|
||
| Madem o kadar anayasa konuşuldu. Ben de kendimce bulduğum ucu açık ve tartışılabilir maddeler hakkındaki türlü yazıları derleyeyim dedim. Türk sisteminde tamamı Cumhurbaşkanı tarafından seçilen Anayasa Mahkemesi üyeleri 65 yaşını doldurduklarında emekliye ayrılmaktadırlar. Dünya’da Türkiye’de olduğu gibi, devlet başkanının anayasa mahkemesi veya yüksek mahkeme üyelerini münhasıran tek başına seçtiği Burundi, Kıbrıs Rum Kesimi, Danimarka, İrlanda, Senegal, Güney Afrika ve Amerika gibi çok az ülke vardır. Bu sistemin değiştirilmesini en resmi düzeyde dile getiren ilk kişilerden birisi Anayasa Mahkemesi eski Başkanı sayın Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer olmuştur. Anayasa Mahkemesinin 38. Kuruluş Günü Törenini açış konuşmasında, Sezer, “Cumhurbaşkanına verilen yetkiler, parlamenter demokrasinin sınırlarını aşmaktadır… Açabileceği bir iptal davasına bakacak olan Anayasa Mahkemesi’nin üyelerini … seçmesi hukuk devleti ilkelerinin gereklerinden olan yargı bağımsızlığıyla bağdaşmamaktadır… Anayasa’nın 104. maddesinin (c) bendi yürürlükten kaldırılmalı veya en azından Cumhurbaşkanı’nın, Anayasa Mahkemesi üyeleri ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısını seçme görev ve yetkisine mutlak son verilmeli…”dir diyerek mevcut sisteme tepkisini dile getirmiştir. Kanımızca, Cumhurbaşkanının Anayasa Mahkemesi üyelerinin tamamını seçmesi anayasa yargısının demokratik meşruiyeti açısından[14] doğru olmamakla birlikte, bu yetkinin tamamen elinden alınması da yanlıştır.[15] Karşılaştırmalı anayasa yargısına bakıldığında, Anayasa Mahkemesi üyelerinin farklı kaynaklarca seçildiği görülecektir. Anayasa gen.tr. den alıntıdır. 104. Madde Cumhurbaşkanı devletin başıdır. Bu sıfatla Türkiye Cumhuriyeti'ni ve Türk milletinin birliğini temsil eder; Anayasa'nın uygulanmasını, devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetir. Bu amaçlarla Anayasa'nın ilgili maddelerinde gösterilen şartlara uyarak yapacağı görev ve kullanacağı yetkiler şunlardır: a) Yasama ile ilgili olanlar: Gerekli gördüğü takdirde, yasama yılının ilk günü Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde açılış konuşmasını yapmak, Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni gerektiğinde toplantıya çağırmak, Kanunları yayımlamak, Kanunları tekrar görüşülmek üzere Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne geri göndermek, Anayasa değişikliklerine ilişkin kanunları gerekli gördüğü takdirde halkoyuna sunmak, Kanunların, kanun hükmünde kararnamelerin, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü'nün, tümünün veya belirli hükümlerinin Anayasa'ya şekil veya esas bakımından aykırı oldukları gerekçesi ile Anayasa Mahkemesi'ne iptal davası açmak, Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerinin yenilenmesine karar vermek, b) Yürütme alanına ilişkin olanlar: Başbakanı atamak ve istifasını kabul etmek, Başbakanın teklifi üzerine bakanları atamak ve görevlerine son vermek, Gerekli gördüğü hallerde Bakanlar Kurulu'na başkanlık etmek veya Bakanlar Kurulu'nu başkanlığı altında toplantıya çağırmak, Yabancı devletlere Türk devletinin temsilcilerini göndermek, Türkiye Cumhuriyeti'ne gönderilecek yabancı devlet temsilcilerini kabul etmek, Milletlerarası antlaşmaları onaylamak ve yayımlamak, Türkiye Büyük Millet Meclisi adına Türk Silahlı Kuvvetleri'nin başkomutanlığını temsil etmek, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin kullanılmasına karar vermek, Genelkurmay Başkanı'nı atamak, Milli Güvenlik Kurulu'nu toplantıya çağırmak, Milli Güvenlik Kurulu'na başkanlık etmek, Başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu kararıyla sıkıyönetim veya olağanüstü hal ilan etmek ve kanun hükmünde kararname çıkarmak, Kararnameleri imzalamak, Sürekli hastalık, sakatlık ve kocama sebebiyle belirli kişilerin cezalarını hafifletmek veya kaldırmak, Devlet Denetleme Kurulu'nun üyelerini ve Başkanını atamak, Devlet Denetleme Kurulu'na inceleme, araştırma ve denetleme yaptırtmak, Yükseköğretim Kurulu üyelerini seçmek, Üniversite rektörlerini seçmek, c) Yargı ile ilgili olanlar: Anayasa Mahkemesi üyelerini, Danıştay üyelerinin dörtte birini, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekili'ni, Askeri Yargıtay üyelerini, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi üyelerini, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyelerini seçmek. Cumhurbaşkanı, ayrıca Anayasa'da ve kanunlarda verilen seçme ve atama görevleri ile diğer görevleri yerine getirir ve yetkileri kullanır. VI. Din ve vicdan hürriyeti MADDE 24. – Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir. 14 üncü madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dinî âyin ve törenler serbesttir. Kimse, ibadete, dinî âyin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz. Din ve ahlâk eğitim ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlâk öğretimi ilk ve orta-öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanunî temsilcisinin talebine bağlıdır. Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz. VII. Düşünce ve kanaat hürriyeti MADDE 25. – Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz. VIII. Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti MADDE 26. – Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmî makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar. Bu fıkra hükmü, radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yapılan yayımların izin sistemine bağlanmasına engel değildir. (Değişik: 3.10.2001-4709/9 md.) Bu hürriyetlerin kullanılması, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, Cumhuriyetin temel nitelikleri ve Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün korunması, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, Devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması, başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi amaçlarıyla sınırlanabilir. (Üçüncü fıkra mülga: 3.10.2001-4709/9 md.) Haber ve düşünceleri yayma araçlarının kullanılmasına ilişkin düzenleyici hükümler, bunların yayımını engellememek kaydıyla, düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinin sınırlanması sayılmaz. (Ek: 3.10.2001-4709/9 md.) Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinin kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunla düzenlenir. DÖRDÜNCÜ BÖLÜM Siyasî Haklar ve Ödevler I. Türk vatandaşlığı MADDE 66. – Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür. Türk babanın veya Türk ananın çocuğu Türktür. (Son cümle mülga: 3.10.2001-4709/23 md.) Vatandaşlık, kanunun gösterdiği şartlarla kazanılır ve ancak kanunda belirtilen hallerde kaybedilir. Hiçbir Türk, vatana bağlılıkla bağdaşmayan bir eylemde bulunmadıkça vatandaşlıktan çıkarılamaz. Vatandaşlıktan çıkarma ile ilgili karar ve işlemlere karşı yargı yolu kapatılamaz. III. Siyasî partilerle ilgili hükümler A. Parti kurma, partilere girme ve partilerden ayrılma MADDE 68. – (Değişik: 23.7.1995-4121/6 md.) Vatandaşlar, siyasî parti kurma ve usulüne göre partilere girme ve partilerden ayrılma hakkına sahiptir. Parti üyesi olabilmek için onsekiz yaşını doldurmuş olmak gerekir. Siyasî partiler, demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır. Siyasî partiler önceden izin almadan kurulurlar ve Anayasa ve kanun hükümleri içerisinde faaliyetlerini sürdürürler. Siyasî partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez. Hâkimler ve savcılar, Sayıştay dahil yüksek yargı organları mensupları, kamu kurum ve kuruluşlarının memur statüsündeki görevlileri, yaptıkları hizmet bakımından işçi niteliği taşımayan diğer kamu görevlileri, Silahlı Kuvvetler mensupları ile yükseköğretim öncesi öğrencileri siyasî partilere üye olamazlar. Yükseköğretim elemanlarının siyasî partilere üye olmaları ancak kanunla düzenlenebilir. Kanun bu elemanların, siyasî partilerin merkez organları dışında kalan parti görevi almalarına cevaz veremez ve parti üyesi yükseköğretim elemanlarının yükseköğretim kurumlarında uyacakları esasları belirler. Yükseköğretim öğrencilerinin siyasî partilere üye olabilmelerine ilişkin esaslar kanunla düzenlenir. Siyasî partilere, Devlet, yeterli düzeyde ve hakça malî yardım yapar. Partilere yapılacak yardımın, alacakları üye aidatının ve bağışların tabi olduğu esaslar kanunla düzenlenir. B. Siyasî partilerin uyacakları esaslar MADDE 69. – (Değişik: 23.7.1995-4121/7 md.) Siyasî partilerin faaliyetleri, parti içi düzenlemeleri ve çalışmaları demokrasi ilkelerine uygun olur. Bu ilkelerin uygulanması kanunla düzenlenir. Siyasî partiler, ticarî faaliyetlere girişemezler. Siyasî partilerin gelir ve giderlerinin amaçlarına uygun olması gereklidir. Bu kuralın uygulanması kanunla düzenlenir. Anayasa Mahkemesince siyasî partilerin mal edinimleri ile gelir ve giderlerinin kanuna uygunluğunun tespiti, bu hususun denetim yöntemleri ve aykırılık halinde uygulanacak yaptırımlar kanunda gösterilir. Anayasa Mahkemesi, bu denetim görevini yerine getirirken Sayıştaydan yardım sağlar. Anayasa Mahkemesinin bu denetim sonunda vereceği kararlar kesindir. Siyasî partilerin kapatılması, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının açacağı dava üzerine Anayasa Mahkemesince kesin olarak karara bağlanır. Bir siyasî partinin tüzüğü ve programının 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı bulunması halinde temelli kapatma kararı verilir. Bir siyasî partinin 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespit edilmesi halinde karar verilir. (Ek cümle: 3.10.2001-4709/25 md.) Bir siyasî parti, bu nitelikteki fiiller o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu durum o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde, söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır. (Ek: 3.10.2001-4709/25 md.) Anayasa Mahkemesi, yukarıdaki fıkralara göre temelli kapatma yerine, dava konusu fiillerin ağırlığına göre ilgili siyasî partinin Devlet yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakılmasına karar verebilir. Temelli kapatılan bir parti bir başka ad altında kurulamaz. Bir siyasî partinin temelli kapatılmasına beyan veya faaliyetleriyle sebep olan kurucuları dahil üyeleri, Anayasa Mahkemesinin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararının Resmî Gazetede gerekçeli olarak yayımlanmasından başlayarak beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve deneticisi olamazlar. Yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan ve Türk uyrukluğunda olmayan gerçek ve tüzelkişilerden maddî yardım alan siyasî partiler temelli olarak kapatılır. (Değişik: 3.10.2001-4709/25 md.) Siyasî partilerin kuruluş ve çalışmaları, denetlenmeleri, kapatılmaları ya da Devlet yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakılmaları ile siyasî partilerin ve adayların seçim harcamaları ve usulleri yukarıdaki esaslar çerçevesinde kanunla düzenlenir. Ceza kanunu 301. madde (Anayasaya aykırı olduğu söyleniyor Baro lar tarafından) MADDE 301. - (1) Türklüğü, Cumhuriyeti veya Türkiye Büyük Millet Meclisini alenen aşağılayan kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini, Devletin yargı organlarını, askeri veya emniyet teşkilatını alenen aşağılayan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (3) Türklüğü aşağılamanın yabancı bir ülkede bir Türk vatandaşı tarafından işlenmesi halinde, verilecek ceza üçte bir oranında artırılır. (4) Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz. Özellikle 301 in vatandaşlığa değil Türklüğe gönderme yapması ve ayrımcılığa neden olması,hor görme ve aşağılama tanımında kıstas alacak kişilerin kendi yargısının öne çıkması eşitlik ve ifade özgürlüğü başta olmak üzere birçok anayasa hükmü ile çelişiyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne göre sadece makul sınırlar içindeki eleştiriler için değil "aynı zamanda kırıcı, şok edici veya rahatsız edici olanlar için de" ifade özgürlüğü olmalıdır. "Bunlar, bir 'demokratik toplumda' olmazsa olmaz çokseslilik, tolerans ve hoşgörünün gerekleridir". Anayasa gen tr. |
||
|
||
Sonuç biz hukuk devleti değiliz 24,25,26. Maddeler bunu gösteriyor,kendileri var uygulamaları yok,66. madde kulağımı tırmaladı ne çok türk kelimesi geçiyor,bu maddeye göre vatandaşın büyük çoğunluğu bunun dışında kalıyor,nekadar türk ana ve türk baba varki?
|
||
|
||
| Aslında daha çok 26 sanki. "Düşünceni nasıl açıklayıp yayacağına ben karar veririm ve yapacağım bir sınırlama, düşünce ifadesi özgürlüğünün ihlali kapsamında ele alınamaz. " . Diğer bir deyişle, "ben yaptım oldu." Tabii, hukukla alakalı olmayan sadece okuduğunu anlamaya çalışan biri olarak yorumluyorum bunları. Eminim altında ne komplo teorileri, ne olağanüstü durum senaryoları vardır. Bir de kendime paranoyak derdim.
|
||
|
||
| 'dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ' tsk neden şehitliği sömürüyor,bu bir suç değil mi? 'dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.' içimden küfretmek geliyor,ama etmeyecem :)25.madde buna dahil. cumhuriyetin temel nitelikleri de,bu işin kabartma tozu galiba.o olmazsa tepsinin dibine yapışacaklar. 'Hiçbir Türk, vatana bağlılıkla bağdaşmayan bir eylemde bulunmadıkça vatandaşlıktan çıkarılamaz.' darbe yapmak bu eylemlere dahil mi? benim istediğim kadar vatandaş,aydın,dindar,özgür vs,kısaca benim istediğim kadar insan olacaksın.he olur... |
||
|
||
| Önce iki madde ile başlayalım. Alıntı Din ve ahlâk eğitim ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlâk öğretimi ilk ve orta-öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanunî temsilcisinin talebine bağlıdır. Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz. Laikliğin tanımı ve sekülarizm; Sekularizm: (Ateistlik dahil) Tum inanclara esit mesafeli olan, Kisilerin inaclarina baskalarinin ozgurluklerine dokunmadigi surece iyi yada kotu bicimde karismayan yonetim bicimi. Laiklik: Dini tumuyle devlet islerinden cikarmaya calisan, yeri geldiginde dine karsi cephe alan yonetim bicimi. Türkiye Cumhuriyeti anayasası, temel niteliği olan 2. maddede laikliğin tanımını dahi yapmayarak toplumdaki yanlış anlamalar da dahil olmak üzere aykırı eylemlerini laiklik ilkesine dayandırmakta. 2. maddeyi değiştirmek artık sözkonusu olamayacağına göre ki zaten bunu istemeyiz; laikliğin ne olduğu noktasında evrensel tanımlara bakmak gerekiyor. Buna göre ise diyanet de dahil olmak üzere devletin dini yönetim biçimi alması 2. madde tarafından kesinlikle yasaklandığına göre çağdaş demokrasilerde olduğu gibi tarafsız bakmak zorunda. Anti-kemalist oluşumları besleyen islam medeniyeti korkusu, referansını şeriat ile yönetilen arap ortadoğu ülkelerine göre yapmakta. Oysa T.C. için böylesi bir tehdit toplumsal ölçekte mevcut değil. Yalnız,muhafazakar islam suistimalcileri laikliği kullanarak siyaset güttüğünden ötürü halk ın içinde varolan bazı gelenekleri sembolik biçimlere getirmiş durumda. Buna karşın yasa koruyucularının örneğin türbanı şeriat ın ilanı olarak değerlendirebiliyor oluşu da anayasal hukuka yeterince güvenmediklerini gösteriyor. Atatürk ün Halifeliğin gelmesine ve tarikatların siyaseti ele geçirmesine karşın oluşturduğu temel ilkeler kendini korumak zorunda değil, o iş bizlerin sivil toplumun ve hukukun güvencesinde zaten. Türk halkı şeriatçı bir yapıda olmadığı gibi arap-iran geleneğindeki gibi bir anadolu islam anlayışı farkı mevcut. Devletin laikliği pekiştirmek için elinde iki seçeneği vardır. Örneğin imamlık hakkında; 1. Diyanet i kaldırarak Dini inanç açısından imamın nikah kıyma yetkisinin olmadığını açıklamak ve dinen imam nikahının geçersiz olduğunu bildirmek. İslam inancına aykırı olduğundan devlet bunu söyleyememekte. Din görevlisine resmi görev vermeyi de laikliğe aykırı bir şeriat hükmü olarak görmekte. Oysa mevcut din görevlileri diyanet e bağlı ve devletin denetimine tabi. Her şeyi reddederek laik olamadığı içinde; çünkü halk ın büyük kısmı geleneksel islam a inanmakta, laikliği hiç uygulayamadan sadece laiklik karşıtı gördüğü bazı eylem ve söylemlere dava açmakla yetinmekte. Bu da her türlü pozitif veya negatif din suistimaline ve siyasetine zemin yaratmakta. Yine ikinci maddedeki Sosyal devlet niteliği de bu yüzden ihlal edilmekte. Bugün hemen hemen tüm resmi nikahlılar toplumun gelenekleri gözünde yasal görülebilmek için bunun yanında dini nikah da kıydırmaktadır. 2.Bunun batıdaki örneği kilise kurumudur. Geleneksel inançlar bazında çoğunluk bir din e inandığı için evlilik gibi resmi işlemler geleneksel din kurumlarının denetimi yetkisi altında ancak devletin hukukuna bağlıdır. Belediyenin nikah kıyması ateistler için normal olsa da, islama inananlar açısından eğitim düzeyi düştükçe dini nikah oranı artmakta. Yetkinin dini görevlilere verilerek hukuki olarak resmiyete dökülmesi zorunluluğu getirilebilse o takdirde bu sorun aşılabilir. Örneğin evlilik izni tek bir kuruma verilmek zorunda kalmaz ve imamın nikah kıyma yetkisi resmiyet dışında kalkmış olacağından evlilik kurumu da hukuki olarak güvence altına alınmış olacaktır. Ancak böylesi bir söylem bile laikliğe aykırı bir suç kapsamında değerlendirilmektedir. Diyanet teşkilatının ise bu noktada imam atamak dışında resmi bir yetkisi olmadığı halde imamın nikah kıyma yetkisinin islam dinine dayandırılabilmesi yüzünden devlet kendi eliyle laikliği yozlaştırmış bulunmaktadır. Laiklik karşıtları da bu boşluktan faydalanıp din karşıtlığı gibi algılatmaya çabalayabilmektedir. Sistem yargıladığı anlayışın alternatifini sunamadığında yasaların baskısını kullandığı oranda, ekonomik sorunların da yardımıyla gerici fanatizm in yani din merkezli muhalefet in güçlenmesine zemin hazırlar. Sanayisi gelişmemiş ülkelerde Din siyasette daha etkin rol oynadığı içinde bu tür küçük ayrıntılar bile kitlenin seçimini etkilerler. AKP oylarının en az yarısı "hiç olmazsa islama saygısı olan müslüman" anlayışınındır. Uygulamada Bir başka bana göre sorun; İlahiyat fakülteleri ve imam hatipler ya kapatılmalı, ya diyanetin yetkisi sosyal anlamda verilmelidir. İslamda ruhban sınıfı olmadığı için tarikatlar ve cemaatlerin kaos ortamı yaratabilme hakkı sabittir. Tarikatların yerine birşey konmamıştır. Kilise benzeri oluşumların islamdaki mevcudiyetsizliği faydalı olduğu ölçüde çağımızda zarar teşkil ediyor. Bunların ya hepsi kayıt altına alınıp ilahiyat uzmanları dahilindeki kurallarla denetlenmeli, ya da tamamen kayıt dışı oluşumlar ceza konusu olmalıdır. Fethullah tarikatı davası düşmüştür örneğin. Bunlar diyaneti kabul etmezler islamda ruhban yok derler. Ama kendilerini de gönül dostu ilan edip türlü oluşumlara girebilmektedirler. Bu yeni değildir AKP çıkartmamıştır bildim bileli vardır. Hatta sebebi Kenan Evrendir. Bu uygulama ve denetimsizlikler imam hatipleri alakasız yerlere yönlendirip, onları dini merkezli politik malzeme yapmıştır. Bu bireylere yüklenebilecek siyasi bir suç değildir. İmam hatipleri açıp türbanlı eğitim veren ya da ona yönlendiren darbe rejiminin kendisidir. Bir sürü imam hatip açıp mezunlarını işsiz konuma getiren de devletin ta kendisidir. İşin kötüsü topladığı bağışlar vasıtasıyla imam hatiplerdeki eğitim düzeyi normal devlet okullarının düzeyini geçmiştir. Bu ise örneğin üniversite için birçok fakir ailenin imam hatipleri tercih nedeni yapmasına neden olmuştur. Kaldı ki imam hatipler yasaldır, Türk halkı da çoğunlukla müslümandır. (Hatta devletin en yüksek kademesindeki kişiler ikide bir bunu söylediğinde laikliğe aykırı davranmış bile olmaz.) Yani çocuğuna dini eğitimle birlikte daha iyi eğitim isteyen muhafazakar ailelere yapılabilecek yasal suçlama olmadığı halde ve hatta olanak devletçe sunulduğu halde sonuçlarından dolayı aynı devlet, sorumsuzluğunu ilan etmektedir. Bütün bunlarda devletin kendi yasalarını uygulamama suçu mevcuttur. AKP nin imam hatip mezunlarını meslek edindirme ve katsayı eşitliği getirme önerileri de sonradan rejim tehditi sınıfına sokulmuştur karşıtlarınca. Bu insanları karşınıza alıp tecrit eder denetlemez iseniz korktuğunuz başınıza gelir. Devletin bürokratik kurumlarının yaptığı da sadece budur. Ne hatip liselerini sınırlamış,ne de onlara iş bulabilecekleri alternatif sunmuştur göya meslek okulu olduğu halde. Üniversiteye girmelerini bile istememiş,başlarındaki türbanı da tehdit unsuru görerek tamamının din merkezli politikalara alet olmasına zemin yaratmıştır. Uygulama bazında da yukarıdaki anayasa ilkeleri ile çelişmiş, onları yorumlamadan sadece kanun kovalayıcılığında bulunmuştur. İstismarın ne olduğu açıklığa kavuşturulmalıdır. Siyasi istismar suç iken, uygulamadaki istismarlar ekonomi bahane edilerek sosyal devletten vaz geçilip istismar sayılmamaktadır. Bağışlarla belli biçimlerde okul açmak gibi. İmam okulluları şeriatçı saymak gibi. Bu noktada da laik devleti mutlak surette kabul ettiğini söyleyen,başını CHP nin çektiği Atatürkçüyüz diyenlerin de türbanı düşman odağı ilan etmek, devletin yasal güvencesi altındaki imam hatip leri reddetmek, bütün türban takanları islam ın gerici oluşumlarına benzeterek şeriatçı olarak damgalamak suretiyle aynı suçu işledikleri aşikardır. Madde din e karşı değil,din i korumak için yazıldığı halde uygulamada istismar ın şekli ve manası açık olmadığından sadece dini reddetmeye yönelik kovuşturulmuş, bu ise olağan bir gerici muhalefete neden olmuştur. Devlet ise tarikatları denetlemediğinden bu oluşumlara yine kendi zemin hazırlamıştır. Ayrıca Atatürk zamanındaki gibi zorla insanların gündelik hayatındaki giyimine karışılamıyorsa onları kamudan ve çalışma hayatından uzak tutmakla ne kazanılacaktır? Başörtüsünde midir çağdaşlık, çıkaran anında çağdaş,başı açık herkes otomatik laik midir? Böyle birşey varsa yazık olmuştur laikliğe. Bu noktada yine istismarın belirsizliği sorun oluşturmakta şeriatçı ve dindar ayrımı oluşmaktadır. Kaldı ki ordunun yemin törenleri bile dinidir, şehitlik mertebesi dinidir. Bu noktada laiklik sadece şeklen kalmaktadır. Alıntı Siyasî partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez. Bir siyasî partinin 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespit edilmesi halinde karar verilir. (Ek cümle: 3.10.2001-4709/25 md.) Bir siyasî parti, bu nitelikteki fiiller o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu durum o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde, söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır. Bu madde her türlü yoruma açık. Kapatılan partilerin tüzükleri ve icraatlarında olmasa da vekillerin ya da üyelerin basın kayıtları bu maddenin ihlali kapsamına alınabilmektedir. Örneğin Kürt hakkı demek de,din den bahsetmek de suç sayılabilir. Hatta bir muhalif partinin meclise girmesi imkansızdır. Komünizm ile,şeriatçılık ile, bölücülükle suçlanacaktır. Kendisiyle de çelişip milliyetçi partileri serbest bırakmaktadır. Resmen etnik kökenini reddetmesini isteyerek kayıtsız şartsız savaş stratejisi güden MHP ye karşı hiç kapatma davası açılmamıştır. Türk ırkçılığı da vatandaşlık bağlamında olmadığı halde bu yasa tarafından hiç kovuşturulmamış, vatanın ve milletin bütünlüğü denilirken sadece Türk olma unsuru kollanıp, etnik zenginlik yerine tüm etnik unsurların birbirine karşı kamplaşması olanağı yaratılmıştır. Ayrılıkçı terör ise bu uygulamalara karşı doğan bir tepki olarak maalesef kontrolden çıkmıştır. O yüzden tüm Türk halkının ortak temsilcileri vasıtasıyla tüm Etnik kökenleri ve kültürü ile ırkçılığa ve din ayrımcılığına yol açmayacak şekilde bu maddeler geliştirilmez ise iç ve dış menfaat sahipleri türlü sıkıştırma ve gündemlerle halk ve devlet arasındaki bu kopukluklardan faydalanarak güncel politikalarını sürdürebilecektir kanısındayım. AKP değildir bu ortak temsilciler, CHP de değil artık. Eski sağ partiler ve menfaatçı gerici yozlaştırıcı, iç savaşı ve darbeyi teşvik eden uygulamalarına bakıldığında asla değil. Peki kim olacak ve neredeler? Ve bu önümüzdeki alternatiflerle kim nasıl yapacak bunu? Yoksa böyle gelmiş böyle gider demek midir anadolu halkının kaderi? |
||