SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Milliyetçi/Faşist Kimlikler

Konu: Ziya Gökalp

Sayfa: [ 1 ]

deniz 28.12.2004 20:02:11
Ziya Gökalp

alıntı



Mahallî,resmî bir gazetede mesul müdür bir memurun oğlu olan Mehmet Ziya (daha sonra Gökalp) Diyarbakır'da doğdu, orada laik okullara devam etti ve aynı zamanda islam hukukuna vakıf olan amcasından geleneksel islam ilimlerini öğrendi. 18 yaşında intihara teşebbüs etti. Yine de, bir sonraki yıl İstanbul'a gidebildi ve Baytar Mektebine (Veterinary College) kaydını yaptırdı.

Daha önce Jön Türklerin (Young Turks) fikirlerinden etkilenen Gökalp, 1985 yılında İstanbul'da gizli bir örgüt olan İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin (Union and Progress) üyesi oldu. 1898'de tutuklandı; bir yıllık mahpusluk devresinden sonra bütün zamanını çalışmalarına adadığı doğduğu şehre sürgün edildi. O yıllarda Paris'te sürgünde olan Jön Türkler Fransız sosyolojisinden çok yoğun olarak etkilenmişti.İçlerinde Le Play hayranı olan Prens Sabahattin, Osmanlıların sadece sosyolojik çalışmalar yoluyla sosyal değişmeyi anlayabileceklerini daha sonra bu görüş Gökalp tarafından da desteklenmişti ve imparatorluğu bir arada tutan çeşitli unsurlar arasında uzlaşma sağlama yolunu bulabileceklerini (28 Ağustos, 1099 tarihli Peyman gazetesinin ilk sayısında) beyan etmişti.

Jön Türk devriminden sonra, 1908'de Gökalp İttihat ve Terakki Fırkası'nın Diyarbakır'daki temsilcisi oldu. Bir yıl sonra, fırkanın Selanik'teki merkez heyetine üye seçildi ve kendisine parti doktrinini anlatma ve genç insanları parti saflarına çekme görevi verildi. 1910 yılında Selanikte sosyoloji öğretimini esas alan bir göreve atandı. Türkiye'de ilk defa gerçekleşen böyle bir atamadan beş yıl sonra da İstanbul Üniversitesi'nde ilk sosyoloji profesörü oldu. O, İstanbul'u Türkiye'deki sosyoloji çalışmaları için bir merkez haline getirirken, bu faaliyeti 1919'a kadar Edebiyat Fakültesinde sürdürdü. 1. Dünya Savaşı sonrasında Malta'ya sürgüne gönderilen Gökalp, yürekli bir Atatürk taraftarı olarak 1921'de Diyarbekir'e geri döndü ve milli liderlere yol göstermek amacıyla sosyolojik makale serileri hazırladığı küçük mecmua'nın sorumlu müdürü oldu. 1922'de (Ministry of Public Deparmant of the Education) un Ankara'daki Kültürel Yayınlar Dairesine müdür olarak atandı ve orada ünlü eseri "Türkçülüğün Esasları" yayınlandı.
Gökalp Jön Türklerin gerçekleştireceği siyasi devrimin, iktisat aile, güzel sanatlar, ahlak ve hukuk gibi alanlarda "Yeni Hayat" ortaya çıkaracak sosyal bir devrimle tamamlanmaya ihtiyaç gösterdiğine inanmıştı. Yeni bir Türk medeniyeti sadece Türkiye'nin gerçek milli değerlerinin kazanılmasıyla yaratabilirdi. 1911'e kadar Gökalp, değerlerin hiçbir şey ifade etmediğine,"fikir-kuvvet"(idees forces)'un felsefesi öneme haiz olduğuna inanmıştı. Fakat 1912'den sonra Durkheim'in değerlerle ilgili yorumunu (collective represantations) kollektif temsiller olarak kabul etti. (Gökalp, Durkheim'i en önemli sosyolog ve sosyolojinin kurucusu olarak düşünüyordu.)

Gökalp'e göre tam olarak ifade edildiklerinde idealler olarak adlandırılan kollektif temsiller (collective reprasantations). kollektif şuurdaki gerçeklerdir. Değerlerin tek kaynağı toplumun kendisidir, ve bireylerce elde edilen kollektif duygu ve bilgi birikimi kollektif şuuru oluşturur. (1911-1923) 1959, s.62-64)

Balkan savaşı yenilgisinden sonra, Türkiye için kritik bir dönem başladı. Reformlar üzerindeki tartışmalara İslâmcılık, Batıcılık ve Türkçülük arasındaki çatışmalar öncülük etti. 1912'de İstanbul'a gelen Gökalp, bu çatışmaların daha geniş bir bakışla ele alınarak, giderilmesi gerektiğini hissetti. Gökalp, insanın her biri kendi değer sistemine sahip olan kültür gruplarının ve evrensel kabul ve kültürel yayılma kaabiliyeti olan kural ve tekniklerin bileşimi olduğunu tartıştı. ([1911-1923] 1959, s.97-101) Türklerin aynı anda; Türk Milletine, İslâm ümmetine ve Avrupa medeniyetine ait olduğu sosyolojik bir vakaydı. (Gökalp [1911-1923] 1959, s.71-76; Heyd 1950, s. 149-15]) Gökalp, milliyetçiliğin, modern çağın en güçlü ideali, milletlerin ise, kültür grupları skalasında en üst seviyede gelişmemiş türler olduğunu, yoğunluğu gittikçe artan bir şekilde vurguladı. Millet kavramı içinde, Türk kültürünü, İslâmı ve Batı teknolojisini bir araya getirmenin mümkün olduğunu düşündü. Gökalp, daha sonra, kollektif temsilleri millî âdetlerle bir tutma gerektiği noktasına geldi ve ......" bir milletin kültürünü ait olduğu medeniyetten ayırma çalışmaları yapan disipline kültürel sosyoloji adı verildiğini" öne sürdü. ([1911-1923] 1959, s.172-173)

Bir sosyoloğun görevinin millî kültür unsurlarını ortaya çıkarmak (keşfetmek) olduğu inancını takiben, Türk ailesinin evrimi ile (pre-islamic) İslâm-öncesi Türk dini ve devlet üzerine bir dizi çalışmaya girişti. Gökalp'ın modernleşmiş islâm düşüncesine ait teorisi ilahi kaynaklı olmasından ziyade, sosyal kaynaklı uzlaşma dayanan ve bundan dolayı seküler değişimi parelel olarak değişebilen İslamın kurallarının bir kısmına yönelikti. ([1911-1923]1959, s.193-196) Bir devletin seküler olması gerektiğine inanmıştı ve eğitim ve ekonominin millî olması gerektiğinin ısrarlı savunucusuydu. Eğitim ve ve hukuku sekülerleştirme ve kadınlar için eşit haklar teklif etme üzerindeki programları kısmen 1917 - 1918 yıllarında uygulamaya konuldu.

Gökalp üzerindeki fikirler ikiye ayrılır. Gökalp, bizzat kendisi, çalışmalarını özgün hale getiren şeyin, Durkheim'ın sosyolojik metodu üzerindeki denemelerini Türk medeniyetine uygulamak olduğunu düşünüyordu. Destekleyicileri ise; onun kültür ve millet yapısı üzerindeki kavramsallaştırmalarının özgün olduğu ve çalışmalarının, Durkheim geleneğindeki bilimsel sosyolojiyi temsil ettiği konusunda hemfikirdiler; ayrıca, muhalifleri, Gökalp'ın baskın kollektivist fikirlerle, dogmatik tümden ve gelimci bir zihin yapısına sahip olduğunu vurgularlar. Bunların ötesinde, Gökalp, ateşli bir milliyetçiydi ve öğretilerinin Türkiye'nin modernleşmesi yolunda fikrî bir kaynak sağladığına şüphe yoktur.

Gökalp'ın çalışmalarındaki tarihî kavramlar için bakınız. İSLAM,NATİONALISM; PAN MOVEMENTS; ve DURKHEIM; LE PLAY'ın biyografileri..

ESERLERİ
(1911-1923) 1959 Turkish Nationalism and Western Civilization: Selected Essays, Translated and edited with an introduction by Niyazi Berkes. New York: Columbia Univ. Press.
(1923) 1940 Türkçülüğün Esasları ("Foundations of Turkism") İstanbul: Arkadaş Matbaası. Külliyat. 2 bölüm Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1952-1965. bölüm 1: Şiirler ve halk masalları bölüm 2: Ziya Gökalp'ın mektupları. Ziya Gökalp'ın ilk yazı hayatı, 1894-1909: Doğumu'nun 80. yıldönümü münasebetiyle. İstanbul: Diyarbakırı Tanıtma Derneği 1956.

HAKKINDA YAZILANLAR

HEYD, URIEL 1950, Foundations of Turkish Natıonalism: The Life and Teachings of Ziya Gökalp. London. Luzac.
TÜTENGIL, CAVIT O. 1949 Ziya Gökalp Hakkında bir bibliyografya denemesi, İstanbul: Berksoy Matbaası .ÜLKEN, HİLMİ ZİYA Ziya Gökalp. İstanbul: Kanaat Kitabevi (yayın tarihi tesbit edilemedi) ZİYA AL-DİN , FAKHRİ 1935 Ziya Gökalp, sa vie et sa sociologie: Essai sur l'inftuece de la sociologie française en Turquie. Nancy (France): Berger-Levrault.


Ziya Gökalp
Bir Fikir Adamının Romanı
Mehmet Emin Erişirgil
Remzi Kitabevi / Büyük Fikir Kitapları Dizisi
Ziya Gökalp: Bir Fikir Adamının Romanı (1951), Mehmet Emin Erişirgil'in kişisel gözlemlerine dayanan en ilginç kitaplarından biridir. Yazar bu incelemesinde, bir bölümü kendi yaşadığı olayları, yılların birikimi ile değerlendirilmiş ve Türkiye da yeni bir dönemin başladığı yıllarda yayınlamıştır.
 

deniz 28.12.2004 20:05:47
Atatürk'ün Fikir Babası: Ziya Gökalp

ülküocakları sitesinden alıntı

Türkiye Cumhuriyeti'nin icra plânında kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, fikir plânında kurucusu Ziya Gökalp'tir. Atatürk de, bu durumu, "Vücudumun babası Ali Rıza Efendi, fikrilerimin babası Ziya Gökalp'tir." diye izah etmiştir.

Ziya Gökalp'i incelerken Türk Ocağı ile başlamak gerekir. 12 Mart 1912'de kurulan Türk Ocağını'nın amacı şöyleydi:

"İslam kavimlerinin başlıca bir kesimi olan Türklerin milli terbiyesinin, ilmi, sosyal, ekonomik düzeyinin ilerleme ve yükselmesi ile Türk ırk ve dilinin olgunlaşmasına çalışmak."
Cemiyetin çalışma şekli de böyle belirtiliyordu:

"Cemiyet, amacını elde etmek için Türk Ocağı adlı kulüpler açacak, dersler, konferanslar, piyesler düzenleyecek, kitap ve broşürler yayınlanacak ve okullar açmaya çalışacaktır.

Milli geliri korumak ve çoğaltmak için her Türk'ten meslek ve sanat erbabıyla görüşecek, ekonomik ve tarımsal teşvik ve uyanlarda bulunacak, bu gibi kurumların doğup yaşamasına elinden geldiğince yardım edecektir.

Ocak, amacını elde etmeye çalışırken, milli ve sosyal bir konumda kalacak, asla siyaset ile uğraşmayacak ve hiçbir zaman siyasi partilere hizmet etmeyecektir."

Türk Ocağının kurulması tıp öğrencileri arasında büyük heyecanla karşılandı. Yusuf Akçuraoğlu'na göre, Ziya Gökalp'in Türk Ocağındaki faaliyetleri şöyleydi:

"Hamdullah Suphi, Türk gençliğinin ruhunu etkilemeye ve ocakların örgütlenmesine çalışırken, Türk milliyetçiliği fikrinin teorisini düzenlemeye, onu sistem haline getirmeye de Türk Ocağı'ndaki konferans ve sohbetleri, Türk Yurdu'ndaki makaleleri ile bilhassa Ziya Gökalp Bey çalışıyordu."

Nitekim "Genç Kalemler" ekibi olarak Türk Yurdu'nun yazı kadrosuna katılmışlardı.

"Bu şekilde, Türkçülük fikri, gençler ve aydınlar arasında yayıldı ve yerleşti. Kendini ret ve inkar eden hava, ocağın üzerinden dağıldı. Ziya Gökalp'in değerlendirmesine göre, Doğu ve Batı kökenli akımlara takılmakta ısrar eden softalarla züppelerden başka herkes, ocağa üye yazılmış ve dost kesilmişlerdi."

Osmanlı İmparatorluğu'nda artık partiler değil, milletler birer siyasal organizasyon halini alıyordu. Bu yüzden, Anadolu'da Mustafa Kemal Paşa'nın başkanlığında başlayan Türk milli hareketi, milli bir Türk devleti meydana getirmeyi hedef seçmişti. Türk Ocakları bu harekete katıldılar. İstanbul'da yapılan milli mitinglere öncü oldular. Batı Anadolu'daki savunma örgüleri ile ilişkide bulundular. Milliyetçi Hareket'in başı Mustafa Kemal Paşa'ya bağlılıklarını bildirdiler. İmparatorluğun son Meclis-i Mebusan'ı seçilirken ocağın belli başlı adamları Milli Türk Partisi adlı partiyle seçime katılarak birkaç mebus seçtirdiler.

deniz 28.12.2004 20:08:49
Türkçülüğün Esasları

Türk Milliyetçiliği'ni "Türkçülüğün Esasları" başlığı altında sistem haline getiren Ziya Gökalp, Türkçülüğün babalan olarak Ahmed Vefik Paşa ve Süleyman Paşa'yı gösterir.

Rusya'da ise iki büyük Türkçü vardı. Birisi Mirza Fethali Ahundof, diğeri Gaspıralı İsmail.

Gökalp'in Atatürk hakkındaki fikri ise şöyledir:

"Evvelce, Türkiye'de Türk milletinin hiçbir mevkii yoktu. Bugün, her hak Türk'ündür. Bu topraktaki hakimiyet Türk hakimiyetidir. Siyasette, kültürde, iktisatta hep Türk Halkı hakimdir. Bu kadar kat'i ve büyük inkilabı yapan zat, Türkçülüğün en büyük adamıdır. Çünkü düşünmek ve söylemek kolaydır. Fakat, yapmak ve bilhassa muvaffakiyetle neticelendirmek çok güçtür."

Gökalp, "Millet ne ırki, ne kavmi, ne coğrafi, ne siyasi, ne de iradi bir zümredir. Millet, lisanca, ahlakça, edebiyatça, müşterek olan, yani aynı terbiyeyi almış fertlerden mürekkep bulunan bir zümredir "der.

Irk Meselesi

Gökalp'in, "Atlarda şecere aramak lazımdır. Ancak, insanlarda ırkın sosyal hasletlere tesiri olmadığı gibi, şecere aramak doğru değildir. Bunun aksi bir yol tutarsak, memleketimizdeki münevverlerin ve mücahitlerin birçoğunu feda etmek gerekir. Bu mümkün olmadığına göre, Türk'üm diyen her ferdi Türk tanımaktan, yalnız Türklüğe hıyaneti görülenler varsa, cezalandırmaktan başka çare yoktur" görüşü, Atatürk tarafından, "Ne mutlu Türk'üm diyene" şeklinde ifade edilmiştir.

İşte Gökalp'in kurduğu sisteme göre Türçülüğün esasları:

* Türk'ün yalnız bir lisanı, bir tek kültürü vardır.
Kültürde birleşmeleri kolay olan Türkler: Oğuz Türkleri, yani Türkiye, Azerbaycan, İran, Harezm Türkmenleri'dir. Türkçülükteki yakın ülkümüz Oğuz Birliği, yahut Türkmen Birliği olmaldır. (1924 için)

* Türkçülüğün sonraki ülküsü ise Turan'dır. Turan kelimesini Türkler'den başka Moğollar'ı, Tengizler'i, Finler'i , Macarlar'ı da kapsayan bir kelime olarak almamak gerekir.

* Turan, Türkçe konuşan Yakut, Kırgız, Özbek, Kazak, Kıpçak (Tatar), Oğuz gibi Türk şubelerini kapsayan Büyük Türkistan'dır. Bütün Oğuzlar "Türk" adı ile birleşebilir. Yalnız, Kazaklar aynı kültürler vücuda getirirlerse, o zaman müşterek unvan ihtiyacı olacak, işte bu müşterek unvan Turan kelimesidir.

* Türkçülerin ülküsü Turan adı altında Oğuzlar'ı, Tatarlar'ı, Kırgızlar'ı, Özbekler'i, Yakutlar'ı, Kazaklar'ı lisanda, edebiyatta, kültürde birleştirmektir.

* Dün Türkler için bir milli devlet hayaldi, gerçek oldu. Turan da bir ülküdür. Gerçekleşecektir. Ancak, şimdilik yürürlük sahasında sadece Türkiyecilik vardır. (Cumhuriyet'in ilk yılları için) Kızıl Elma, yani Turan mazide gerçekleşmiştir. Hunlar, Gök Türkler, Oğuzlar, Kırgızlar, Kazaklar, Kor Han, Cengiz Han, Timurlenk, Turan ülküsünü gerçekleştirmedi mi? Turan, bütün Türk ilkelerinin toplamı olan bir Türk camiasından ibarettir. Osmanlı'da ise son dönemlerde idare edenler kozmopolit Osmanlı sınıfını, idare edilenler ise Türk sınıfını oluşturdu. Türk'e "Eşek Türk" denilirdi. Türkler arasında mezhep ayrılığının ortaya çıkması bile bu yüzdendir. Çünkü, Türklerin uğradığı eziyet, halk şeyhleri tarafından Ehl-i Beyt'in uğradığı eziyete benzetiliyordu.

* Sünni kalan Türkler de Osmanlı Kültürüne lakayıt kaldılar. Halk şairleri, halkın hediyeleri ile saray şairleri, sarayın "caize"si ile geçinirdi.

* Eski Türklerde "İl" demek "barış" demekti. "İlhan" ise "barış hakanı" demekti. Türk ilhanları kendilerini beynelmilel barışı sağlayan kimseler olarak görürlerdi Atilla'nın unvanı da Tanrı kut idi. Ancak Avrupalılar bu unvanı "Tanrı'nın Belası" diye tercüme ederek günah işlemişlerdir. Attila, mağlup milletler ne zaman barış istese kabul eden bir ilhan idi.

deniz 28.12.2004 20:11:16
Gökalp'in Hazırladığı Türkçülüğün Programı


* Lisanda Türkçülük yapacağız. Milli lisanımız İstanbul Türkçesidir. Türkçesi bulunan ve hiçbir özel anlamı olmayan kelimeleri artık lisanımızdan atmalıyız. Ancak, lisanımızda olmayan kelimeler için buna gerek yoktur. Halkın kullandığı dil, Tükçenin temeli olmalıdır.

* Herhangi bir lisanın mükemmeliyeti, her kelimesinin yalnız bir anlama, her anlamın da yalnız bir kelimeye malik olması ile vücuda gelir. Yapmamız gereken budur. Bir milletin kamusuna girmiş kelimeler, artık o milletin milli lisanına mal olmuştur. Eski Türkçe kelimeleri diriltmeye gerek yoktur. Ancak, Arapça ve Acemce kaideler kaldırılmalıdır.

Edebiyatta; şiirde, vezinde, müzikte, diğer sanatlarda Türkçülük şarttır.

* Türkler ahlakta birinci millettir. Vatani ahlakı, mesleki ahlakı, aile ahlakını, medeni ahlakı, beynelmilel ahlakı kuvvetlendirmeliyiz.

* Hukukta da Türkçüyüz. Teokraside kanunları halifeler ve sultanlar yapar. Klerikalizmde ise, kendilerini Allah'ın tercümanı yerine koyan ruhaniler, yani bir ruhban sınıfı tefsir yapar. (İslam'da ruhbanlık yoktur)

* Halbuki, milletin bütün fertleri birbirine eşittir. Özel imtiyazlara malik, hiçbir fert, hiçbir aile, hiçbir sınıf mevcut olamaz.

* Kanunlarımızda eşitliğe, hürriyete ve adalete aykırı ne kadar kaide varsa hepsine son vermek lazımdır.
Dinde Türkçülük, din kitaplarının ve hutbelerde vaazların Türkçe olması demektir. Bir millet, dini kitaplarını okuyup anlayamazsa, tabiidir ki, dinin hakiki mahiyetini anlayamaz. Anlamadığı için de ibadetlerden dini bir zevk alamaz. İbadetten alınacak vecd, ancak okunan duaların tamamıyla anlaşılmasına bağlıdır.

* İktisatta siyasette, felsefede Türkçülük şarttır.

* Türkçülük siyasi bir parti değildir: ilmi, felsefi bedii bir okuldur. Bu sebepledir ki, Türkçülük, şimdiye kadar bir parti şeklinde siyasi mücadele meydanına atılmadı. Ancak, Türkçülük, büsbütün siyasi ülkücülere de tarafsız kalamaz. Çünkü, Türk kültürü, siyasi ülkülere de sahiptir. Bu yüzden, Halk Fırkasının (Cumhuriyet Halk Partisi'nin) esasları Türkçülük esaslarıdır. Devletimize "Türkiye", halkımıza "Türk Milleti", adlarım bu fırka verdi. Müdafa-i Hukuk Cemiyeti Türkçülüğün siyasi programını tatbik etti. Bütün Türkçüler İstiklal Savaşın'da vatanın müdafileri oldu.


* Türkiye'de Allah'ın kılıca halkçıların pençesinde ve Allah'ın Türkçülerin elinde idi. Türk vatanı tehlikeye düşünce, bu kılıçla bu kalem birleşti. Bu evlilikten bir cemiyet doğdu ki adı Türk milletidir.

* Her Türkçü, siyaset sahasında halkçı kalacaktır. Siyasette mesleğimiz halkçılık; kültürde mesleğimiz Türkçülüktür.

* İlim beynelmileldir. İlimde Türkçülük olmaz. Fakat, felsefede Türkçüyüz. Türklerde yüksek felsefe gelişmemiş olmakla beraber, halk felsefesi yüksektir. İşte felsefi Türkçülük, bu milli felsefeyi arayıp meydana çıkarmaktır. Bu arada Gökalp'in "Kültür millidir medeniyet evrenseldir" görüşünü de belirtmeliyiz.

Kısaca, Gökalp'in çizdiği "Türkçülüğün Esasları" böyledir.

deniz 28.12.2004 20:14:59
Ziya Gökalp'in Turancılığı

Teori ile uygulama farklıdır ve farklı olmak zorundadır. Atatürk'ün sözleriyle Turancılığa karşı çıkıyor, ama eğitim-öğretimde Türk çocuklarına Oğuz Kağan destanın, Ergenekon destanının ve benzeri Türk destan motiflerinin gösterilmesini istiyordu. Lise tarih kitaplarında ise, bütün Türk cumhuriyetlerinin tarihine geniş olarak yer verdiriyor ve dünyada o tarihte 100 milyonun üzerinde Türk yaşadığını Türk çocuklarının beynine nakşetmek istiyordu. Türk destanları, bugün ilkokul kitaplarından kaldırılmıştır. Turan ülkeleri ile ilgili bilgiler de 1944'te İsmet İnönü'nün talimatıyla kitaplardan çıkarılmıştır. 1990'a kadar Türkiye'de bu sayede komünistler veya hızlı Batıcılar tarafından, Türkistan'daki Türkler için "Onlar zaten Türklük'ten çıkmıştır" propagandaları yapılmış ve maalesef taban bulmuştur. Türkiye'de halkın uyanması için Sovyetler Birliği'nin dağılması gerekmiştir.

Ziya Gökalp'in Turancılığı ise şu şekildeydi:

"İstanbul dilinin milli dil kabul edilmesi ve Avrupa medeniyeti içinde bir Türk kültürü mevcut olmalı.
Vatan ne Türkiye'dir, Türkler'e ne de Türkistan; Vatan büyük ve müebbed bir ülkedir; Turan!
Turan, Türkler'in bütününü içine alan ve Türkler'den başkalarını dışta bırakan mefkurevi vatandır.
Turan, Türkler'in oturduğu Türkçe'nin konuşulduğu bütün ülkelerin toplamıdır."
Gökalp'de, Atatürk de Turancı doğdular, Turancı yaşadılar, Turancı öldüler. Ama, Atatürk'ün uyguladığı politikalardaki çelişkileri de izah etmek gerekir.

Çelişkinin Kaynağı

Çelişki, Atatürk'ün hedefinde değil, uygulamalarında var gibi görünür. Ancak bu çelişkileri, bir devlet kurmak için bütün varlığını ortaya koyan Atatürk'ün "Politik deha"sı ile izah etmek mümkündür.

İsmet Bozdağ, "Peki Atatürk neden, İnönü'yü ortadan kaldırmak istesin?" sorusuna şu yorumu getirmiştir:

"İsmet Paşa tam bir Batıcı idi. Atatürk ise milli idi. Milli kültürün korunmasını ve geliştirilmesini istiyordu. Kendisinden sonra devletin başına geçecek kişinin İsmet Paşa olduğunu tahmin ettiğinden, bunu devletin ve milletin geleceği açısından tehlikeli buluyordu. Benim görebildiğim sebep budur."

Atatürk'ün İnönü'yü "Benden sonra kimse, benim tarihi konumuma ulaşamasın" kıskançlığı ile ortadan kaldırmak istemiş olması ise mümkün değildir. Atatürk'ün ölümünden önce mason localarını da kapattırdığını bu tabloya eklemek gerekir.

Ve bir de İnönü döneminin uygulamalarını. Lozan'da verildiği iddia edilen tavizleri.

Peki neydi Lozan'daki taviz?
Bu taviz, milletin yaşaması için hayatı değiştirmeyi, yani Batı'nın bir parçası olmayı kabuldür. Bu taviz, "Hıristiyan anlayışında olur gibi görünmek" şeklinde uygulanmıştır.

Laiklik uygulamasının "İslam düşmanlığı" şeklinde dönüştürülmek istenmesinin sebebi budur.

Bu şekilde, Türkiye'nin Lozan'da elde ettiği Misak-ı Milli sınırlarının önemli kısmının Avrupa devletleri tarafından tanınması, Türk Milletini yeni bir savaşa, yok olmaya sürüklemeden, zamanla güçlenmesini sağlayacaktır.

Amerika'ya verdiği taviz ise, daha önce Almanlara verilen 2000 kilometrelik Bağdat demiryolu çevresinde bulunan 20'şer kilometrelik şeritteki bütün madenlerin ABD işletmesine verilmesi, ayrıca yurdun çeşitli bölgelerindeki önemli maden rezervlerin işletme hakkının da sadece ABD'ye tanınmasıdır.

Ancak, Atatürk'ün komünist partisi kurdurarak "komünist oluyoruz. Bolşevik oluyoruz" görüntüsü ile Rus desteği sağlanması, ABD'ye karşı Sovyet dengesini kurması üzerine, ABD'ye verilen taviz derhal rafa kaldırılmıştır.

ABD'nin Lozan'ı tanımaması, bugün bile Sevr'i gündeme sokmaya çalışması bu yüzdendir.
Demek ki, Lozan ve sonrasına uygulanan politika doğrudur. Netice vermiştir. 1993 şartlarında her şeye rağmen , "Güçlü bir Türkiye" ortaya çıkmıştır.

Atatürk, kesin bir Batılılaşma hiç istememiştir. Bir taraftan "Bolşevikleşiyoruz" görüntüsü ile Rusya'nın diğer taraftan "Batılılaşıyoruz, Hristiyan anlayışını yerleştiriyoruz" görüntüsü ile Avrupa'nın desteğini sağlamıştır. ABD'yi ise saf dışı bırakmıştır.

Atatürk hepsiyle dama taşı gibi; satranç piyonu gibi oynamıştır. Ve oynaması gerekiyordu. Ve hepsini mat ettiği gibi, Avrupa'yı da, Rusya'yı da, ABD'yi de mat etmiştir.

Federasyoncuların, Osmanlı görünümlü azınlık ırkçıların, adem-i merkeziyetçilerin, bölücülerin ve bunlara alet olan Türk gençlerinin, hatta yıllarca "Ülkücü saflar" da yer almış ve sonra "İslam'da kavmiyetçilik yoktur" diye bu safları terk etmiş Türk milliyetçisi gençlerin anlamadığı politikalar işte bunlardır.

Kur'anı Türkçe hikmetlerle anlatan Ahmet Yesevi Türk Milliyetçiliği yapmadı mı? Şeyh Nakşibendi, Hacı Bektaş-ı Veli, Hacı Bayram-ı Veli, Türk Milliyetçiliği yapmadı mı? Alparslan'lar, Kılıçarslan'lar, Osman Gazi'ler, Fatih'ler, Yavuz'lar, Kanuni'ler, Türk Milliyetçiliği yapmadılar mı? Onlar ne kadar milliyetçi ise biz de o kadar milliyetçiyiz. Onlar ne kadar ümmetçi ise biz de o kadar ümmetçiyiz. Onlar ne kadar "ilimci" ise biz daha fazla "ilimci"yiz. Ama medeniyet, insanlığın ortak malıdır. Doğu Medeniyeti-Batı Medeniyeti yoktur. Bir tek medeniyet vardır. O da insanlığın ortak medeniyetidir. O halde, Gökalp'in "Batı medeniyetindenim" de böyle algılamamız gerekir.
Yani "ilim, müminin yitik malıdır" nerede olsa aranmalıdır.

Medeniyet denilen tek dişi kalmış canavarı veya azı dişleri çıkmamış canavarı değil, biz gerçek medeniyetin kaynağı "bilgi"yi aramalıyız. Bunun için tek çıkar yol ilimdir.

 

deniz 28.12.2004 20:15:24
Simdi, Atatürk döneminin ve öncesinin çelişkilerine bakalım.

Cumhuriyet İdeolojisi


Cumhuriyet ideolojisinin çelişkilerini, Hayati Tüfekçioğlu, Atatürk'ün çıkardığı Hakimiyeti Milliye gazetesinin Aralık 1928-31-Aralık 1929 tarihleri arasındaki sayılarını inceleyerek ortaya koymuştur.

İşte Tüfekçioğlu'nun vardığı sonuçlar:

Osmanlı'nın yıkılış şartları içinde oluşan yeni Türk devleti, çıkarlarını dünya egemenliğini tartışmasız şekilde ele geçiren Batı'nın genel siyaseti içinde aramaktadır.

Türk tarihinde yeni bir dönemin başlangıcı olan Batılılaşma tercihi geleneksel kimliğin yerine yeni bir kimlik oluşturulması sorununu da gündeme getirmiştir.

Osmanlı'nın yıkılmasından sonra o günün şartlarında geçerliliğini yitirmiş bulunan geleneksel Doğu siyasetiyle birlikte eski kimlik de tamamen tasfiye edilmektedir. Ve yoğun bir Osmanlı eleştirisi ile birlikte Osmanlı'yı tanımlayan her şeyi kötü kabul edilmekte, yeni kimlik tamamen bir Osmanlı eleştirisi üzerine kurulmaktadır.

Yeni kimliğimizin oluşmasına yön veren kişi Ziya Gökalp olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu'na çıkış yolları arayan İttihat ve Terakki partisinin ideologu sayılan Gökalp, imparatorluğun yıkılışından sonra, genç Türkiye Cumhuriyeti'nin ideolojik temellerinin oluşmasındaki büyük katkısıyla aslında Cumhuriye'tin ideologu sayılabilecek bir düşünürümüzdür.

Yurdumuzda, sosyolojinin öncülerinden olan Ziya Gökalp, sorunlarımıza sosyoloji bilimi çerçevesinde çözüm yolları aramıştır. Batı medeniyeti potası içinde Türkçülük ile yeni kimliğimizi oluşturmaktadır.

Ziya Gökalp'in Türkçülük siyaseti, tamamıyla Türk ve Müslüman kalmak şartıyla Garp medeniyetine tam ve kati bir surette girmeyi gerektirmektedir. Fakat Garp medeniyetine girmeden evvel milli harsımız aranıp bulunacak, milli harsımız meydana çıkacaktır. Milli harsın aranacağı yer ise "köy"dür. Böylece köycülük çalışmaları bu zemin üzerine temellendirilecektir.

Ziya Gökalp, sorunu kültür ve medeniyet kavramalarının uygulandığı bir formülle izah etmektedir.
Gökalp'e göre' medeniyet milletlerarası olduğu halde, kültür millidir. Medeniyet bir ulustan başka bir ulaşa geçer, kültür geçmez. Buna bağlı olarak bir ulus kültürünü değiştirmeden başka bir medeniyet alanına girebilir ve kimliğini koruyarak yaşayabilir. İşte Türk milleti de yıkılan Osmanlı medeniyeti yerine, kendi kültürünü koruyarak Batı medeniyetine girecektir. Türkiye, Doğu uygarlık alanadır.

Sorunların temel sebebi burada bulunmaktadır. Burada. kültür medeniyet ayrımı konuya açıklık getirmektedir.

Değiştirilmesi gereken sadece medeniyettir. Kültürümüz korunacaktır. Uygarlık değişimi de basit bir teknik sorundur. Uygarlığın uluslararası niteliği Batı uygarlığını bizim de rahatlıkla benimsememize izin verecektir.

Böylece yeni Cumhuriyet'in ideolojik temellerini oluşturan batılcılık, Ziya Gökalp'in kültür medeniyet ayrımının uygulandığı bir formüle hiçbir sakıncası bulunmayan teknik bir konu olarak benimsetilmek istenecektir.

Durkheim sosyolojisinden yola çıkarak, milli bir sosyolojiden söz etmesi çelişkili bir durum olarak da görülen Ziya Gökalp'in, kültür uygarlık ayrımı eleştirilere uğramıştır. Emre Kongar, "Gökalp'in en zayıf kaldığı konu hars ve medeniyet ayrımıdır" demekte ve kültürde medeniyetin belli maddi araçlarla manevi değerler arasında çok yoğun etkileşim bulunduğunu, bir toplumun başka bir toplumdan yalnızca din, ya da yalnızca teknik alamayacağını, etkileşim başlayınca bunun günlük hayatın tüm alanlarını kapsayacağını söylemektedir: "Gökalp'in Batı uygarlığının bilimini, tekniğini, aklını alıp öteki alanlarını ulusal kültürünü özgün öğeleriyle doldurma önerisi mümkün değildir. Kaldı ki kültür ve medeniyet kavramları, Bati tarafından ve Batı siyasetine yarar amacıyla geliştirilmiş kavramlardır. Halbuki, "kendi toplumumuzun düzen ve arayışlarına kendi bakış açımızdan kaynaklanan, güçlükleri çözmede geçerli ele alış biçimlerine ulaşabilen" bir sosyoloji anlayışıyla kendi tarihimize de dayanmak şartıyla ulaşmak "hiç değilse dünü ile batılı olmayan toplumumuz için" geçerli olacaktır."

Gökalp'in Kültür-uygarlık ayrımının getirdiği bakış açısıyla Türk kültürünün Osmanlı'dan farklı gösterilen Anadolu köylüsü vasıtasıyla korunduğu ve sürdürüldüğü öne sürülmekte ve yeni devlette bir köylücülük akımı başlamaktadır.

Anadolu Köylüsüne, Klasik Batı Müziği Konserleri

Köylerden, masallar, ata sözleri derlenmekte, buralardan toplanan numuneler için Ankara'da Etnografya Müzesi kurulmaktadır. Fakat bunun yanında yeni ve Batılı bir hayat şekli sunulmaktadır. Ankara'da Batı'nın yalnız ilim , tekniği alınacak denmektedir, ama günlük hayatta Batı'dan alınanların bütün yaşantıyı kuşattığı görülmektedir. Danslar, balolar, garden partiler, maskeli balolarla oluşturulan yeni şekli, Batılı olmanın bir göstergesi olarak sunulmaktadır. Kıyafet, müzik, her şey Batı'nın ki gibi olmaktadır. Köyden alınanlar ise Etnografya Müzesi'ne kaldırılmaktadır. Ortaya konulan tezle, yaşayanların aynı olmadığı dikkat çekmektedir. Bir yandan milli kültürümüzün kaynağı olarak köy gösterilmekte, diğer yandan düzenlenen turnelerle Anadolu köylüsüne Klasik Batı Müziği.

Görüldüğü gibi yeni kimliğin oluşturulma çabalarının Hakimiyet-i Milliye gazetesine yansıyış şeklinin gerisinde Ziya Gökalp'in fikirleri yatmaktadır.

Gökalp'i değerlendirirken, yıkılan bir imparatorluğu ve bu şartlar içinde kurulan yeni devleti de göz önünde tutmak gerekmektedir. Gökalp, sorunlara zamanın şartlan içinde çözüm bulmak isteyen bir düşünürdür.

Ziya Gökalp, Türk sosyolojisinin öncülerindendir. Sosyoloji bilimi de yeni Türkiye'nin kuruluşunda önemli görevler üstlenmiştir. Sosyoloji, Türkiye'nin Batılılaşma girişimleri sırasında yeni bir kimlik oluşturma çabalarına yol göstericilik yapmıştır. İlk günlerinde siyasi tartışmalara yön verebilecek bir etkinliği elinde tutmuştur.

Bu çalışmadan yurdumuzda sosyoloji biliminin kendisi hakkında da sonuç çıkarmak mümkündür. Cumhuriyet rejimiyle sosyoloji ilişkilerinin çok içice bir yapıya sahip olduğu görülmektedir. Rejimin tasarıyla, sosyoloji çalışmaları adeta örtüşmektedir. Böylece sosyoloji tarihimize bir başka açıdan
bakıldığında ilgi çekici sonuçlar çıkabileceği görülmektedir.

Ancak Türkiye, seçimlerini tartışmaya yer vermeyecek biçimde gerçekleştirince, yurdumuzda sosyoloji bir anda işlevini yitirmiştir. Görevi tamamlayan sosyoloji adeta bir yurttaşlık bilgisi olarak liselerimizde okutulur hale gelmiştir. Türkiye'de, sosyoloji çalışmaları ise artık üniversitelerde sınırlı kalmıştır. (Hayati TÜFEKÇİOĞLU)

Görüldüğü gibi, Ziya Gökalp'in Kültür-Medeniyet çelişkisi, Durkheim sosyolojisinden kaynaklanmaktadır. Bu çelişki, Atatürk dönemine de kısmen yansımıştır. Bilhassa İsmet Paşa, "İslam kaldıkça, bağımsızlığımız tehlikededir" görüşünde olduğu için, Batı kültürünü medeniyetle birlikte aynen alıp uygulamayı öngörmüştür. İşte bu çelişkiler günümüze kadar varlığını sürdürmüş, Türk dünyasının ortaya çıkması bile, Devlete ve sosyolojinin görevini üstlenen medyaya gerçekleri tam anlamıyla göstermiştir.

Türkiye, yeniden vatan topraklarının peşkeş çekildiği etnik kökene ve dine-mezhebe dayalı partilerin kurulduğu, Prens Sabahaddin'in öngördüğü adem-i merkeziyetçiliği, federasyonculuk şeklinde hortladığı, ekonomi ve medya dünyasını oluşturan insanlarımızın da, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesine aykırı bu harekeden maddi ve manevi olarak desteklediği günlere geri dönmüştür. Öyle ki, Fener Rum Patriği bile, artık Ege'de, Karadeniz'de cirit atarak Papaz Piyer Lermit gibi dolaşabilmektedir.

Ziya Gökalp'in kültür-medeniyet çelişkisi, Atatürk'ün uygulamalarında da görülmekle beraber, İnönü döneminden itibaren tam anlamıyla bir Batıcılık başlamış, Menderes döneminde ABD'nin "yardım yap ve denetle" politikası ile birlikte, Türkiye bağımsızlığından taviz vermeye başlamıştır. Sonraki dönemlerde, Türk yönetilmeye başlanmıştır.

Şimdi, Ziya Gökalp'in çelişkisini gidererek ve 21'inci yüzyılı Türk yüzyılı yapabilecek, hatta "üçüncü bin yıl" ı etkileyerek yeni bir yapıya ihtiyacımız vardır. Kaynağı, Türk kültür ve tarihinden, Ziya Gökalp'in fikirlerinden ve Atatürk'ün uygulamalarından alan, fakat Türk insanı ile birlikte, bütün insanlığa hitap edebilecek bir üçüncü bin yıl ideolojisi.

deniz 28.12.2004 20:30:49
TÜRKLER'LE KÜRDLER - Ziya GÖKALP'tan

Millî-Misakımız bize etnografik bir hudut çiziyor. Bu hududun içine alınan yerler nerelerdir? İki milletin yani Türkler'le Kürdler'in sakin oldukları yerler. Milli proğramımız, yeni arazimizin haricinde nasıl hiçbir Türk köyünn kalmasına rıza göstermiyorsa, hiçbir Kürd aşiretinin yahud köyünün buradaki Kürd milletinden ayrı düşmesine de razı olamaz. Bundan dolayıdır ki Musul'da, Bağdat'da Kürdler'le yahud Türkler'le meskûn ne kadar sancaklarla kazalar varsa hepsini Anavatana kavuşturmak vatanî vazifelerimizin en mühimlerindendir. Bugün Anavatan'dan uzak düşmüş bir "Kürd-Irakı" ile bir "Türk-Irakı" var: Bunlar Anadolu içtimaî uzviyettinin koparılması mümkin olmayan canlı uzuvlarıdır.

Millî Misakımız'ın Türkler'le Kürdler'e aynı kiymeti, aynı ehemmiyeti vermesi gösteriyor ki bu iki millet arasındaki vefa bağları, sedakat rabıtaları her türlü tasavvurun fevkinde bir samimiliğe malikdir. Filhakika Meşrutiyetten beri Devletimiz Kürdler yüzünden hiçbir rahatsızlığa uğramadı. Zira aşiret kavgalarından zarar gören yalnız aşiretlerdir. Bu kavgalar zannolunduğu gibi ne Hükûmete karşı isyan, ne de ahaliye karşı şakaavet mâhiyetinde değildir. Balkan harbi gibi, Mütareke Zamanları gibi en felâketli günlerimizde, bize dostluk elini uzatan, bizimle samimi derd ortaklığı eden bu vefalı millet değil miydi? Bugünkü İstiklâl Mücahedesine de bütün hey'etiyle iştirak edip Türkler'le beraber "Hep yahud hiç!" diyen de bu sadakatli millet değil midir? Türk nasıl olur da bu kadar samimi biur kardeşin, bu kadar hukuk-perver bir arkadaşın emsalsiz vefakarlıklarını, sayısız fedakârlıklarını unutabilir?

Vâkıa Kürd bu sadakat yolunda yürümekle, aynı zamanda kendi varlığını, kendi harsini, kendi istiklâlini de muhafaza etmiş oldu. Mübarek yurdu, başka ülkeler gibi düşmanların murdar ayakları altında çiğnetmedi. Burası da doğru olmakla beraber, bu neticeyi Kürd'ün civanmerdane sadakatine atfetmeyip de, yalnız âkılâne ihtiyatkârlığına isnad etmek hiçbir veçhile reva değildir. Tarih gösteriyor ki muvafakkiyet dâima doğruluğun mükafatadır. Kürd zeki olduğu kadar doğru imanlı, dürüst vicdanlıdır da. Bunu isbat için yalnız şu on seneyi değil, on asırlık müşterek mâzimizi hâtırlamamız icab eder. Bundan on asır mukkaddem, bugünkü Yunanlılar'la İngilizler'in, Fransızlar'ın dedeleri "Ehl-iSalib" sürüleri şeklinde İslam ülkelerine akın etmeğe başladılar. Bunları İslam yurdundan kogmak için elele veren hangi milletler, hangi hükümdarlar oldu? Türkler'le Kürdler'in o zamanki müşterek cihadı hiç unutulabilir mi? Kara-Boğalar, Alp-Arslanlar, Kılıç-Arslanlar, Nureddin-Şehidler bu cihadda ne kadar uğraşdılarsa Salâhaddin Eyyübiler de o derecede çalışmadılar mı? O asırlarda vatan haricî tehlikeye maruz olduğu kadar din de dahili muhataralarla tehdid ediliyordu. Türkler "B3abekiyye", "Bâtıniyye" gibi ilhadları ortadan kaldırmağa çalışdıkları sırada Selâhaddin Eyyubiler de Mısır'da "Fâtımiyye" râfıziliğine nihayet vermedi mi?

Daha sonraları "Safaviyye" kızılbaşları zuhur edince, bu bid'ate de beraberce mani olmak için, bütün Kürd Beğleri-Bitlisli Molla-İdris'i elçi yaparak-ihtiyarlarıyle, ârzulariyla Sultan Selim'e bi'at etmediler mi?

İşte bu tarihî misaller gösteriyor ki Türkler'le Kürdler, muazzez vatanımızı düşmandan, mukaddes dinimizi fesaddan esirgemek içün dêima birlikde cihada atılmış iki dost milletdir. Türkler nasıl dâima dinî, ahlâkî mefkûreler içün çalışmışlarsa, Kürdler'in de rehberleri her zaman iman ile vicdan olmuşdur. Bu iki millet, bin seneden beri ayni toprakda aynı mefkureler içün elele vererek mücahede eylemişlerdir. Bu hakikati kim inkâr edebilir?

Türkler'le Kürdler'in içleri birbirine benzediği gibi, dışları da benzer. Türk yahud Kürd milletine mensup bir adamı gördüğünüz zaman, bunun Kürd mü yoksa Türk mü olduğunu simasından tanıyamazsınız. Halbuki başka milletlerden bazılarına mensup ferdlerin ilk bakışda hangi kavimden olduklarını simalarından pek kolay anlayabilirsiniz. Simaların birbirine benzemesi, yekdiğerine karşı kan kaynaması içün başlıca sebebdir. Kendimize benzeyen bir çehre, kendimize benzeyen bir ruh demek değil midir? Karşılıklı bir itimadın doğması içün, kalblerdeki mefkûrelerin müşterek olması kâfi değildir. Tabiatın sâf evlâdları olan geyikler, kuşlar, balıklar da kendi nev'ilerinden olanlarla olmayanları yalnız şekillerinden tanımıyorlar mı?

Kürdler'in medeniyyetce bir kusuru varsa, bazı kısımlarının hâlâ aşîret halinde kalmasıdır. Fakat, Türkler'den henüz aşîret hayatı yaşayanlar yok mudur? Gerek Kürdler'in, gerek Türkmenler'in aşiret şeklinden henüz kurtulamamaları, "Çöl" ile temasda bulunmalarının neticesidir. Çöl'de dâime seferber hâlinde aşîretler bulundukça, onlara komşu bulunan ahalilerin de göçebe ve silâhlı bir hâlde kalmaları zarurîdir. Zira başka suretle ırzlarını, hayatlarını, servetlerini koruyamazlar.

Kürdler'le Türkmenler'in aşîret hayatından kurtarılması yalnız bir suretle kabil olabilirdi: O da Çöl'deki aşîretlerle bunların arasında Çinseddi gibi bir divar yapmakdı. Fakat, evvelce imkânsız olan bu iş, şimdi kendiliğinden mümkin bir hâle girdi. Her felaketden bazan iyi bir netice çıkabilir. Çöl'ün birçok mamurelerle beraber elimizden çıkması büyük bir felaketdir. Hususiyle Arab milleti gibi bir din kardeşinden-velev ki muvakaten olsun-ayrı düşmemize ne kadar esef etsek azdır. Fakat, Çöl ile vatanımız arasında askerî bir hududun vücud bulması, aşiretlerin hazerîliğe geçmesine çok faideli olaçakdır. Zira askerî bir hudud, canlı bir seddir ki Çin'in meşhur Divarı'ndan daha ziyadet mukavemetlidir. Gerek Elcezîre'de, gerek Irak'da Çöl ile Kürdler ve Türkmenler arasında blokhavzalar yapılacak olursa, az zamanda bütün aşiretler kendiliklerinden hazerîliği isteyeceklerdir. zaten, Büyük Millet Meclisi de bu aşîretlerin iskânına karar vererek Hükûmeti icrasına memur etmişdir.

Hulâsa, Türkler'le Kürdler bin senelik müşterek din, müşterek tarih, müşterek bir coğrafya neticesi olarak hem maddî, hem manevî bir suretde birleşmişlerdir. Bugün ise müşterek düşmanlar, müşterek tehlikeler karşısında bulunuyorlar. Bu tehlikelerden ancam müşterek bir azim ile kurtulabilirler. O hâlde büyük bir kanâ'atle diyebiliriz ki bu iki milletin birbirini sevmesi her iki taraf içün hem dinî, hem siyasî bir farizedir: Kürdleri sevmeyen bir Türk varsa Türk değildir, Türkleri sevmeyen bir Kürd varsa Kürd değildir.

Gökalp'in yukarıdaki makalesi; kendisinin Sahibi ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü olduğu KÜÇÜK MECMÛ'A adlı haftalık derginin, "5 Haziran Pazartesi 1338" tarihli ilk sayısında "İçtimatyat" başlıklı sayfada yayınlanmıştır.
Küçük Mecmua Dergisi'nin künyesinde; yönetim yeri olarak "Diyarbekîr Hükûmet Dâiresi", baskı yeri de "Vilâyet Matba'ası" olarak görülüyor.  

deniz 28.12.2004 20:33:58
ilginç bir yazı  Wink
alıntı

Derin devletin HAK-PAR korkusu ve devletin yeni ”Ziya Gökalp´ı”

KDN-Yorum

HAK-PAR´ın (Hak ve Özgürlükler Partisi) 11 Nisan 2004 tarihinde Diyarbakır´da gerçekleşmesi planlanan ‘Avrupa Birliği Sürecinde Türkiye ve Kürtler’ konulu bölge toplantısı Diyarbakır Valiliği tarafından keyfi bir biçimde engellendi. HAK-PAR bu keyfi engellemeyi bir basın açıklamasıyla sert bir dille kınadı.

HAK-PAR yetkilileriyle yaptımğız telefon görüşmelerimizde bize bu açıklamayı yaptılar:

”Hak ve Özgürlükler Partisi nin giderek halk arasında saygınlık kazanması, Kürt halkı´nın özgürlük talepelerini kucaklaması,Türkiye´nin, HAK-PAR´ın bu gelişmesinden korkutuğundan dolayı böyle bir enegellemeye gittiği çok açıktır. Ama onlar ne bu gelişmeyi durdurabilirler ne de onun hızını kesebilirler!”

Bilindiği gibi, Kürt halkı, DEHAP´a 28 mart yerel seçimlerinde Kürt halkınının ”kemalistleştirilmesi projeşine” gereken dersi verdiği için, Kürtlerin haklarını savunan yegane partisi olarak en önemli alternatif olarak HAK-PAR göze çarpmaktadır. Işte, derin devlet, (Ki bu MIT, Genelkurmay, kontr-gerilla , kemalistler vs den oluşuyor), HAKP-PAR ın bu yükselen ittibarınının hızını kesmek için Diyarbakır toplantısını yasaklamakla kalmıyor, o aynı zamanda devreye yeni ”Ziya Gökalp”´ını, yani Imralıdaki ”Meczup”, Öcalan´ını devreye sokuyor.

Bilindiği gibi aslen Kürt olup ve Dıyarbakırlı olan, Ziya Gökalp, 1920´lerin başlarında Kürt halkına sırt çevirerek türkçülüğe kollarını sivayan en azılı turancıların ustadlarından biri sayılır. Onun türkçülük ideolojisine göre, ”Dünya´ın neresinde bir Türk varsa, Türkiye´nin sınırları oradan başlıyormuş! Ve Türkiye de herkes Türktür, bunu kabul etmeyenler ülkeyi terketsinler, kendilerine başka bir ülke arasınlar, yoksa Türklerin gazabına uğrarlar”, gibi saçma sapan bir ideolojiden oluşuyor. O günden bu yana bu ırkçı ideolojiye bir çok kesim talip oldu. Örneğin MHP gibi faşizmden ilham alan partiler, Ziya Gökalp´ın bu türkçülük ideolojisini kendisine rehber etmişler, onu kendi parti program ve tüzüklerine dahi koymuşlardır. Işte tam burada Imralıdaki zat, Kongra Geli (aslında PKK ´yi)  kontrol edecek ipleri ellerinden kaçırdığını gördüğü için, o Ziya Gökalp´ın bu ideolojisine dört elle sarılmakta ve Kürt halkını türkleştirmek için elinden geleni yapmaktadır. Bunun en açık örneğini, derin devletin ”yeni Ziya Gökalp´ı” son avukatlarıyla görüşmesinde (bakınız  www.nasname.com). kürt halkına karşı çirkin saldırılarına devam ederek, Kürtlerin kutsal ülkesine, ”Kürdistan kerhanedir” diyebiliyor; Bu azılı Kürt düşmanı, bununla da kalmıyor  Güneyli kürtlerin özgürlük mücadelesinde yıllarını veren ve en ön saflarda çarpışan Kürt önderlerine, yani sayın Mesud Barzaniye (ki o bugün tüm Irak devletinin devlet başkanıdır) ve sayın Talabaniye pervasızca saldırıyor; Diyarbakırdaki avukatlara, ki bunlar kendilerine adaleti korumak için avukatlık gibi şerefli bir meslegi seçmişer, ”terbiyesiz insanlar” diyebiliyor. Bu ”yeni Ziya Gökalp”, saldırlarına  bir yenisi ekleyerek, Hak ve Özgürlükler Partisi Genel Başkanı sayın Abdulmelik Fırat´a  düzeysizce saldırıyor.

Sözde Imralı cezaevinde ”muebbet hapse mahkum” olan bu zat, dışardaki insandan daha fazla imtiyazlara sahip olduğu ortadadır. Imralı´daki ”hücresinde””dağbaşındaki PKK örgütünü yöneterek onu alabildiğince kemalistlleştirmek için ellerinden geleni yapıyor.

Ama ”yeni Ziya Gökalp´ın” bu çırpınışı nafile. Külah düşmüş ve kel çoktan görünmüş. O zat´ın Türkiye´nin derin devletine hizmet ettiği çoktan ortaya çıkmıştır.

Bu gün derin devlet dahi biliyor ki Türkiye´nin değişmesi engellenemez. Bölge haritası tamamen değişecek. Türkiye, Irakta oluşan federe devlet gibi, herkesin kendi haklarının kazanacağı bir federe devlet konumuna gelecektir.

Türkiye, bu yeni oluşacak devlet le gerçek sahiplerini bulacaktir ve çok açıktır ki Türkler bu yeni oluşan devlet´de azınlıkta kalacaklardır.  

09.05.2005 10:34:56
bi de miletinn türk milletinin dinini değiştirmeye çalışmış ilk kürtçü sonrada türkçü olmaya çalışann diyarbakırlı kişiliksiz bir adam....


Sayfa: [ 1 ]