|
||
| MASAL KADINLAR TAHRAN'DA... Devlet Tiyatrosu Erzurum Devlet Tiyatrosunda 2001-2002 tiyatro sezonunda sahneye koyduğum oyun Tahran'da Fajr Uluslararası Tiyatro festivaline davet edildi. 21 ci yılını gerçekleştiren festivale katılan ilk Türk Tiyatrosu Masal Kadınlar oldu. Bilindiği gibi Şah zamanında kurulan çadırlarda her yıl geleneksel Taziye festivalleri yapılırdı. Ancak Fajr Uluslararsı Tiyatro festivali çerçeve sahnelerde düzenleniyor.Humayni sonrası İran'da tiyatroya ilginin azalması beklenirken tam tersi, İran halkının tiyatroya gösterdiği ilginin arttığı açıkça görülüyor. Fajr festivalinde, yerel guruplar arasında yapılan elemeler sonrası festivale katılmaya hak kazanan 80 yerel gurup Tahran da oyunlarını gösteriyor. Şehir Kültür merkezi olarak anabileceğimiz binanın içinde iki büyük salon var, ayrıca 300 seyirci kapasiteli gösterilerin yapılabilineceği 10 salon daha var. Vahdet Hall ismiyle anılan salon ise 1500 kişilik ve şehrin prestij nitelikteki kültür merkezi. Henüz, laik demokratik Türkiye Cumhuriyeti'nin Başkenti Ankara'da uluslararası standartlarda sahnesi olan böyle bir salon yok ! İran'da hemen her koşulda Türkçe anlaşabileceğiniz birisini buluyorsunuz. Azeri kökenli olanlarla anlaşmak çok kolay. Pers kökenli olanlarda da Türkçe anlama oranı yüksek. Ama bazı Persler Türkçe anlamalarına karşın Türkçe cevap vermiyorlar. Oyunumuz iki gün matine suare olarak dört temsil yaptı.Festival başkanı Macit Sherifhodai festival biletlerinin bir ay önceden tükendiğini söylemişti. Bunu oyunumuz başladığında daha da net gördük. Kapıların önünde birikmiş insanlar olurda boş yer kalır ve bizi içeriye alırlar umudu ile bekliyorlardı. Oyunu izleyenlerle bir iletşim sorunumuz hiç olmadı. Dilimizi anlayanlarda anlamayanlarda oyuna katldılar ve oyuncularımızı sürekli yüreklendirerek neredeyse onlarla birlikte oynadılar. İran'da bizim burada beklediğimiz kadar kapalı bir atmosferle karşılaşmadık. Kültür Bakanlığı Tiyatro dairesi temsilcisi, oyunumuza zarar vermeyecek şekilde, kız arkadaşlarımızın başlarına birer örtü koymasını rica ederken, pek çok defalar, özür dilemiş, bizim bu festivale gelmemizin onlar için büyük bir detek olduğunu, ancak İran'da ki bu olumlu gelimelerin devam etmesini istiyorsak bu kurallara temsili de olsa saygı göstermemizi bekliyordu. Bizim koşullarımızın değişmesine, bu koşullara karşı koyarak yardımcı olamazsınız diyorlardı. Bizim koşullarımızın değişmesini istiyorsanız, bizim verdiğimiz mücadeleye engel olmak istemiyorsanız, lütfen bu kurallara saygı gösterin diyorlardı. Buna gerekçe olarak da, Humayni'nin yönetime geçişi sırasında, Hümayni yanlısı olup da yakınlarını kaybedenlerin, özellikle dini kuralların hafifletilmesi konusuna nasıl olumsuz tepki gösterdiklerini anlatıyorlar. Ancak şurası net, İran insanı ile Afgan insanı arasında büyük farklar var. Birkere, yaşamakta olduğu yörede yerleşik kültürü ile belli bir egemenlik kurmuş, Hindistanı da etkilemiş olan Pers kültür ve felsefe yaşantısının, resmi, heykeli, tiyatroyu, edebiyatı nasıl içine sindirmiş olduğunu görüyorsunuz. Bizde neredeyse İslamiyet istiyor diye, tiyatroları kapatmaya çalışan zihniyet buarada halktan destek alamaz durumda.Oysa Refah- Yol uygulaması sırasınde bize İranla ilgili gelen etki ve bilgiler bunun tam tersi doğrultusunda idi. Batı da Avrupada Tiyatro öldü diyenlerin gelip İran'da oyun izlemesi gereikir. Çünkü o zaman tiyatronun gücünü ve önemini bir kat daha iyi anlayacaklar . Tiyatro ve onun sahib olduğu özellikler, bireyin kendini tanıması ve empati külyürü için gelecekte daha da önem kazanmak zorunda. İran'da sağlam Pers kültürü bunun işaretini veriyor. alıntı |
||
|
||
| İran, Rock ile tanışıyor İran,efsanevi rock grubu Queen'in albümlerinin satışına izin verdi. Grubun albümlerini İran'da yayınlayacak olan Davud'un Ney'i adlı prodüksiyon şirketi İranlı yetkililerin şimdilik grubun sosyal mesaj veren şarkılarının denetimden geçtiğini, aşk şarkılarının ise hala yasak olduğunu açıkladı. Book City adlı kitap ve CD satış zincirinden Akbar Safari ise piyasaya ilk olarak kaset, sonra da CD olarak çıkacak Queen albümünün ilk yasal rock albümü olacağını ve özellikle genç dinleyicilerin bundan büyük mutluluk duyacaklarını söyledi. Efsanevi rock grubunun lideri ve solisti Freddy Mercury'nin İranlı ve Zerdüşt bir aileden gelmesi, homoseksüel olması, AIDS'ten ölmesi yüzünden Queen'in albümlerinin homoseksüelliğin suç sayıldığı İran'da satılması ciddi bir suç olarak kabul ediliyordu |
||
|
||
| Amed'de 'Fars Edebiyatı' paneli Edebiyat Günleri çerçevesinde düzenlenen 'Fars Edebiyatı' adlı panele katılan edebiyatçılar, Farsça öykü ve şiirler okuyarak, Fars Edebiyatı ile ilgili katılımcılara bilgi verdi. İranlı şair Mohammed Azarm ve Afganistanlı öykü yazarı Spojmai Zaryab'ın katıldığı "Fars Edebiyatı" başlıklı panel düzenlendi. Panelde konuşmalar önce Farsça'dan Kürtçe'ye ardından da Kürtçe'den Türkçe'ye çevrildi. Panelde ilk sözü alan "Yayınlanmamış Fotoğraflar" ve "Adı budur: Mohammed Azarm" adlı kitapların yazarı şair Azarm, Amed'de bulunduğu ve burada şiirlerini okuyacağı için çok mutlu olduğunu ifade etti. Azarm, Farsça yazdığı modern şiirlerinden "Numre Heft" (Yedi numara) adlı şiirini okuduğu konuşmasında modern Fars dili şiirinin Nima Yusiç ile başladığını söyledi. Eski Fars edebiyatının modernist edebiyatçılar tarafından önemsenmemesinden yakınan Azarm, şiirde özgürlükten başka bir mekanizmanın olmaması gerektiğini söyledi. Afganistan'dan Diyarbakır'a bir öykü Azarm'dan sonra söz alan Spojmai Zaryab, sözüne Firdevsi'nin "Şahname" adlı eserinin İlyada ve Odessa ile eşdeğer olduğunu belirterek başladı. Farsça denince insanların aklına şiirin geldiğini dile getiren Zaryab, şiirin Farsça'da daha çok geliştiğini belirtti. Yazarların yaşadığı zamanın şahitleri olduklarını ve şairleri bu şahitliğe insanlık aşkının ittiğini ifade eden Zaryab, "Tüm zorluklara rağmen Fars şiir adını tüm dünyaya duyurmuştur" diye konuştu. Her şiirin bir acının destanı olduğunu ve bir facianın dile getirilişi olduğunu sözlerine ekleyen Zaryab, konuşmasının son bölümünde Farsça ile yapılan modern Afganistan edebiyatından, Afganistan'da, kimliğini kaybedince askerliğe alınıp savaşa katılan Şerafettin adlı 10 yaşındaki bir çocuğun hikayesini anlatan "Nasname" (Kimlik) adlı öyküsünü okudu. alıntı |
||
|
||
| İran, artık devrim değil evrim istiyor Irak Savaşı’ndan sonra Amerika’nın hedefi olan İran’da gençler ve özellikle de kadınlar; 24 yıl önce gerçekleşen devrime karşı seslerini daha fazla yükseltiyor. Devrimin sancıları ve travmalarının dinmediği ülkede, yeni bir ‘devrim’ çağrısında bulunmayan çoğunluk İran’ın kendi içinde bir evrim, yani değişim yaşamasını istiyor. Tahran Üniversitesi öğrencisi Murteza Nazimi, yaşadıkları sıkıntıları, ‘ev, arkadaş ve kafe ortamlarındaki özgürlük alanlarını sokağa taşıyamamak’ diye tanımlıyor. Nazimi’ye göre kimse devrim ya da savaş istemiyor, istedikleri sadece değişim. Halk arasında değişim ihtiyacı o kadar baskın ki, sokakta, “Amerika gelip müdahale etse.” diyen insanlara rastlamak mümkün. 67 milyonluk nüfusun yaklaşık dörtte birinin yaşadığı başkent Tahran, İran’ın dünyada bilinen imajının tam tersi bir görüntüye sahip. İnternet kafelerden spor alanlarına, okudukları kitap ve dergilerden dinledikleri müziklere, elektronikten modaya kadar ülkede çok güçlü hissedilen bir gençlik rüzgarı var. Gençlere göre siyasilerin gözden kaçırdığı en önemli nokta; eğitim, işsizlik ve özgürlükler. Gençlerin sorunlarıyla ilgili araştırmalar yapan gazeteci Kaveh Meşhat’a göre, devrimden sonra 80’li ve 90’lı yıllarda İran sinemasının gerçekleştirdiğini şimdi gençler yapmak istiyor. Gençler özellikle eğitim, müzik, resim ve sporla çok ilgili. Gazetelerin bile günlük 100 binli tirajlarda kaldığı ülkede haftada 70 bin satan Çaçeragh (Kırk Işık) Gençlik Dergisi bu taleplerin ses bulduğu platformlardan birisini oluşturuyor. Üniversiteye girmeyi başaranların yüzde 60’ını kızlar oluşturuyor. Sokağa çıktıklarında başlarını örtme zorunluluğu onlar için bildik sorun. Fakat üniversite gençlerinin şimdilerde kafalarını kurcalayan en önemli mesele ise yüzde 60’ları bulan işsizlik ve ülkenin değişime karşı gösterdiği direnç sonucu artan gelecek kaygısı. Nazimi gibi gençlerin bu kaygılarını besleyen en önemli gerekçe ise halkın dilinde “Molla” diye tabir edilen dini rejim. Kasım 1979’da referandumla kazanılan İran İslam Cumhuriyeti kimliğinin önce 1989, sonra da 1997’de Hatemi ile sağladığı açılımı yetersiz bulanların sayısı oldukça fazla. Hafta sonlarını ve boş vakitlerini çocukları için eğlence ve alternatif uğraş alanları oluşturarak geçiren bir çocuk annesi Goly Jafani, “Yarı nüfusu genç olan bir ülke her gün değişmeli.” sözleriyle değişimi ne kadar istediklerini ifade ediyor. İran’ın 3 bin yıllık devlet geleneğine sahip olduğunu hatırlatan üniversite mezunu Jafani, “Neden gençler ve kadınlar bunun dışında kalsın?” diyor. Türkiye’deki başörtüsü tartışmalarını da yakından izleyen Jafani iki ülke arasındaki benzerliği şu ilginç cümlelerle tespit ediyor: “Türkiye’de başını kapatmak, İran’da açmak tabu ya da yasak. Oysa insanlar buna kendi iradeleriyle karar vermeli, özgür olmalı. Siyasetin ve devletin bu alanda belirleyici olmasına ihtiyaç yok.” Blues, Eminem, Metalica dinleyen gençlerin yanında; son iki yılda onlarcası çıkan genç müzik grupları önemli bir boşluğu dolduruyor. Tahran gençlerinin en çok dinlediği müziği Arian Grup yapıyor. Üçü bayan 9 kişiden oluşan Arian grubu aslında gençlerin arayışını şarkılarla dile getiriyor. Geleneksel İran müziği ve pop gibi Batı müzikleri arasında icra edilen şarkılar, Tahran sokaklarında en çok dinlenenler listesinin başında geliyor. Parka Mellat (Millet Parkı) yakınlarındaki fastfood ve cafeteryalar, Cam–ı Cam, Bazaar Gulistan, Payetaht bilgisayar ve elektronik pazarı, spor merkezleri gençlerin sık sık ziyaret ettiği, buluştuğu yerler. Ülkede alkol yasak, ancak ‘İslami bira’ adıyla satılan içecekler birçok yerde bulunuyor. Ev partileri ve daha özel alanlar da kaçak alkol tüketimi gerçekleşen diğer alanlar. Başkentte gece 12’den sonra bütün hayat duruyor. Ama kadınların trafik, geleneksel eğlence mekanları Hazerdestan’larda, spor ve iş alanlarında serbestçe ve baskın şekilde hareket edebilmeleri dikkat çekici. İran gençlerinin en büyük sorununun işsizlik olduğu tespitini yapan Gençlik Dergisi Editörü Mansur Zabıtyan, çok yaygın olmamakla birlikte giderek artan uyuşturucu, haşhaş, hap kullanımına da dikkat çekiyor. Uyuşturucu, değişimi zorlayan ama sonuç alamayan, aileleriyle sorunlu gençlerin baskılardan kaçmalarının aracı olmuş. Tahran’da sabah saatlerinde bazı parklar, Büyük Postane, Rahan adlı bölgeler açıktan haşhaş çekenlerin görüldüğü yerler. ‘Atlar özgürlük için bekliyor’ ![]() Sporun her dalıyla ilgilenen kadınlar, dünyada atın ilk çıktığı yer olarak bilinen İran’da at yarışlarında da oldukça iddialı. Çocukluğundan beri at sırtından inmeyen 26 yaşındaki Solmaz Müstecap, engelli at biniciliğinde geçen yıl İran şampiyonu olmuş. Müstecap’ın diğer iki kardeşi de at yarışlarına katılıyor. Kadınlar için at yarışı turnuvalarının yılda iki kez düzenlendiğini söyleyen Müstecap, ata binmek yasak olmadığı halde kadınların, ailelerinin baskısıyla bundan uzak kaldığını anlatıyor. Çaçeragh, gençlerin en popüler sesi İran'ın en popüler gençlik dergisi Çaçeragh'ın haber editörü Mansur Zabıtyan, “Biz gençliğin diliyiz, onları anlıyor ve anlatıyoruz.” diyor ve İran gençliğinin temel probleminin ‘kimsenin onları ciddiye almaması’ olduğunu belirtiyor. Derginin okuyucu profili 17–27 yaş arasında değişiyor. Felsefe, müzik, spor, sosyal sorunlar, sinema, şiir, sanatın diğer dallarını konu alan sayfalarıyla çıkan Çaçeragh, gençlerle aileleri arasında kuşaklar arası iletişimi kurmak için de özel platformlar oluşturuyor. Derginin en popüler sayfası “Akıl Hastanesi” adını taşıyor. alıntı Fatih Uğur / Tahran 12.06.2003 |
||
|
||
Kadına Şiddet Her gün gazetelerde kadınların şiddet olaylarına maruz kaldığı haberini okuyoruz. Kadınların eşleri tarafından dövüldüğü ve haklarının çiğnendiği yeni bir konu değil. Bu mesele aynı zamanda geri kalmış veya gelişmekte olan ülkelere de mahsus değil, dünyanın en gelişmiş ülkelerinde de kadınlar evdeki şiddet olaylarından acı çekiyor. Şu örneklere bir bakın: - Amerikalı kadınların %15 – 25’i hamilelik döneminde şiddete maruz kalıyor. - AB’de yaşayan kadın ve kızların üçte biri şiddete maruz kalıyor. - Mısırda evlenen kadınların %35’i kocalarından dayak yiyor. - Hindistanlı kadınların %41’i eşlerinin tacizine katlanamayarak intihar ediyor. Bu veriler, kadınlara yönelik şiddetin dünyanın her yerinde var olduğunu gösteriyor. Burada akla gelen ilk soru, neden kadınların buna katlanmasıdır. Acaba bunun sebebi, toplumun kültürel yapısı mı, yoksa diğer etkenler de mi söz konusu? Bu konuyu araştıran Meliha Arşi şöyle diyor: bunun bir çok sebebi var, yasalar, toplumun bakışı ve kadınları destekleyen kurumların yokluğu...Yasal düzenlemelerde kadınlar korunmuyor ve mahkemede bile maruz kaldıkları şiddeti fiziksel olarak ispatlamaları gerekiyor. İşin daha ilginç tarafı, şikayetten sonra kadın, aynı evde kalması gerekiyor ve birçok yerde çocukları için şiddete katlanmak zorunda kalıyor, çünkü boşanma durumunda çocuklarına bakamıyor. Boşanma durumunda kadınlar genellikle yoksulluk ve sefalete sürükleniyor. Kültürel bakımdan da kadınlar bir çok sorunla karşı karşıya bulunuyor. Kadınlar daha az oranda okuyor ve iktisadi bakımdan da aileden daha az pay alabiliyor. Bütün bu etkenler kadınları şiddete katlanmaya mahkum ediyor. Toplumun boşanmış kadına bakışı da bir başka etken sayılıyor. Psikolog Dr. Purşehriyar da şöyle diyor: Bir çok kadın şiddete kontrol altına alma yöntemlerini bilmiyor, bu da kendi başına şeddetin tırmanmasına sebep oluyor. Kadınlar bu kabiliyetten yoksun olduğu için de şiddete katlanmak zorunda kalıyor. Mustafa Cankulu da şöyle diyor: kadınların şiddete tehammül etme sebebinin kökü geleneklere dayanır. Örneğin İranın güneyinde kızlar amca oğullarıyla evlenmek zorundadır veya doğar doğmaz beşik kertmesi söz konusu olur. Kadınların zayıf yaratıklar olduğu gibi yalnış anlayışlar da toplumumuza hakimdir ki başlı başına şiddet olaylarını körükleyen etkendir. Öte yandan kadınlar bir takım sosyal eğitimlerden de yoksundur, bu da şartlara teslim olmaları için bir başka gerekçe sayılır. Toplumumuzda boşanma büyük bir ayıp sayılır ve bu anlayış da kadınları şiddete katlanmaya sorlayan bir başka etkendir. Genelde umumi mekanlarda kimse kimseye el kaldıramaz diye bir anlayış vardır, fakat bu kural aile içinde geçerli değildir. Her 4 Amerikalı aileden biri, bazı şartlarda kadının dövülebileceğine inanıyor. Bu anlayış bir çok toplumda egemendir. Kadınlara yönelik şiddeti körükleyen bir başka etken, sosyal ve yasal desteğin yokluğudur. Güvenliği sağlamakla görevli polis, genellikle ev içi sorunlara karışmamayı yeğler ve yardım istendiği zaman daha çok ortalığı yatıştırmakla yetinir. Aileler de bu tür durumlarda daha çok nasihat yolunu tutmayı tercih eder. Kadınları destekleme bağlamında sadece 45 ülke 2003 yılında gereken yasaları onayladı ve hala bir çok ülkede bu yasaların izine bile rastlanmıyor. Kadınlardan cinsel bağlamda yararlanma konusunda da sadece 51 ülke gereken yasal düzenlemeleri yapmış ve Latin Amerikada eğer tecavüz eden erkek, kadınla evlenmeyi kabul ederse cezadan kurtuluyor. İranda bu meseleye daha ciddi yaklaşılıyor, fakat yine de bir takım eksiklikler söz konusu denebilir. İranda maalesef kadınları destekleyen çok az kurum bulunuyor ve var olan kurumlar da bir çok imkandan yoksun olarark hizmet vermeye çalışıyor. Meliha Arşi şöyle devam ediyor: şiddet olayları diğer ülkelerde yıllardır araştırılıyor, fakat İranda bu konu sadece geçen yıldan beri araştırma koknusu olmuş sayılır. Tahranda geçen yıl kadınlara yönelik şiddeti araştırırken çeşitli ferdi, sosyal, iktisadi ve aile içi sebeplere rastladım. Bu sorunu giderme yollarına gelince, medya eğitimci bir rol ifa edebilir. Medyada geleneklerin tesiri değiştirilebilir. Okullar da sağlıklı evlilik ilişkisini anlatabilir. Kadınlara iş ve çalışma imkanı yaratmak da etkili olabilir. Kadınları destekleyen NGO’lar da kurulmalı ve şiddet olayları durumunda yasal müdahale hakkı tanınmalı. Boşanma oranı artacak diye bu mesele gözardı edilmemeli. Kadınları destekleyen yasaların onayı için çaba harcamalı ve şiddet uygulandığı takdirde erkekleri cezalendıracak düzenlemeler getirilmeli. Ayrıca kadınların beşeri toplumun yarısını olaşturduğu kültürü yaygınlaştırılmalı. Ancak bu şartlarda kadınlara yönelik şiddet olayları önlenebilir. İran Resalet Gazetesi İran 11/12/2004 Cumartesi |
||
|
||
| İRAN GEZİSİNİN ARDINDAN Prof. Dr. İbrahim Arslanoğlu G.Ü. Gazi Eğitim Fakültesi, Öğretim Üyesi ÖZET Bu yazıda, Gazi Üniversitesinden bir grup öğretim üyesinin 14-24 Mayıs 2003 tarihlerinde Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezi koordinatörlüğünde İran’a yaptığı kültürel ve bilimsel içerikli gezi anlatılmaktadır. İran İslâm Cumhuriyeti ile Türkiye Cumhuriyeti arasındaki kültürel, bilimsel eğitim programı çerçevesinde İran’ın Meşhed Üniversitesi ile Gazi Üniversitesi arasındaki işbirliği anlaşması gereğince; 14-25 Mayıs 2003 tarihleri arasında, üniversitemizin çeşitli fakültelerinde görevli 36 öğretim üyesi, İran’ın Meşhed, Isfahan, Tahran ve Tebriz şehirlerine akademik bir gezi yaptık. Başta bu geziyi yapmamıza izin veren ve bu konuda bizi maddî ve manevî olarak destekleyen Sayın Rektörümüz Prof. Dr. Rıza Ayhan Bey’e teşekkür ederim. Diğer taraftan gezinin programını yapan, gerek İran Büyükelçiliği ve gerekse diğer yetkililerle görüşerek konaklama ve ziyaret yerlerinin plânlanmasını sağlayan Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr Alemdar Yalçın ve Müdür Yardımcısı Yard. Doç. Dr. Gıyasettin Aytaş’a teşekkürü bir borç bilirim. 14 Mayıs 2003 Çarşamba günü Rektörlüğümüz giriş kapısı önünden saat 20.10’da kalkan üniversitemize ait bir otobüsle gezimize başladık. Kısa ihtiyaç molalarımız dışında hiç durmadan yolumuza devam ettik ve 15 Mayıs 2003 tarihinde yaklaşık saat 10.00’da Erzurum Atatürk Üniversitesi kampüsüne ulaştık. Gece yolculuğunda uyumayan arkadaşlarımız, Atatürk Üniversitesi misafirhanesinde yaklaşık 2 saat kadar uyuyup, dinlendikten sonra öğle yemeğini Atatürk Üniversitesi sosyal tesislerinde yedik. Öğleden sonra şehirde kısa bir gezintiye çıkarak Erzurum’un tarihî mekânlarını ziyaret ettik. Saat 18.00 civarında Atatürk Üniversitesi kampüsüne dönerek yine sosyal tesislerde akşam yemeğini yedikten sonra saat 20.00’de yola koyulduk; 4 saatlik bir yolculuktan sonra Türkiye saati ile 24. 00’te Gürbulak sınır kapısına ulaştık. Burada Tebriz Türk Konsolosluğu görevlileri tarafından karşılandık. Önce Türk tarafında pasaport işlemlerimizi yaptırarak İran tarafına geçtik. Pasaportlarımızı İran yetkililerine topluca verdik. Bir taraftan bu işlemler yapılırken diğer taraftan İranlı yetkililer, bizi VIP salonuna alarak meyve suyu ve pastadan oluşan küçük bir ikramda bulundular. Burada gezimiz boyunca bizimle ilgilenecek olan İranlı görevlilerce karşılandık. İran saati, Türkiye’den 1 saat 26 dakika ileri olduğu için saatlerimizi bu ülkeye göre ayarladık. Daha sonra Tebriz’e ulaşmak üzere yola çıktık. Yaklaşık 4 saatlik bir yolculuktan sonra 16 Mayıs Cuma günü saat 7.00 civarında Tebriz Havaalanına vardık. Saat 8.50’de uçağa binerek saat 10.30’da Meşhed Havaalanına indik. MEŞHED’İ ZİYARET Meşhed Havaalanında bize rehberlik edecek olan İran İslâmî Kültür ve İlişkiler Merkezi temsilcisi AhmetMercani tarafından karşılandık. Havaalanından bavullarımızı alarak Meşhed Firdevsi Üniversitesi servis aracı ile Firdevsi Üniversitesinin Misafirhanesine yerleştik. Saat 12.00’de Firdevsi Üniversitesi sosyal tesislerinde öğle yemeğimizi yedik. Tekrar misafirhaneye dönerek 1,5 saat kadar dinlendikten sonra saat 17.00’de İran’ın meşhur şairi Firdevsi’yi anma törenlerine katıldık. İran’ın kendi kültürüne en yüksek seviyede sahip çıktığını şair için yaptırılmış olan muhteşem anıt mezardan anlıyoruz. Resim: 1 (Meşmed’de Firdevsi’yi Anma Törenleri) Törende önce İran İslâmî Kültür ve İlişkiler Merkezi Yetkilisi Emini Bey ve rehberimiz Ahmet Mercani, Firdevsi’nin İran edebiyatındaki önemini belirten konuşmalar yaptılar. Bu arada her iki konuşmacı, bizim Türkiye’den gelerek törene katılan bir grup olduğumuzu seyircilere duyurdular. İki üniversite arasındaki işbirliği sonucu bu ziyaretin gerçekleştiğini belirterek Rektörümüz Sayın Prof. Dr. Rıza Ayhan Bey hakkında övücü sözler söylediler. Sonra bir erkek sanatçı İran Halk müziğinden parçalar sundu. Bunun ardından üç erkek tiyatro sanatçısı Firdevsi’nin Şehnamesi’nden örnek oyun sahnelediler. En son kız ve erkek öğrencilerden oluşan bir orkestranın konserini izledik. Bu orkestra, doktorasını İtalya’da yapmış bir şef tarafından yönetilmiş olup, İran halk müziğinin Batılı enstrümanlarla çok sesli yorumundan oluşmuştur. Tören bittikten sonra Firdevsi’nin anıtının altında yer alan mezarını ziyaret ettik. Sonra Firdevsi’nin Şehnamesinde yer alan hikâyelerin duvardaki kabartma figürlerini inceledik. Figürlerin neyi ifade ettiğini tiyatroda rol alan sanatçılardan birisi bize açıkladı. Sonuçta sahnelenen oyun ile figürlerin ifade ettiği olayların birbiriyle örtüştüğünü gördük. Akşam yemeğini buraya yakın bir restoranda yedik ve otelimize dönmek üzere servis aracımıza bindik. Türkiye’den İran’a hareket edeceğimiz sırada, bizi uğurlamaya gelen İran’ın Ankara Büyükelçiliği Müsteşarı, İran’da cep telefonlarımızın çalışmayacağını söylemişti. Gerçekten de sınırı geçer geçmez cep telefonlarımız sustuğu için Türkiye’deki yakınlarımız ile telefon görüşmesi yapmak üzere Meşhed Postahanesine gittik. Biz Türkiye’deki gibi kontörlü telefonlarda tuşlara basarak, karşıdaki kişi ile görüşebileceğimizi sanıyorduk. Oysa önce isimlerimizi ve telefon numaralarımızı görevli memura yazdırarak beklemeye başladık. Bir süre sonra memur tarafından adım okundu ve bir kabine girerek görüşme yapmam söylendi. İçeri girip de, ahizeyi kaldırdığımda sesin gelmediğini farkettim ve telefon kabini ile görevli memur arasında tam dört defa gelip gittikten sonra konuşmayı gerçekleştirebildim. Bu durum, İran Devletinin telekomünikasyonda Türkiye’den yaklaşık 25 yıl geride olduğunu gösteriyordu. Bu, belki de, İran’ın dışarıya açık bir ülke olmaması ile de açıklanabilir. Yaşadıklarımız bize, devlet adamımız Turgut Özal’ın 1983’lerde Türkiye’de telekomünikasyon alanında gerçekleştirdiği büyük değişimi hatırlattı. Grup arkadaşlarımızın hepsi konuşmamasına rağmen telefon görüşmeleri bir saatten fazla sürdü ve sonra servis aracımıza binerek otelimize döndük. Burada, yaşadığımız bir olayı nakletmeden geçemeyeceğim. Ben postanede ilk telefon görüşmesini yapanlardan birisi idim. Konuşmayı bitirdikten sonra postanenin dışına çıktığımda, bazı arkadaşlarımızın kaldırım kenarında çay içtiklerini gördüm ve çay almak için çaycıya yaklaştım. Çaycı Türkçe konuşuyordu, kendisine Türkçe’yi nereden öğrendiğini, sordum. Çaycı bir papağan gibi her gelen arkadaşımıza şu sözleri söylüyordu: “ Ben Kürdüm Kürt, Abdullah Öcalan”. Düşündükçe bu kişinin İran’da kendi hâlinde yaşayan bir Kürt insanı mı, yoksa bir başka milletten art niyetli bir insan mı, olduğu konusunda tereddüde düştük. Çünkü gittiğimiz diğer illerdeki üniversitelerde yanımıza yaklaşıp önce bizimle Türkçe konuşarak Kürt olduğunu söyleyen ve daha sonra batı dillerinden birisiyle Türkçe bilmediğini ifade eden bazı kişilere şahit olduk. 17 Mayıs Cumartesi günü, otelimizde sabah kahvaltımızı yaptıktan sonra Firdevsi Üniversitesini ziyaret etmek üzere otobüsümüze bindik. Üniversitenin kapısında Rektör Yardımcısı tarafından karşılandık. Sonra toplantı salonuna alınarak pasta ve meyve ikramında bulundular. Burada karşılıklı olarak iki ülke arasındaki kurulması gereken bilimsel ve kültürel ilişkilerin önemi konuşuldu. Üniversite yetkilileri üniversiteleri ve İran eğitim sistemi hakkında açıklamalar yaptılar. Sonra öğretim üyeleri alanlarına göre çeşitli fakültelerde inceleme gezisine katıldılar. Bunun sonunda servis aracımıza binerek Firdevsi Üniversitesinin sosyal tesislerinde indik ve öğle yemeğimizi orada yedik. Öğleden sonra 12 imamlardan sekizincisi olan İmam Ali Rıza’nın türbesini ziyaret ettik. Burası Şii dünyasının bir çeşit hac ziyareti olarak kabul edilebilir. Türbe, ülkenin çeşitli yerlerinden gelen ziyaretçilerle dolup taşmaktadır. İmam Ali Rıza Türbesi, çok geniş bir mekânda yer alıp âdeta bir külliye özelliği taşımaktadır. Türbede ziyaretçilerden bazıları türbenin parmaklıklarına elleriyle dokunmaya çalışırken, bazıları türbeye yönünü dönerek duygusal sözler söyleyip ağlıyor, kimisi ayakta durarak Kur’an-ı Kerimden ayetler okuyordu. İmam Ali Rıza Türbesi, çeşitli ülkelerden ziyaretçilerin getirdiği çeşitli dillere ait bir çok eserin yer aldığı muazzam bir kütüphaneye de sahiptir. Kütüphanenin 1150 yıllık bir tarihi geçmişi olup, 53 dilde 1,5 milyon kitabı ve 21 ciltlik bir kataloğu bulunmaktadır. Burada, birincisi 12 yaşına kadar çocukların; ikincisi, 12-16 yaşlar arası; üçüncüsü 16-20 yaşları arasındaki gençlerin; dördüncüsü 20 yaşından büyüklerin kitap okuyabildikleri salonlar bulunmaktadır. Ayrıca kız ve erkeklerin oturduğu salonlar da birbirinden ayrılmıştır. Külliyenin masrafları külliyeye ait arazilerden elde edilen gelirlerle karşılanmaktadır. Bundan başka İmam Ali Rıza Külliyesi; 15 tarım kuruluşu, 21 endüstriyel şirket, 1 serbest bölge ve 13 ticarî teknik servise sahiptir. Ayrıca buraya gelen kişiler, İmam Ali Rıza’nın türbesine para ve altın gibi kıymetli madenleri atmaktadırlar. Bunlar da toplanarak külliyenin masraflarında kullanılmaktadır. Buraya devletin herhangi bir ödenek ayırmadığı yetkililer tarafından ifade edilmiştir. Külliyenin 100 bin kişiye yemek verebilecek bir salonu bulunmaktadır. Ayrıca yatacak yeri olmayanlar için yatakhanesi de vardır. Külliye görevlileri yolda kalan veya parasını çaldıran kişilerin biletlerini alarak memleketlerine gitmelerini de sağlamaktadırlar. Saat 18.00 civarında Külliye ziyaretimiz tamamlandı ve grup üyeleri bir kapalı çarşıda serbest gezinti ve alışverişe çıktılar. Saat 19.30’da bir yerde toplandık ve servis aracımıza binerek Torgabe Yaylası’na, İslâmi Kültür ve İlişkiler Merkezi Meşhed Temsilciliğinin verdiği yemeğe gittik. Burada yemek, şark usulü, tamamen otantik bir mekânda yenilmektedir. 3-5 kişinin oturacağı yükseltilmiş sedirlere çıkarak, yere oturup sırtımızı yastıklara dayadık ve yemeklerimizi yere serilmiş sofralarda yedik. Bu mekânlar, biraz Anadolu köylerindeki hayatı andırmaktadır. Yemekten önce İslâmî Kültür ve İlişkiler Merkezi yetkilisi Emini Bey iki ülke arasındaki ilişkilerin önemini anlatan bir konuşma yaptı. Buna cevaben grup başkanı olarak ben de kısa bir konuşma yaparak, iki ülkenin bilimsel, kültürel ve ticarî ilişkilerini geliştirmesinin iki ülkenin de çıkarına olacağını, söyledim. |
||
|
||
| NİŞABUR’U ZİYARET 18 Mayıs Pazar, sabah saat 6.00’da kalkıp sabah kahvaltısını yaptıktan sonra Nişabur’a hareket ettik ve yaklaşık saat 10.00’da Nişabur’daki Yarı Özel İslâm Üniversitesine vardık. Burada şair, İranlıların deyimiyle hakıym(filozof), Ömer Hayyam’ı anma töreninin yapıldığı panele katıldık. Konuşmacılar doğal olarak Farsça konuşuyorlardı. Önce iki bilim adamının konuşmasını rehberimiz Ahmet Mercani Türkçe’ye çevirdi. Daha sonra bundan vazgeçtiği için yaklaşık 1,5 saate yakın anlamadan Farsça konuşmaları dinledik. Bu bizim için son derece sıkıcı geçen anlar oldu. Bu törende Üniversitemiz öğretim üyelerinden Prof. Ahmet Mermer de Ömer Hayyam hakkında bir konuşma yaptı. Konuşmasının başlangıcı Farsça idi, kısa bir süre sonra Türkçe olarak konuşmasını sürdürdü. Daha sonra İranlıların bu konuşmanın tamamının Farsça olmasından daha çok memnun olacaklarını ifade ettiklerini, öğrendik. Resim: 2 (Nişabur’da Ömer Hayyam’ın Anıt Mezarı) Tören bittikten sonra Hacı Bektaş Veli’nin doğduğu Fuşencan Köyü’ne gittik. Köylüler bir sıraya dizilip bize hoş geldin diyerek ellerimizi sıktılar. Sonra köyün misafir evi olarak kullanılan, tek katlı bir binaya götürdüler. Önce köy muhtarı, kısa bir konuşma yaparak, bize hoş geldiniz, dedi. Sonra bir tarih öğretmeni söz alarak, “Hacı Bektaş Veli, bu köyde doğmuştur.”, dedi. Konuşması bittikten sonra ben, bu köyde kendisinin Hacı Bektaş Veli’nin soyundan geldiğini veya onun yolunu takip ettiğini iddia eden kişilerin bulunup bulunmadığını, sordum. Tarih öğretmeni bu soruya şu cevabı verdi: “ Moğollar, burayı işgal ettikleri zaman herkesi katlettiler, sağ kalanlar da birkaç depremde öldüler ve şu anda bu köyde yaşayan halk, daha sonra buraya yerleşmiştir.” Öğle yemeğini Nişabur yakınındaki bir yatılı okulun yemekhanesinde Ömer Hayyam Paneline katılan bilim adamları ile birlikte yedik. Yemekten sonra Nişabur’da bir müzenin açılışını yaptıktan sonra Ahşap Köyü ziyaret ettik. Bu köyde, mimarı ABD’de öğretim üyeliği yapmış bir kişinin yaptığı ahşap bir cami ile ahşap bir evi gezdik. Mimar, emekliliğinden sonra bu köye yerleşmiş. Ziyaret sırasında camide hazır bulunarak sorduğumuz soruları cevapladı. Daha sonra Meşhed’e dönmek üzere yola çıktık ve yol üzerinde şair, matematikçi Ömer Hayyam’ın türbesini ziyaret ettik. Türbe sanduka şeklinde değildi. Mezarın üzerine orijinal bir beton dökülmüş onun üzerine de uzaktan görülecek şekilde yüksek bir anıt inşa edilmiştir. Meşhed’e döndükten sonra otelimize geldik ve bavullarımızı alarak Meşhed Havaalanına gittik. Yaklaşık saat 20.50 civarında uçağa binerek 22.00’de Isfahan’a indik. Önce Isfahan Havaalanında bekleyen Isfahan Üniversitesine ait iki otobüsle Isfahan Teknik Üniversitesine ait misafirhaneye gittik ve bize ayrılan odalara yerleştik. ISFAHAN’I ZİYARET 19 Mayıs Pazartesi, Sabah saat 7.00’de kalkıp kahvaltımızı yaptıktan sonra tarihî mekânları ziyaret etmeye başladık. İlk gittiğimiz yer Doğal Tarih Müzesi idi. Müzenin bahçesinde fil, zürafa ve dinazor gibi hayvanların maketleri yer alıyordu. Sonra müzenin içine girdik, burada dikkatimizi çeken şey, Şah İsmail ile Yavuz Selim arasındaki Çaldıran Savaşının temsilî resminin duvara çizilmiş olması idi. Burada görevli memure şu yorumu yaptı: “Bu savaşta devletimiz, ilk defa Osmanlı İmparatorluğuna yenildi. Bunun sebebi, Osmanlı ordusunda ağır topların bulunmasıdır.” Müzede resim çekmek yasak olduğu için bu temsili resmin fotoğrafını çekemedik. Öğle yemeğini Isfahan’da bir restoranda yedikten sonra Şah İsmail’in torunlarından Şah Abbas’ın (1588-1629) yaptırdığı, Şah Meydanı ve Şah Camii’ni gezdik. Resim: 3 (Isfahan’da Şah Meydanı) Bu meydan, dikdörtgen şeklinde olup dört köşesinin her biri kapalı çarşı ile çevrilmiştir. Kapalı çarşısının içinde yerli ve yabancı turistlerin alışveriş yaptıkları çok sayıda dükkan bulunmaktadır. Ayrıca meydanın ortasında geniş bir avlu yer almaktadır. Şah Abbas Camiine, bu avludan geçilerek girilmektedir. Bu Cami, İran çiniciliğinin en güzel örneklerinden birisini teşkil etmektedir. Bu meydanın uzun köşelerinden birisinde, şahların orduyu selamladıkları üç katlı bir selâmlık binası yer almaktadır. Buraya çıkıldığında, muhteşem bir manzara ile karşılaşılıyor. Bütün Isfahan şehri buradan seyredilebildiği gibi Şah Meydanını buradan bir bütün olarak görebilmek de mümkündür. Ortadaki avluda büyük bir havuz yer alıyor. Havuzun çevresi yeşillendirilmiş ve ağaçlandırılmış. Avluda faytonlar bulunuyor, isteyenler bu faytonlara binerek avlunun etrafında tur yapabiliyorlar. Üniversitemiz Tıp Fakültesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Cemal Çevik’e göre, böyle bir eser ABD’nin Kaliforniya eyaletinde de bulunuyor. Ona göre burası daha eski olduğuna göre ABD’deki kompleks buradan örnek alınarak yapılmış olabilir. Akşam yemeğini Isfahan’da bir restoranda yedikten sonra şehrin ortasından akan Zayende Irmağı kenarında bir gezintiye çıktık. Bu nehir üzerinde Safavi Hükümdarı Şah Abbas tarafından yaptırılan ve otuzdan fazla kemere sahip tarihî bir köprü dikkatimizi çekti. Köprü o dönemin inşaat teknolojisi ve mimarisinin en güzel örneklerinden birisi olsa gerektir. Köprü trafiğe kapatılmış olup yerli ve yabancı turistlerin ziyaret ettiği ve üzerinde gezinti yapabilecekleri bir mekân hâline getirilmiştir. Mimar olmadığım için eseri, mimari açıdan değerlendirmem mümkün değilse de şimdiye kadar böyle bir köprüyü ilk defa gördüğümü söylemeliyim. Köprünün genişliği dikkatimizi çekiyor. Genellikle tarihi köprüler, dar olduğu için bu köprülerden aynı anda iki arabanın geçmesi zordur. Bu köprü sanki otomobilin icat edildiği 20. yüzyıl koşullarına göre yapılmış, çünkü yanyana iki ve hatta üç otomobilin çok rahat bir şekilde hareket edebilmesi mümkün. Bundan başka köprü üzerinde her iki tarafta da yaya kaldırımı bulunmaktadır. Yine her iki tarafta, kaldırım bitişiğinde, üstü kemerlerle kapatılmış yaya yürüyüş yolu da bulunmaktadır. Yağmur veya kar yağdığında yayalar bu kısımdan ıslanmadan nehrin bir kenarından diğer kenarına geçebilirler. Kapalı yürüyüş yolunun bitişiğinde ve en kenarda,nehri seyredebilmek için her iki tarafta ayrı birer yaya yürüyüş yolu daha vardır. Fakat bu yolların nehre bakan kısımları tamamen açık olduğu için, yayaların nehre düşme tehlikesi söz konusudur. Gezinti bittikten sonra grup ikiye ayrıldı. Bir grup Türkiye’deki yakınları ile telefon görüşmesi yapmak üzere Isfahan Postahanesine gittiler. Bir grup ise köprünün ayağında bulunan çay bahçesinde çay içmek üzere kaldılar. Çay içtiğimiz mekân gerçekten çok dikkat çekici idi. Köprünün altı kapalı olduğu için sular, sadece yarım metre genişliğindeki birkaç küçük kanaldan akmaktadır. Diğer kısımlar taş yapı ile kapatılmış olduğu için buralara masa ve sandalye konularak çay bahçesi hâline getirilmiştir. Ayrıca çay bahçesinin yanında süs eşyaları satan dükkanlar ile çay ocağı da bulunmaktadır. Postahaneye giden grup, köprüye döndükten sonra saat 23.30 civarında otele dönmek üzere servis araçlarımıza bindik. Otelin bulunduğu kampüsün giriş kapısına geldiğimizde bir sürprizle karşılaştık. Kapıdaki bekçi bizi içeri almak istemedi ve kapıda yaklaşık yarım saat bekledik. Bu sırada bizi gezdiren İranlı görevliler, çeşitli makamlarla defalarca telefon görüşmesi yaptılar ve sonuçta içeri girebildik. Servis otobüslerimiz Isfahan Üniversitesine, kaldığımız otel ise Isfahan Teknik Üniversitesine aitti. Kendisine bilgi verilmedi ise gecenin bu saatinde başka bir üniversiteye ait ve içinde yabancıların bulunduğu bir otobüsün kampüse girmesi, görevli tarafından mahsurlu bulunmuş olabilir. Bu konuda fazla malumat sahibi olamadık ve sonuçta otelimize girebildik. 20 Mayıs Salı, sabah otelimizde kahvaltımızı yaptıktan sonra ziyaret amacıyla Isfahan Üniversitesine gittik, bizi kapıda kimse karşılamadığı gibi içeri de alınmadık. Yarım saat kadar dışarıda bekledikten sonra içeriye buyur edildik. Bir konferans salonunun kapısından çıkan Edebiyat Fakültesi Dekanı, ziyaret programından haberi olmadığını söyledi. Bu ilgisizlik karşısında otobüslere binerek sallanan minareyi gezmeye gittik. Resim: 4 (Isfahan’da Sallanan Minare) Burada yıkılan eski bir caminin ayakta kalan iki minaresi müze hâline getirilmiş. Müzedeki görevlilerden birisinin, minarelerden birisine çıkıp bir manivela ile minareyi salladığı zaman her iki minarenin de birlikte sallandığını gördük. Bu işlem saat başlarında otomatik olarak yapıldığı halde, görevli bizim için program dışı bir sallantı yaptı. Burada Urmiye Azad Üniversitesi Sosyoloji Bölümünden gelen Azeri Türkü kız ve erkek üniversite öğrencileri ile karşılaştık, onlarla sohbet ettik ve hatıra fotoğrafları çektirdik. Daha sonra yüksek bir tepe üzerinde bulunan Mecusilerden kalma Ateşgede adı verilen tapınağa tırmanarak çıktık. Bu tepe Isfahan’a tamamen hakimdi. Buradan Isfahan’ı seyrettik ve fotoğraflar çektik. Öğle yemeğini program dışı olarak Isfahanda bir restoranda yedik. Öğleden sonra Isfahan Teknik Üniversitesi yetkililerine, üniversitelerini ziyaret etmek istediğimizi telefonla bildirdik, bu üniversitenin yetkililerince de ilgisizlikle karşılanacağımızı anlayınca, Şah Meydanına giderek oradaki parkı ve kapalı çarşı içindeki dükkânları dolaştık. Bir kısım arkadaşımız ise gruptan ayrılarak şehirdeki çarşılara alışverişe çıktılar. Saat 20.00’de Şah Meydanının bir yerinde toplanarak servis araçlarımıza bindik ve otelimize giderek bavullarımızı topladıktan sonra Tahran’a uçmak üzere havaalanının yolunu tuttuk. Saat 20.45’te uçağa bindik 45 dakikalık bir yolculuktan sonra Tahran Havaalanına indik. Burada Tahran Büyükelçiliğimiz III. Katibi Tunç Angılı tarafından karşılandık. Sonra otelimize gitmek üzere bizim için hazırlanmış olan servis aracımıza binerek Tahran Üniversitesi Dil ve Edebiyat Akademisinin Misafirhanesine yerleştik. Isfahan’daki misafirhaneye göre daha bakımlı olan bu misafirhanede arkadaşlarımız iki kişilik odalarda kaldılar. TAHRAN’I ZİYARET 21 Mayıs Çarşamba günü, sabah otelde kahvaltımızı yaptıktan sonra Terbiye-i Müderris Üniversitesine ziyarette bulunduk. Burası, üniversite öğretim üyesi yetiştiren bir üniversite olduğu için lisans öğrencisi yok, sadece yüksek lisans ve doktora öğrencileri bulunuyor. Bizdeki Teknoloji Enstitülerine benzer bir kurum. Üniversite yetkilileri bizi bir salona alarak burada üniversite hakkında bilgi verdiler. Önce üniversiteyi tanıtıcı sinevizyon gösterisi yapıldı, daha sonra bir yetkili İngilizce olarak üniversiteyi tanıttı. Daha sonra fen bilimleri, tıbbî bilimler ve mühendislik alanlarında mütehassıs olan öğretim üyeleri bu bölüm veya fakülteleri ziyaret ettiler. Bu üç bölüm dışında kalan öğretim üyeleri üniversitenin merkez kütüphanesini gezdiler. Öğle yemeği için hem bu üniversiteye hem de Tahran Büyükelçiliğimize davetli idik. Biz Büyükelçiliğimizi görmeyi ve öğle yemeğimizi orada yemeği tercih ettik. Tahran Büyükelçiliği yeşillik ve ağaçlıklar içinde geniş bir alanda yer almaktadır. Elçiliğin kapısından otobüsle bir süre yol aldıktan sonra arabadan indik ve burada yine Tahran Büyükelçiliği III. Kâtibi Tunç Angılı tarafından karşılandık. Yaya olarak elçilik binasının kapısına kadar yürüdük. Elçiliğin kapısında Tahran Büyükelçimiz Selahattin Alpar tarafından karşılandık. Önce gruba kokteyl verildi, daha sonra bahçede açık büfe öğle yemeği yedik ve elçimizle sohbet edip hatıra fotoğrafları çektirdik. Resim: 5 (Tahran Büyükelçiliğini Ziyaret: Büyükelçi Selahattin Alpar(ortada) ve Öğretim Üyeleri) Öğleden sonra Şehit Behişti Üniversitesini ziyaret ettik. Önce bir salona alındık. Burada Üniversite Rektörü evinize hoş geldiniz, diyerek bizi üniversitesinde ağırlamaktan memnun olduğunu söyledi. Burada bize meyve suyu ve pasta ikramı yapıldı. Daha sonra öğretim üyeleri ilgili oldukları fakülte ve bölümleri gezdiler. Edebiyat ve İnsani Bilimler Fakültesinde dikkatimizi çeken şey, fakültenin kapısından içeri girince koridorda Mevlana ve Tebriz’li Şems’in heykellerinin birbirinin karşısında yer alması idi. Bu iki düşünüre yer vermeleri, eserlerinde Fars dilini kullanmaları sebebiyle olsa gerektir. Çünkü gezdiğimiz diğer üniversitelerde, bunlardan başka bir Türk düşünürüne yer verildiğini görmedik. Daha sonra kütüphane ve bilgisayar odalarını dolaşarak incelemeyi tamamladık. Saat 17.00’de İslâmî Kültür ve İlişkiler Merkezini ziyaret ettik. Bizi geniş bir salona aldılar. Merkezin Başkanı Molla, Huccetül İslâm, Doç. Dr. Mahmut Muhammed Irakı, bize merkezle ilgili bilgiler verdi ve Türkiye ile İran arasındaki bilimsel, kültürel ve ticari ilişkilerin önemini açıklayan bir konuşma yaptı. Buna cevabi bir konuşmayı grup adına ben yaparak şunları söyledim: “Bizi İran Hükümeti adına misafir eden ve sınırı geçişimizden itibaren bize büyük misafirperverlik gösteren kurumunuza teşekkür ederim. İki ülke arasında kurulmuş olan bilimsel kültürel ve ticari ilişkilerin geliştirilmesi iki ülkenin çıkarına olacaktır. Din anlayışımızdaki farklılıklar, birbirimizi sevmemize engel olmamalıdır.” Daha sonra Kurum Başkanı Doç. Mahmut Muhammed Irakı, her öğretim üyesinin kendisini tanıtmasını istedi. Tanıtma bitince, niçin aranızda Fars Dili Edebiyatı öğretim üyesi bulunmamaktadır? dedi. Ben buna şu cevabı verdim. “Üniversitemizde Fars Dili Edebiyatı bölümü yoktur. Fakat hâlen Türkiye’de altı üniversitede Fars Dili Edebiyatı bölümü öğretime devam etmektedir. Buna karşılık İran’da tek bir üniversitede bile Türk Dili Edebiyatı Bölümü yoktur. Uluslar arası ilişkilerde karşılıklılık prensibi geçerlidir. Bizim, sizin tarafınızdan sevildiğimize inanabilmemiz için, sizin en az 6 üniversitede Türk Dili Edebiyatı Bölümü açmanız gerekir.” Son sözlerim grubumuz ve toplantıda bulunan mollalar tarafından tebessümle karşılandı. Kurum Başkanı Irakı,Tahran üniversitesinde Türk Dili Edebiyatı Bölümünün önümüzdeki öğretim yılı başında açılarak öğrenci alacağını, söyledi. Ayrıca anneannesinin Türk olduğunu ve Türkçe’yi öğrenmemiş olduğundan üzüntü duyduğunu ve ülkesinde çok sayıda insanın günlük hayatlarında Türkçe konuştuklarını söyledi. Ben buna, “Sadece Türkçe konuşmak yetmez aynı zamanda yazmak da gerekir.”, cevabını verdim. Başkan Irakı, Tebriz’e gittiğinizde oradaki kardeşlerinizle dil birliği dolayısıyla daha kolay anlaşabilirsiniz, dedi. Son olarak Rektörlüğümüz Genel Sekreter Yardımcısı Yrd. Doç. Dr. Nurettin Parıltı kısa bir konuşma yaparak Rektörümüz Prof. Dr. Rıza Ayhan Bey’in gönderdiği hediyeleri kurum başkanına takdim etti. Burada dikkatimizi çeken bir şey de Sayın Rektörümüz Rıza Ayhan’ın bu kurum yetkilileri tarafından çok takdir edilmiş olmasıdır. Toplantı bittikten sonra bu kuruluşun içindeki yemekhanede akşam yemeğini yedik. Yemek sırasında kurumun ikinci yetkilisi Molla Huccetül İslâm Nebevî ile sohbetimizde, iki ülke arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi ile ilgili şunları söyledim: “1990’larda Türkiye ile Bulgaristan savaş noktasına gelmişlerdi. Fakat Bulgaristan zamanla demokratikleşti, sosyal sorunları çözdü ve halkın ekonomik refahını artırdı. Bugün Türkiye ile olan ilişkileri son derece iyi noktalara ulaştı ve halen çok sayıda Türk işadamı, Bulgaristan’da yatırımlar yapıyorlar. Eğer siz de daha fazla demokratikleşir, halkınızın sorunlarını çözer ve toplumun refahını artırırsanız, ilişkilerimiz daha ileri seviyelere ulaşabilir.” Yemekten sonra bir salona geçerek çay içip, sohbete devam ettik ve hatıra fotoğrafları çektirdik. Daha sonra otelimize döndük. 22 Mayıs Perşembe, sabah otelde kahvaltımızı yaptıktan sonra servis aracımıza binerek Şah Rıza Pehlevi’nin yazlık sarayını gezmeye gittik. Burası Tahran’ın dağlara yakın yüksek bir yerinde bulunmaktadır. Yeşillikler arasında son derece bakımlı ve ihtişamlı bir köşk. Buradaki avizeler, koltuk takımları ve halılar değişik ülkelerden ve ülkenin çeşitli bölgelerinden getirilmiş. Bu sarayda aynı zamanda İran cam işlemeciliğinin güzel örnekleri de sergilenmiş durumda. Sarayda şahın yatak odası, çalışma salonu ve yemekhane gibi kısımlarını dolaştık. Daha sonra Humeyni’nin İslâm Devrimi sırasında Fransa’dan İran’a döndükten sonra kaldığı mütevazî evini ve halka hitap ettiği küçük salonu gezdik. Burada bizi bir molla karşılayarak, Türkçe “Hoş geldiniz” dedi ve bizi burada görmekten memnun olduğunu ifade ettikten sonra Türkçeyi az bildiğini söyleyerek konuşmasına Farsça devam etti. Humeyni’nin kaldığı ev, son derece gösterişten uzak, sıradan bir vatandaşın oturacağı yapıda bir bina. Bu iki konutun art arda gösterilmesinde bir propaganda amacı güdülüp güdülmediğini bilmiyoruz, fakat ister istemez akla böyle bir düşünce geliyor. Öğle yemeğini Tahran’da bir lokantada yedikten sonra grup ikiye ayrıldı. Bir kısmı şehirde gezinti ve alışverişe çıkarken, bir grup Büyük Selçuklu Devleti’nin Kurucusu Tuğrul Bey’in mezarının bulunduğu Rey şehrine ziyarete gitti. Yaklaşık bir saatlik yolculuktan sonra Rey Şehrine vardık. Biz burada Tuğrul Bey’in türbesini göreceğimizi umarken, Tuğrul Bey tarafından yaptırılan 25-30 m. yüksekliğindeki bir kulenin kapısından içeri girdik, burayı bir süre inceledikten sonra arka bahçeye geçtiğimizde, bir tasavvuf büyüğünün mezarı ile karşılaştık. Resim: 6 (Rey Şehrinde Tuğrul Bey tarafından yaptırılan kule). Ziyaret bitti ve 35-40 dakikalık bir yolculuktan sonra Tahran’a ulaştık. Akşam yemeğini Tahran’da lüks bir lokantada yedik. Buradaki yemeğin diğerlerinden farkı, Türk usulü sıcak pidelerin masalarda yer alması ve menüde tatlının bulunması idi. Rehberimizin verdiği bilgiye göre lokantanın patronu aynı zamanda Tahran’daki bir üniversitede öğretim üyeliği yapmaktadır. Bu yemek onun bize ikramıydı. Patron, yemeğin sonuna doğru bütün masaları dolaşarak el kol hareketleri ile “Memnun musunuz, başka bir isteğiniz var mı?” anlamında bir şeyler söylemeye çalıştı. Lokantadan ayrılırken ben, patronun yanına giderek yemek ikramından dolayı kendisine teşekkür ettim. Bunun üzerine kendisi de Türkiye’den gelen misafirler olarak bizi ağırlamaktan memnun olduğunu söyledi ve daha fazla Türkçe bilmediğini ilâve etti. Lokantadan çıkıp otobüse bindik ve Tahran’ın sıkışık trafiği içinde yaklaşık bir saat kaldıktan sonra güçlükle otelimize varabildik. TEBRİZ’İ ZİYARET 23 Mayıs Cuma, sabah 4.30’da kalktık ve servis araçlarımıza binerek Tebriz’e gitmek üzere Tahran Havaalanının yolunu tuttuk ve sabah saat 6.00’da Tebriz’e uçtuk, saat 7.00 civarında uçaktan indikten sonra otelimize gitmek üzere görevliler tarafından hazırlanmış servis araçlarımıza doğru yürüdük. Burada Tebriz Konsolosluğumuz görevlisi tarafından karşılandık. Servis araçlarımıza bavullarımızı yükledikten sonra otobüse bindik ve ikametimize ayrılan Tebriz Üniversitesi Tıp Fakültesine ait lüks bir misafirhaneye yerleştik. Burası Tebriz’i tepeden gören yüksekçe bir yere inşa edilmiş son derece modern bir bina. Fakat İslâmî esaslara göre düzenlenmiş ve odalarda seccadesiz namaz kılınabilmesi için katlara ve odalara ayakkabı ile girilmiyor. Misafirler ayakkabılarını her katın girişindeki ayakkabılıklara bırakarak salona giriyorlar. Kapılar elektronik kartlarla açılıyor. Salondan başlayarak odaların içlerine kadar her yer halıfleksle kaplı ve odaların ortasında bir halı bulunuyor. Misafirler seccade sermeden bu halıların üzerinde namazlarını kılabiliyorlar. Halbuki şimdiye kadar kaldığımız otellerde ayakkabı ile odalara kadar gidilebiliyordu ve bu yüzden her odada namaz kılmak için seccadeler ve Şii inancına göre namazda yer alması gereken Kerbela toprağından yapılmış namaz taşları bulunuyordu. Şiiler, namaz kılarken bu taşları secde edecekleri yere koyup bunun üzerine secde ediyorlar. Ayrıca her odada bilgisayarın bulunması da dikkat çekici idi. Otele yerleştikten sonra burada sabah kahvaltımızı yaptık ve sonra servis araçlarımıza binerek şehrin tarihi ve turistik mekânlarını ziyarete gittik, Önce Akkoyunlu ve Karakoyunlulardan kalma eserlerin yer aldığı parkı dolaştık. Resim: 7 (Tebriz’de Karakoyunlu ve Akkoyunlu Eserlerini İçine Alan Park) Burada Türkiye’den geldiğimizi fark eden herkes bize karşı büyük bir sevgi ve ilgi gösteriyor ve bize çay ikram etmek istiyorlardı. Daha sonra bir müzeyi dolaştık. Bu müzede İran minyatür sanatına ait örnekler ile yeraltından çıkarılmış eski zamanlara ait arkeolojik eserler de bulunmaktaydı. Ayrıca müzede, deprem sırasında yatakta ölen bir çiftin kemiklerinin bulunması dikkatimizi çekti. Parkta dolaşırken bir bank üzerinde oturan üç mollaya rastladık. Bunlar Tebriz’de bulunduklarına göre Azeri Türkü olmalı idiler, fakat grup arkadaşlarımızla ve kendi aralarında Farsça konuşuyorlardı. Ben kendilerine “Niçin Türkçe konuşmuyorsunuz?” dedim. Bunun üzerine mollalardan birisi, beni elimden tutarak yanlarına oturttu ve bizimle Türkçe konuşmaya başladılar. İçlerinden birisi bana “Elhamdülillah Müslümanız”, dedi. Ben de, “ Biz de Elhamdülillah Müslüman’ız fakat aynı zamanda Elhamdülillah Türk’üz de” dedim. Önce Mollalar, son sözüme belki bir anlam veremediler, fakat dil ortaklığı sebebiyle bize karşı sempati duyduklarını davranışlarıyla gösterdiler. Parkın ve park içindeki müzenin gezintisi tamamlandıktan sonra, park çıkışında bize meyve suyu ikramında bulunuldu. Daha sonra servis araçlarımıza binerek şehrin merkezine doğru yol almaya başladık. Bu sırada başta Rehberimiz Ahmet Mercani olmak üzere diğer görevliler bizi cuma namazına götürme konusunda çok ısrarlı davrandılar. Biz ise hem seferî olduğumuz için böyle bir yükümlülüğümüzün olmadığını biliyorduk, hem de din anlayışımızdaki farklılık sebebiyle kültür şoku yaşayabileceğimizi seziyorduk. Ayrıca günlerdir uykusuz ve yorgun olduğumuz için bir an önce otelimize giderek dinlenmek ihtiyacında olduğumuzdan cumaya gitmeye hiç de niyetli değildik. Buna rağmen cumaya gitmemiz konusunda o kadar çok ısrar edildi ki, bunu reddetmemiz mümkün olamadı. Öte yandan şahsım adına burada ibadet etmekten çok, sosyal bilimler için çok müstesna bir gözlem fırsatı yakaladığımın da farkında idim. Acaba, Türkiye’deki Sünni Cuma Namazı ile İran’daki Şii Cuma namazı arasında ne gibi farklar vardı? Ancak yukarıdaki sebeplerle bir ikilem içinde de bulunuyordum. Abdest aldıktan sonra camiye girmek için kapıya yöneldim. Kapıda camiye girmek isteyen herkes, askerler ve sivil görevliler tarafından tepeden tırnağa aranıyordu. Daha sonra bunun, bir camide bomba patladığı için güvenlik gerekçesiyle yapıldığını öğrendik. Benim de yoklanacağımı düşünerek sıraya girdiğimde bir sivilin yanımda belirdiğini gördüm. Bana Türkiye’den gelen hoca mısın? diye sordu. Ben, “evet” deyince beni alıp ön taraftaki giriş kapısına götürdü ve birlikte camiye girdik. Gruptaki arkadaşlar daha önce camide yerlerini almışlardı, ben de onların yanlarına oturdum. En ön safta bir molla grubunun yer aldığını, kıyafetlerinden anlıyorduk. Biz onların arkasındaki safta bulunuyorduk. Bizim arkamızda yine bir molla grubu saf tutmuştu. Mollaların ve bizim oturduğumuz kısım, diğer cemaattan demir parmaklıklarla ayrılmıştı. Camiye girdiğimizde hutbe okunuyordu. Konuşmaların yarısı Farsça, yarısı Azeri Türkçesi ile yapıldığı için hatibin konuşması sırasında cemaata bizden bahsettiğini anlıyorduk. Burası Tebriz’in tek Cuma namazı kılınan camisi imiş. Camide gördüklerimiz hepimizi hayrete düşürmüştü. Mimber ile mihrab aynı yerde bulunuyordu. Mimber, mihrabın üzerinde bir balkon çıkıntısı şeklinde idi. Onun altında mihrab yer alıyordu. Mihrab bizdeki gibi yerden biraz yükseltilmiş değil, aksine biraz daha aşağıda, çukur gibi bir yer idi. Namaz kıldıran imam bu çukura iniyordu. Mihrabın sağında ve solunda bizde “Allah, Muhammed, dört halife ile Hasan ve Hüseyin isimleri yer alırken, Tebriz Merkez Cuma Camisinde, cemaate göre solda Humeyni ile şimdiki dinî lider Ali Hameney’in, solda ise Tebriz Ayetullahı’nın resimleri yer alıyordu. Camide hutbe okuyan kişi, bu resmi bulunan Ayetullah’tı. Camide resimlerin yer alması, Türkiye’deki Sünni-İslâm anlayışına uyan bir şey değildi. Ayrıca camide Farsça yazılar dikkatimizi çekti. Oysa Türkiye’deki camilerde Türkçe yazılar bulunmaz. Hatip, elindeki mikrofonla sürekli konuşuyordu. Yalnız arada bir cemaatten bazıları galeyana gelip ayağa kalkarak “Amerika’ya ölüm, İngiltere’ye ölüm, İsrail’e ölüm” diye bağırıyorlardı. Zaman zaman, kendimizin bir camide mi yoksa bir miting meydanında mı, olduğumuz konusunda tereddüde düşüyorduk. Hatibin hutbeyi bitirmesinden sonra resimlerin üzeri perdelerle kapatıldı ve imama uyarak Cuma namazını kıldık. Yalnız Şiilerin namazı bizimkinden farklı idi. Şiiler rükudan doğrulduktan sonra hemen secdeye varmayıp ayakta dikilerek ellerini yukarıya açıp dua ettikten sonra secdeye varıyorlardı. Ayrıca kıyamda iken ellerini birbirine bağlamıyor ve iki yana serbest bırakıyorlardı. Namaz bittiğinde ise bizde olduğu gibi sağa ve sola selâm da vermiyorlar. Cuma namazını kıldıktan sonra dört rekat daha namaz kıldık, bunun ne namazı olduğunu önce anlayamamıştık, daha sonra Şiilerin öğle ile ikindiyi, akşam ile yatsıyı birleştirerek 3 vakit namaz kıldıklarını öğrendik. İran’da devlet memurlarının Cuma namazına gitmek zorunda olduklarını, gitmemeyi adet hâline getirenlerin görevlerine son verildiğini öğrendik. Fakat, 12 günlük gezimiz sırasında, Suudi Arabistan’da olduğu gibi, vatandaşın Cumaya ve vakit namazlarına gitmesi için zorlandığını görmedik. Cuma namazından çıktıktan sonra servis araçlarımıza binerek yaklaşık 20-30 dakikalık bir yolculuk yaparak öğle yemeğini yiyeceğimiz tesise geldik. Burası aynı zamanda bir mesire yeri idi. Lokanta, yapay olarak oluşturulmuş genişçe bir havuzun bir kenarında yer alıyordu. Bu sanki bir havuz değil âdeta küçük bir göldü. Lokantanın çevresindeki yeşil alanda halkın piknik yaptıklarına şahit olduk. Yemek bittikten sonra şehir merkezine giderek serbest gezinti ve alış veriş yaptık. Şehirdeki gezintimiz sırasında hiç yabancılık çekmedik, çünkü herkes Azeri Türkçesi konuşuyordu. Zaman zaman birbirimizi anlamakta zorluk çeksek de sonuçta yine az çok anlaşabiliyorduk. Türkiye’den geldiğimizi fark eden esnaf bize mutlaka bir şeyler ikram etmek istiyordu. Kimisi bir şekeri, kimisi sattığı yiyecek maddelerinden bir şeyleri elimize tutuşturmaya çalışıyordu. Burada Türk’ün cömertliğine bir kere daha şahit oluyorduk. Akşam yemeğine Tebriz Türk Konsolosluğuna davetli idik. Belirlenen yerde servis aracımıza binerek Tebriz Konsolosluğunun yolunu tuttuk. Tahran gibi Tebriz’de de trafik çok sıkışık olduğu için güçlükle konsolosluğa ulaşabildik. Konsolosluğun girişinde Başkonsolos Nafi Cemal Tosyalı tarafından karşılandık. Burada aynı zamanda Türkiye’den gelen bir sporcu grubu da vardı. Konsoloslukta Tebriz Üniversitesi Rektörü, Rektör Yardımcısı ve doktorasını ODTÜ’de yapmış bir İngilizce profesörü ile tanıştık ve onlarla sohbet ettik. Rektör Bey’den Tebriz’de dördü resmî, üçü özel olmak üzere yedi üniversite bulunduğunu öğrendik. Ayrıca ertesi günkü Tebriz Üniversitesindeki buluşmamız hakkında konuştuk. Önce kokteyl verildi, daha sonra bahçede açık büfe akşam yemeğini yedik. Türkiye’den gelen grubumuz üyeleri çok yorgun ve uykusuz olduğu için Başkonsolos Cemal Bey’den saat 9.00 civarında izin istedik, kendileri biraz sonra tatlı ikram edeceklerini söyleyerek ondan sonra gidebileceğimizi söyledi. Tatlıyı yedikten sonra konsolosluktan ayrıldık. Yine çok sıkışık trafik içinden güçlükle geçerek kaldığımız otele ulaşabildik. 24 Mayıs Cumartesi, sabah 7.30’da kalkarak otelimizde sabah kahvaltısını yaptıktan sonra saat 9.00’da servis araçlarımızla şehir merkezine serbest gezinti ve alışverişe çıktık. Bu İran topraklarındaki son günümüzdü. Bunun için arkadaşlarımız elindeki tümenleri ya harcayacak ya da dövize çevireceklerdi. Bu yüzden hemen herkes elindeki paraları harcamak amacıyla bir şeyler alıyordu. Gruptan ayrılarak Tebriz caddelerinde dolaşmaya ve alış veriş için mağazalara girip çıkmaya başladık. Prof. Dr. Cemal Kurnaz Beyle onun küçük oğluna oyuncak almak üzere bir oyuncakçı mağazasına girdik. Bir oyuncağı beğenerek aldık, tam parayı ödeyeceğimiz sırada mağaza sahibi şunları söyledi: “Madem ki Türkiye’den gelmişsiniz, bu da bizim size bir hediyemiz olsun.”, bu sözler karşısında şaşırmıştık. Tabii bunu kabul etmedik ve oyuncağın parasını ödeyerek mağazadan çıktık. Alışverişimiz bittikten sonra saat 10.30’da servis araçlarımıza binerek Tebriz Üniversitesine gittik. Önce grubumuzdaki öğretim üyeleri kendi alanları ile ilgili fakülte ve bölümleri gezdiler. Biz Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay Bey ile birlikte İnsani Bilimler Fakültesi Felsefe Bölümüne gittik. Orada bir öğretim üyesi ile bölümlerinde ve bizde hangi derslerin okutulduğu konusunu konuştuk. Büyük ölçüde bizim okuttuğumuz derslerle onların okuttuğu dersler birbiriyle örtüşüyordu. Bölümlere yapılan ziyaretler tamamlandıktan sonra Tebriz Üniversitesi Rektörü bizi bir salonda kabul etti. Burada bize çay ve meyve ikramında bulundu. İran’da dikkatimizi çeken şey, resmi görevlilerin konuşmalarını yaparken söze “ Bismillahirrahmanirrahim” diyerek başlamaları idi. Ben, Tebriz Üniversitesindeki görevlilerin söze nasıl başlayacaklarını merak ediyordum. İlk defa konuşan ve kendisinden tercümanlık yapması beklenen İngilizce profesörü söze “Yüce Tanrı’nın adıyla” diye başladı. Daha sonra söz alan Rektör ve diğer yetkili “Allah’ın adıyla” diyerek söze başlayıp konuşmasını sürdürdüler. Bu arada Tebriz Üniversitesinde, önümüzdeki öğretim yılında Azeri Dili Edebiyatı Bölümü açılacağını bir yetkili bize söyledi. Başta Rektör olmak üzere diğer yetkililer konuşmalarında, özetle biraraya gelmekten duydukları memnuniyeti ve ilişkilerin daha da ileri götürülerek zaman zaman ortak bilimsel toplantıların yapılması talebini dile getirdiler. Bunlara karşı cevabi bir konuşmayı grubumuz adına Prof. Dr. Refik Turan yaptı. Birbirimizi tercümansız anladığımız için bundan her iki taraf da memnun kaldı. Kısa soru ve cevap faslından sonra zamanımız sınırlı olduğu için toplantı sona erdi. Servis araçlarımıza binerek Tebriz Üniversitesine ait Sosyal Tesislere giderek öğle yemeğini yedik. Burada Tebriz Üniversitesi Rektörü ve diğer yetkililer de bulundular. Yemekten sonra kendileri ile vedalaşarak, bize gösterdikleri misafirperverlikten ve sıcak ilgiden dolayı kendilerine teşekkür ederek, sosyal tesislerden ayrıldık. Tebriz şehrinin dışında bir yerde bavullarımızı servis araçlarından alarak üniversitemiz otobüsüne yerleştirdik. Burada bize rehberlik eden Ahmet Mercani, Emini ve Kemali Beylerle vedalaşarak İran saatiyle saat 3.00 civarında Türkiye’ye hareket ettik. Gürbulak sınır kapısında İran ve Türkiye tarafında gümrük ve pasaport işlemlerini yaptırdıktan sonra Türkiye sınırlarından içeri girdik. Türkiye saatiyle yaklaşık 24.00’te Ağrı ili içinde yol üzerinde küçük bir lokantada akşam yemeğini yedik. Sonra tekrar yolumuza devam ettik. Gece saat 3.00’te Erzincan ili sınırları içinde bir tesiste ihtiyaç molası vererek yolculuğumuzu sürdürdük. Sabah kahvaltısını saat 8.00’de Sivas’ın Yıldızeli ilçesinde bir tesiste yaptık. Bütün arkadaşlarımızın kahvaltı ücretlerini o ilçeden olan Üniversitemiz Tıp Fakültesinden Prof. Dr. Cemal Çevik Bey üstlendi. Kahvaltıdan sonra Yıldızeli’nin içine girdik, Belediye Başkanı bize çay ikram etti ve 1650’lerde inşa edilen tarihi Yeni Han Camisini gezdirdi. Caminin dışı taş yapı, içi ise ahşaptı. Belediye Başkanı, bize öğle yemeğine kalmamızı teklif ettiyse de yorgun ve uykusuz olduğumuz için yola devam etmek istediğimizi söyleyerek ilçeden ayrıldık. Son ihtiyaç molamızı Kırıkkale’ye yakın bir tesiste verdik. Daha sonra hareket ettik ve yaklaşık 25 saat süren otobüs yolculuğumuz Gazi Üniversitesi kampüsü içinde saat 16.00’da sona erdi |
||
|
||
| İran’da Yemek Kültürü İran’daki yemek kültürünün Türkiye’ye az çok benzediği söylenebilir, bunun için kültür şoku yaşamadık. Sabah kahvaltısında genellikle bizde olduğu gibi çay, peynir, zeytin, yumurta, tereyağı, reçel ve bal veriliyor. Öğle ve akşam yemekleri ise pilâvlı kebap veya tavuk ızgara idi. Çorba için limonu, bir yer hariç, nerede ise hiç göremedik. Bu limon da bizim limonlara benzemiyordu; koyu yeşil, küçük ve yuvarlaktı, sanki portakal tadını andırıyordu. Tatlı ise Tahran’daki son akşam yemeği ile Tebriz Başkonsolosluğumuz dışındaki yemeklerde verilmedi. İran’da gittiğimiz lokantalarda genellikle ekmeğin bulunmadığına şahit olduk. Bu sebeple bir çok lokantada çorbayı ekmeksiz içtik, başlangıçta zorlandıysak da sonradan buna biz de alıştık. Ekmek yerine et veya tavukla bol pilâv veriliyor, yağsız olan bu pilâvın hoş bir tadı var. Pilâvın yanına küçük paket tereyağı konuluyor, isteyen bunu sıcak pilâvın içinde eriterek pilâvı yağlandırabiliyor. İran’da Kadın İran’da en çok merak edilen konulardan birisi, kadının toplumdaki yeri olsa gerektir. İran’da kadınların üniversitede profesör, resmî bir dairede müdür, özel bir şirkette yönetici, bir mağazada patron, özel otomobilde şoför olduklarını gördük. Hatta yetkililerden öğrendiğimize göre son iki yılda üniversitelerde kızların oranı %52’ye ulaşmıştır. Bu konularda Türkiye’den hemen hiç farkı yok; yalnız tek fark, kadınların giymek zorunda oldukları siyah elbise ile başörtüsü idi. Kadınlar, Şah Rıza Pehlevi dönemindeki liberal uygulamalardan sonra, başını örtmek zorunda oldukları için başörtüsü, başın tamamını değil ortasından başlayarak arka kısmını kapatıyor. Genellikle ön taraftaki saçların çoğu açık. Başörtüsü, devletin zorlaması sonucu takıldığı için biraz eğreti duruyor ve neredeyse düştü düşecek bir pozisyonda bulunuyor. Tahran Şehri Tahran, modern yeni binalar ve geniş asfalt caddeleri ile âdeta bir Batı şehri görünümünde. Şehir, başkent olduğu kadar aynı zamanda bir kültür ve ticaret merkezî, fakat trafik felç olmuş durumda, Ankara’nın on sene öncesine benziyor. Benzin sudan ucuz olduğu için, yüzbinlerce araç trafiğe çıkıyor. Eski arabalar çoğunlukta, yeni arabalardan sadece Peugeot’ları görüyoruz, ara sıra yeni Mercedes arabalara da rastlamak mümkün. İran, Batılıların yeni otomobil fabrikaları kurmalarına izin vermemiş, bir firma yeni bir otomobil fabrikası kurduğu zaman beş sene işletme hakkını kullanıyor fakat 5 senenin sonunda bunu İran Hükümetine devretmek zorunda. İran İslâm Cumhuriyeti Anayasasının 44. maddesine göre ağır sanayi, dış ticaret, madenler, bankacılık, sigorta, enerji üretimi ve barajlar, radyo ve televizyon, PTT, hava yolları ve deniz yollarının mülkiyeti devlete aittir. Kısacası İran’da devlet, ekonomiyi büyük ölçüde kontrol altında tutuyor, bu sebeple özel teşebbüs varsa da bunun fazla bir önemi yok gibi görünüyor. Yetkililerden aldığımız bilgilere göre Tahran’ın nüfusu yaklaşık 12 milyon kadardır. Bunun en az yarısının Türk olduğu tahmin ediliyor. Tahran’ın Farslar ve diğer etnik grupların olduğu kadar aynı zamanda bir Türk şehri olduğunu sokakta çok sayıda insanın Türkçe konuşmasından anlaşılıyor. Tahran’da girdiğimiz hemen her mağazada bir Azeri tezgâhtara rastladık. Hele bir iki mağazanın kapısında Türkçe Latin harfleri ile “İndirim” yazısı dikkatimizi çekti. Merak ederek bir tezgahtara niçin bu yazının asıldığını sorduk. Bize verilen cevap, “burada Türkiye’den gelen Türkler olduğu gibi çok sayıda Azeri yaşıyor.” oldu. İran’da dikkatimizi çeken hususlardan birisi de, tuvalet ve temizlik konusunda başkent Tahran’dan en ücra köye kadar bir tuvalet ve temizlik standardını getirilmiş olmalasıydı. Bu konuda Türkiye’den ileride olduklarını söyleyebiliriz. Hemen her tuvalette sıvı sabun bulunmakta ve bu sabunun borularla taşınarak herkes tarafından kolaylıkla alınıp kullanılması sağlanmaktadır. İran’da Nüfus Yapısı G.Ü. Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezi’nin bu gezi için hazırladığı dokümana göre İran nüfusunun yaklaşık 23 milyonu Farslardan oluşmaktadır. Buna karşılık Azeriler 22 milyon, Türkmenler 2 milyon, Kaşgailer (Eski Türk Boyu) 1 milyon, Afşarlar (Türkmen Boyu) 500 bin, Hallaçlar (Eski Türk Boyu) 300 bin, Kazaklar 200 bin olmak üzere Türklerin toplam nüfusu, 26 milyonu bulmaktadır. Bundan başka Kürtler 5 milyon, Araplar 3 milyon, Beluciler 2 milyon, Ermeniler 300 bin, Yahudiler 250 bin, Süryaniler 100 bindir. Bunların dışında İran’da Hıristiyan, Zerdüşt, Hindu v.b azınlıklar yaşamaktadır. Buna göre Türkler, 26 milyonla yaklaşık 65 milyonluk ülke nüfusunun en büyük sosyal grubunu teşkil etmektedirler. SONUÇ İran, Türkiye için sadece bir komşu değil, aynı zamanda Türk tarihi ve kültürü bakımından önemli bir ülkedir. Türkler Anadolu’ya gelmeden önce İran’da sırasıyla Nişabur ve Rey şehirlerini başkent yaparak Büyük Selçuklu Devleti’ni kurmuşlardır. Nitekim gezimiz sırasında Rey şehrine giderek, Büyük Selçuklu Devleti’nin kurucusu Tuğrul Bey tarafından yaptırılan 25-30 m. yüksekliğindeki kuleyi ziyaret ettik. Bildiğimiz gibi, 1071 tarihinde Büyük Selçuklu Hükümdarı Alpaslan’ın Malazgirt Meydan Muharebesinde Bizans’ı yenmesinden sonra Anadolu’nun kapıları Türklere açılmıştır. Horasan bölgesinin merkezi Meşhed kenti olup burada, Hz. Muhammed’in torunlarından Sekizinci İmam Ali Rıza’nın türbesi bulunmaktadır. Her ne kadar burası sadece Şiilerin kutsal şehri gibi görülse de, Ehl-i Beyt’in sevilmesini emreden ayetler gereğince, Sünni-İslâm dünyası için de aynı değere sahip olmalıdır. Ayrıca başta Hacı Bektaş Veli olmak üzere Anadolu’yu Türkleştiren Horasan erenleri önce bu bölgede yaşayıp daha sonra Anadolu’ya göç ederek burayı Türkleştirip İslâmlaştırmışlardır. İran’ın meşhur şairi Firdevsi’nin anıt mezarı Meşhed’de bulunmaktadır. İranlıların kendi kültürlerine en yüksek seviyede sahip çıktıklarını Firdevsi için yaptırdıkları büyük anıt mezardan ve görkemli anma törenlerinden anlıyoruz. Ayrıca meşhur şair ve matematikçi Ömer Hayyam’ın mezarı da Nişabur yakınındaki bir kasabadadır. Hayyam, ilk defa İslâm dünyasında 11. yüzyılda üç bilinmeyenli denklemi çözmüştür. Aynı denklem, 500 yıl sonra 16. yüzyılda Hollanda’da çözülebilmiştir. İran Devleti, kendi kültürüne olan düşkünlüğünü Şehit Behişti Üniversitesinde Mevlana ve Tebrizli Şems’in heykellerini dikerek de göstermiştir. Bu iki mutasavvıfa Farsça yazdıkları için yer verildiği anlaşılıyor. Çünkü ziyaret ettiğimiz İran üniversitelerinin hiç birisinde bunlardan başka bir Türk düşünürünün heykelini göremedik. Öte yandan Şah İsmail’in kurduğu ve resmî dili Türkçe olan Safavi Devleti İran’da kurulmuştur. Osmanlı Devleti, bürokrasiye devşirmeleri doldurduğu hâlde, Şah İsmail’in devlet yönetimine daha çok Türk olanları getirmiştir. Burada Şah İsmail adına üzüntü verici bir durumu dile getirmeden geçemeyeceğiz. Şah İsmail, İran’da hüküm sürdüğü halde şu anda İran’da onu takip eden gruplar yok denecek kadar az olmasına rağmen Anadolu’da onun yolundan giden milyonlarca Türk Alevisi bulunmaktadır. Bu da tarihin bir cilvesi olsa gerektir. Çaldıran Savaşına kadar başkent Tebriz iken bu savaştan sonra Isfahan’a taşınmıştır. Isfahan’da, Şah İsmail’in torunu Şah Abbas tarafından yaptırılan Şah Meydanı ve Şah Camii ile tarihi köprü bulunmaktadır. Bu meydan ve köprü halen insanların hayranlığını çeken birer mimari abide olarak ayakta durmaktadır. Büyük Larousse Ansiklopedisi, bu meydanı ve onun çevresinde gelişen Isfahan şehrini, 17. yüzyıl şehirciliğinin örneklerinden birisi olarak göstermektedir. Yine Isfahan şehri, Büyük Selçuklulara da bir dönem başkentlik yapmıştır. Tahran daha çok 19. yüzyıldan sonra geliştiği için tarihsel bir değere sahip olmamakla birlikte geniş caddeleri ve yeni yapıları ile modern bir Batı şehrini andırmaktadır. Yalnız benzinin sudan ucuz olması sebebiyle caddelerde binlerce araç bulunduğu için trafik felç olmuş durumdadır. Bu yüzden 15 dakikalık bir yol, neredeyse 2 saat sürebiliyor. Tahran, Farsların ve diğer etnik grupların olduğu kadar aynı zamanda bir Türk şehridir. Bunu sokakta çok sayıda Türkçe konuşan insanların bulunmasından anlıyoruz. İran genelinde ise Türkler, en büyük nüfus yoğunluğuna sahip bir topluluktur. Tebriz, çok eski bir Türk şehridir. Bu şehir, Büyük Selçuklu Devleti’nin kurucusu Tuğrul Bey tarafından 1055 yılında alındıktan sonra önem kazandı. Sonra sırasıyla Karakoyunlu ve Akkoyunlu devletlerinin elinde kaldı. Daha sonra Şah İsmail’in kurduğu Safavi Devleti’nde Başkent oldu. Günümüzde Tebriz’in cadde ve dükkânlarını dolaştığınız zaman kendinizi sanki bir Anadolu şehrinde hissediyorsunuz. Meşhed, Isfahan ve Tahran şehirlerini gördükten sonra Tebriz şehri ve Tebriz Üniversitesinin öteki şehirler ve üniversiteler kadar gelişmediğini üzüntü ile gözledik. Halbuki Tebriz Üniversitesi yetkililerinin verdiği bilgiye göre Tebriz şehri çok eski bir bilim, kültür ve ticaret merkezidir. Tebriz’de sosyal bilimler açısından en dikkate değer gözlem, cuma namazı oldu. Şiilerin cuma namazı ile Sünnilerin cuma namazı arasında önemli farklılıklar göze çarpmaktadır. Bir defa camide başta Humeyni olmak üzere üç Ayetullah’ın resimleri bulunmaktadır. Ayrıca minber, mihrabın üzerinde bir balkon çıkıntısı şeklinde yer almaktadır. Mihrap ise bizimkilerin aksine yerden biraz yükseltilmiş değil aksine aşağıda bir çukur şeklindedir ve İmam, namaz kıldırırken buraya inmektedir. Camide Farsça yazılar dikkati çekmektedir. Bizden farklı olarak cumada hutbe okunurken cemaat slogan atabilmektedir. Şiiler namazda kıyamda iken elleri birbirine bağlamayıp iki yana salmaktadırlar. Ayrıca namazın sonunda sağa ve sola selâm verilmemektedir. Bundan başka İran Şiileri öğle ile ikindiyi, akşam ile yatsıyı birleştirerek 3 vakit namaz kılmaktadırlar. İran’da en çok merak edilen konulardan birisi kadınların toplumdaki konumu olsa gerektir. Kadınlar, üniversitede profesörlük, bir devlet dairesinde müdürlük veya memurluk, özel bir şirkette patronluk ve özel otomobilde şoförlük yapabilmektedirler. Türkiye’den tek farkı, kadınların baş örtüsü ile kapalı siyah elbise giymek zorunda olmalarıdır. Kadınlar, genellikle başlarındaki saçların tamamını değil de yarısını örtmektedirler. Bu tutum bir çeşit protesto olarak algılanabilir. Meşhed Firdevsi Üniversitesi, Tahran Terbiye-i Müderris Üniversitesi, Tahran Behişti Üniversitesi ve Tebriz Üniversitelerinde çok samimi ve sıcak bir ilgi ile karşılandığımız halde Isfahan Üniversitesi ile Isfahan Teknik Üniversitelerindeki alakasızlık grubumuzda hayal kırıklığı yaratmıştır. Buna rağmen ziyaret ettiğimiz üniversitelerin çoğunda beklediğimizden daha yakın bir ilgi gördüğümüz için, üniversiteler ile olan temaslarımız genellikle olumlu olarak değerlendirilebilir. Kısa bir süre öncesine kadar Türkiye ile İran arasındaki ilişkiler gergindi ve zaman zaman çatışma noktasına kadar yaklaşılmıştı. Dostça olmayan bu ilişkilerden her iki ülke de zarar görmüştür. Bunda Batılı ülkelerin manipülasyonlarının etkisi olduğu kuşku götürmeyen bir gerçek olsa gerektir. Sevinilecek olan nokta ise, iki ülke ulusal güçlerinin bunu farketmiş olmalarıdır. Bir ülke zenginleşmek ve halkını mutlu etmek istiyorsa mutlaka komşuları ile iyi geçinip ticaretini geliştirmek zorundadır. Ülkemizdeki medya kuruluşlarında görevli bazı yazarlar, İran ile Türkiye’nin ilişkilerinin bozulması için ellerinden gelen her şeyi yapmaktadırlar. Nitekim gezimiz sırasında İranlı yetkililer bu endişelerini dile getirmişlerdir. Aslında Türkiye sadece komşuları ile değil bütün dünya ulusları ile bilimsel, kültürel ve ticarî ilişkiler kurarak bunu en ileri seviyelere ulaştırmalıdır. Bundan sadece Türkiye değil bütün dünya ulusları yararlanabilir. Türkiye ile İran ortak geçmiş, ortak kültür ve ortak inanca sahip komşu iki ülkedir. Bununla birlikte din anlayışında önemli farklılıklar da bulunmaktadır. Bu farklılıklar, dostça ilişkiler kurulmasına engel olmamalıdır. İran sosyal, kültürel ve ekonomik sorunlarını; akla, mantığa, bilime, hak ve hukuka uygun olarak çözmek zorundadır. Ancak böylece toplumu birlik ve bütünlük hâlinde tutup, güçlü bir ülke olabilir. Aksi hâlde bu sorunları görmezden gelerek çözümsüz bırakırsa bunlar, dış güçler tarafından ülkenin parçalanması ve yok edilmesi için istismar konusu yapılabilir. Çeşitli ülkelerdeki medya kuruluşlarının yayımlarına bakıldığı zaman bunun işaretlerini görmek mümkündür. |
||
|
||
| Ortadoğu'daki kültürlerin içinde Asuri kültürünün yeri nedir? Asuriler kendi ülkelerinin, yani Beyt el Nahreyin parçalanmasından sonra, Süryaniler, birçok ülkeye dağıldılar. Ve bundan dolayıdır ki, hep baskı altında kaldılar. Kültürleri de yavaş yavaş dağıldı, birçok kültürle karıştı. Bugün, bu kültüre Ermeni kültürü de diyemiyoruz, Kürt kültürü de diyemiyoruz. Ama iç içe geçmişlik var. Örneğin bir Süryani kıyafeti giysem, bu kıyafet Kürt kıyafeti olarak da algılanabilir. Özellikle bu bölgede yaşayan halklar daha çok bunu yaşıyor. Kültürler iç içe geçmiş. Ama bu parçalanmışlık bir merkezi sistem olmayışı ile ilgili bir şey. Çünkü tam olarak diyemiyoruz ki bu bizimdir, bu meşrudur. Müziğini de sorarsanız size açarım. Asuri müziği genel olarak çok güçlü bir müziktir. Hatta şunu da söyleyebilirim ki; birbirlerine aşık olan kız ve erkekler aşk mektubu yazma yerine birbirlerine şiirsel ezgiler yazıp da göndermişler. Melodi hazırlayıp göndermişler. Böyle kökü olan bir müziktir Asuri müziği. Ayrıca bana sorarsanız siz ne yaptınız, ne çalışmalarınız oldu diye, ben şunu derim; genelde eski ve unutulmaya doğru giden parçaları alıp canlandırmaya ve müzik içerisinde yeniden üretmeye çalıştım. Bizim dünyadaki en büyük müzik gruplarımız da aynı şeyi yapıyor. Eğer benim müziğimi dinlerseniz, farklı olacağını göreceksiniz. Çünkü, şu an da Türkiyede, İranda yapılan müzikler batı müziği hayranlığı üzerinde çalışmalarını devam ettiriyorlar. Batı müziğine aşıklar. Dışardan bir şeyler alıp da müzik içerisine katmaya çalışıyorlar. Halbuki bizim müzikte, birçok malzeme doğal olarak var. Birçok unutulmaya doğru giden ezgilerimiz var. Bunları canlandırmak bizim görevimizdir. Çalışmalarımı önemsiyor ve çok seviyorum. Ki bir şeyin unutulmasına, kaybolmasına engel oluyorum, bu bile önemli. İranda gündelik yaşam nasıl, kültürel etkinlikleriniz... Asuriler hem İran devriminden önce hem sonra, pek o kadar zor bir durumda olmamışlar. Şu anda bile İranda kendi partilerimiz, şenliklerimiz, programlarımız, olabiliyor. Kimse mani olamıyor. Ama, sadece kendi içimizde olabiliyor. Başka bir halk, Müslüman ya da başka bir etnik yapıdaki biri bizim etkinliklerimize katılamıyor. Biz kendi kapsamımızda, kendi şenliğimizde rahatız. Hatta Avrupa ülkelerine gittiğimde, İran Konsolusluğundan görevliler gelip bana hoşgeldin diyorlar. Bu şartlarda siyasi çalışmalara katılmıyorum. Çünkü siyasi çalışmalara katıldığım zaman problem çıkıyor. Ama kültürel etkinlikler açısında rahatız. Ancak, bütün etkinlikler için gidip izin almamız lazım. Evrensel gaz. den alıntı |
||
|
||
| İran Tarihi İranlı kavimlerin ilk izlerine Mitanni kabilelerinin önde gelen kolları arasında rastlıyoruz. Mitra(Işık Meleği)ya tapınmak bu kabilelerin belirgin özelliklerindendi. Büyük göç ile birlikte gittikleri yeni yerlere kendi töre ve inanışlarını da götüren Ayralar Batı Asyanın yarısında üstünlük sağlayıp gelişme gösterdikleri dönemde Mitraizmi komşuları ve diğer kavimler arasında yaymaya muktedir oldular. Öyle ki bu töre Helenizm medeniyeti ve Hıristiyanlık dinini bile etkisi altına almış ve o günün insanlık aleminin üzerinde tıpkı bir güneş gibi parlamıştır. ![]() İranlı kavimlerin varlığına rastladığımız bir diğer kaynak ise Med kavmi tarihidir. Medler M.Ö. 708 yılında dönemin büyük uygarlıklarının tamamına beşiklik eden Batı Asyayı baştanbaşa ele geçirdi. Bundan önce (M.Ö. 837)de Kürdüstan ve bu bölgeye ait dağlar Urartu topraklarına kadar Med hükümdarlarından Dudman�ın tarafından ele geçirilmişti. Medler Milattan yaklaşık 1000 yıl önce Hazarın doğu kıyılarından geçerek geldikleri İranda yerleşerek kurdukları ilk etnik devletlerini büyük bir imparatorluğa dönüştürmüşlerdir. Nitekim Med İmparatorluğunun varlığı Kurus eliyle Asur Krallığının sonunu hazırlamıştır. ![]() Tarihlerde yazılı tarih öncesine ait bilgileri kabul edecek olursak Medlerin (dolayısıyla da İranlıların) ilk kralı Diocestir. Söz konusu topraklarda krallık rejiminin yerleştiği günden itibaren kısa duraklamalar hariç, İran şehinşahlık tarihinin kan, öfke, gazap ve zulme dayalı çizgisin 20.yyın son çeyreğine kadar devam ettirmiştir. Despot ve diktatör rejimleri yok etmek amacıyla, sesini Hz. Muhammed (s.a.v)in Kuvvetle Allahın ipine sarılınız çağrısıyla duyuran din-i İslâmda, Emevi ve Abbasi devletlerinin ortaya çıkmasıyla dinin ve ilk günkü saf, berrak cephesinin tahrip edilmesiyle oluşan şüpheler İslâm risaletinin koruyucu olduklarını iddia eden saltan devletlerinin meşruluk zemini haline gelmiştir. İlginç olanı şu ki; tarihin belirli bir döneminde orta ve batı Asya�nın tamamını egemenliği altına alan bir imparatorluğun son hanedanları (Pehlevi hanedanı) İslâm nizamının ve kültürünün dorukta olduğu, dünyanın yarısından fazlasını hakimiyeti altında bulundurduğu bir zamanında bile vahşi hayatlarını sürdüren devletlerin talimatlarını bekler bir duruma gelmiş olmasıdır. Med İmparatorluğunun yıkılarak Pers (Ahemenidler) devletinin kurulmasıyla başlayan İran tarihin devirlerini İslâm Devrimi öncesi tarih ve İslâm Devrimi sonrası tarih olmak üzere iki ana bölümde inceleyebiliriz. İslâm devrimi öncesi ve İslâm devrimi sonrası (1996 yılına kadar) İran tarihinin genel hatları: Milattan Önce: ¨ Yıl 1000 : Medlerin İran�ın kuzeyine yerleşmesi ve Med Krallığının kurulması, ¨ Yıl 807: Urartu (Ermenistan) topraklarının ele geçirilmesi; Batı Asya�nın baştan başa Medlerin kontrolü altına girmesi, ¨ Yıl 531-550: Pers kökenli Hehamenişiler vasıtasıyla İran İmparatorluğu�nun temelinin atılması, ¨ Yıl 334: Makedonyalı İskenderin saldırısı ve Hehamenişi hanedanlığının (Eşkanlar) kurulması, Milattan Sonra: ¨ Yıl 266: Sasani Hanedanlığının kurulması, ¨ Yıl 622: İslâm Peygamberinin hicretleri ve İran ve İslâm ülkelerinin yeni takvimlerinin başlangıç tarihi, ¨ Yıl ..........: İslâmiyetin İrana girmesi ve Ümeyyeoğullarının hakimiyeti, ¨ Yıl............: Gazneliler, Selçuklular, Moğollar ve Timur hanedanlıkları dönemi, ¨ Yıl............: Safevi devletinin kurulması ve Şiilik mezhebinin İranlıların resmi mezhebi olarak seçilmesi, ¨ Yıl 1736-1789: Nadir Şah Afşar�ın iktidara gelmesi ve Hindistan üzerine saldırı, ¨ Yıl 1750-1794: Zandiya Hanedanlığı dönemi, ¨ Yıl 1795-1925: Kaçar Hanedanlığı dönemi ve İran�ın kuzey ve doğu olmak üzere aşamalı olarak ikiye bölünmesi, ¨ Yıl 1905-1906: Meşrutiyetçilerin devrimi ve Meşrutiyetin ilanı, ¨ Yıl 1925: Kaçar Hanedanlığının ortadan kalkması Pehlevi hanedanlığının kuruluşu, ¨ Yıl 1925-1941: Rıza Şah dönemi ve sömürü amaçlı Darsi anlaşmasının Pehlevi Hanedanlığının ilk şahının eliyle uzatılması, ¨ Yıl 1941: Müttefiklerin işgali ve Rıza Şahın müttefik devlet makamlarının talimatı üzerine istifa etmesi, ¨ Yıl...............: M. Rıza Pehlevi Devleti�nin İngiltere, Amerika ve Rusya Devlet Başkanlarının kararıyla işbaşına gelmesi, ¨ Yıl 1950: Dr. Mohammad Musaddık�ın Başbakanlık görevine gelmesi ve Petrol Sanayisi�nin millileştirilmesi, ¨ Yıl 1953: CIAnın Dr. Musaddık başkanlığındaki Milli Hükümete karşı darbe girişimi, ¨ Yıl 1961-1962: Dr. Ali Emininin Başbakanlığa atanması, Ak devrim yasası ve toprak reformunun uygulamaya konması, ¨ Yıl 1963: İran halkının tarihi 15 Hordad (........................) gününde İmam Humeyninin rehberliğinde büyük protesto gösterisi ...
|
||
|
||
| Gençler kuralları tanımıyor İran'ın ultra muhafazakâr Cumhurbaşkanı Ahmedinecad, saçlarını gösteren kadınlara iki ay hapis cezası verileceğini açıklasa da, Tahran'da sosyal yaşam sınır tanımıyor. Gençler Tahran'ın Zemin Caddesi'nde flört ediyor, gizli ev partilerinde eğleniyor. Flört yasak, fahişeler kaçınılmaz İranlı fahişeler flörtün gizli saklı yaşandığı İran'ın vazgeçilmezlerinden. Tara (25) ve Nergis (28) üniversiteyi bitirdiklerini ama fahişelikten çok para kazandıklarını söylüyorlar. Tara, "Çocuk doğurursam Türkiye'ye gelirim," diyor. Otomobilde flört Sosyal yaşam deyince İran'da ilk akla gelen yer Zemin Caddesi. Gençlerin açıkça flört edebildikleri tek yer burası. Kızlar ve erkekler otomobillerinin camından birbirlerine telefon numaralarını veriyorlar. Punk saç İran'da çok moda. İran'da bir resmi bir de gizli hayat yaşanıyor İran'ın ultra muhafazakâr Cumhurbaşkanı Ahmedinecad, saçlarını gösteren kadınlara hapis cezası verileceğini açıklasa da, Tahran'da sosyal yaşam sınır tanımıyor. Gençler, Zemin Caddesi'nde flört ediyor, gizli ev partilerinde eğleniyor. İranlı fahişeler ise flörtün bile gizli yaşandığı İran'ın vazgeçilmezi. 'Muta nikâhıyla çalışıyoruz' İran'da bizi en çok şaşırtan şeylerden biri, tesadüfen karşılaştığımız fahişelerdi. Röportajı yaparken basıldık! Telefon çaldı. "Odanızda misafiriniz var mı" diye sordular. Biz odanın içinde kamera mı var paniği yaşarken aşağıya inip ifade vermemizi istediler İran sokaklarında yürüyoruz. İranlı kadınlarla konuşuyoruz. Sonra o ikisi yanaşıyor kalabalığın arasından yanımıza. Birkaç soru soruyorlar. Gazeteci olduğumuzu öğrenince, daha genç olanı beni kenara çekiyor ve fısıldıyor: "Biliyor musun, biz fahişe olarak çalışıyoruz." Hayretle açılıyor gözlerim! Şaka mı bu? Hayır, biz İran'dayız. Ve öğleden sonra intihar komandocularının lideriyle, bir gün sonra da Cumhurbaşkanı Yardımcısı Meşai'yle randevumuz var. En azından birkaç gün daha tutuklanmamamız ve sınırdışı edilmememiz gerek. Yanımızda ise İran Kültür Bakanlığı'nın bize "mihmandarlık" etmesi için zorla verdiği görevli! Ama bu kızlarla konuşmazsam ölürüm! İran gibi bir ülkede fahişe olarak çalışmak, yaşamak nasıl bir şey, merak ediyorum. Recmden, kırbaçtan korkmuyorlar mı, aileleri ne diyor, merak ediyorum! Yanımızda görevli varken onlarla konuşmamız mümkün değil. Cep telefonlarını alıyorum, akşam otelden aramak üzere... Mihmandarımız Türkçe bilmiyor! Bizim için Farsça-İngilizce çeviri yapıyor. Ne olur ne olmaz diye durumu Erkan'a (Sevenler) yine de kaş göz işaretleriyle anlatıyorum. İran Kültür Bakanlığı görevlisi mihmandarımızı atlatıp, dinleneceğiz bahanesiyle otele dönüyoruz. Numarayı çeviriyorum, Erkan da ben de çok heyecanlıyız. Gazetecilik hayatımız boyunca pek çok ilginç insanla konuşmuşuzdur ama bu kez başka. Gazeteye bir dizi hazırlamak için İran'dayız ve karşımıza kadınların saçlarını bile göstermelerinin yasak olduğu bir ülkede fahişelik yapan iki kadın tesadüfen çıkıyor. Ne yazık ki endişemizde haklı çıkıyoruz, çünkü ilk gece saatlerce beklememize rağmen ikisi de gelmiyor. Defalarca arıyoruz ama korktuklarını, otele gelemeyeceklerini söylüyorlar. İkna etmek için ne dediysek başarılı olamıyoruz. En sonunda, ertesi gün otelde bizimle buluşacaklarını, ama röportaj için söz veremeyeceklerini söylüyorlar. Bir gün sonra otelin lobisindeyiz. Ve 45 dakika gecikmeyle ikisi de otelin kapısından içeri giriyor. İddialı güneş gözlükleri, dar pantolanları ve aşırı makyajları yüzünden herkes onlara mı bakıyor ne? Yoksa biz korkudan öyle olduğunu mu zannediyoruz. Telefondakinin aksine bu kez onlar rahat, biz tedirginiz. İran gibi bir ülkede iki yabancı gazeteci, fahişelerle otelde buluşmuşuz. Ya bizi de kırbaçlarlarsa! ODAYA ÇIKIYORUZ Biz gazeteci değil miyiz, belli ki röportaj yapıyoruz! Kızlar bizimle konuştukça röportaja ikna oluyorlar. "Biz fotoğraf çekilmeden, sadece size bilgi vermek istemiştik," diyor genç olan. Bu arada adını ve yaşını öğreniyoruz: Tara 25 yaşında! Nergis ise 28. Tara bilgisayar mühendisliği mezunu, iyi İngilizce konuşuyor ve Nergis'in söylediklerini de bize o çeviriyor. Aralarında bir süre tartıştıktan sonra bize dönüp "Tamam, röportajı yapacağız, fotoğraf da çektireceğiz ama gözlüklerimizi takarız, gerçek isimlerimizi de yazmazsınız," diyor. Tabii ki kabul! Kayıt cihazını açıp röportaja başlıyoruz. Sorular karşısındaki rahatlıkları bizi de şaşırtıyor. Türkiye'de karşılaştığımız fahişeler genellikle bu işe mecbur bırakılmış, borçlandırılmış, kendini bir daha kurtaramamış insanlar. Tara ve Nergis ise üniversite mezunu ama aldıkları maaşlardan memnun olmadıkları için kendi istekleriyle ve sadece daha fazla para için fahişelik yapan kadınlar. Röportajı bitirdikten sonra fotoğrafları çekmek için odaya çıkmaya karar veriyoruz. Planımız şu: Erkan önceden kendi odasına çıkacak. Ben de arkadan kızları alıp yukarı, kendi odama götüreceğim. Çünkü İran'da bir erkeğin bir kadınla otel odasına çıkması yasak! Yani biz öyle sanıyorduk, çünkü bir kadının da başka kadınla otel odasına çıkması yasakmış! Tara ve Nergis'le asansöre binip odaya çıkıyoruz. Odaya girer girmez ikisi de soyunmaya başlıyor. Halbu ki böyle bir şey konuşmamıştık. "Fotoğraf için," diyor Tara. "Böyle çekmek istersiniz herhalde." "Tabii ki" diyorum ben de. Erkan'ı arayıp odada olduğumuzu söylüyorum. Otelde, röportaj sırasında basılıyoruz Erkan odaya gelince fotoğrafları çekmeye başlıyoruz. Bu arada odamın telefonu çalıyor. Bir, iki, üç hayır açamam. Dördüncüde yapacak bir şey yok, açıyorum: "Odanızda misafiriniz var mı?" "Evet!" "Lütfen misafirlerinizle aşağıya iner misiniz? Otel müdürü güvenlik nedeniyle kendileriyle konuşmak istiyor." İniyoruz. "Erkan, yeterince fotoğraf çektin mi? Çünkü basıldık!" diyorum. Kamera mı var odada ne? Kızlarınsa umurunda değil. Dün bize, korkuyoruz diye eziyet eden bunlar değil miydi? Yoksa o bizim iç sesimiz miydi! Birkaç dakika sonra Erkan'sız olarak aşağıdayız. Otel müdürü kızlarla Farsça bir şeyler konuşuyor. Tamam, diyorum şimdi polis çağıracak. Ama çok tuhaf bir şey oluyor. Müdür, kızlara fırçayı attıktan sonra beni kenara çekiyor ve İran'da tanıştığımız herkese kanmamızı, bazı kötü insanların bizi kandırıp odamıza çıkarak paramızı çalabileceklerini söylüyor. Sonra da ekliyor: "Siz turistsiniz, anlamazsınız ama bana bu kızlar fahişe gibi geldi. Dikkat edin. Onlara inanmayın!" Çok şaşırmış gibi yapıyorum! Kızları gönderiyoruz ve ultra muhafazakâr Ahmedinecad'ın yardımcısı Meşai'yle röportaj için yola çıkıyoruz! Yolda çok mutlu olduğumuzu söylememe gerek yok herhalde. Kaset tamam, fotoğraflar da tamam. İran'da iki fahişeyle röportaj mı yaptık ne! Kızlar üniversite mezunu - Fahişeliğin cezası nedir İran'da? Nergis: Evliysen recm. Bekârsan para cezası ve 100 kırbaç. Kırbaç yiyen arkadaşlarımız da oldu. Ama biz kırbaçtan korkmuyoruz. Çünkü kırbaç, para cezasına çevrilebiliyor. Satın alabilecek kadar paramız var. - Muta nikâhıyla mı çalışıyorsunuz? Tara: Ben inançlı biri olduğum için muta nikâhı kıyıyorum. N: Ben istemem, çünkü muta nikâhı kayırsan sana para ödemezler. Karısı olursun. Ve yargıca gidip diyebilir ki "Bu benim geçici karım ve başkalarıyla oluyor." Bu tehlikeli bir şey. - Nasıl kıyıyorsunuz muta nikâhını? T: Bu İslam'da var. Kadın erkeğe "Geçici olarak kocam olur musun," diye soruyor. Erkek de "Olurum" derse evleniyorlar. - Nasıl başladınız bu işe? T: İkimiz de üniversite mezunuyuz. Tahran Üniversitesi'nde bilgisayar mühendisliği okudum. Haftanın iki günü çalışıyorum ama kazandığım para yetmiyor. O yüzden bu işi yapıyorum. 1,5 yıl önce Nergis beni zengin bir adamla tanıştırdı. Onunla dışarıda biraz vakit geçirdim ve benim için ne kadar çok para harcadığını gördüm. Ne istersem alıyordu. O zaman anladım ki bu işten çok iyi para kazanmak mümkün. N: Ben 2,5 yıldır çalışıyorum. Daha önce evliydim. Boşandıktan sora kocamın arkadaşlarının bana ilgi duyduğunu fark ettim. İyi de para veriyorlardı. Kazançlı olduğuna karar verdim. Günlüğü 100 dolar! - Nasıl müşteri buluyorsunuz? T: Önceleri geceliği 500 dolar ödeyebilecek zengin erkeklerle çıkıyordum ama bedenimin bu kadar ağır bir şeyi kaldıramayacağını fark ettim. O yüzden ben Nergis'ten farklı çalışıyorum. Zengin adamlar buluyor ve onlarla üç-dört ay beraber oluyorum. Mümkün olduğunca çok paralarını alıyorum. Bu süre içinde bu adamla sadece üç dört kez birlikte oluyorum. Onlara fahişe olduğumu söylemiyorum. Bugüne kadar 24 erkek arkadaşım oldu. N: Benim sistemim daha farklı. Ben günlük çalışıyorum. Müşteri yabancıysa otele, İranlı'ysa eve gidiyorum. Ama ben kendi çalıştığımdan çok ,çalıştırdığım kızlardan para kazanıyorum. Çok sayıda kızım var. Onları işe gönderiyorum. 50 doların 40'ını ben alıyorum. Ama benim fiyatım 100 dolardan başlar. Çünkü muhteşem bir striptiz gösterisi yapıyorum. - Ne kadar para kazanıyorsunuz? T: Bu, o kişiye bağlı. Ama üç ay için en az 3 bin dolar alırım. Çok daha fazla kazandığım da oluyor. Birkaç kişiyi idare ediyorum. Ama anlamamaları gerekiyor. Çünkü o zaman benim için para harcamayı keserler. Bazılarına da "Seninle üç ay birlikte olacağım ve bu kadar para alacağım," diyorum. Ama ilişki içindeyken iki de bir "Bana para ver," demiyorum ve onlara nazik davranıyorum. O zaman benim için çok daha fazla para harcıyorlar. 'Fahişelik için akıllı olmak gerek' - Yalnız mı yaşıyorsunuz? N: Evet. Biz üç kardeşiz ve ailemiz Tahran dışında yaşıyor. Biz Tara'yla Tahran'da yaşıyoruz. Onların bu işi yaptığımızdan haberleri yok. - Çok fazla fahişe var mı Tahran'da? N: Bu işi yapmak isteyen çok insan var ama yapamıyorlar çünkü seksüel olarak da, mantık olarak da bu işe uygun değiller. Çünkü İran'da bu iş için uygun koşullar yok. Mesela her hafta gidip muayene olmaları mümkün değil. Doktora "Ben fahişeyim" diyemezler. Bazıları da yeterince akıllı değil. Erkekleri idare etmeyi bilmiyorlar. İranlı erkekler fahişelere kötü davranabiliyorlar. Mesela "20 dolar daha ödeyeyim, prezervatifsiz beraber olalım," diyorlar. Bunu kabul eden kadınlar hasta oluyor ve bu mesleğe devam edemiyorlar. Fahişe olmak için akıllı olmak da gerekir. - Başınız polisle derde girmiyor mu? N: Çok geniş bir çevremiz var. Bizi destekleyen bir İran gizli servisi yöneticisi var. Onunla bir ev partisinde tanıştık. Önemli insanları tanıyor, polis şefini tanıyor. Bizi koruyor. - Ona para mı ödüyorsunuz? N: Ödemiyorum. Ama istediği zaman ona ve misafirlerine kız gönderiyorum. http://www.haberturk.com/newengine.php?haberturk=haber&@=232269 |
||
|
||
Ahmedinejad Venezüella'da![]() İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmadinejad, enerji ve diğer konularda Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez'le görüşmeler yapmak üzere Karakas'a gitti. Ahmadinejad ve Chavez, Küba'nın başkenti Havana'da dün sona eren Bağlantısız Ülkeler Zirve Toplantısı'na katılmıştı. İki lider, uluslararası alanda Amerika'ya yönelttikleri sert eleştirilerle tanınıyor. İran, nükleer programı nedeniyle Amerika ve diğer batılı ülkelerle uyuşmazlık içinde bulunuyor. ABD İran'ın nükleer silahlar elde edinmeye çalıştığını öne sürüyor, İran ise nükleer faaliyetinin barışçı amaçlı olduğunu savunuyor. Venezüella, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ne üye olmak istiyor ancak Amerika bu girişime karşı çıkıyor. alıntı |
||
|
||
| Güçler dengesi | ||
|
||
Ya artık dünya tek kutuplu olmaktan çıksın artık, ahh ahhh sovyetlerin kıymetini bilemedik...
|
||
|
||
| İnsan gereksinimleri sınır tanımaz, bu nedenle dünyanın her yerinde fahişelik vardır. Hatta dünyanın en eski mesleği olduğun söyleyenler de bulunur ama bunun nedeni üzerinde pek kimse kafa yormaz. Gereksinimlerin ve paranın kaynağı erkekler olunca, sistem erkeklerin kurallarına göre şekillenir ve bu düzen hiç bir yerde değişmez. Totaliter rejimlerde gizli, demokratik rejimlerde devletin gözetiminde yapılır. Kadınlar açısından bakıldığında ise durum biraz daha farklıdır, kadınlar sömürülen durumundan sömüren durumuna geçmek, bir çeşit intikam hissiyle hareket ederek kısa zamanda zenginleşme hayaliyle hareket ederler ama sonuç genellikle hüsran olur. İran yargısı recmi savundu AFP - TAHRAN - İran'da yargı erkinin insan hakları komitesinin başkanı Muhammed Cevad Laricani, taşlayarak ölüm (recm) cezasını savundu. Zina suçuna 2002'de verilen ama uluslararası tepkiler nedeniyle beş yıldır uygulanmayan bir recm cezasının infaz kararı çıkmışken, bunun yasal olduğunu savunan Laricani, "Taşlamak şeriata dayanır ve uluslararası yükümlülüklerimize aykırı değildir" dedi. Laricani, "İnsan haklarıyla ilgili dört ana anlaşmanın imzacısıyız. Bunlardan hiçbiri taşlamaya karşı değil. Ama Batılılar kendi uygulamalarına dayanıp taşlamaya karşı çıkıyor" diye konuştu. http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=227031 |
||