|
||
| Kalan son paranızı yüzünüzde nazik bir gülümseme ile kasiyere teslim etmek yerine banka soymayı tercih ediyorsanız, art-ist’in bu sayısı size göre. Banka soyma korkunuzdan nefret ediyorsanız, bu sayı kesinlikle sizin için. Zamanınızı otobüslerde ayakta giderek, yarım saatlik trafik sıkışıklıklarında bu şehrin tüm binlarına (o binalar kime ait olursa olsun) girebildiğinizi hayal ederek harcamaktan bıktıysanız, bu sayı size göre. O binaları tahrip etmek, işgal etmek istiyorsanız, bu sayı gerçekten sizin için. Bu gezegenin her köşe başını polislerin tutmuş olması sizi deli ediyorsa ve bu yasal kabadayıların karşısında kendinizi kişisel olarak güçdüz hissediyorsanız, bu sayı size göre. Cümle polise saldırarak bu güçsüzlüğü aşmak istiyorsanız, bu sayı tam sizin için. Güvenlik görevlileri ve güvenlik kameraları canınızı sıkıyor ve her şeyi şimdi ve burada bedelsiz olarak elde etme arzunuzla ranızda engel oluşturuyorsa, bu sayı sizin için. Bir kez bile olsa, bu güvenlik kameralarını parçalamayı denemişseniz, bu sayı tam size göre. Kitle iletişim araçlarının, kültür endüstrisinin ve her türden entelllektüel beyin yıkama aracının kusmuklarına artık tahammül edemiyorsanız, bu sayı sizin. Bütün bu mekanizmayı sabote edip, ateşe vermek istiyorsanız, bu sayı tam size göre. Ama durun bir dakika! Bu “şairane” listeye devam etmek istemiyoruz, çünkü “şii” de insanı edilgenleştirmek için kullnılan ideolojilerden biridir. Şiirin, şairlerin, müzisyenlerin, ressamların, film yapımcılarının ve benzerlerinin canı cehenneme! Bütün bu çerçöpten şiddetle kurtulmanın ve dikkatle düşünmenin zamanı geldi: Bu toplumun yıkımı nasıl sağlanır? Yalnızca bankaların ve polis karakollarının, parlamentonun ve A.Ş.lerin değil, küçük düşüren, sömüren, öldüren, zulmeden mevcut düzenin bütün yapısını ve ilişkilerini yıkmaktan bahsediyoruz. Peki bu konuda düşünür ve konuşurken hangi dili klullanmalıyız? Çünkü biz mutlak yıkımı kastediyoruz. Çünkü biz anarşiyi kastediyoruz. Ve en önemlisi şu: Güç ilişkilerine düzenlenecek saldırıları nasıl gerçekleştiririz ve genleştiririz? Çünkü saldırmadığımız sürece bizler yaşayan ölüleriz! Bu yüzden, bu sayının asıl çıkış noktası saldırı. Başka her şey sorguya açık. Aslına bakılırsa, yaşamlarımızda bize özgür bir an vermiyorsa, gerçek bir ihtiyaç, anlamlılık, bir neşe, arzu, güzellik niteliği değilse, saldırı bile bir yalandan ibaret. Saldırmak askerlerin görevi değil, özgür yaratıkların akıl almaz bir seçimi! Bu yüzden, bu sayfalardaki hiçbir şey kullanıma hazır şeylerden yapılmadı. İsyan dili kekelemektir. Bireysel hakikatın doğumudur, sağduyunun üretimi değil. Ama aynı zamanda, bu sayı bir teorik yazılar koleksiyonudur. Güncel anarşist teoridir. Toplumu oluşturan karmaşık ilişkiler sistemini, onun nasıl kendi kendini ürettiğini ve bireyin nasıl onun bir parçası olduğunu, insanın bu sistemin kontrolünü nasıl zayıflatacağını ve kendi hayatını kendi ellerine ne şekilde alacağını, nasıl kendi kendini yaratan birey olacağını anlama girişmidir. Bu sebeple, art-ist’in bu sayısı “profesyonel” sanatçılara hitap etmemektedir; onlar mevcut sosyal, siyasal ve ekonomik sistemin köleleşmiş temsilcileridir yalnızca. Bu sayı kendi yaşamlarını ve çevrelerindeki dünyayı değiştirmek isteyen bireylere hitap etmektedir. Böyle bir birey kaldı mı? Belki. Umarız kalmıştır. Kuşkusuz, makalelerini bu sayfalarda bulacağınız Alfredo M. Bonanno, Feral Faun, Anon, Xaviera Hernandez ve diğer isyankar anarşistlerin yazıların ilham veren de aynı umuttur. Okuyucu, yoldaş, kardeş! İsyankarlık projesini anlamaya çalış! Ama yine, ona tamamlanmış bir doktrin olarak bakma. İsyankar anarşizm bir mezartaşı gibi bir sözcüğe kilitlenebilecek bir kavram değildir. Yeni bir aydınlatıcı siyasi teori değildir. O yaşamı algılamak için bir yoldur ve yaşam, genç de olsak yaşlı da, belirli bir şey değildir: günbe gün oynamamız gereken bir kumardır. Sabah uyanıp da ayaklarımızı yere bastığımızda, kalkmak için iyi bir sebebimiz olmalı. Yoksa, anarşist olup olmadığımız pek önemli değil. Yatakta kalsak, uyusak, uyusak, uyusak da olur. Esasen, ortalıkta kendinden hoşnut, uyku halinde, beyin ölümü gerçekleşmiş bir sürü anarşist var. Ve bu sayı da onları uyandırmazsa, bu Alfredo Bonanno’nun ya da Xavier Hernandez’in suçu değil. Aptal olmaktan kurtulmak için bizzat aptalların çaba göstermesi gerekir. Alexander Brener, Barbara Schurz 21.10.2004, İstanbul ****************************************************************************************** İSTANBUL: KONUK EDİTÖRLERDEN GEREKLİ YORUMLAR “Alan Parker’in “Geceyarısı Expresi” filmini gördünüzmü? Korkunç bir film ama beni korkutmuyor. Beni gerçekten korkutan şey bugünkü Türkiye toplumu.” İstanbullu bir genç Bu notlar ne bir toplumsal çözümlemedir ne de bir ziyaretçinin izlenimleri. İstanbul’da kaldığmız ilk bir ay içinde biriktirdiğimiz nefret ve iğrenmenin ifadeleri bunlar. Doğrusu bu nefret her yerde gözlemlediğimiz sevginin reddi olgusundan kaynaklanıyor. İstanbul da istisna değil: Genel olarak sevgi ve dostluk, neşe ve haz, taşkınlık ve güzellik, diyalog ve kahkaha burada görev ve iş, banallik ve hayatta kalma, güvenlik ve korku, sessizlik ve cesaretsizlik ile karışıyor. Bu karışıklıkla nasıl baş etmeli? Hiç kuşkusuz, öfke ve nefretle yok edilmesi gereken bir karışıklık bu. Bununla birlikte, sadece az sayıda birey gerçek nefretle dolabilir. Neden? Çünkü nefret korkutucu bir patlama talep eder. Peki, bu şehrin içinde kim patlayacak? İstanbul’da, yazarlarla, küratörlerle, eleştirmenlerle, öğrencilerle, bar sahipleriyle, sokaktaki halkla, sanat sergilerindeki ziyaretçilerle, sokaktaki halkla, pazarlardaki kalabalıkla, iş başındaki aynasızlarla konuştuk… Aynasızlar patlayabilir mi? Ha, ha! Aynasızlar ancak altına edebilir. Peki ya İstiklal Caddesi’nden geçenler? Lanet olsun onlara! Bu güruh ancak her şey yolundaymış gibi yapmayı bilir. Artaud’nun dediği gibi: “Tüm sanatçılar ve tüm yazarlar domuzdur”. Biz şunu da ekleyebiliriz: Küratörler ve eleştirmenleri de listeye ekleyin. PATLAMA FALAN YOK. Situasyonist Enternasyonel’in ortaya koyduğu gibi: Öğrenci, papazdan ve polisten sonra en zelil yaratıktır. Biz de şunu ekleyebilriiz: Anarşistlerin durumu daha iyi değil. PATLAMA FALAN YOK. Bizim İstanbul’daki deneyimimiz bu oldu. Bu, İstanbul için ne kadar doğruysa, Münih için de o kadar doğru, denebilir. Evet, ama bazı açık farklar var. İstanbul’daki normalleştirme, Batı’daki normalleştirmenin bir karikatürü gibi. Batı’da normalleştirme, dolu market raflarına, temiz tuvalet kağıtlarına ve teknolojinin ivmelenmesine dayanır. Türkiye’de koyu çat ile Coca Cola arasonda tercih yapmaya, pis ya da olmayan tuvaletlere ve vahşi yolsuzluğa dayanıyor. Ama uzlaşma orada da, burada da mevcut. İstanbul’a gelmemizden sadece birkaç ay önce Amerikalı siberpunk yazarı Bruce Sterling’in “Zeitgeist” romanını okuduk. Bu kitap kısmen Türk gizli servisleri, mafya, Kürtler, “muhalefet” ve yerel pop müzik endüstrisi arsındaki ilişkiler üzerine. Bilgili, yetenekli bir herif tarafından tarif edilmiş tam bir kargaşa! Bir başka herif –bu kez babası, işadamı olan genç bir İstanbullu- bize aynı renkli sahneyi resmetti. Yüzünü kederli bir gülümseme kapladı ve “hiç kimse bu şehirde neler döndüğünü bilmiyor. Ama kuşkusuz cinayetler bugünlerde daha ucuz hallediliyor”, dedi. Eğer ünlü minareleri arayan beyni yıkanmış aptal bir turist değilseniz, bu zalim ve baskıcı atmosferi hissedebilirsiniz. Karşılaştığınız insanların gerçek tartışmalardan kaçınmalarında bunu hissedebilirsiniz, Türk bulvar gazetelerinin her birinde bunu fark edebilirsiniz, sayısız kahvehanenin sözde Akdenizli ruhunun rutininde hissedebilirsiniz… Kamusal budalalığın berbat kokusu her yanı sarmış. Gizli Salı şüpheler, ölümcül denetim, bilinçsiz itaat, sonradan ortaya çıkan yabancı düşmanlığı ve söylemeye gerek olmadan para, para, para diye devam ediyor – ulusun babasının her an her yerde mevcut portresiyle birlikte… VE YOK, PATLAMA FALAN YOK. Elbette, bütün bunların arkasında yoksulluk ve sömürü sorunu yatıyor. Sömürülen insanların neye benzediğini görmek için Dolapdere’ye varmak yeterli. Ama ayrıca toplumsal sorunlar var: itaat, bağımlılık, zayıflık, sofuluk, kadercilik, iktidarsızlık, feragat, ruh sefilliği var. Eğer birisi gerçekten patlayacak, protesto edecek, direnecek olsa, bu onun kendisine ve yaşamın zenginliğine gerçekten değer verdiğini gösterir. Bu, o kişinin özgürlük, yoğunluk, kendi kendini gerçekleştirme ve yaratıcılık da içeren başka bir varoluşun mümkün olduğunu anladığı anlamına gelir. Sadece böyle biri isyan edebilir. Ve bu durumda isyan doluluğun olumlanması ve sefaletin reddedilmesidir. İstanbul’da isyankar insanlarla tanışmadık. Sadece yazarlarla, küratörlerle, sanatçılarla, anarşistlerle, öğrencilerle, bar sahipleriyle, çevirmenlerle, sokaklardaki kalabalıkla karşılaştık… sadece iş başındaki polislerle yüzleştik… En fazla kültür insanlarını tanıdık. İstanbul’daki kültür insanları utanç dolular. Konformist ve gizemciler. Bir kez daha, Batı’daki sanatsal süprüntülerin bir karikatürü gibiler. Burada, Boğaziçi sahilinde, sanat için güvenli bir altyapı yok, büyük paraklar yok, güncel eğitim yok. Buna karşın, uluslararası sanat oyununun ve tüm ritüellerininin tam bir kabulü var. Ve daha da kötüsü, kendi kendini kandırma var, temelsiz eleştiri iddiaları ve kendini anlama yetisinin eksikliği var. Örneğin: art-ist dergisi nedir? Şu son Situasyonist sayısı nedir? Çoğu kez yanlış yönlendiren eklektik bir boş laflar koleksiyonu ve bunun şık, uygunsuz bir tasarımla sunumu. Genel kafa karışıklığının sürdürülümesinden başka bir şey değil. Utanç verici. Bununla birlikte, sömürülen insanlar da tek tek bireyler gibi isyan edebilirler ve ğer etmezlerse onlar da, en az onları sömürenler, baskı uygulayanlar ve denetleyenler kadar sorumludurlar. Çok iyi biliyoruz ki sanatçılar riyakarlığa, itaakarlığa ve kültür alanındaki güç ilişkilerine karşı isyam edebilirler ve isyan etmezlerse onlar da sorumludurlar, onların sefaleti üzerinden zenginleşenler kadar hem de. Korku, çaresizlik, iş, sefalet ve depresyonun, kişinin gücünü patlatma iradesini alıp götürdüğü doğru değildir. Tersine, bu iradeyi arttırıcı bir etkileri de olabilir. Kendi geçimlerini sağlamaya dair hiçbir deneyimi olmayan insaların söyleyeceği gibi, görece konfor ve toplumsal yalıtılma, yorgunluk ya da baskı, kişinin mücadele etme iradesini elinden almaz ya da bizi belirli bir proje çerçevesinde hareket etmekten ve sınıf gerçekliğinin, yani diğer şeylerin yanı sıra sanat ve uyuşturucu pazarını üreten mekanizmaların işleyişinin farkında olmaktan alıkoymaz. Tersini söyleyen herkes yalancıdır. Her zaman benliğe dair bir farkındalık vardır ve demoralize olmuş, yıkılmış, yaralanmış olduğu varsayılan bireylerde bile olsa, bireyde bir kendi kendi yansıtma bulunur. Ancak eğer birey zayıfsa, yokluk ya darahatlık dolu yaşamıyla (bu noktada pek de fark etmez hangisi olduğu) çoktan çizilmiş bir karakter olarak zayıf bir şekilde davranır. Kendini mistifiye etme eğilimindedir ve kendisinin zayıf bir kişilik olduğunu ve davranışlarının da zayıf bir davranışlar olduğunu çoğu kez anlamaz. Bizim burada vurgulamak istediğimiz şu: KENDİ DENDİNİZİ VE DİĞERLERİNİ KANDIRMAYIN! SİZ ZAYIFSINIZ! GİZEMİNİZE DİKKAT EDİN! AÇIK GÖZLERLE KARŞILAYIN ONU! ONU İPTAL EDİN! EYLEME GEÇİN! Sözcükleri kıyıma uğratmadan bir şeyler söylemenin zamanının geldiğine inanıyoruz. Alexander Brener, Barbara Schurz İstanbul, 16.11.2004 |
||
|
||
| Çok iyi arkadaşlar, bu dergiyi mutlaka alın!!! | ||