|
||
Bilim adamları araştırdı. Genetiği değiştirilmiş organizmalı ürünlerle beslenen anne-babadan olan fare yavrularının tümü öldü. Bu yavrular normal ağırlıklarının da çok çok altındaydı. Bilim adamlarıuyarıyor: Türkiye'de "parmak çocuk" vakalarında gözle görülür bir artış var... Peki, Genetiği Değiştirilmiş Organizmalı (GDO) ürünler Türkiye'de yaygın olarak nelerde var? Cevap: Mısır, soya, pamuk ve kolza... GDO'lu pamuk, soya, mısır ve kolza çeşitlerinde kullanılan bazı kimyasal maddelerin doğrudan kanser yapıcı oldukları ise öteden beri biliniyor... Şimdi dikkat! Bu besinler sütten, bebek mamasına kadar 1600 gıda maddesi içinde katkı maddesi olarak kullanılıyor! GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLMİŞ ORGANİZMA DENEYLERİ Cumhuriyet Gazetesi'nden Özlem Güvenli'nin haberi şöyle: Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar'ın (GDO) Türkiye'ye girişinin Tarım ve Köyişleri Bakanlığı genelgesine göre yasak olmasına rağmen bu konu ile ilgili kesin bir veri yok. Çünkü yurtdışından gelen hammaddeler ve işlenmiş gıdalar bakanlığın açıklamasına göre "mevzuat eksikliği nedeniyle Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar'ın Türkiye'ye girip girmediği resmi olarak" bilinmiyor. Ama GDO'ya Hayır Platformu'nun geçen yıl Arjantin'den ithal edilen mısırda ve yerli bir bebek mamasında yaptırdığı analizler, GDO'lu olduklarını kanıtladı. Genetiği Değiştirilmiş Organizma'lı ürünlerin zararlarını ortaya koymak için insanlar üzerinde yapılmış bir deney henüz yok. Dünyada bu konuda analizler yapan 2 bilim adamı var. Bunlardan biri yaptığı analizlerin sonuçlarını kamuoyuna açıkladığı için görev yaptığı Rowett Araştırma Enstitüsü'ndeni görevinden kovuldu. İskoç doktor Arpad Pustza, GDO'nun zararlarını ortaya çıkarabilmek için fareleri genetiği değiştirilmiş patateslerle besledi. Farelerin sindirim sistemlerinde bozulma , bağışıklık sistemlerinde çökme, kan yapılarında bozulma, tüm iç organlarında küçülme belirledi. Pustza, bu deneyini enstitü müdürü ile paylaştı. İkisi de insanları bu konuda bilgilendirmek gerektiği noktasında birleşti. Pustza, halkı bilgilendirdikten bir gün sonra işinden oldu... Diğer araştırma da da Rusya Bilim Akademisi'nden Dr. İrina Ermakova tarafından yapıldı. Üç grup fare üzerinde deney yapan Ermakova, bir gruba GDO'lu soya, bir gruba normal soya, bir grubu da normal gıdalar verdi. Bu denemesini 3 kez yineledi. Çünkü şoke edici sonuçlara ulaşmıştı. 3 denemenin sonucunda da benzer sonuçlar çıkınca 2005 yılında bilimsel bir konferansta deneyinin sonuçlarını kamuoyu ile paylaştı. Bu deneyden çıkan sonuçlara göre; GDO'lu soya ile beslenen anne-babalardan olan farelerin yüzde 56'sı doğumdan 3 hafta sonra öldüler. Normal soya ile beslenen anne-babadan doğan farelerin ölüm oranı yüzde 9, Normal gıdalarla beslenen farelerde ölüm oranı ise yüzde 6 oldu. Yani GDO'lu soya ile beslenen farelerin yavruları 10 kat daha fazla öyüyordu. Ayrıca GDO'lu soya ile beslenen anne-babaların yavrularının yüzde 36'sı normal ağırlığının çok altındaydı. (Not: Bugün Türkiye'de de "parmak çocuk" doğumlarında gözle görülür bir artış var. Hürriyet yurdumda bu ürünlerin üretimine kota konuyor, ne hikmetse seri bir şekilde babalarından, dayılarından aldıkları cesaretle hemen baaaazı firmalar bu genetiğiyle oynanmış ürünleri(soya,mısır,patates buğday,pirinç) güzel yurduma sokup hızla piyasada gıda sektöründe kullanıp ucuz ve kaliteli diyerek sevgili halkına satıyor. yine; Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Gökhan Günaydın ANKA'ya yaptığı açıklamada özellikle Amerika'dan ve Arjantin'den yılda 2 milyon tonun üzerinde genetiği değiştirilmiş soya ve mısır ithal edildiğini söyleyerek “Bu ürünler antibiyotik dayanıklılık etkisi yaratıyor. Ayrıca alerjik reaksiyonlar yaratması ve 3'üncü biyokimyasal ürünlerin ne tür sonuçlara yol açacağının bugünden bilinememesi de genetiği değiştirilmiş organizmaların bu ülkedeki en ciddi tehlikelerini oluşturuyor” dedi.(mış,muş)ta kaldı hepsi. Konu medyada tartışılmaya başlandığından beri değişen ne oldu.. |
||
|
||
Geçenlerde tv de izlediğim bir uzman bu genetiği değiştirilmiş gıdaların şu an için belirli bir zararının olmadığını, yani bu sebeple ilişkilendirilmiş her hangi bir vaka tesbit edilmediğini, ancak bu gıdaların zararsız olmadığını söyleyemeyeceğini, çünkü herhangi bir zararının yada insan genlerinde mutasyon oluşabilmesi için nesiller geçmesi gerektiğini, söylüyordu, ben o uzamanın yalancısıyım ama banada mantıklı geldi söyledikleri
|
||
|
||
Ziraat Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı AhmetAtalık, İ.Ü öğretim üyesi Zeynep Kıvılcım Forsman ve GDO’ya HayırPlatformu Sözcüsü Levent Gürsel Alev den konu hakkında • GDO’lu ürünler uzun zamandır gündemimizde. Nedir GDO? Besinlerde, sağlıkta ne gibi değişimi ifade eder? Atalık: Doğal yolla gerçekleşmeyen, modern biyoteknoloji kullanılarak,bir organizmaya ait genin diğer bir organizmaya aktarılması işlemi sonucu oluşan yeni organizmaya, Genetiği Değiştirilmiş Organizma (GDO) deniyor. Bütün organizmalar DNA denilen molekülden oluşur.Kromozomlar içersindeki genler tüm yaşamlarda ortaktır. Bir bitki de,insan da DNA taşıdıkları için bunları birbiriyle değiştirmek mümkündür. Kromozomların yerini değiştirdiğinizde insanlarda kanser başlıyor. Birgendeki bozukluk ömür boyu hastalığın çekilmesine neden oluyor. Alev: Sığır büyütme hormonu RSBH, Monsanto’nun ürettiği vetransgenik bakterilerden elde edilen bir ürün. Hayvanlarda süt veriminiyüzde 10 kadar arttırdığı iddia ediliyor. Araştırmalar, prostat kanseri, kolon kanseri, lenf kanseri gibi bazı kanserlerde 4 misli, bazılarında ise 10 misli artış olduğu yayınlandı. Bırakalım GDO’lu ürünlerin yenmesini,sadece transgenik bakterilerden elde edilen hormonunun yem olarak kullanılması bile sağlık sorunlarına yol açıyor. Atalık: İlk denemelerde domates kullanıldı. Domatese, soğuk sulardayaşayan bir balığın antifriz üreten hormonu aktarıldı. Bilindiği gibidomates sıcak iklimlerde yetişir. Erken ilkbahar ve geç sonbahara kadar “büyüme periyodunu geliştirmek” amacıyla, antifriz domatesinbünyesine aktarılmış. Hiçbir fark yok. Domates yiyorsunuz fakat balıkgeni taşıyor. Bu da balık alerjisi olanlarda domates yediği halde bu hastalığın nüksetmesine neden oluyor. GDO’lu ürün yiyenlerdeözellikle alerji önemli bir rahatsızlık olarak gündeme gelebiliyor. Forsman: Genetik olarak organizmaların değiştirilmesi ya verim artışıya da normalde yetiştirilemeyen ürünlerin farklı ortamlardayetiştirilmeleri için, örneğin daha sıcak-daha tuzlu-kuraklığa dayanıklı olmaları için başvuruluyor. Bir diğer neden, daha uzun raf ömrününolması. Domates örneğinde, daha geç yumuşasın, uzun süredayanabilsin diye başvurulmuş. Farklı nedenlerle bu yöntemkullanılıyor. Kuzey Amerika’da ve Avrupa’da ölüm sebeplerinin büyükçoğunluğu kalp ve damar hastalıkları olduğundan patatesi öyle değiştiriyorlar ki, kızartırken daha az yağ çekiyor. • Hormonlu ürünle arasında ne fark var? Atalık: Hormonla GDO tamamıyle birbirinden farklı şeyler. Hormon sadece sera ürünlerinde döllenmeyi arttırmak amacıyla kullanılıyor.Kışın domates, patlıcan, biber yemek isterseniz bunu hormonla döllemeniz lazım. Herhangi gen müdahalesi değil, dışarıdan birmüdahale. • Anlaşılan o ki, canlı dünyasına ciddi bir müdahale var. Asıl suçherhalde geleceğe yönelik işlenenler... Alev: Aslında bu bir hesaplaşma, binlerce yıllık bir hesaplaşma.Sermayenin önümüzdeki süreçte her şeyi kontrol altına aldığı birsürecin eşiğine geldik. GDO’lar aslında canlı yaşamın mülkiyet altına alınması operasyonu. İlk kez canlı organizmalar, sermaye tarafındankontrol altına alınmak isteniyor. Dolayısıyla GDO’nun mantığı datemelinde buna dayanıyor. Biz ‘Yaşam Patentlenemez’ diye yola çıktığımızda bunu ifade ediyorduk. Herhangi bir canlı organizmadan birgeni alıp, ayrıştırıp, laboratuvar ortamında bir başka canlıya aktararak burada yeni bir canlı üretiyorlar. Daha sonra da bu yeni canlının patentini alıyorlar. Oysa, bir geni aktardığınızda doğaya, o canlıya bir bedel ödemiyorsunuz ki mülkiyet hakkı talep edeceksiniz! Yapılanbiyolojik korsanlıktan başka bir şey değildir. • Hukuki açıdan, bu kadar rahat patent alabilmelerine karşı duruş yokmu? Forsman: Gelişmelere iki türlü eleştiri getirmek mümkün: biri etikeleştiri, yaşamın patentlenir olup olmamasıyla ilgili, diğeri de hukukieleştiri. Hukuki yönden bakarsak, patent hukukunun bir mantığı vardır. Sizin buluşunuza ve halkın kullanımına açmanıza karşılık bir ticarikullanım hakkı verilir. Hem özel hem de kamu çıkarı gözetilmişolmasına ilişkin bir denge var. Patent hukukunun kendisinin etiği yok. Bir şeyin patentlenir olması, onun üretim izninin verilmesi veya ticarikullanımının, geliştirilmesi iznini vermiyor. Sadece ıbir buluş olupolmadığını tescil ediyoruzı diyorlar. Patent hukukuna göre ‘doğada bulunan şeyler patentlenemezler’. GDO’lu ürünlerde, herhangi buluşiçin gerekli entelektüel bir faaliyet yok. Sizin sarfettiğiniz bir efor yok ki, bunun karşılığında bir tekel hakkı istiyorsunuz. • Patent hakkını elde etmeleri bizi nereye götürür? Alev: Türkiye, iklim yapısı ve coğrafyasından kaynaklı zengin bir genyapısına sahip. Mülkiyet operasyonu başladığında, güney ülkelerindenalınan gen aktarımlarının sonucu, ki yarın dayatmaya varacak olan, patent savaşları - mülkiyet savaşları olacak. Bu canlılara egemenolmanın bir yolu. Biz buna karşı koymak için, sadece ıgen aktarımındakullandığınız biyoteknolojik yöntemin patentini alabilirsinizı diyoruz. O canlının patentini alamazlar, aksi biyolojik korsanlıktır. Sonuçta ise, gen kaynakları bakımından tüm dünyanın teslim alınması anlamınagelecek. Bazı ülkeler dışındaki tarım sistemleri çökecek. GDO,geleneksel üretimi çökerterek, küçük köylünün tasfiyesi, tarım ve gıdaalanlarının çokuluslu şirketlere açan genetik silahtır bir yandan da. • Peki, Türkiye’nin sicili nasıl? Atalık: Türkiyeınin dış alımına bakarsak, dünyada en fazla GDO’lu ürünyetiştiren, ABD ve Arjantin’den, yüksek miktarda mısır ve soyayıalıyoruz. 2003’te 800 bin ton soya almışız, yüzde 90’ını ABD ve Arjantin’den, 1.8milyon ton mısır almışız bunun da yüzde 80’ini yine ABD veArjantin’den. Dış ticaretten sorumlu Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen’in demecine bakarsak, 2004 Ocak-Ağustos arasında 900 bin ton mısırihraç etmişiz, 383 bin ton da soya. Tüzmen, mevzuattan dolayı, hangifirmaların bu ürünleri aldığını açıklayamadığını söyledi. Bize normal gıda vermedikleri açıkça ortada, Türkiye’de bazı kurumlar tarafındanmısır ve soyada yapılan analizlerde bu ürünlerin GDO’lu olduğu ortayaçıktı. Greenpeace 2004 Mayısında Arjantin’den Türkiye’ye gelen gemiyi durdurmuş ve Brezilya’da analiz ettirmişti. GDO’lu çıkmıştı. • Araştırma yapılmıyor mu? Atalık: Gümrüklerimizde GDOılu ürün olup olmadığını tespit edecek laboratuvar altyapımız yok. Üretim yasak ancak laboratuvarımız olmadığından her gelen ürün rahatlıkla gümrükten geçiyor. Bir laboratuvar yapmanın maliyeti 1 milyon dolar civarında. Açlıktan insanları ölen Zambia Devlet Başkanı ‘Biz içinde ne olduğunu bilmediğimiz gıdaları yiyemiyoruz, içimiz kaldırmıyor’ dedi. Böyle karşı çıktı. ABD yetkilileri ise ‘dilencilerin seçim hakkı yoktur. Bunları yiyeceksiniz yoksa AIDS ilaçlarınızı keseriz’ diye yanıt verdi. • Bebek mamalarında kullanılmasına yönelik tartışmalar yaşandı. Bebek mamalarında var mı? Atalık: Bebek mamaları ve ek gıdalarında da GDO’lu madde kullanılıyor. Hatta Biyogüvenlik Yasa Tasarısıına bile girdi bu ifade. ‘Bebek mamaları ve ek gıdalarda kullanılmamasıı diye bir madde var Forsman: Yasa Taslağı’nda, ‘Bebek mamaları ve çocuk ek gıdalarında kullanılmak için özellikle geliştirilmiş GDO’lar dışında GDO’lu materyal kullanmak yasaktır’ ifadesi var. Yani bebek mamalarında kullanılması yasaklanmıyor. • Yediğimiz gıdaların içeriği konusunda hiç bilgilendirilmiyoruz. Bir etiketleme sistemi mümkün mü? Forsman: GDO’cular ‘GDO’lu üretmeyenler etiketleme yapsın. Bunun maliyetine onlar katlansın’ diyor. Bu önemli. Çünkü, maliyet, ürünün piyasadaki fiyatına yansıyor. Etiketlemede amaç tüketiciyi bilgilendirmektir. Ürünün güvenlilirliğiyle alakalı değildir. Zaten, güvenilir olmayan bir ürünün piyasada olmaması gerekir. Etiketlemeyi yapanın GDO’lu üretim yapan firma olması lazım. • Üretim sürecinin şeffaf olmadığı belli. Anlaşılan, özellikle GDO’cular bu süreci iyice kapatıyorlar. Forsman: Her ne kadar Türkiye’nin resmi duruşunu eleştirsek de, AB’ndeki tüketicilerin ve örgütlerinin reaksiyonları sayesinde, ABD’nin durduğu yerde durmuyoruz. Tasarıya baktığınız da ‘ihtiyat prensibi’ ile açılıyor. Bilimsel bir kesinlik olmadığı durumda, birtakım izinlerin verilmemesini imkânlı kılan, ürünün izin sürecine tabi tutulması, izinlerin belli bir süreyle sınırlı olması gibi... Etiketleme örneğin; izin verildikten sonra da takip edilmesi ve raporlama yapılması, ihlal durumda yaptırımlar olması gibi. ABD’nin durduğu yer ise çok daha keskin bir yer. İhtiyatlılık prensibini, etiketlemeyi hiçbir şekilde kabul etmiyor. Ve buna karşı mücadele ediyor. Atalık: Bush’un ilk kurduğu kabinenin Tarım Bakanı Ann Veneman’dı. Veneman ilk genetiğiyle oynanmış domatesi üreten ve sonrasında da batan ve Monsanto tarafından alınan Calgene şirketinin eski yönetim kurulu üyesidir. Yine Tarım Bakanlığı ve Adalet Bakanlığında görevli bürokratlar Monsantoınun çalışanlarıydı. Dolayısıyla, ABD’nin tarım politikaları Monsanto’nun elinde. Alev: ABD’deki Monsanto, devlet ilişkisine bir de Federal İlaç ve Gıda Dairesi’ni ilave etmek lazım. Nasıl devletle, Monsanto arasında kadro alış-verişi varsa, FıGD ile Monsanto arasında da var. Hatta, FıGD, özellikle Monsanto’nun da baskısıyla konuyu ‘tüketici için hiç bir risk içermeme’ den tutup ‘risk olabilir çercevesi’ noktasına getirdi. Daha önceki inceleme süreçleri ise şimdi onay süreçlerine dönüştürüldü. • Canavar Balon Kampanyası’nda Tarım Bakanı destek açıklamalarında bulunmuştu. Ulusal Biyogüvenlik Yasa Tasarısıının son aşamasında ise tavrını değiştirdi. Alev: Tasarının gecikmesinin nedeni, AB’deki GDO’lu ürünlere karşı direncin çözülmesini beklemekle ilgiliydi. Hem AB Uyum Paketi hem de Türkiye’deki GDO karşıtı kampanyanın da baskısıyla, Aralık ayında yasa taslağını çıkarmaya başladılar. Canavar balon eyleminde Tarım Bakanıbizi ziyaret etti ve sözler verdi: ‘Bebek mamasında kullanılmasına kesinlikle izin vermeyeceğiz ve yasa tasarısı hazırlanırken sürece müdahil olacaksınız’. Ama ne olduysa, 5 Ocak’ta - son anda haberdar olduğumuz- korsan bir toplantıyla işin rengi değişti. Şu an, ‘Ne GDO’cuların ne de karşıtlarının istediği yasayı yapmazsak en iyi yasayı yapmış oluruz’ noktasına geldiler. Ulusal Biyogüvenlik Yasas Tasarısı’nın neticede ülkemizdeki GDO’lu üretimi düzenleme altına alan, izin yasası olduğu kanaatindeyiz. • Yasa oluşturulurken, AB’nin görüşleri mi temel alındı? Forsman: Kanun taslağında, BM Biyoçeşitlilik Sözleşmesiıne ek bir Biyogüvenlik Protokolu esas alındı. AB’de bu konuda homojen bir tavır yok. Tarım, gıda, tohum meselesinde hassaslar ama ilaçlarda kullanılması konusunda, aynı hassasiyeti göstermiyorlar. Patent konusunda da bazı problemler var. AB’nin direktiflerini bazı ülkeler, ısrarla iç hukukuna yansıtmıyor. Komisyon bu ülkelerle gergin şu anda. • Peki Dünya Sağlık Örgütü’nün tavrı nedir bu konuda? Atalık: GDO’lu ürünlerin ‘insan sağlığı’ üzerine etkileri konusunda, hiçbir ülke tarafından araştırma fonu ayrılmamıştır. Genel de bu tip analiz ve araştırmalar Monsanto gibi şirketlerden istenmiştir. Tabii ki onlar da yapmıyor. • Tüketici bu ürünlerden korunmak için neler yapmalı? Atalık: 2003 yılında İngiltere’de hazırlatılan resmi bir raporun sonucu: ‘GDO’ların geleceğini halkın tepkisi belirleyecek’ idi. Ülkemizde bir platform var, ve ne hikmetse yasa hazırlama toplantılarına davet bile edilmiyor. Kanunun maddelerinden de çokuluslu şirketlerin GDO’lu ürünleri etiketleme adı altında ülkeye rahat rahat gireceği açıkça görülüyor. Halkın yapması gereken en basit şey, bu etiketlere sahip ürünleri tüketmemesi. Alev: Biz GDO’ya Hayır Platformu olarak, tarım, gıda firmaları üzerine bir çalışma yürütüyoruz. Hangi firmaların GDO’lu ürün kullanmadığını tespit edip kamuoyu ile paylaşacağız. Tüketici de sürekli kullandığı ürün hangisi ise, bu ürünleri satın aldıkları firmaların tüketici servislerine, telefonla ya da mektupla ulaşıp, ürünlerin muhteviyatını ve ürünlerde GDO’lu malzeme kullanıp kullanılmadığını sorabilirler. Tarım il ve ilçe departmanına başvurdukları takdirde de ‘Vatandaşın bilgilendirme hakkı yasası’ çerçevesinde dilekçeleri 15 gün içersinde cevaplanması gerekmektedir. Elde ettikleri bilgileri de hem basın hem de bizimle paylaşabilirler. • Peki hukuki mücadele mümkün mü? Forsman: Hukukun bir temel açmazı var, o da bilimsel kesinlikler olmaması. Genelde riskler üzerinden konuşuyor. Riskler çok büyük, geri dönülemez. Bilimsel kesinlik olamamasına rağmen bir şeyler yapılıyor. Yasadaki ‘ihtiyat prensibi’ yapılacak hukuki düzenlemelerin konunun sadece uzmanların tekeline bırakılmaması gerekliliğini ve halkın katılımının önemini savunuyor. AB düzenlemelerinde de belirttiği üzere, halkın rolü ‘riskin sosyal kabul edilebilirliğini’ konusunda ibre vazifesi görür. Şirketler sürekli ‘Hukuk bu işe karışmasın, serbest piyasa ekonomisi içerisinde isteyen alsın, isteyen almasın’ dediler. Tüketicilerin bu ürünleri almamaya başlaması, şirketleri o çok istedikleri piyasa mekanizmaları içersinde de dize getirmek açısından önemli. Alev: Örneğin AB bizden satın aldığı tüm ürünlerde, GDO’lu ürün olup olmadığına dair sertifika istiyor. Dolayısıyla, siz eğer AB’ye ihraç yapmak isterseniz, üretim süreçlerinde kullandığınız tüm girdi materyallerinin GDO’lu olmadığını ibraz etmek durumundasınız. Mesela, Türkiye’den ‘Mado’ tüm ürünlerinde GDO’lu materyal kullanmadığını ilan etti. Bunu onurlu ve iyi karar olarar değerlendiririz. Keza, bir bebek maması firması da organik tarımı ürünleri kullandığını reklamlarda ilan etti. http://www.gdoyahayir.org/ |
||