|
||
| Yazmak çaresizliktendir. Can Yücel Yazmak yaşamaktır. Tersinden okursak, yaşamak yazmaktır da denebilir. Her iki önerme gerçekte salt bir yaşamı özetler. Nerede yaşarsak yaşayalım, yaşamımızı anlamlı kılacak nesneler, olaylar ve her türlü canlı ve cansız varlık bizim için hazırdır. Herkes ve her şey bizim emrimizdedir. Yeter ki, düşüncelerimizin bizi yönettiğine inanalım. Victor Hugo 15 yaşında çok ünlü bir yazar olacağını biliyordu. Bu nedenle kapısını çaldığı ilk yayıncıya çok net bir biçimde bunu söyleyecek cesareti bulabilmişti. Peki, bir insan neden yazar olmaya yönelir? Bu sorunun yanıtını Can Yücel vermiş. Çaresizlikten! Yazarlar, algılama ve gözlem gücü yüksek, yani duygusal zekâları çok gelişmiş insanlardan çıkar. Toplumsal olayları ve kişi analizleriyle derhal fark edilirler. Daha çok yazarak düşünmeye endekslidirler. Bu yüzden bazılarının konuşma becerilerinin fazla gelişmediği de görülür. Şaşırtıcı gelmemelidir. Yüksek algılama güçlerinin bir avantaj olmadığının kendileri farkındadır. Bu durum, onlara acı verir. Bu yüzden yüksek siyaset ortamlarında, fikirlerine alıcı bulmakta zorluk çekerler. Sözel olarak anlatmakta güçlük çektikleri fikirlerini en rahat ancak yazıyla ifade edebilecekleri için bu zorlu ve çetin yolu kendilerine seçmişlerdir. Kendi yaşantımda geriye dönük zaman zaman yolculuklar yaparım. Bu yolculuklarda beni yalnız bırakmayan sevgili hafızamla ne denli gurur duysam azdır. Çocukluğumun koca sinemaskop ekranına kesik kesik de olsa istediğim filmi koyar, oynatır o gizli makinist. Ne zaman istesem hep hazırdır. Ortaokul ikideydik. Yılsonu müsameresinde görevliydim. Sahnede gösterimiz bitmiş, bizden sonra sahne alan arkadaşlarımızı izlemek için sinema salonunun giriş kapısında hole gelmiştik. Sinema kiliseden bozma bir yapıydı. Halk tıka basa salonu doldurmuştu. Biz gösteriyi güç bela izlemeye çalıştığımız bir sırada dipten gelen bir sarsıntı herkesi şaşkına çevirmişti. Deprem oluyordu, kaç saniye sürdüğünü bilmiyorum ama şiddetliydi. İnsanlar can havliyle kendilerini salondan dışarı atmaya çalışıyordu. Ben, salonun hemen ağzında olduğumdan üç metre uzunluğundaki dış kapı ile iç kapı arasındaki holde sıkışıp kalmıştım. Yere yıkıldıktan sonra üzerimden kaç kişi geçti, anımsamıyorum. Sokağa çıktığımda karanlıkta ilk dikkatimi çeken şey, pantolonumun diz kapağı bölümünün erimiş olduğuydu. Her şeye karşın kurtulmuştum. Hayatımda anımsadığım ilk ciddi depremdi bu. O gece eve geldiğimde tüm mahalle halkını sokaklara hasır ve kilimleri sermiş oturur halde bulmuştum. Şimdi düşünüyorum da, kasabamızda depremden paniklemeye gerek yoktu. Çünkü evler kerpiç tuğlalı ‘yer ev’ denilen tek katlıydı. Geçenlerde elimde su hortumu çiçekleri sulamaya niyetlendim. Evi çevreleyen demir korkuluklardan atlamaya çalışırken dengemi yitirdim bir an. Ayaklarım ve karın bölgemde derin sıyrıklar oluştu. Neden ve nasıl böyle bir şey oldu, buna bir anlam veremedim. Yani anlayacağınız, yaşamımız pamuk ipliğine bağlı. “Siz kendi kaderinizin tasarımcısı ve yazarısınız. Kalem sizin elinizde, öyküyü siz yazıyorsunuz ve sonuç sizin seçiminiz oluyor.” diyen Lisa Nichols yazarlar kadar esasen hemen herkes için geçerli bir yaşam sırrını veriyor. Yazar olmanın ilk koşulu okumaktır. Okuma yazmayı öğrenmeyle başlayan bu eylemde, geriye dönüp baktığımda beni okumayı sevdiren yayınlar arasında aklıma ilk gelenlerin Hayat ve Ses dergisi olduğunu görüyorum. O yılların popüler dergisi olan bu iki dergi hayal dünyamızı zenginleştiren öğelerle doluydu. Dayım abone olduğu için sık sık onları ziyaret eder, özellikle Hayat dergisinde Şevket Rado’nun yazılarını okurdum. Böylece evimizde pek alışık olunmayan bir okuma merakı bende gelişmişti. Bereket versin, annemle babam bu merakımı engelleyecek bir davranış da sergilemiyorlardı. Kendi yolumu daha ortaokul sıralarında belirlemiştim. Yazar olacak, yazılarım ders kitaplarına girecekti. Kimbilir, çalışkan bir ressam arkadaşım(!) olursa karakalem resmimi de yapar ve yazımın başında o resim yer alırdı. Beni böyle düşündüren şeyse, Türkçe ders kitaplarımızdı. Ancak ben, Orhan Kemal ve benzerleri gibi çaresizlikten yani bir devlet dairesine kapılanamamaktan ötürü yazar olmayacaktım. Cemal Süreya gibi hem düzenli bir işim ve gelirim olmalı hem de yazarlık işimi sürdürebilmeliydim. Aksi halde günün birinde Orhan Veli gibi bir çukura düşüp ölmek de vardı işin içinde. Yazarlığın meslek olarak seçilmesi de bir tercihtir. Ancak ülke koşullarında tüm emeğini bu işe vererek yaşamını belli bir standardın üzerine taşıyan kaç kişi sayabiliriz? Yazarak bunu başarma zorluğu işin doğasında var. Evet, yazmak çaresizliktendir ancak onu pazarlamak da bir marifet işidir. Bu beceriyi gösterebilmek için türlü etik dışı yolları deneyenlerin saman alevi gibi parlayıp söndüklerini gördükçe, insanın bu işten vazgeçesi geliyor. Yazarlık, düşüncelerinizin birileriyle paylaşılmasıdır ki, ilk paylaşan da gene yazarın kendisidir. Yazar muhaliftir. Muhaliflik negatif olmak demek değildir. Pozitif düşünerek pekâlâ muhalefet yapılabilir. Böyle yazan kişiye düşünceleri yine olumlu olarak geri dönecektir. Düşünceleriniz sadece sizi etkiler, başkalarına bir zararı olamaz. Bu noktadan olaya baktığımızda yine Can Usta’nın dediğine gelmiş oluyoruz. Her yazar eninde sonunda çaresizlikleri karşısında güvenli bir sığınak gördüğü yazı limanına demir atar. Yazdıkça rahatlar, üzerindeki negatif iyonları yazıya gönderir. Rainer Maria Rilke, “Yazmadan yaşamayı becerebileceğini sanıyorsan, yazma.” diyor. Yaşamını yazmaya adayan kişi yazar olmayı hak edendir. Son sözü Gabriel Garcia Marquez’e bırakmalı: ”Ya yazacaktım, ya ölecektim!” Ömer Akşahan kynk: www.mevsimsiz.com |
||
|
||
| Evet yazmak çaresizliktendir.. Ah nasılda güzel bir cümle ve içinde nasılda binlerce anlam barındırıyor. İnsan olarak nasıl da çaresiziz. Yazmaya aşk duyup hep bir parça eksik kalacağını bile bile nasılda çırpınıp duruyoruz. Ama yinede bitmeyen bir umut duyumsayarak yazmaktan vazgeçmiyoruz. Sadece insanı anlamak sadece kendi rengini bulmak adına. Bu yazıya ve sanırım yazma eylemini sürdüren herkesin son sözü bu olmalı : Ya yazacaktım , Ya ölecektim ! En kötü hallerinde kelimelere tutunarak yaşamak evet yaşamak(!) bu... |
||
|
||
Alıntı Son sözü Gabriel Garcia Marquez’e bırakmalı: ”Ya yazacaktım, ya ölecektim!” ..yazmasan ölürdün, yazdın ama gene öldün ..herkes ölür fakat herkes gerçekten yaşamaz ..kimileri öldükten sonra doğar yazmak çaresizliktendir evet, yaşamı anlamlı kılabilen başka bir eylem olmadığından ama;
|
||
|
||
| mürekkebin bittiği yer, düşüncenin sonu, edebiyatçının intiharıdır.... ne olursa olsun bitkilerde yaşamayı hak eder.... |
||
|
||
Alıntı herkes ölür fakat herkes gerçekten yaşamaz kimileri öldükten sonra doğar Gerçekten yaşadım diyebilmek, adına yazmak. Kendini dizayn ede ede, kendini tükete tükete. En başa dönüp yeniden doğmak. Ah yazmadıklarımda doğmak. Her noktada binlerce kez ölerek... |
||
|
||
| yazmak yaşamaktır mı? kimileri için bazen herkes için sözcükler bile bir hapishanedir kimi zaman. ya yazamanyanlar ve acı çekenler ve kendini ifade edemeyenler. yazarlık bir yetenek ister çoğu zaman ama aynı zamanda hayal gücü ve yaratıcılık. yani duyguları yaşamın her halini ifade edebilme yaratıcılığı. evet diğerleri onlar onlar oynadıkları oyunun ne başına algıladılar nede sonunu algılayabilecekler. bu yüzden mi acaba en mutlularımız onlar. ve yaşamdan haz alabilenler. belkide böyle yaşamalı insan kendisini sürekli arayarak değil birden kendini içinde bulduğu sahneyi harfiyen oynayarak. bilmiyorum yaşam bizim tarifimizin çok ötesinde bir şey kimi zaman yaklaşsakta yakalayamıyoruz. bu yüzden mi acaba artık bazen yorulup izlimekle yetiniyoruz. sonra ümitsizlik. ve yazmaya sarılma. bir nedeni çaresizlik bir nedeni ise normal yollardan paylaşamama algıladıklarını yada yaşama böyle katılma aldığı nefesi böyle anlamlandırma ama sözcükler yine insanı, yaşamı anlatmaya yetmiyor yetmeyecek. ve bu çaresizliği yine sözcüklerde gidermeye çalışanlarda ayrı birer üstatdır.onlar yaşamın bir çok çelişkilerini algılayabilenler ve bunu paylaşmak isteyenler kendilerinin yazarak mutlu kılmaya çalışanlar sürekle koşanlar.sözcüklerle cümlelerle. |
||
|
||
| yazmak, kendini gün be gün öldürmektir, ne yaşaması arkadaş? ölümün ta kendisidir yazmak, yaşamak vurdumduymazdır, oysa ölüm acıdır, yazmak da ölüm kadar acıdır. ve bilinir ki acılar zevke dönüşür. | ||
|
||
| Yazmak için öğrenip, yaşadıysan ve yazdıkların için öldün/öldürüldüysen, yazmak yaşamaktır... | ||
|
||
Yazmak için öğrenip, yaşadıysan ... Bu bazen bana da oluyor. Yaşadığım bir şeyi hemen kendi kendime anlatmaya başlıyorum. Ya da başkasına anlatırsam nasıl anlatırım diye kurguluyorum. Sonu, bir defter değil de klavye ve ekran oluyor genelde. Yazmak için, o şeyi yaşamak. Oluyor valla. Hatta daha güzeli, yaşamadığın halde yaşamış gibi düşünüp öyle yazmak. Bir kaç kırılma noktası çıkıveriyor haliyle. Ordan dallanıp budaklanarak yazınca, sistem tasarlamış gibi oluyorum. Bu, kendi hayatını seyirci gibi izleme hissiyle alakalı mı? Bir türlü, kendi hayatının içine nüfuz edemiyormuşsun gibi. Yazıdaki "çaresizlik" dedikleri budur belki. Bana o kadar da kötü gelmiyor. Ve bunda biraz da kibir var di mi? En iyiyi ben yazarım kibri. Yaşadıklarım yazmaya değer şeylerdir kibri. Bilemedim. (not : kibir, bu mesajın sahibi tarafından , temeli doluysa, tu kaka yapılmayan hatta hastası olunan davranışlara yol açan bir duygudur. Yazan insanlar için kötü bir şey demedi yani )
|
||
|
||
| yazmak yalnızlıktır aynı zamanda. | ||
|
||
Alıntı Son sözü Gabriel Garcia Marquez’e bırakmalı: ”Ya yazacaktım, ya ölecektim!” Yazmak, potansiyel olarak ölümü de içinde barındırır,,, |
||
|
||
| yazmaya başlamadan önce kurgu aşamasındayken tutar sancılar.kıvranır ha kıvranır yazan.ilk cümle büyülü bir kıvraklıkla dökülüverir dudaklardan kaleme .ardından belki diğer bir kaç sözcük daha.sonra tutulur kimi yazar,sancılar artar,kıvranışlar can yakar.ama inatla devam eder kalemi elinde taşıyan dilini yönlendirmeye.kalem sonra birdenbire bir titremeye tutulmuşçasına harıl harıl med cezir yaratır kağıtta.artık hakimiyet yazardan kaleme geçmiştir.kalem özgür kılarak kendini gider de gelir de gider gider. evet nihayet son söz edilmiş son ok hedefe isabet ettirilmiş ve kalenin zaptı artık gerçekleşmiştir. yazar işte sancılı ölüm sürecinden çığlık çığlığa bangır bangır bir yaşam sürecine girmiştir. yazan için yazmak yaşamaktır. |
||
|
||
| Yazarken, "son söz" hiçbir zaman edilemez..! Mümkünü yok, bu yazmanın doğasına aykırı..! Okuyan için de bu böyle, hem de nasıl..! |
||
|
||
| bir romana başladın ya da bir şiire sancılı doğum aşamasından geçtin ve doğumu gerçekleştirdin.o romanın ya da şiirin son sözü o yapıt için edilmiştir.ama sanatçı için son söz elbette yoktur. | ||
|
||
| Birçok şiirin de romanın da son sözü henüz edilememiştir... Şairler ve yazarlar bunu kendi ifadeleriyle daha güzel belirtiyorlar, şu an ben bunu yansıtabilecek aynaya sahip değilim... Fakat, sen aynasız ışığı görebilirsin..! |
||