|
||
| Okunmamiş Son Kitapsin... Her an elime aldığım, Okuyabilmek için her yolu denediğim, Bazen harf,harf, Bazen de hece hece söküp okumaya çalıştığım, Fakat ne yaptımsa bir türlü okuyamadığım, Bende kalan okunmamış son kitapsın... Tam ki okuyorum zannettiğim, Ama bir türlü anlamını çözemediğim, Beni anlamsızlıklara iten kelimesin, Her halinle bana büyük bir bilinmezsin, Ne yakında ne uzakta erişilmez,bulunmazsın, Bende kalan okunmamış son kitapsın... Gönlümden gönlüne sözcükleri köprü etsem, Doya doya gözlerimden içsem seni, Belki içinde dünyalar gizli,okuyabilsem, Okudukca damarlarımda,gönlümde hissetsem, Sana ulaşsam,unutsam senden başka her şeyi, Ama gel gör ki ne mümkün canım, Bende kalan okunmamış son kitapsın... Bagışla,belki de ben bilemedim okuyup,anlamayı, Başaramadım bana açılan kucağa ulaşmayı, Gül kokan yari doyasıya koklamayı, Hasret kokan cümlelere son noktayı koymayı, Artık üzülmem,reva görsende bendeki cana kıymayı, Çünkü bende kalan okunmamış son kitapsın... Bilki bu sana son şiir,son sitemdir, Belki de yaşamımı bitiren son demdir, Sakın ha ardımdan üzülüp,ağlamayasın, Hele karaları hiç bağlamayasın, Ömrünce her daim mutlu kalasın, Artık bir kerecik olsun beni anlayasın, Ömrümden arda kalan okunmamış son kitapsın... ................................. ELVEDA BE CAN........ HEDEF SEV BENİ Öyle gizli gizli değil sevgilim, Şelaleler gibi çağlayarak sev beni Mor menekşe,sümbüller gibi Kan kırmızı güller gibi sev! Öyle hüzünle değil sevgilim, Gülücüklerin en boluyla sev beni Güneş,yağmur,toprak gibi Hatta sessiz yağan kar gibi sev! Leylalar ,mecnunlar kadar yüce, Tüm benliğinle isteyerek sev beni Hatalar,kusurlar,tüm saçmalıklar Hatta şu kahrolası kıskançlığımla sev! Kadriye Özdemir |
||
|
||
Yüceden mi geldin sen seher yeli Daha dostum eller ile gezer mi? Solmuş derler gül benzinin iziği, Daha dostum eskisinden güzel mi? O ne dedi, sen ne dedin varıncak? Oğlan aşık mısın? Dedi görüncek El kavuşturup divanına duruncak Daha dostum eskisinden güzel mi? Kolda götürürüm yavrı baz gibi Yüzerim göllerde boymul kaz gibi Bahçandan açılan top nergiz gibi Toplar toplar, dost zülfüne dizer mi? Karac’oğlan, gider kendi yoluna Çiğ ibrişim pek yakışır beline, Divitin, kalemin almış eline; O dost bizi defterine yazar mı? Karacaoğlan |
||
|
||
| A Ğ I T Ağlayalım Atatürk’e Bütün dünya kan ağladı. Süleyman olmuştu mülke, Geldi ecel, can ağladı Doğu, batı, cenup, şimal Aman Tanrı bu nasıl hal? Atatürk’e erdi zeval, Memur, mebusan ağladı. Atatürk’ün eserleri, Söylenecek bundan geri, Bütün dünyanın her yeri , Ah çekti, vatan ağladı. Fabrikalar icat etti, Atalığın ispat etti, Varlığın Türk’e terk etti, Döndü çarh, devran ağladı. Bu ne kuvvet, bu ne kudret, Varıdı bunda bir hikmet, Bütün Türkler, İnön İsmet, Gözlerinden kan ağladı. Tiren hattı, tayyareler… Türkler giydi hep karalar, Semerkant’la Buhara’lar, İşitti her an ağladı. Siz sağ olun Türk gençleri, Çalışanlar kalmaz geri, Mareşalin askerleri, Ordular, teğmen ağladı. Zannetme ağlayan gülmez, Aslan yatağı boş kalmaz. Yalnız gidenler gelmez, Her gelen insan ağladı. Uzatma Veysel bu sözü, Dayanmaz herkesin gözü, Koruyalım yurdumuzu, Dost değil düşman ağladı. Aşık Veysel |
||
|
||
| Bu ne dünya kardeşim-------------------------------------------------------------------------------- Bu ne dünya kardeşim seven sevene Bu ne dünya kardeşim böyle Bir garip buruk içim bilmem ki niye Belki de sevdiğim yok diye Bu ne dünya kardeşim gülen gülene Bu ne dünya kardeşim böyle Ben de bunlar gibi gülsem mi öyle Yüreğim kan ağlasa bile Ne bir kürk ister bu şen gönlüm Ne bir han ne de saray lara lay la lalalay Ye iç eğlen çok kısa ömrün Sev çünkü sevmek en kolay Ne bir kürk ister bu şen gönlüm Ne bir han ne de saray lara lay la lalalay Ye iç eğlen çok kısa ömrün Sev çünkü sevmek en kolay Bu ne dünya kardeşim gezen gezene Bu ne dünya kardeşim böyle Bir kez olsun çıkıp gitsem dolaşsam o yerlerde O rüya dolu ülkelerde Bu ne dünya kardeşim üzen üzene Bu ne dünya kardeşim böyle Kimseyi incitmeden kırmadan tek bir kalbi Yaşamak elbet en güzeli Ne bir kürk ister bu şen gönlüm Ne bir han ne de saray lara lay la lalalay Ye iç eğlen çok kısa ömrün Sev çünkü sevmek en kolay Ne bir kürk ister bu şen gönlüm Ne bir han ne de saray lara lay la lalalay Ye iç eğlen çok kısa ömrün Sev çünkü sevmek en kolay Bu ne dünya kardeşim giden gidene Bu ne dünya kardeşim böyle Gün gelip selam verince gökteki melekler Artık dönüşün yoktur yere Bu ne dünya kardeşim göçen göçene Bu ne dünya kardeşim böyle Gün gelip selam verince gökteki melekler Artık dönüşün yoktur yere Ne bir kürk ister bu şen gönlüm Ne bir han ne de saray lara lay la lalalay Ye iç eğlen çok kısa ömrün Sev çünkü sevmek en kolay Ne bir kürk ister bu şen gönlüm Ne bir han ne de saray lara lay la lalalay Ye iç eğlen çok kısa ömrün Sev çünkü sevmek en kolay Ye iç eğlen çok kısa ömrün Sev çünkü sevmek en kolay |
||
|
||
| anam anam siyah beyaz oldu heryer, içim direk vibrasyona uğradı | ||
|
||
| Gelin çiçek derelim Güneşin alası çok Her evin çilesi çok Analar çeker yükü Kimsenin bilesi yok Gelin çiçek derelim Yollarına serelim Sevgi dolu türkülerle Annemize verelim Anamız başımızda Her öğün aşımızda Ananın emeği var Her iyi işimizde Gelin çiçek derelim Yollarına serelim Sevgi dolu türkülerle Annemize verelim Çocuğa bakar anne Evine tapar anne Gece gündüz çalışır Yarını yapar anne Gelin çiçek derelim Yollarına serelim Sevgi dolu türkülerle Annemize verelim |
||
|
||
| Turkey kelimesinin etimolojisi 1541, "guinea fowl" (Numida meleagris), imported from Madagascar via Turkey, by Near East traders known as turkey merchants. The larger North American bird (Meleagris gallopavo) was domesticated by the Aztecs, introduced to Spain by conquistadors (1523) and thence to wider Europe, by way of North Africa (then under Ottoman rule) and Turkey (Indian corn was originally turkey corn or turkey wheat in Eng. for the same reason). The word turkey was first applied to it in Eng. 1555 because it was identified with or treated as a species of the guinea fowl. The Turkish name for it is hindi, lit. "Indian," probably via Fr. dinde (contracted from poulet d'inde, lit. "chicken from India"), based on the common misconception that the New World was eastern Asia. The New World bird itself reputedly reached England by 1524 at the earliest estimate, though a date in the 1530s seems more likely. By 1575, turkey was becoming the usual main course at an English Christmas. Meaning "inferior show, failure," is 1927 in show business slang, probably from the bird's reputation for stupidity. Meaning "stupid, ineffectual person" is recorded from 1951. Turkey shoot "something easy" is World War II-era, in ref. to marksmanship contests where turkeys were tied behind a log with their heads showing as targets 1541, "Beçtavuğu" (Numida meleagris), Türkiye yoluyla Madagaskar'dan ithal etti, Yakındoğu tüccarları tarafından Türkiye tüccarları olarak bilinen. Daha büyük Kuzey Amerikalı kuş (Meleagris gallopavo), Aztecs tarafından evcilleştirildi, (1523) ve oradan (Osmanlı kuralının sonra altında) fatihler tarafından İspanya'ya daha geniş Avrupa'ya, kuzey Afrika'nın yolu tarafından tanıştırdı, ve Türkiye (Mısır, başlangıçta Eng'de Türkiye mısırı veya Türkiye buğdayıydı. Aynı sebep için). Sözcük Türkiye, Eng'de ona ilk olarak uygulamalıydı. 1555 çünkü tanındı, veya beçtavuğunun bir türü olarak davranıldı. Onun için Türkçe ismi, Hintçe'dir, aydınlattı. "Hintli", Fr muhtemelen yoluyla. (Poulet d 'indeden anlaşılan, aydınlattı. "Hindistan'dan tavuk") dinde, Yenidünya'nın, doğu Asya olduğu ortak yanlış anlamada temel aldı. Yenidünya kuşu kendi sözde, İngiltere'nin 1524'e kadar en erken, 1530lar'da bir tarihin, daha muhtemel görünmesine rağmen tahmin ettiğine uzandı. 1575'e kadar, Türkiye, bir İngilizce Noel'de olağan ana kurs oluyordu. "Alt gösteri, başarısızlık" ifade etmek, gösteri dünyası argosunda 1927'dir, muhtemelen aptallık için kuşun şöhretinden. "Aptal, faydasız kişi" ifade etmek, 1951'den kaydedilir. Türkiye atışı "Kolay bir şey", II.Dünya Savaşı-çağdır, hakemde. Türkiyeler'in, hedefler olarak gösteriyor olan onların başlarıyla bir kütüğün arkasında bağlandığı keskin nişancılık müsabakalarına çeviri bilgisyaar çevirsiidr muhtemel hatalrdan dolayı bilgisyarı eleştirin beni değil |
||
|
||
| Sonra Sen Geldin Bu hikaye senin için! 'Anlamak' kelimesini sözlüklerden çıkartıp elimle dokunacağım kadar somut hale getirdiğin ve yüreğime yerleştirmeme yardım ettiğin için... 'Anlamak' ve 'anlaşılmanın' en güzel denilen sevişmeleri kıskandırdığını bildiğin ve bana da öğrettiğin için... Durum ne olursa olsun, dilinde bu kadar güzel bir 'özgürlük' şarkısıyla yaşayabildiğin için... Senin için... ..................... Bu, insanın içinde yaşatıp zamanla sevdiği ve kendisine çok acı verse de, neredeyse bedenine bir organ gibi eklediği, hüzün doğuran tüm uzun soluklu duyguları yerle bir eden, kısacık bir hikayedir! Sonra sen geldin. Yaşayıp gidiyordum... 'Yaşayıp gitmek!' Ne saçma! Bu fiili nedense, hayatımızın sıkıcı olduğunu, bir günün diğerinden farklı geçmediğini düşündüğümüzde kullanırız. Oysa tam tersi olması gerekmez mi? 'Yaşamak ve gitmek...' Yaşıyorum, gidiyorum, yol alıyorum. O halde şöyle demeliyim: "Yaşıyordum ama gitmiyordum." veya "Gidiyordum akıp zaman içinde, kaybolmuş vaziyette, ancak yaşamıyordum." Bir aşk hikayesine boyanmıştı bütün mevsimlerim Tuhaflığı yoktu yazın kazak giyip de Kışın denize girişimin Kazağımda da aşk kokusu vardı Acıma dokunan ve Nasıl kokacağını şaşıran Yosunlarda da Sonra sen geldin. “Hadi gel, hayatı anlayalım ve anlatalım." dedin. Çok konuştuk bu konuda, çok... Hem her duygunun tarifini almak istedin hem de hepsi hakkında, bildiğin ne varsa bana vermek. Seninle konuştukça, kendime dair son derece basit ama yine de hiç üzerinde durmadığım bir şeyler olduğunu görmek beni nasıl da şaşırtıyordu. 'Acı' konusunda çok konakladık... Kanattıkça beni böyle acı Ve sohbetler yetmeyince nefes almaya Ağlardım Yaralarımdan şiir yapardım Acı bir annedir, durmadan hüzün doğuran. Ahh, ben o hüzünlerle boğuşmak, azıcık nefes alabilmek için kaç kitap okudum, kaç film izledim, kaç hayat belledim, bir bilseniz. Yooo! Dostlarıma haksızlık edemem şimdi. Turuncuya boyalı güney akşamlarından, fesleğen kokulu batı ikindilerinden, kuzeyin gri sabahlarına kadar kaç sohbet vardır yüreğimde daima saklayacağım. Ahh, benim kelimelerle beyinlerinde tepindiğim dostlarım... Nasıl da isterlerdi gözlerimden yanaklarıma dökemediğim gülüşleri görmeyi. Bence, dostlar daima 'gülmek' ve 'gülümsemek' arasındaki farkı bilirler, bu nedenle onlara arkadaş değil de 'dost' deriz zaten. Her sohbette yüreğimi yatırıp masaya, son derece dikkatli ve zarif hareketlerle, acı ve hüzün doğuran parçalarıma ulaşır, üzerini örterlerdi. İyi hissederdim bir süre. Apartmanların üzerinde uçuşan martıları fark ederdim en azından. Ancak sonra yine hüzün... Yüzsüz hüzün... Baktığım yerlerde gözlerim Bazen öyle uzun kalırdı İnanmazsınız ama Baktığım yerler sıkılırdı Sonra sen geldin. Geldin ve: “Hele şu yükünün birazını bana ver.” dedin. Şaşırdım çünkü görünüşe göre senin yükünün benimkinden fazlası vardı ama eksiği yoktu. Sen anlatırken fark ettim ki içinde bir yerlerde bu yüklerle başa çıkmak için özel eğitimli bir parçan vardı. Bu parça, yükün niteliğini ya da niceliğini, yürekte en hafif duracak hale getirebiliyordu gerçekten. Konuşurken bir yandan da yüreğimin en tozlanmış ve uzun süredir de yanına hiç uğranmamış parçasını koydun masaya. “Bak,” dedin "bunlar hayat dostu parçalar . Şimdi bunları öyle güzel temizleyeceğiz ki bir daha canın içindeki parçalara dokunmak istediğinde ve hüzne giderken, bunların ışıltısına takılacaksın. Takılacaksın ki hüzün doğuran acı parçaları koyuvereceksin yerinde tozlanmaya. Böylece de zamanla ağırlıkları, olması gerektiği kadar olacak. Oysa sen ha bire parlatıp parlatıp durmadan onlara bakıyordun önceden ve bu da onları olduğundan ağır hale getiriyordu. Oysa tam tersini de yapabiliriz hepimiz. Işıldayan parça daima daha ağırdır. Gel, hayat dostu parçaları ışıldatalım durmadan.” Sen geldin Kelimelerini şekere batırarak Sen geldin Baktığın yerlerde çiçekler bırakarak Acıya ve hüzne gereğinden çok yüz vermemeli insan. Ben artık hüznü içimde şişmanlatmamayı, başarıyorum galiba. Geçen gün ne gördüm dersiniz? Meğer ne kadar yakışıyormuş martılar denizin üzerine! Hikaye bu kadar... Merak edeceksiniz belki, bu değişiklikleri sağlayan dostum kimdi? Diyelim ki, kırk yaşını geçmiş veya otuzuna gelmemiş bir adamdı, seksen yaşında bir ihtiyar, hep otuzunda yaşayan bir kadındı ya da dört yaşında bir çocuk; hem hepsiydi, hem hiçbiri değildi. Ne fark eder ki? Bir can’dı. Canımın içi değil İçimin canı olup da Sen Geldin Üstelik Aşk da Değildin ............................................ Hoş geldin... Esra Güzelipek... myliam...aklıma ilk sen geliverdin... ![]() |
||
|
||
| **** Sen geldin Kelimelerini şekere batırarak Sen geldin Baktığın yerlerde çiçekler bırakarak ***** Canımın içi değil İçimin canı olup da Sen Geldin ****** Ne güzel sözler bunlar Esra Güzelipek iyi bir yazardır. Okuma odasına eklediğim bir çok yazısı vardı. Ama bu hele ki senden gelince çok anlamlı durdu be uykucu
|
||
|
||
| Bir gün sormuşlar ermişlerden birine: "Sevginin sadece sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır?" Bakın göstereyim demiş, ermiş. Önce sevgiyi dilden gönüle indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi oturmuşlar yerlerine. Derken tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş ve arkasından da derviş kaşıkları denilen bir metre boyunda kaşıklar. Ermiş ''Bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz" diye bir de şart koymuş. Peki demişler ve içmeye teşebbüs etmişler. Fakat o da ne? Kaşıklar uzun geldiğinden bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar ağızlarına. En sonunda bakmışlar beceremiyorlar, öylece aç kalkmışlar sofradan. Bunun üzerine şimdi demiş ermiş, sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım yemeğe. Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen ışıklı insanlar gelmiş oturmuş sofraya bu defa. "Buyurun" deyince, her biri uzun boylu kaşığını çorbaya daldırıp, sonra karşısındaki kardeşine uzatarak içirmiş. Böylece her biri diğerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar sofradan. İşte demiş ermiş: ''Kim ki gerçek sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse, o aç kalacaktır. ve kim kardeşini düşünür de doyurursa o da kardeşi tarafından doyurulacaktır. Şüphesiz ve şunu da unutmayın, gerçek pazarında alan değil, veren kazançtadır daima... |
||
|
||
| Aşk bu dünyanın ölçüleriyle açıklanamaz sevgili... O ilkel bir acıdır, yaban bir ağrıdır... Gelir ve içimizdeki o çok eski bir şeye dokunur... Sonra bir perde açılır ve yolculuk başlar... Bu yolculukta artık para, tarifeler,beklentiler, randevular, taksitler, iş, anneler ve korkular yoktur... Aşkın kendi gerçekliği vardır sevgili... İnsan bir başka ışığa teslim olur... Aşkta yarın yoktur sevgili... Zaman ileri doğru değil, içeri, yüreklere, derinlere doğru işlemeye başlar, bilgeleşir... Hiç bilmediği sezgileriyle buluşur... Yükü çok ağırdır, kendiyle buluşmuştur... Hem dışındadır dünyanın,hem de ortasında... Hindistan'da Ganj Nehri'nin kıyısında yakılan yoksul adamın hissettikleri de onunladır, yitirdikleri de... New York'ta, bir sokakta, o kartondan kulübesinde yaşayan kadının çıplak yalnızlığı da... Her şey onunladır, ona emanettir sanki, ama o, çıldırtıcı bir yalnızlık içindedir yine de... Aşkın kültürlü olmakla, bilgili olmakla da ilgisi yoktur Sevgili, kanımıza karısan ilkel acı, O yaban ağrıyla hiçbir kitabın yazmadığı hakikatlere daha yakınızdır, inan... Kim demişti hatırlamıyorum,aşk varlığın değil,yokluğun acısıdır diye... Belki de bu yüzden ilk gençliğimde, o yoğun aşık olduğum yıllarda, gözüme uyku girmez, Dudağımda bir ıslıkla bütün gece şehri, o karanlık, o hüzünlü sokakları dolaşır, İnsanları uykularından uyandırmak isterdim... Uyanıp,içimde derin bir sızıyla uyanan o derin sancının acısına ortak olsunlar diye... Aşk çok eski bir şeydir sevgili... Onun içinden o çileli çocukluğumuz geçer... Sevdiğimiz insanların çocuklukları da... Oradan üvey anneler, eksik babalar, parasız yatılılar geçer... Ve sonra aşk bütün bunları alır, daha da eskilere gider, hep o ilkel acıya, o yaban ağrıya... İnsan bazen nedensiz yere umutsuzluğa kapılır... Kimselere veremez sevgisini, kimselere kendini anlatamaz, evlere kapanır... Bazen denizler,kıyılar çeker insanı... İnsan bu kapılmayı anlayamaz, oysa çok eski bir yerde yaşanmasından korkulup vazgeçilmez aşkların sızısıdır bu... Bu sızı, bu yenilgi mevsimlerle yıllarla devredilir başka insanlara... Bir insanın yaptığı bir hatanın tüm insanlara yayılması gibi... İşte simdi biz de sevgili, ya olmadık zamanlarda umutsuzluğa kapılıp, soluğu evlerde alacağız, ya da denizler, kıyılar çekecek bizi... Nasıl biz başkalarının korkaklığını taşıyorsak, başkaları da bizim korkaklığımızı taşıyacak, Yenilgimizi, umutsuzluğumuzu... Birazdan sabah olacak... Para, tarifeler, beklentiler, randevular,taksitler, iş, anneler ve korkular başlayacak... Bunlar varsa ve bizim için geçerliyse aşk yoktur ve hiç olmamıştır sevgili... Birbirimizi kandırmayalım... Hadi güne hazırlan... Yaşadıklarımızı unutmaya çalış... Aşk bize güvenip verdiği büyüsünü, sırlarını, cesaretini, bilgeliğini ve O ilkel, o yaban ağrısını geri alacak... Bunlar olurken içimiz bir an çok üşüyecek, sonra geçecek... Hadi, oyalanma birazdan yarın olacak... Aşkta yarın yoktur sevgili... Cezmi Ersöz... |
||
|
||
İnsan bazen nedensiz yere umutsuzluğa kapılır... Kimselere veremez sevgisini, kimselere kendini anlatamaz, evlere kapanır... Bazen denizler,kıyılar çeker insanı... İnsan bu kapılmayı anlayamaz, oysa çok eski bir yerde yaşanmasından korkulup vazgeçilmez aşkların sızısıdır bu... ... |
||
|
||
teşekkür ederim lebiderya güzel dileklerin için...
|
||
|
||
uykucum Esra Güzelipek'in bu benim için çok özel olucak yazısını paylaştığın için çok teşekkür ederim
|
||
|
||
rica ederim zeynebim....
|
||