SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => ÖTEKültürler

Konu: türkiyede aleviler, bektaşiler, nusayriler

Sayfa: [ 1 ]

deniz 31.12.2004 08:22:46
21-23 NOVEMBER 1997 İSTANBUL / TARİHSEL VE AKTÜEL BOYUTLARIYLA  “TÜRKİYE’ DE ALEVİLER BEKTAŞİLER VE NUSAYRİLER “
                                                    DR. İSMAİL ENGİN

 
1980’li  yılların ortalarından itibaren  Türkiye’de oluşan hızlı değişimle bağlantılı  olarak, Türkiye gündemine, giderek yoğunlaşan bir şekilde etnik, dini ve ideolojik sorunlar girdiği saptamasından yola çıkan , İstanbul’da bulunan İslami  İlimler Araştırma  Vakfı - The  Foundation for Research  in Islamıc Sciences- (İSAV),  Türkiye’de  Osmanlı İmparatorluğunun  toplumsal mirasının doğal ürünü olarak değerlendirği  Ortodoks İslami  topluluklar dışındaki Heterodoks  ( Sünnilik dışı ) topluluklar Aleviler, Bektaşiler ve Nusayriler üzerine 21-23 kasım 1997 ‘de  bir uluslararası Sempozyum düzenlendi. İlk kez Türkiye’de Sünni kesim tarafından,  Alevilik olgusunu tartışmak üzere bir Sempozyum düzenlenmesi ve  Sempozyuma  Alevi yazar,  düşünür ve bilim adamlarının  da gerek  bildirileriyle, gerekse tartışmacı olarak katılması önemliydi. Sempozyumda 6  oturumda 13 bildiri sunuldu ve tartışıldı. Her bildirinin önce iki  ayrı uzman tarfından ele alınması ve tartışılması , daha sonra  da  tartışmanın dinleyicilerin  katılımına  açılması , dikkati çeken bir noktaydı .

İlk oturumun başkanı Ekmeleddin İhsanoğlu’nun  -ki  o İslam  Konferansı  Teşkilatı  İslam Tarih, Sanat ve Kültür  Araştırma  Merkezi  Genel Direktörüdür-, söz konusu sempozyumun  Türkiye’de  “günümüzdeki en hassas konu”yu , içerdiğine değinmesinin arkasından , açılış  konuşmasıni ilahiyat profesörü Ali Özek  -ki  o  Vakıf Başkanıdır-  yaptı . Özek , din-inanç  konusundaki  çatışmalar üzerine  oturttuğu konuşmasında, insanlar ve dinler arasındaki farklılıkların doğal olduğuna dikkat çekti  ve farklılıklarla  bir  arada  yaşayabilmenin  öneminin altını  çizdi.  Farklı kimliklerdeki bireylerin faklı  düşüncelerin, farklı inançların  “barış ve hoşgörü  içinde “bir arada olmasının yaşanılan hayatın gerçeği olarak bir bakıma zorunlu olduğunu belirtti.  Farklılıklardan ve farklı inançlardan korkulmaması gerektiğini vurguladı. İhsanoğlu, Özek’in konuşmasını, “ İslam dininin başkalarına, Müslüman olmayana karşı takındığı tavrın bir özeti “  olarak değerlendirdi. Ona göre, Türkiye’nin önünde bu anlamda var olan ideolojik kutuplaşmayı ve çatışmayı aşmak gerekmektedir. Sempozyum koordinatörü  Ahmet Yaşar Ocak - ki  o Hacettepe Üniversitesi tarih profesörüdür-, özellikle son 10 yıldan beri medyanın etkisiyle  giderek artan bir şekilde Türkiye’de Aleviler kendi varlığını ortaya koyduğunu , Sünnilerin  farkında olmadığı başka bir toplumun birdenbire ortaya çıkmasıyla  büyük bir “şok” yaşadığını ve gerek medyanın, gerek halkın ve siyasilerin  büyük bir bilgi yoksunluğu içerisinde bulunduğunu söyleyerek toplantıyı “ Alevilerle  Sünnilerin bir arada  yaşaması yolunda önemli bir adım” olarak nitelendirdi.  İlk kez Türkiye’de “Nusayrilik “ konusunun gündeme getirildiğine dikkat çekti.

İlk bildiriyi Fransa  Strasbourg  Üniversitesi türkoloji  professsörü  Irene  Melikoff  “Bektaşilik : Bektaşi-Kızılbaş  (Alevi )  Tarihi  Müşterekleri  ve Sonuçları “ başlığıyla sundu.  Melikoff, Bektaşiliğin  bir Türk halk dini olduğu üzerinde durdu. Aleviliğin ve Bektaşiliğin dışardan gelen yeni  öğelere açık olduğunu belirten Melikoff, Anadolu’daki  kızılbaş hareketinin Türk- Sefevi  çatışmaları sonucu oluştuğunu ;  Yesevi öğretisinden kaynaklanan  Bektaşiliğin , Bektaşilik ve Kızılbaşlık olarak ikiye bölündüğünü ileri sürdü . Bektaşilik ve Aleviliğin, aynı kökenden gelen halk dini olduğunu savundu. Kızılbaşlığa zamanla kötü bir anlam yüklendiği için, yakın bir geçmişte yanlış bir terim olan  Alevilik denildiğini  belirterek , önemli bir hususun  altını çizdi. Bildirinin  tartışmacılarından Ahmet Yaşar Ocak, Ahmet Yesevi’nin  Bektaşiliğe etkisi konusunda bir noktaya açıklık getirdi. Ona göre  Nakşilik öncesi  Ahmet Yesevi imajının  Bektaşilik için önemi vardır.  Ancak Nakşilik  sonrası Ahmet Yesevi imajı, sünni bir nitelik taşımaktadır.

Ankara Üniversitesi  tarih profesörü İlber Ortaylı “Alevilik, Nusayrilik ve Devlet-i Aliyye “ başlıklı birdiri ile sempozyuma katıldı.  Ortaylı  Türk şamanizmi ile  bağlantısı olan Aleviliğe                            

“Din” demenin mümkün olabileceğini, ileri sürdü. Bunun  yanı sıra , Aleviliğin,  merkezi bir  teşkilatlanması olmadığını ,  Osmanlı’nın da  Aleviliği bir inanç grubu olarak görmediğini belirtti. Ağırlıklı olarak Alevilik alanında karanlıkta karan ve irdelenmesi gerekli olan alanlara dikkat çekti.  Ona göre, Alevilerin Hristiyanlık ve Sebataycı  yahudilerle ilişkisinin ollup olmadığı daha belirsizdir. Ancak , incelenmesi gereklidir.  Ortaylı daha sonra Türkmen denizi ortasında Arap adakcıkları olarak nitelediği  Nusayrilerin Osmanlı idaresi ile ilişkileri üzerine genel bilgiler verdi. Bu arada bildirinin tartışmacılarından İsrail  Haifa  Üniversitesinden  Kais  Firru , özellikle Nusayriler üzerine arşiv bilgilerinin yetersiz olduğunu ve onlar gibi marjinal  grubların kendi  tarihlerinden yararlanmak ve karşılaştırmalı  incelemeler yapmak gerektiğini söyledi. Bildirinin ikinci tartışmacısı İstanbul Üniversitesinden Tarih  profesörü Mehmet  İpşirli  de Osmanlının eyleme dönüşmediği zaman içerisinde, her inanca tolerans gösterdiğini, toleransın zaman zaman  Aleviler gibi  topluluklar tarafından istismar edildiğini ve bunların münferit olaylar olduğunu  ileri sürdü .

USA  Wiskonsin Üniversitesi’nden Hakan Yavuz, “ Geleneksellikten  Modernizme  Geçiş Sürecinde Alevilik “ başlığını taşıyan tebliğinde, öncelikle Alevilerin  kapalı bir topluluk olduğunu, aralarına girmenin mümkün olmadığını ;  Aleviliğin de Said - i Nursi ‘nin  yazdığı “ Risale-i  Nur” da yer alan kapsamlı bir konu olmadığını belirtti. Ağırlıklı olarak   Alevilerin kimlik sorunu üzerinde durdu.  Yavuz’a  göre Aleviler kendilerini tanımlamayı “beceremediler”. Toprağa dayalı bir kimlik ve yeni bir kıble arayışına girdiler: “Adlarımız farklı soyadımız Türkiye’dir.” Kamu alanına taşınma, kimlikte çözülmeyi getirdi. Değişen Alevîlik, “ayrıştı”. Yavuz, bunun en önemli nedeni olarak  da kitle iletişim araçları olduğunu ileri sürdü. Ona göre, en olumsuz homojen  Alevî kimliği tanımına Sünnîler sahiptir. Ancak, “gizli, uzaktaki öteki, kitle iletişim araçları sayesinde evlere taşındı.” Yavuz ,Alevilerle Sünnîler arasındaki sorunların çözümünü toprağa dayalı vatan değil, seyyar vatan Kur’an olduğunu savundu.

İsrail Halifa Üniversitesinden Butruz Abû Mannem’in “Tanzimat Döneminde Bektâşîlik ve Nakşîlik” başlıklı bildirisini, USA CaliforniaÜniversitesi’nden İslâm bilimleri profesörü Hamid Algar’ın “İranlı Şiî Dervişlerin Gözüyle Bektâşîlik” başlıklı bildirisi izledi. İran’da Bektâşî varlığının olup olmadığını sorgulayan Algar, İran’da Bektâşî varlığının ve izlerinin bulunmadığını sorgulayan Algar, İran’da Bektâşî varlığının ve izlerinin bulunduğu şeklindeki kaynakları, kuşkuşla karşıladı. Ancak, ehl-i Hakk ile Bektâşîler arasında kimi ortak noktaların varlığını kabul etmekle birlikte, bunu her iki grubun Heteredoks yapısına bağladı. Bektâşîlik ile İran Şiîliği arasında benzerlikler olduğunu da belirtti. Buna karşın önemli farklılıkların bulunduğunun altını çizdi. Bildirinin tartışmacılarından Uludağ Üniversitesi ilâhiyat profesörlerinden Süleyman Uludağ, Bektâşîlik ve Alevîliğin teori olarak İran kökenli olduğunu belirtti. Bektaşîliğin başlangıç dönemine ilişkin İran kaynaklarında fazla bilgi olmadığına değindi. Tanıtıcı bilgilerin 16. Asır sonrasına ait olduğunu söyledi. Caferî mezhebindeki değişik tarikat ve farklılaşmalara dikkat çekti ve bunların Bektaşîliğe bakışının bir olmadığını vurguladı. Ehl-i Hakk’ı bir çeşit İran Bektaşîliği Aleviliği olarak gördüğünü belirten Uludağ’a göre, Bektaşîlik ve Alevîlik, Anadolu’da sadece Türkler’e özgü bir harekete değildir, Kürtler arasında da % 30 oranında yaygındır. Böylece Uludağ, bildirinin tartışma kısmında dolaylı olarak Melikoff’a da eleştiriler yöneltti. Buradan hareketle, Bektaşîliğin ve Alevîliğin millî bir özellik içermediğini savundu. İran’da, Suriye’de, Irak’ta da Kerbelâ, Ali, Ehl-i Beyt motiflerinin varlığını da buna örnek olarak verdi ve Bektaşîliği-Alevîliği bir “hareket” olarak niteledi.

Marmara Üniversitesi  İlâhiyat Profesörü Mustafa Öz’ün genel hatlarıyla “Nusaryrîlik: Tarihî Gelişimi ve İnançları”nı içeren bildirisin, Kais Firro’-nun “Nusayrîliğin, Milliyetçilik ve Millî Devlete Adaptasyonu” başlıklı bildirisi izledi. Suriye, Lübnan ve Türkiye’de ( Hatay’da) yaşayan Nusayrîlerde milliyetçilik akımları ve milliyetçilik akımlarına karşı Nusayrîlerin durumları üzerinde duran Firro’nun bildirisin tartışmacılarından İlber Ortaylı da Nusayrîler'in BAAS partisiyle ilişkileri üzerine açıklayıcı bilgiler verdi.

İstanbul Üniversitesinden felsefe profesörü  Niyazi Öktem’in ”Anadolu Alevîliğinin Senkretik Yapısı” başlıklı bildirisi, sempozyumda en fazla tartışılan bildirilerden birisiydi. Senkretizmin, diniî anlamda kullanılan bir ram olduğunu belirten Öktem, Ortodoksluk ve Heterodoksluk kavramları üzerinde de durdu. Ortodoksluğu, “doğru yol”, Heteredoksluğu “anayoldan sapma” şeklinde tanımlarken, Alevîliğin Sünnî İslâm karşısında Heterdedoksi olduğunu söyledi. Heterodokslukta ve Ortodokslukta devletin ve ideolojinin rolünün bulunduğunu ileri sürdü. Öktem, devleti Ortodoks, “diğeri”ni Heterodoks olarak tanımladı. Bildirinin tartışmacıları, Ankara Üniversitesi İlâhiyat profesörü Mehmet Said Hatipoğlu ve Marmara Üniversitesi İlâhiyat profesörü Ömer Faruk  Harman, Öktem’e sert eleştiriler yönelttiler. Hatipoğlu, Müslüman meselerinden söz edildiğini; ama Ortodoksluk ve Heteredoksluk gibi Hristiyanlığa ait kavramlarla bir “doğu problemini” tetkik ettiğinu, bunun ise gerçekçi olamayacağını belirtti. Bunun üzerine, Ahmet Yaşar Ocak, tartışmacıları eleştirdi. İslâm literatüründe, şu ana kadar Alevîliği belirtebilecek kavramlaştırmaların yapılmadığını-yapılamadığını, Heterodoks, Ortodoks gibi kavramların kullanılmasının bir zorunluluktan kaynaklandığını ileri sürerek, tartışmacılar “havanda su dövüyor” dedi. Niyazi Öktem, sözü edilen kavramların yerine hangi kavramların kullanılacağını tartışmacıların önermesini istedi. Tartışmacılar, sözü edilen kavramlar üzerine herhangi  bir öneri yapmadılar.

Orient-Institut der DMG/İstanbul’dan Karin Vorhoff, “Türkiye’de Alevî Kadını: İddialar ve Gerçekler” başlıklı bildirisinde idealize edilen Alevî kadın tiplemesini ve gerçek Alevî kadınının toplum içindeki statüsünü ele aldı. Alevî kadınının, söylenildiği gibi aktif bir şekilde toplum hayatına katılmadığını, Türkiye’deki geleneksel kadın tipinin değişik bir varyantının oluşturduğunu ileri sürdü. Bu anlamda, ekonomik ve sosyal yaşama katkı bazında Sünnî kadın tipiyle pek farklılıklarının bulunmadığını vurguladı. Alevî mitosunun yaratıldığını, bunun da gerçeği yansıtmadığını belirtti. Tartışmacı Nejat Birdoğan, Vorhoff’a eleştiriler yöneltti. Vorhoff’un gerçekleri çarpıttığını, Alevî kadın tipinin, Türkiye’deki çağdaş kadın tipi olduğunu, ilerici, demokrat, laik bütün özellikleri taşıdığını savundu. Alevî kadınının dinî ayinlerde aktif rol oynadığını belirtti ve “Anşa-Bacılılar”ın buna örmek olarak verilebileceğine dikkat çekti.

Deutsches Orient-Institut’tan İsmail Engin “Alevîlerin Kendi Görüntüsünü Algılayışı ve Alevî İmajına Yönelik Bakış Açıları” başlıklı bildirisinde, Cumhuriyet dönemi Türkiyesinde Alevî kimliğinde oluşan değişmelerin nedenlerinin anlattı. Ağırlıklı olarak Alevîlerden ve Alevî kimliğinden bağımsız bir şekilde oluşturulan Alevî imajının Alevî kimliğini nasıl etkilediği üzerinde durdu. Alevî kimliğinin olumsuz yakıştırmalardan korunmak için diğerine karşı aldığı pozisyonlardan örnekler verdi. Sünnîlerin, devletin ve ideolojilerin oluşturduğu Alevî imajının muhtevasının, diğeri tarafından nasıl doldurulduğnu, burada hangi kıstasların ve niçin göz önünde bulundurulduğunu açıkladı. Tartışmacılardan Galatasaray Üniversitesi hukuk profesörü ve Alevî dedesi İzzettin Doğan, Engin’in bildirisinde “uç noktaları” aldığını; bunların genelleştirilmemesi gerektiğini, değişik zamanlarda değişik olaylar karşısında Alevî toplumunun tepkilerin dile getirdiğini, Alevîlerin kimlik sorunu olmadığını belirtti.

Wales Üniversitesinden sosyal antropolog David Shankland “Alevîlik’te Dede ve Talip Arasındaki Değişen İlişkiler Hakkında Bir İnceleme” başlıklı bildirisinde 1988-1990 yılları arasında Türkiye’de İç Anadolu’da yaptığı alan çalışmalarından örneklerle dede ve talip ilişkileri üzerine bilgiler verdi. Ancak, Shankland “değişme” faktörünü konu almasına karşın, dede-talip ilişkilerinde nasıl değişmeler oluştuğunu ve neden oluştuğunu ele almadı. Arkasından İslâm bilimci İlyas üzüm, “Alevî-Bektaşî Örgütlenmeleri” başlığını taşıyan bildirisinde Almanya’daki ve Türkiye’deki Alevî örgütlenmelerini, örgütlenme politikaların genel olarak ele aldı. Örgütlenmelerle birlikte, örgütlerin çıkardığı yayın organlarına değindi.

Sempozyumun son bildirisi Ahmet Yaşar Ocak’ın “Aleviler’in Tarihsel Sosyal Tabanı ve Bu Tabanda Gelişen Sosyal Hareketler” başlığını taşıyan bildirisiydi. Ocak, bildirisiyle, Aleviliğin ve Bektaşiliğin tarihsel sosyal tabanı ile teolojisi arasındaki bağlantıyı kurmaya çalıştı. Tarihsel sosyal tabanı tarih boyunca Aleviliği-Bektaşiliği oluşturan toplumsal kesimleri kasteden Ocak, bu taban doğru tanımlandığı takdirde, Alevî-Bektaşî teolojisinin Sünnî teolojiden farklılığına dikkat çekti. Aleviliğin, tarihsel adıyla Kızılbaşlığın ve Bektaşiliğin 14. Asrın sonlarında ve 15. Asrın başlarında ortaya çıktığını ileri sürdü. Bu dönemin, bugünkü  Aleviliğin-Bektaşiliğin teolojik yapısının nihai halini alması açısından önemli olduğunu vurguladı. Aleviliği-Bektaşiliği iki döneme ayırdı: Alili dönem, Alisiz dönem. Alisiz dönemin genelde göçebe Türk topluluklarını ilgilendirdiğini, bu dönemde en önemli unsurun “geleneksel dinî mitoloji” olduğunu belirtti. Bu dönemde Şamanların kiminin Budist ve aynı zamanda kabile yöneticileri olduğunu ve bunun Alevilikteki dedelik kurumu için önem taşıdığını kaydederek, bunların günümüzün dedelerini oluşturduğunu savundu. İslâmiyet’in göçebe ve Şamanist, Budist kabileler arasında yayılmasıyla kitap İslâmından farklılışmanın başladığına; bu kabilelerin kendi mitolojisiyle geleneksel İslâm mitolojisinin kaynaştığına dikkat çekti. Alili dönemi, teolojik muhtevası henüz monografik düzeyde ele alınmayan Safevî propogandasının başladığı dönemle özdeşleştirdi. Ali kültünün bu dönmede aşılandığını ve bugün bilinen Aleviliğin bu aşıyla gerçekleştiğini ileri sürdü. Aleviliğin bir mezhep olmadığını; Alevî-Bektaşî teolojisinin, teologları ve sistematiği olmayan senkretik, mitolojik, sembolik ve koyu mistik bir teoloji olduğunu belirtti. Tartışmacılardan Irene Melikoff, Alisiz dönem anlayışına karşı çıktı. En sert eleştirileri, İzzettin Doğan yöneltti. Ona göre, bildiri gerçekleri yansıtmıyordu ve gerçek İslâmiyet Alevilikti. Dedelerin kabile reislerinden, Şamanlardan geldiği tezi son derece gerçeklerden uzaktı.

Sempozyum Irene Melikoff, Ahmet Yaşar Ocak, İzzettin Doğan, Butrus Abu Manneh ve Mustafa Öz’ün yer aldığı değerlendirme paneliyle sona erdi. Bu panelde, değerlendirmeden çok yapılan eleştiriler el alındı. İzzettin Doğan, Ahmet Yaşar Ocak’ın bildirisinde yer verdiği görüşlerine ve tezlerine katılmadığını, tekrarladı. Bununla birlikte, Irene Melikoff’un tezlerinin de artık bilinen bilgilerden ibaret olduğunu, yenilik getirmediğini ileri sürdü. AhmetYaşar Ocak, Doğan’ın tarihsel gerçekleri ve kronolojiyi çarpıttığını belirtti.


Sayfa: [ 1 ]