|
||
| zaten bu sallanmalar olmasa, ayrılacak eşler bundan çok etkilenmeyeceklerini bilseler, hiçbir evlilik uzun sürmez sanırım. boşanmak kötü, çok yıpratıcı... ama o noktaya gelmiş bir evliliği sürdürmek çok daha fazla yıpratıcı...tüketici... |
||
|
||
| evet,bu durumda kötünün iyisini tercih ediyorsun sanırım.. | ||
|
||
| Evlilik cok da gerekli bir kurum degil bence insanlari kaba tabirle tapu altina almaktan, cogu zaman icine giremeyecegi bir elbiseyi, karsinizdakine giydirmeye calismaktan baska birsey degil... | ||
|
||
| Neden evlilik?Günümüzde kendimiz için değil toplum için evleniyoruz... Evlenmeden beraber yaşayabiliyorken neden evleniyoruz?Tabi ki toplumun gözünde namuslu görünmek,kınanmamak için.Kadını korumak için evleniyoruz.Ha bi de çocuğun soybağı için diyorlar.Ama çocuğun zaten kimin olduğunu günümüzde DNA testleriyle falan anlayabiliyoruz,böyle bir sorun yaşanacağını zannetmiyorum.Yani günümüzde toplum bişey demesin diye evleniyoruz.Ha tabi bir de ortak alınan mallar falan,ayrılırken yasal olarak birşeyler iddia edebilmek için evlilik faydalı,ancak zaten iki insan birbirlerini gerçekten seviyorlarsa böyle senin malın benim malım sorunu olacağını zannemiyorum. |
||
|
||
| sen zannetme ..bi kanlı bıçaklı ol o ruhsatlı kocanla,bakalım o incelik kalıyormu eşlerde..hepsinde değil tabii.. aslında evlilik kadınların başının altından çıkmıştır diye düşünüyorum..ekomomik güvencesi olmayan kadın,ortada çoluk çocukla kalmamak için salak bi erkeği _hakketten ilk evliliği biri araştırsınyaw- ağına düşürerek böle bi şeyi başımıza bela etmştir.. |
||
|
||
| CAN DÜNDAR'ın bir yazısı Evlilik, inanmadigim halde içerisinde 17 seneyi bitirdigim bir kurum benim için.. 17 senede (abartmiyorum) 40 çift arkadasimin son verdigi kurum ayni zamanda da... Evliligimin bu kadar uzun sürmesinin gizi belkide kuruma inanmamaktan geçiyor. Evliligi toplumun dayattigi sekilde yasamamaktan... Nedir bu dayatmalar? Erkegin muhakkak kadindan yasça büyük olmasi , egitim seviyesinin erkegin lehine yada en azindan esit olmasi bunlarin sadece ikisi... Olmaz, yürümez diyor toplum... Erkek yasça büyük olmali ki, kadina "hot" dediginde oturmali kadin... Yada yumusatiyorlar; -Efendim kadin erkekten önce çöktügü için (hani dogum felan) küçük olmaliymis yasi. Egitimde de böyle.. Kadinin çok okumusu bilmis olurmus, evde kalmakmis layiki.... ESiM BENDEN 2 YAS BÜYÜK; ne "hot" dememe gerek kaldi 17 senede, ne de benden önce çöktü... Yillar içinde ben yaslandikça o gençlesti, -"Ooo Can bey kapmisiniz çitiri" esprilerine muhattap dahi oldum. ESiM 3 ÜNiVERSiTE BiTiRDi; ben bi taneyi 9 senede bitirdim.. Ne o bana bilmislik tasladi, ne ben ona ezik baktim... Kulaga gelen müzik tekse de, onu olusturan notalar farklidir der Halil Cibran. Bunu unutmadik biz. Ben konusurken o dinledi,ben dinlerken o konustu 17 sene. O öfkeliyken ben, ben öfkeliyken o "haklisin bitanem..." dedik, Öfke bitip firtina duruldugunda "ama bi de böyle düsün" de dedik fikrimizi savunurken. Farkli insanlar olarak görmedik birbirimizi, ayni amaç için savasan neferlerdik bu hayatta... Asla bilmedik ne kadar para kazandigimizi, ortak cüzdanimizdan gerektigi kadar aldik.. Ne kadar çalarsa çalsin masanin üstünde telefon , kim bu saatte arayan karsi cins diye sorgulamadik da ama... Sevginin en büyük dostuydu bizim için "güven"... ve güvenin ardina saklanmis bir "saygi" vardi daima... Ne kavgalar, ne badireler atlattik 17 senede... Eee ülkeler neler gördü, biz çekirdek aile mi sütliman yasayacaktik... Bir gün öyle bir girdik ki birbirimize, ben ilk kez odamin disinda yattim bi gece, misafir odasinda... Gece yarisi kapi açildi esim; -"Ne yapiyosun burda?" diye sordu kapinin esiginden, "uyuyorum" dedim buz gibi bi sesle... Gitti, gelmesi 1 dakikasini almisti elinde yastikla... "kay yana" dedi daracik yatakta. "ne yapiyosun?" dedigimde "benim yerim senin yanin, sen gelmezsen ben gelirim" dedi... Anladim ki o gece, en uzun kavgamiz yat saatine kadar sürecek... Ve bence dogrusu da bu... Özen gösterdik o günden sonra, evin her yerinde kavga ettik, yatak odamiz haric.. Kirsak da zaman zaman kalplerimizi, asla kin tutmadik birbirimize... Toplum kurallariyla oynasaydik bu oyunu belki de 41 inci çift olacaktik o listede... Ama oyunun kurallarini biz koyduk... Nede olsa bizim oyunumuzdu,oynanan... Evlilik; hesapsiz içine dalinmasi gereken bir oyun bence... Topluma kulaklarini tikayarak hemde... Ne benim, ne de bizim sözlerimizle... Sadece gönlünüzden geçtigince... Dedigi gibi Ataol Behramoglu' nun; "...Yasadiklarimdan ögrendigim bir sey var: Yasadin mi büyük yasayacaksin, irmaklara, göge, bütün evrene karisircasina.Çünkü ömür dedigimiz sey, hayata sunulmus bir armagandir.Ve hayat, sunulmus bir armagandir insana... |
||
|
||
| EVLİLİK,KADER İŞİNDE DÜĞÜMLENİYOR. BEN ŞÖYLE DİYORUM: ERKEKLERİN ÖZGÜRLÜKLERİNİ,KADINLARIN MUTLULUKLARINI ORTAYA KOYDUKALRI BİR PİYANGO GİBİDİR. |
||
|
||
| evlilik herhangi bir ticari kurum gibi yatırım ve emek gerektiren bir kurum. ondan sadece istersek sermayeyi tüketiriz. binmbir türlü deliği olan bu havuzu bir taraftan daha güçlüce doldurmazsan boş bir havuzda yüzmeye çalışırsın. |
||
|
||
| kesinlikle doğru bir saptama deniz. bütün ilişkiler için emek ve yatırım gerekli değil midir zaten? kaldı ki uzun süreli bir ortaklık olan evlilikte karşılıklı çabalar yatırım ve sermayenin korunmasına yönelik olmalıdır. |
||
|
||
CAN DÜNDAR'ın bir yazısı Sevgili Asya, öncelikle örnek bir evliliğe değindiğin için sağol.. Bence evlilik birliğini oluşturan kadın ve erkeği, yani sonuçta iki kişiyi forumdaki bazı yazılarda ifade edildiği gibi (taraflar) olarak belirterek değerlendimeye başlama yanlışlığından yola çıkarsak evliliği anlamamış oluruz. (taraf)ın sözlükteki anlamının (yön) diye belirlendiği konusundan yola çıktığımızda ne demeğe çalıştığım daha iyi anlaşılacaktır diye düşünüyorum. Öncelikle evliliğin tarafı olmamalı, ya da birlikteliği oluşturan bireyler bitaraf olmalıdır. Evlilikte bence olsa olsa ortak bir taraf vardır. Konuya bu şekilde yani tarafsız olarak baktığımızda evliliğin bir atışma, çatışma ve çekişme kurumu haline dönüşmesinin önü alınacaktır. Burada sözünü ettiğim iki kişinin ortak benimseyişinden ve özümseyişinden başka bir şey değildir. Bu haliyle eşler arasındaki sevgi giderek büyür, zaman içinde daha da yücelir.Ve böyle bir kurumu (sen - ben) değil, artık (biz) temsil etmeye başlar. |
||
|
||
| KIYMETLİ DÜŞÜNCELERİN İÇİN TEŞEKKÜR EDERİM SEVGİLİ "BLOK" | ||
|
||
| Ben 30 yıldır evliyim ve 26 yaşında bir kızım 28 yaşında bir oğlum var.Dile kolay gelen bir 30 yıl neler yaşanmadı ki,ama iyi ki evlenmişim ve dünyaya yeniden gelmek mümkün olsa yine eşimle evlenirdim.Ve evliliğe olumsuz bakanlara tavsiyem doğru insanı bulunca evlenmeleri çünkü yalnız yaşanmıyor. Evliliğin tarihi yazıldı Amerikalı evlilik uzmanı Stephanie Coontz "Evlilik Tarihi" adlı kitabında bu kutsal kurumun yüzyıllar içinde geçirdiği değişimi gözler önüne seriyor. Coontz'a göre 18. yüzyılda mantık, 19. yüzyılda aşk vardı. Şimdi ise seks ön planda. Günümüzde aile hayatında yaşanan krizi ise kadın-erkek eşitliğine bağlayanlar var. 18. yüzyılda Mantık, 19.'da Aşk vardı, şimdi Seks ön planda Amerikalı evlilik uzmanı Stephanie Coontz "Evlilik Tarihi" adlı kitabında bu kutsal kurumun yüzyıllar içinde geçirdiği değişimi gözler önüne sererken ülkeler arası çarpıcı farklılıklara da dikkat çekiyor. Amerikalı evlilik uzmanı Stephanie Coontz, evlilik ve aile hayatı üzerine yaptığı araştırmalarla tanınıyor. "Marriage, A History" (Evliliğin Tarihi) adlı kitabında ise evlilik kurumunun tarih içindeki değişimini ortaya koyuyor. Coontz'un araştırmalarına göre bugün pek çok kişinin evliliğe olan inancını yitirmesi, bu kutsal kurum için 'tehlike' çanlarının çaldığını düşünmesi, aslında yaşadığımız çağdan kaynaklanmıyor. Tarih boyunca birçok kez evlilik ve evlilik dışı birlikteliklerde zorlanmalar, değişimler görüldü. Geçmişte öyle zamanlar ve topluluklar oldu ki evlilik dışı ilişkiler ve bu ilişkilerden doğan çocuklar daha yaygındı, hatta bugünkünden daha çok kabul görüyordu. Üstelik aynı cinsler arasındaki evlilikler bazı kültürlerde kabul görüyordu. Söz vermek yetiyordu Geleneksel olarak tanımlanan ve artık geçmişte kaldığı düşünülen pek çok şey bugün yeniden karşımıza çıkıyor. Örneğin, resmi olarak evlenmeden birlikte olmak, çok eskiden doğal kabul edilen bir durumdu. Eski Roma'da evlilik dışı beraber yaşamak, sadece çiftlerin isteğine kalmıştı. Kadın ve erkek evlenmek istediklerini birbirlerine ifade ettiklerinde, bunu evlerinin mutfağında bile yapsalar artık evli kabul ediliyorlardı. Evlilik için resmi tören şartı daha yakın tarihlerde ortaya çıktı. Kilise bile bin yılı aşkın süre iki kişi arasındaki bu sözü evlenme akti olarak kabul etti. Ama bugün olduğu gibi o dönemde de çiftler bir kere birbirlerine evlendiklerini söylediklerinde, kilise de bunu kabul ettiğinde, hiç seks yapmamış, birlikte yaşamamış olsalar bile bu sözlerini geri alamıyorlardı. Yine de Orta Çağ'da verilen bu sözün pratikte bozulması bugünküne oranla çok daha kolaydı. Stephanie Coontz günümüz birliktelik ve evliliklerinin yapı olarak hala yüzyıllar öncesinden etkiler taşıdığını söylüyor. Ama söz konusu olan evliliğin toplum içindeki yeri ve karı-koca arasındaki ilişkiyse, geçmişteki hiçbir şey bugün sahip olduklarımıza benzemiyor. Tüm dünyada evliliğin şekli, değeri ve anlamı dramatik olarak değişmeye devam ediyor. Dünyanın hemen her yerinde evlilik kurumunun tehlike içinde olduğunu düşünenlerin sayısında büyük bir artış var. Fakat buradaki "tehlike" kavramının anlamı ülkeden ülkeye değişiyor. Örneğin, Amerika'da siyasetçiler evlilik dışı ilişkilerden doğan çocukların sayısının her geçen gün artmasından endişeleniyor. Almanya ve Japonya'da ise tam aksine planlamacılar, çocukların yetiştirileceği ailelerin yapısını göz önünde bulundurmadan, doğum sayısını artırmaya çalışıyor. Japonya'da, doğum sayısı artırılmadığı takdirde nüfusun 2050 yılında üçte bir oranında azalmış olacağı öngörülüyor. Amerika'da öğrencilere güvenli seks eğitimleri verilirken ve medya bekareti överken, Japonya'da bir saatliğine kiralanan "aşk" otelleri açılıyor; medyada "Gençler, seksten nefret etmeyin" başlıklı yazılar çıkıyor. Birleşmiş Milletler 21. yüzyıla kızların 12, 13 yaşlarında evlendirildiği Afganistan, Hindistan ve Afrika'da evlilik yaşını yükseltmeyi amaçlayan bir kampanyayla girdi. Öte yandan Singapur'da genç yaşta evlilik destekleniyor, kampanyalar yapılıyor. İspanya'da 25-29 yaşları arasındaki kadınların yüzde 50'sinin bekar olması ise ekonomistlerin ülkenin büyümesi ve doğum oranları hakkında endişelenmesine neden oluyor. Çek Cumhuriyeti'nde ise boşanma oranını yüzde 50 oranında azaltacağı düşünülerek, bekarlık neredeyse kutsanıyor. Her ülke evlilik kurumunda yaşanan krizlere farklı nedenler gösteriyor. Suudi Arabistan'da ve Birleşik Arap Emirlikleri'nde hükümet, genç kız ailelerini yüklü miktarda başlık parası istemekle suçluyor. Çünkü bu ülkelerde yüksek başlık parası nedeniyle genç erkekler evlenemiyor. İtalya'da ise evlenmeyi tercih etmeyen ve "ana kuzusu" olarak tanımlanan erkeklerin artması endişelere neden oluyor. İyi eğitim almış yirmi ve otuzlu yaşlarını süren bu erkekler, Türkiye'de olduğu gibi ailelerinin evlerinde oturmaya, annelerinin pişirdiği yemeği yemeye devam ediyorlar. Gelenekler krizi tetikliyor Aile hayatının krizde olmasını kadınerkek eşitliğine bağlayanlar da yok değil. Kadın-erkek eşitliğini benimseyen toplumlarda, kadının yeniden doğurganlığını hatırladığı döneme kadar doğum oranının hızla düşeceğini iddia ediyorlar. Oysa Japonya'da kadınlar, kadın-erkek eşitliği olmadığı için evlenmeyi ve çocuk yapmayı reddediyor. Çin'de ise kadınların karşısında olan gelenekler yüzünden yakında erkeklerin evlenecek kadın bulamayacağı söyleniyor. Çin'de ailelerin tek bir çocuk yapmasına izin veren yasalar nedeniyle, çoğu anne baba bebeğin kız olduğunu öğrenince kürtajla aldırıyor. Bu nedenle bugün Çin'de her 100 kıza karşı 117 erkek bebek dünyaya geliyor. 2020 yılına gelindiğinde Çin'de 30 ile 40 milyon arası müzmin bekar 'erkek' olacağı tahmin ediliyor. Stephanie Coontz erkek-kadın ilişkilerinin son otuz yılda, üç bin yıl boyunca gösterdiği değişimden daha hızlı farklılaştığını söylüyor. Ve Coontz'a göre bu değişim, evlilik kurumunda da gözleniyor. Örneğin 1950'li ve 60'lı yıllarda görülen, ekmeği erkeklerin kazandığı, kadınların tam gün ev hanımlığı yaptığı evlilikler... O tarihlere kadar tek bir kişinin ekmeği kazandığı evliliklere sık rastlanmıyordu. Binlerce yıl boyunca kadınlar ve çocuklar ekmeği kazanma işini erkeklerle paylaştı. Eve ekmek getiren, tarlada yiyeceğini yetiştiren, sonra bunu alıp pazara satmaya götüren kadınların varlığı alışılmadık bir durum değildi. 1950'lere gelindiğinde ise, özellikle Batı Avrupa ve Kuzey Amerika'da kadının ev işlerini yaptığı, erkeğin ekmeği kazandığı evlilikler desteklenmeye başlandı. Ayrıca yine 50'lerde toplumda herkesin evlenmesi, hatta genç yaşta evlenmesi gerektiği fikri yerleşti. Yüzyıllar boyunca Avrupa'daki evlilik oranı 1950'lere oranla çok daha düşük, evlilik yaşı daha yüksekti. Aşk bitince boşanma arttı 1950'lerde yaşananlar, evlilik kurumunun 150 yıllık geçmişine oranla ciddi şekilde değişime uğramasına neden oldu. Aslında tüm bu değişimlerin temeli 18'inci yüzyılda atılmaya başlandı. 18'inci yüzyılda aşkın evlilik için en gerekli neden olduğu ve gençlerin evlenecekleri kişileri aşkı göz önüne alarak seçmeleri gerektiği radikal bir fikir olarak ortaya çıktı. 19'uncu yüzyılda evliliklerin aşk üzerine kurulması, 20'inci yüzyılda ise seksin evlilikler üzerinde oynadığı rol bu kurumuna yepyeni bir çehre kazandırdı. 18'inci yüzyılın sonlarına gelinceye kadar evlilik iki kişinin seçimine bırakılan ekonomik ve politik bir işbirliği olarak görülüyordu. Aşkın bir evlilik için mutlaka olması gerektiği düşüncesi, bu kutsal kurumun tercihe bağlı hale gelmesine neden oldu. Artık insanlar ancak kendilerini mutlu edecek bir aşk bulduklarında evlenmeye başladılar. Evlilikte, 18'inci yüzyılın sonunda başlayıp 21'inci yüzyıla kadar devam eden bu değişim, boşanma olgusunu da ortaya çıkardı. Çünkü insanlar aşkları bittiğinde, artık bir işbirliği olmaktan çok mutluluk kaynağı olarak gördükleri evliliklerini sona erdirmeyi tercih etmeye başladı. Bu da aşkın gelip geçici olduğu, aslolanın bu kutsal kurum olduğunu savunanlarla evlilikte aşkı savunanların hala çözüm bulamayan ve bulacağa da benzemeyen tartışmalarına yol açtı. |
||
|
||
| AHHHHHHHHHHHH! O DOĞRU İNSAN YOK MU? NASIL BULUNUR Kİ O ?
|
||
|
||
O doğru insan yüz kişi de bir falan rastlanır herhalde; böyle zayıf bir ihtimal için dönüşü olmayan bir yola girilmez. Sakın üstteki arkadaşlara kanma yürüyenadam ama sen yine de yürü, he he yolun açık olsun.
|
||
|
||
| Sevgili Denge, söylediğin şeylere inanmamızı beklemiyorsun herhalde ? Kaldı ki, bu düşüncelerin sana ait olduğu noktasında da ciddi endişelerim var. Benim tanıyabildiğimin tersine fazla karamsar gördüm seni. Öncelikle "doğru" kavramı göreceli. Tartışılması da günler alır. "doğru" ya nereden baktığın önemli. Sonra niye herkes "pişmiş aş"ın peşinde. Niye yemeği pişirmeyi ya da kendileri pişmeyi düşünmezler. Bir de konuya buradan bakalım mı ne dersin? |
||