; 'Olası siyaset yasağıyla Cumhurbaşkanının meşruluğunu gölgeleyecek'; 'Hakkında dava açılan partiyi önce sanık, sonra da mağdur/mazlum yapacak, ilk seçimde de daha kazançlı kılacak ise dava açıl(a)maz' denmiyor. Kimileri de Başsavcının karakterinden söz edip çıkarsamalar yapıyor: Kararlı, ölçülü. Peki, Başsavcı kararsız, ölçüsüz olsaydı, 'Ben, yazılı hukuku dinlemem. Davanın siyasal, ekonomik, toplumsal vebalini taşıyamam. Her şeyden önce Türkiye'nin bu dava ile ne kazandığına, ne yitirdiğine bakarım. Dünya karşısında ülkemi utandıramam. Halkın iradesine saygısızlık edemem. Demokrasilerde parti kapatmak kural ve sıra dışı bir olay. Egemenlik, benim değil, kayıtsız şartsız ulusun. İspanya'da Herri Batasuna terör örgütü ETA'yı överek suç işlediği için kapatıldı, Almanya'da 1950'lerde sadece iki parti kapatıldı. Oysa Türkiye partiler mezarlığına döndü. Otuza yakın parti idam edildi. Mazlumların/mağdurların çoğu güçlenerek geri döndüler. Demokrasi sicilimiz bozuldu. Öyleyse parti kapatma davalarını açmam. Kaçınırım, hatta korkarım' diyerek görevini savsayabilir ya da erteleyebilir miydi? Bayanlar, baylar! Lütfen önce kararınızı verin: Burası bir hukuk devleti mi yoksa herkesin keyfine göre davrandığı bir oymak mı? Ve de bir kez daha düşünün: Bu gerekçelerle dava açılmasaydı, asıl o zaman yargı siyasallaşmaz mı, sinmez miydi? Bizler, yağmurdan kaçarken doluya tutulur, çelişkiye düşmez miydik? Eğer burası, bayanlar, baylar, bir hukuk devleti ise, dava açmada zorunluluk sistemi benimsenmiş ve de 'kesin kanıt' değil, 'yeterli kanıt' var ise, savcı davayı açmak zorundadır. Hiçbir gerekçeyle ve de siyasal kaygılarla dava açmayı asla erteleyemez. Eğer savcı, kişisel görüşlerini, inançlarını görevine karıştırır, kendinden menkul bahanelerle durumdan görev çıkarır, davayı açmaz, ertelerse, siner, siyasallaşırsa, işte asıl o zaman korkmamız, kıyameti koparmamız, dizlerimizi dövmemiz gerekir. Başına buyruk davranan, yasalara uymayan, görevini savsayan, yetkisini kötüye kullanan bir savcı, bugün size, yarın başkasına neler yapmaz, bir düşünün. Sığ çıkışlarla kurumları, insanları yıpratmayalım. Herkes, sinirlerine egemen olmalı, serinkanlılıkla kendisine çekidüzen vermelidir. Unutmayalım. Sorumsuz tepkiler de ülkemizi küçük düşürür; yargının ilerideki kararı, ne yönde olursa olsun, gölgelenir, adalet kirlenir. AYM üyelerini atayanın kimliği üzerinden Mahkemece verilecek kararı şimdiden kestirmeye kalkışmaktan da kaçınalım, lütfen. Yargıçlar, kişisel görüşlerini, inançlarını duruşma salonuna sokamazlar. İddianame, adı üstünde iddialar içeren bir yazıdır/metindir. İddialar, zayıfsalar, sakatsalar elbette çürütülebilirler; elenirler. Ancak bu, mahkeme salonlarında belli olur. Zira, iddianamelerin tartışılacağı yerler, kent meydanları, köy kahveleri, basın değil, yalnızca mahkeme salonlarıdır. Bu bir. Parti kapatmak, demokrasilerde çok ayrık kınanası bir durumdur. Sık yaşanırsa, demokrasi önce yalama olur, sonunda da tükenir. Çünkü, parti bir siyasal akımın örgütlenmesidir. Partiyi kapatmakla tüzel kişiyi ölümle cezalandırmış olursunuz. Ama bu ölüm cezası, siyasal akımı, düşünceleri öldürmeye yetmez; ceza sonuçsuz kalmaya mahkûmdur. Bu boşuna çabalardan/düzenlemelerden artık vazgeçmeliyiz. Bu iki. Kimileri, hatta hukuk adamları, yargıçlar, savcılar da, uygulayacakları yasaları beğenmeyebilirler. Ama hukuk bilincini özümsemiş bir hukuk toplumunda, mantıklarını zorlasa, vicdanlarını acıtsa da, onlara uymak zorundadırlar. Çünkü 'Yasalara, doğru/yerinde oldukları için değil, yasa oldukları için uyulur.' Bu üç. Gelelim en önemli noktaya: Siyasal Partiler Yasası gibi yasaklarla dolu bir metni çağcıl hiçbir demokraside bulamazsınız. Bu Yasa, demokrasi karşıtıdır, halkın iradesini hiçe saymaktadır. Eğer bir savcının eline bu yasayı teslim ederseniz, o da, sizler de, hukuku kullanarak toplumu ezmek, bu tür sancıları da sürgit yaşamak zorunda kalırsınız. Bu dört. Yargının önüne gelen konularda yorumlar yapmaya kalkışırsanız, yasaları çiğner (T. Ceza Yasası, m. 288, Basın Yasası, m. 19/1), yargı bağımsızlığı ilkesini örseler, kaş yapayım derken nice göz çıkarırsınız. Bu beş. Suç Başsavcı'da değil, bizi dışarıda utandıran yazılı hukuktadır. Siyasal Partiler Yasası yerine hukukun gereğini yapmakla yükümlü Başsavcı'ya saldırmak, hedefte yanılgıdır/sapmadır. Bu altı. Çözüm bellidir. Partiler yerine, onların ve özgürlükçü rejimin mezar kazıcısı olan bu 12 Eylül ürünü, demokrasi özürlü, çağ dışı yasayı tez elden mezara gömmek ya da en azından kökten değiştirmek. Dava vesilesiyle bu fırsat yakalanmıştır. Ulusal iradenin temsilcileri, bu fırsatı zafere dönüştürmeli, egemenliği halk adına kullanabildiklerini kanıtlamalıdırlar. Bu yedi. Prof. Dr. Sami Selçuk: Onursal Yargıtay Başkanı, Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi sami selçuk meslek ilkeleri gereği hukuka saygıyı vurgulamış.bi açıdan haklı,ama peki saygı duyulacak bir hukuk var mı bu ülkede?peki biz bunu talep ettik mi?sadece kendimiz için değil,evrensel standarlarda bir hukuk...peki popüler gündeme kilitlenerek bunu başarabilir miyiz? |
||
|
||
| Yukarıdaki iki gazete haberini de okudum, Bahreyn gazetesi toplumsal kimlikle (yani Müslüman) Devletin üst kimliği (laiklik) arasında 84 yıldır bir çatışma olduğundan filan bahsetmiş, hayır efendim bu yanlış bir yorum. Çok eskilere gitmeye gerek yok şöyle 20-25 sene önceye filan gidersek yine bu toplumsal kimlik ve devletin üst kimliğiyle karşılaşabiliriz, ancak tamamen farklı şekilde. Bundan 20-25 sene öncede bu ülkenin insanları Müslümandı fakat Müslümanlık üzerinden siyaset yapan ve rant sağlamaya çalışan tek bir parti vardı ve oy oranıda %8-10 arasında değişiyordu, diğer bir deyişle Laikliği savunan ve kabul eden halk kitlesi %90 gibi bir çoğunluğu oluşturuyordu, Bu dinci partinin söylemleri de hemen her kesim tarafından marjinal olarak niteleniyordu, yani öyle yazıldığı gibi bir Müslüman, Laik Devlet çatışması yoktu. Ancak 12 eylül cunta yönetiminin ülke yönetimine el koymasıyla birlikte bu seyrin değiştiğini görüyoruz, hemde müthiş bir ivmeyle, önce ülkedeki tüm kargaşa ve terörün tek suçlusu solcular ve aydınlarmış gibi müthiş bir ezme ve sindirme kampanyası yapıldı, daha sonrada bireyleri siyasetten soğutmak ve cuntanın öngördüğü ümmetçi,milliyetçi, militarist bir devlet yapılanması için, insanların en zayıf oldukları yerden, yani dini olarak uyuşturulması aşamasına geçildi, birden mantar gibi İmam-Hatip Liseleri çogalıverdi, birden Fethullah efendiler çıkmaya başladılar bi yerlerden, Doguda Kürtler yine isyan ediyorlardı ve bu Kürtleri bölmenin en kolay yolu da dindi zaten, e hayatı boyunca değil şehir, kasabayı bile doğru dürüst görmemiş 70 yaşındaki Ayşe nine tabii ki dine sarılacaktı, tutupta kuantum fizigine sarılacak hali yoktu ya, e hayatı boyunca Kur'an dan başka bir şey okumamış Bekir emmi sarıldı dine, ne yani tutupta Diyalektik Materyalizme sarılacak hali yoktu ya, varsa yoksa kala kala bir Allahları kalmıştı, onlarda ona sarıldılar, ve işte ne gördülerse ne ögrendilerse çocuklarına torunlarınada bunu öğrettiler, ve işte şimdi buradayız, Devletin en tepesinde oturan bir İmam Hatipli, Devletin Başbakanı bir İmam Hatipli, Devletin Bakanlarının hemen hepsi İmam Hatipli, Milletvekillerinin çogu İmam Hatipli, ve 12 eylül cuntacılarının sayesinde ülkenin yarısından fazlası belkide İmam Hatipçi. Gelinen nokta Müslüman-Laik çatışması değildir, Laik Demokrasi-Şeriat mücadelesidir, o halde şapkamızı önümüze koyup düşünmemiz gerek, ya gelişmiş medeniyetler gibi dini devletten tamamen uzaklaştırıp Kuantum Fiziğini, Mateyalizmi ögrenip layık olduğumuz modern dünyada yerimizi alırız, yada Kur'an-ı Kerimi hatmedip kendimizi Şeriatin kucağında buluruz, seçim sizin. |
||
|
||
| bu çatışma hep vardı,sadece adı müslüman-laik çatışması değildi.kente göçle beraber daha görünür bi hale geldi. aslında bu çatışma herkes benim istediğim kadar inanacak çatışması.bekir emmi ve ayşe teyze devlet tarafından atanmış(devlete din üreten resmi kurum diyanete bağlı.laik devletiz ya)imamlardan öğreniyorlar dini.kente göçünce muhafazakar kimliklerini korumanın yanında bazı toplumsal taleplerde oluşuyor.resmi kurumlarda görünmeye başlıyorlar dünün köylüleri(!)diğer bi rahatsızlık cumhuriyetin vitrininin bozulması,tezgahta olanın vitrine taşmasıdır. |
||
|
||
| devletin içinde baız güçlerin zinde kalabailmesi için umacılar gerekir bu vgüçler bak bu geliyro bek şu geliyrodeyip halkı korkutur ve (7 samuray filmindeki gibi korkuttukalrının yapacağını ns öylediği şeyleri kendi yapar )zaman zmana bu korkuttukları umacıları değiştirmesi gerekir sosyalist umacılar,islamcı umacılar,sağcı umacılar bunlaırn alt kollarıdaolabilir onlar için islmacı sağcı sosyalist olmaıs önemli değildir mühim olan halkın bir şekilde korkutulmasıdır bu umacılarıda birbrine kırdırtarak zaman zaman umacıların halak kendilerinin korkulmıyacak kişiler olduklarını anlatmalarına mani olur Hepimiz Umacıyız |
||
|
||
| Türklerin değil Türkiye'nin bir kimlik arayışı var. Buralarda yaşayan herkes Türk'tür demekle bitseydi kolay olurdu. | ||
|
||
| 'Ya materyalist olup modern dünyada yerimizi alırız yahut şeriatın kucağında buluruz kendimizi' Korku ile işleyen bir demokrasi çökmeye mahkumdur,demokrasinin temeli korkudan muaf olmasıdır,her daim rejim tehlikeye girer diye halkın isteklerini göz ardı ederseniz,halk bunun yansımasını sandıkta yahut meydanlarda gösterecektir,birileri istiyorki seçimler olsun ama bizim istediğimiz başa gelsin ve bizim istediğimizi yapsın neden?Yahu insanların şeriat düzeni talebi yok(bir milli görüşçü olarak söylüyorum)demokrasi zaten islam ile uyuşan bir rejim,din diyorki: onun dini ona senin dinin sana,sınıf ayrımı,ırk ayrımı,cinsiyet ayrımı olmaksızın eşit hak der din demokraside bunu söyler eee ozaman nedir sorun?Sen halkın istekleri ile barışık olmassan onun taleplerini kaale almazsan,olacak şey bu kutuplaşmanın bir iç<savaşa dönüşmesi rejimin iflasıdır,bunu mu istiyorsunuz?Sultan abdülhamitten itibaren savaşla yapamadıklarını halkı kutuplara ayırarak yapmaya çalıştılar,görünen oki başarılı da oldular,bir dinle belki bu önümüzde işleyen sistemden daha faydalı bir sistem önerecek,neden korkuyorsun?Halkından korkan bir başka ülke yoktur herhalde,siz bu ülkenin iyiliğini ne kadar istiyorsanız bu insanlarda o kadar hatta daha fazla istiyor,eee sorun ne ne? Bu durumda sekteye uğramış yapay bir demokratik düzende tabiki kimlik arayışı olacak,küçük bir azınlığın dayattığı bir kimliği kabul etmek zorunda olan bir çoğunluk var,bu adaletsizlik değilmi? Paranoyalarla devlet yönetilmez,sen beni tanımak dinlemek zorundasın ben seni ama isteyerek severek ama istemiyerek sevmiyerek,bu güzel ülkenin bekası için mecburiyet söz konusu!.... Aklıma sezai karakoçun bir sözü geldi'onlar istiyorki biz susalım,oysa biz sussak tarih susmayacak tarih sussa hakikat susmayacak' Gönderildi : 24.03.08/10:56 Bu ülke yanılmıyorsam,bencil hırsların,gafletin '' benden sonra tufan'' zihniyetinin çifte sıtandartın makyavelizmin bu denli yoğun baskısı altında hiç bir zaman kalmamıştı... istiklal marşını baştan sona hepimiz bugun 23 mart 2008 de ev ödevi olarak okuyalım kendimizi yokluyalım...''Hakkıdır Hakka tapan milletimin istklal!''.....mısraını bu ezanlar ki şehatleri dinin temelidir mısraını okumakla beraber gönlümüzü ve evimizi suç odağı haline mi getirdik ?? b u güvensizlik sevgisizlik kavram kargaşası bilinçsizlik ve gafletin yerini drhal sağ duyu ve sevgi iyide uzlaşma almalıdır .... Yine mi anlaşılmaz şeyler söyledik?Allah encamımızı hayretsin,ey azizan!hayırlar feth ola,şerler edf ola!niyaz'i dua san hakkı elden salma,hak seni yahşi gözler... Hüseyin Hatemi(yeni şafak) Ara sıra kaynatırız Dediki: -çoğunluk bir şey ifade etmez Dedimki: -evet etmez ama anayasa mahkemesinde çoğunluk lazım çok kızdı Dediki: -Çoğunluk tahakküm kuramaz Dedimki: -evet kuramaz ama Adnan Polatı pekala GS ye başkan yapar hatta ekledim: -kurultayda deniz baykal yine çoğunlukla seçilir iyice kızdı ne yapalım? tahakkümün her türlüsü kötüdür,ama azınlığın tahakkümmü hepsinden kötüdür ecevit bari bunu kibar bir noktaya taşımıştı derdiki: -sayısal ağırlığımız yok ama siyasal ağırlığımız var doğruydu siyasal ağırlığı sahiden vardı,her dönemde vardı ama şimdi öyleleri çıkıyorki sahneye,hem siyasal ağırlığı yok hem sayısal ağırlığı... hem kel hem fodul.. İşte o zaman sinirlenip tahakküme kalkıyor azınlığın tahakkümü en kötüsü bu dostum çok meraklıdır düşündü düşündü sence mağdurların oyu daima artarmı? Dedimki,sana iyi bir haberim var,şimdi cumhuriyet gazetesinin trajı artacak,haydi git al,cumhuriyetine sahip çık!... Koşa koşa gitti arkasından seslendim sadece gürlüyorsunuz hiç yağmıyorsunuz Ne biçim cumhuriyetçisiniz siz? zannederim hala koşuyordur nedirki? bir arpa boyu yol nitekim 12 mart tan 21 marta ne değişti? Sadece rakamların yeri... Rauf Tamer(posta) Ne güzel demiş hem kel hem fodul,işte böyle olmaz!...Toplumun kimliği ni kabul etmeden demokrasi olmaz başka bir şey olur!.. |
||
|
||
| insanların talepleri çankayaya cami, miydi?birilerini arka bahçen ilan et,sonra kutuplaşmadan ,iç saavştan bahset...uzaylıalr kutuplaştırdı zaten?laikçiler-şeriatçılar çatışması...filler tepişsin,olan bizlere...dinin evrenselliğinden dem vurup,marjinal grupların taleplerini gündeme getir,diğeri laiklik deyip,yasak üstüne yasak getirsin,balans ayarı yapsın...bir de birbiirlerini karalamazlar mı,bir elmanın iki yarısı! muhafazakar damarı okşayıp,türbanı kullanarak,kadınların oylarını almak,onalrı siyasete çekmek,oy potansiyelini arttırmak için dini kullan,zaten teneke sesine laiklik elden gidiyor diyen kesimi kışkırt,cami-kışla geriliminin bir ayağı ol,sonra halkın talepleri de. |
||
|
||
| dedikelrinmiz doğru lakin AKP seçimelrde asla Türban lafı etmedi CHP ve MHP daha çok bahsetti türbandan Gönderildi : 24.03.08/12:20 kim ne derse desin hepimiz kullanılmaktayız zihinelrimiz küçük ve büyük biraderlerce yönlendirilmekte kimsnein vatan millet halk sevgine inanmıyorum benide belki yönlendirdiler sanmayın ki kendimi john murdoch (dark city) sanmaktayım |
||
|
||
| Arka bahçe sözü mesut yılmaza aittir asla böyle bir şey söylenmedi bizzat erbakan ağzından söylendiğini bir şekilde ispat edermisin,fadime şahinler,müslüm gündüzlerle kandırdıkları gibi tüm safları duymadıkları halde kandırdılar,bizzat duydunmu?hayır Türbanı kullanmak ne demek?kullanmak eğer kişi dindar değilse ve o kisfeye bürünüp oy talep ediyorsa işte odur dini siyyasete alet eden,demirel gibi,baykal gibi,menderes gibi,çiller gibi vs Bu hareket yaşıyor yaşadığı şeyi nasıl siyasetin dışında bıraksın?birileri siyasi hayatıma mal olsada ihl leri kapatıcam derse ve kapatırsa müslüman olarak sessiz kalıp onlardanmı olsun? İşte amaç ta buydu bu ülkenin bekasını isteyen kişilerden kendi gibi olanları soğutmak ve kamplara ayırmaktı başardılar,Siyonizmin çarkınna çomak sokanlar işte böyle karalandı ve halka soğutuldu,emin ol kamplara ayıran kişi olsaydı şu anda partisi kapatılmamış,ve yasaklı olmamış olurdu,işte istediklerini yaptılar,biz bile bir birimize düşman kesilmişiz!... |
||
|
||
| bu ülkenin bekasını isteyen kişielr mi varmı öyle birileri herkes kendi iktidaralrının bekasını ister Kul olmak istyen kimse yok herkes tanrı olmak ister bu ülkede |
||
|
||
| toplum olarak muhafazakar değil miyiz?karısını evden çıkarmayan adam,ki kendisi de ancak seçimden seçime politikayla ilgili,eşinin mitinglere gitmesine,siyasetle uğraşmasına nasıl izin verir?birilerinin nur süresini kullanmasıyla... Alıntı Bu hareket yaşıyor yaşadığı şeyi nasıl siyasetin dışında bıraksın? elbette haklarını savunmalı.ama öncelikli bilmeliyiz ki,hakkımızın gaspına neden laiklik değil,laik söylemli,yapısal olarak teokratik yönetimdir.önce demokratik bir ülke olmadığımızı,hukukun olmadığını,halen saltanatın hüküm sürdüğü bir ülkede olduğumuzu kavrayıp,bu kriterlerin evrensel standartlara erişmesi için çalışmalıyız.aksi takdirde elimize yasaklardan başka bir şey geçmez.despot bir ülkede her ağızda sakız olan haklar üzerinden politika yapmak,siyonizmin ekmeğine yağ sürmektir.imparatorluklar dönemi bitti.arzı mevudun gerçekleşmesi için illa siyonistlerin bu toprakları ele geçirmesi gerekmiyor.paranın saltanatı var artık.onların saltanatı ülkelerin istikrarsızlığına bağlı.islam evrenselse,başörtüsü üzerinden politika yapmak ve buna çanak tutmak ,islamı karaya oturtmaktır.yapmamız geerken insan hakları üzerinden,islami tabirle kul hakkı üzerinden çözüm üretmektir.peki refah partisi ne yaptı,aynı devletçi mantıkla benim borum ötecek deyip,merve kavakçıyı aday gösterdi.merve kavakçı seçildi de ,ne oldu?öttü mü boruları?eğer kamplara ayıran bir parti olamamış olsaydı,marjinalleşmez,oy oranı %1lerde kalmazdı. Alıntı birileri siyasi hayatıma mal olsada ihl leri kapatıcam derse ve kapatırsa müslüman olarak sessiz kalıp onlardanmı olsun? imam hatipleri isalmi kesimin haklarını ellerinden almak için kapatmıyorlar.projeleri başalrına geçtiğinden,iş istedikelri gibi yürümediğinden kapatıyorlar.ki devlete din üretme projesinin bir ayağı olan bu okullar kapatılsa ne olur.ne gibi bir artısı var?aynı faşist mantık orda da geçerli değil mi? |
||