SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Şiir

Konu: ŞiiR Dosyası...

Sayfa: [ 1 ]

10.03.2008 02:52:49
Şiir Üzerine    

Israrla duralım bu nokta üzerinde. Ey şairleri rekabet, güzelin yaşaması içindir: birincilik daima münhaldır. Cesareti kıran, kanatları düşüren ne varsa söküp atalım; sanat bir cürettir...

Şiir gerileyemez. Neden? ilerleyemez de ondan. Okur yazarlar boyuna inhitattan, teceddütten söz açmakla, sanatın özünü ne kadar yanlış anladıklarım açığa vururlar. Sathî düşünen kimseler, çabucak ukalâlığa kapılıp bir takım galatı riüyetleri, dil olaylarını, fikir med ve cezirlerini, cihan sanatını meydana getiren o bir sürü yaratış ve düşünüş dalgalarım inhitat veya teceddüt sanırlar. Halbuki  bu oluş, insan kafasından geçen sonsuzun ta kendisidir. Görüngülere yalnız en yüksek noktalarından bakılabilir. En yüksek noktasından görününce de şiir sabittir. Sanatta ne yükseliş vardır, ne alçalış, insan dehası daima tam verimini yaşar; gökler bosanırcasma yağmur yağsa, gene de okyanus’a bir damla su katılmış olmaz; med ve cezir bir kuruntudur, su bir kıyıda alçalıyorsa, öbür kıyıda yükselir. İhtizazları eksilme sanmayın. “Bundan sonra şiir olmıyacak” demek, “artık med olmıyacak” demektir.

Şiir bir tabiat unsurudur, ne azalır, ne bozulur; etkilere karşı koyar. Deniz gibi o da, söyliyeceği ne varsa, her defasında söyler,- sonra rahat ve vakur, vahdete vergi olan o bitmez tükenmez değişirlikle yeniden başlar. Bu yeknesaklık içindeki değişiklik, sonsuzluğun mucizesidir.

Derya üzerine derya, dalga üzerine dalga, köpük ardından köpük; hareket, gene hareket. İlias gider, Romancero gelir; Tevrat batar, kuran çıkar; o, Pindaros denilen karayelden sonra, bir Dante fırtınası kopar. Ebedî şiir bir sözünü bir daha söyler mi? Hayır. Birdir ve başkadır. Aynı nefes, başka ses. Cid’i Aias’ın taklidimi sanıyorsunuz. Charlemagne’ı Agamemnon’un kopyası mı? - “Eski hamam, eski tas” -“O yeni dediğiniz de ne imiş? gerisin geri gelen eskiler” -ve şaire, ve şaire... Sevsinler bu tenkit usulünü! Demek sanat taklitten ibaret, ha? Thersites’in hırsızı varmış: Falstaff; Orestes’in maymunu Hamlet Hippogriffos Pegasos’un karga kılığına girmiş bir şekliymiş. Ah bu şairler/ hepsi birer yankesici. Birbirlerini soyar dururlar, o kadar, ilhama bir de hırsızlık katılıyor. Cervantes Akhyleus’u soyar, Alkestis Atinalı Timon’u dolandırır. Smintkeus korusu Bondy ormanıdır. Shakespeare’in eli nerede? Aiskhylos’un cebinde.

Hayır! İnhitat değil, teceddüt değil, intihal değil, tekerrür değil, tekrarlama değil. Duygu ayniyeti, görüş ayrılığı: hepsi o kadar. Her büyük sanatkâr, önce de söylediğimiz gibi, sanata kendi damgasını vu-rur. Hamlet Shakespeare damgasiyle Orestes’tir; Figaro Beaumarchais damgasiyle Scapin; Grangousier Rabelais damgasiyle Silenos.

Her şey baştan başlar yeni şairle; bununla Beraber hiç bir fey durmuş değildir. Her geni dâhi bir uçurumdur Gene de gelenek var. Uçurumdan uçuruma köprü kuran gelenek; iste sanatın da, fezanın da gizlemi budur; dehalar da, yıldızlar gibi, huzmelerle irtibat kurarlar. Hangi noktaları müşterektir? Hiç biri, hepsi.

Ezechiel denilen o kuyudan Invenalis denilen uçuruma geçişte, düşünen insan için, hiçbir inkıta yoktur. Bakın şu aforoza, bakın şu hicve, ikisinde de başınız döner; Apocalypse kutbun buz denizine akseder, karşınıza, Niebelungen denilen o şimal fecri çıkar. Edda, Vedda’lara cevap verir.

Çıkış noktamıza gene döndük: sanat mükemmelleştirilemez.

Şiirde eksilme olamaz, artış da olamaz. “Bir şeyler doğuyor ilias’tan büyük” demek, boş lâfla vakit kaybetmek demektir. Sanat küçülmeye, büyümeye tâbi değildir. Sanatın mevsimleri, bulutları, karaltıları, hattâ lekeleri vardır, hepsi birer harika belki; birden karanlık çöker üstüne, elinde değildir. Fakat netice itibariyle, o, insan ruhunu hep aynı kuvvetle aydınlattr. Aynı ışık yangınından hep aynı şafak söker. Homeros soğumaz, sönmez.

Israrla duralım bu nokta üzerinde. Ey şairleri rekabet, güzelin yaşaması içindir: birincilik daima münhaldır. Cesareti kıran, kanatları düşüren ne varsa söküp atalım; sanat bir cürettir; doğacak dâhilerin geçmiş dâhilere eş olabileceklerini inkâr etmek, Tanrı’nın devamlı kudretini inkâr etmek demektir.

Evet bu zarurî öğüdü çok tekrarladık, gene de söyleyeceğiz. Tenbih etmek yaratmak gibi bir şeydir. Şu dâhiler yok mu, onları geçemeyecekseniz bile, denk olabilirsiniz onlara.

- Nasıl?

- Başka olmakla.


 
Victor Hugo / Çeviri: Azra Erhat




gobilibozo 10.03.2008 14:09:20
Duygu ayniyeti görüş ayrılığı!..

Güzel bir yazı güneşin güzel kızı Smiley

10.03.2008 14:15:58
AÇSAM RÜZGARA

Ne hoş, ey güzel Tanrım, ne hoş
Maviliklere sefer etmek!
Bir sahilden çözülüp gitmek
Düşünceler gibi başıboş.

Açsam rüzgara yelkenimi
Dolaşsam ben de deniz deniz
Ve bir sabah vakti, kimsesiz,
Bir limanda bulsam kendimi.

Bir limanda, büyük ve beyaz..
Mercan adalarda bir liman..
Beyaz bulutların ardından
Gelse altın ışıklı yaz.

Doldursa içimi orada
Baygın kokusu iğdelerin.
Bilmese tadını kederin
Bu her alemden uzaka ada.

Konsa rüya dolu köşkümün
Çiçekli damına serçeler.
Renklerle çözülse geceler,
Nar bahçelerinde geçse gün.

03.04.2008 23:13:54
Alıntı

...

Şiir bir tabiat unsurudur, ne azalır, ne bozulur; etkilere karşı koyar. Deniz gibi o da, söyliyeceği ne varsa, her defasında söyler,- sonra rahat ve vakur, vahdete vergi olan o bitmez tükenmez değişirlikle yeniden başlar. Bu yeknesaklık içindeki değişiklik, sonsuzluğun mucizesidir.
...

Victor Hugo / Çeviri: Azra Erhat

Tekrar etmek istedim.

*****

Şair kelimeleri yakarken, şiir yeniden diriltiR ve her yok oluşla kendi varlığını ortaya çıkaran şiirin kendisidiR.
ŞİİR BUDALASI (Budala bu dünyaya şair olarak geldiğine inanmakla kalmayıp, dünyayı da bir şiir olarak görmeye gelendir. Böyle gelir böyle de gider. Arada şiirler yazılır, şairler yetişir, budala hâlâ şiiri arar, şiir peşinde bu dünyayı bir yol, kendini bir yolcu olarak görmenin yakıcı hazzıyla kendinden geçer. Böyle böyle yola, çöle, kuma, suya gönül düşürür. Kum dizeleri çöl fırtınasında toz olur gider, budala ise son nefesini vermek için bilmediği, okumadığı, duymadığı, yazmadığı, belki de hiç yazamayacağı bir şiirin aklına, kalbine düşmesini bekler, bekler, bekler...)


Ey Budala adlı garip kişi, sen bu dünyanın şiirin yerine kurulduğunu, şairlerin dünyadan ve kitaptan çok zaman önce kovulduğunu ve yerlerine gölgelerin geldiğini bilmez misin?

—Bilmezsin. Bilmezliğini bilirim. Belki de bilmediğinden ötürüdür şiire bu düşkünlüğün. Şiire mi düşkünsün yoksa sen de başka şeylerin yerine mi şiirin peşindesin, onu da ben bilemem. Bildiğim bir sözdür: 'Bilen şiir yazar mı?'

Ey Budala adlı eski kişi, şiirin bir çocuk sıfatında kalması, masumluğunu koruması için nice çabalarsın, neleri göze alırsın, ne kargışlarla anılırsın, hiç düşündün mü?

—Düşünmezsin. Düşünmediğini düşünürüm. Düşünmediğinden bellidir şiiri hâlâ eski bir çocuk sanırsın. Saflığı yitirmemek midir derdin ya da şiirden başka bir yoldaşın mı yoktur şu dünya denen 'âlem'de? Bildiğim bir şey daha var ki: 'Şiir masum değildir!'

Ey Budala adlı kayıp kişi, neleri kaybettin ki onların yerine şiiri bulmak, geçmiş ve gelecek zamanlara dair avunmalık birkaç söz, söylenmedik birkaç dize, görülmedik birkaç şiir kazanmak istersin, bu mudur isteğin, daha ne istersin?

—İstemezsin. İstememektir isteğin. Kayıp zamanlar, kayıp hayatlar, kayıp kızlar oğullar, kayıp ölümlerle gün günden şiir de kaybolur, kayıp şiir olur. Bazen de bu devirde şiir yazma budalalığını iyi ki gösteren iyi gösterenlerden (hâlâ) (olan) enderemiroğlu gibi 'yürümek' şiir olur. 'Bulunuyor, fakat kayıp' olur. Bildiğim çok az şeyden biri de o ki 'kaybolmak için' yıllardır yürüyordur.

Ey Budala adlı suskun kişi, sen niye hâlâ, bu dünyaya ait olmayan bir inatla şiirin peşinde gidersin?

—'Ben yürürüm yana yana / Aşk boyadı beni' şiire ve sana. Ω

 
Haydar Ergülen (Budala,19)


*****

Büyüyen her sözcük küçülüyor şiirle buluştuğunda ve şiir kendini inkar ediyor her adım atışında.....
Ahhh, ahhh..! içimde bir yara, her kabuk bağlayışında kendinden nefret ediyor ve tutup kendi elleriyle o yarayı yeniden kanatıyoR,,,,,
Cana bulaşan her elem, şiirle sükuna ulaşıyor...sonra; durmak-sızı'n, yorulmak-sızı'n bundan kaçıyoR!

Huzurun özündeki oyuntu, şimdi uyu; sonsuzluk, eleme kucak açıyoR,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,

Budala her şaiR
Kaypak ilerleR
Sağlam değildiR
zira zemin,,,
Serüven 

Hepimiz ormanda kaybolmuş, korkmuş ve ağlarken buluyoruz ilk kez şiir deresini. Gözlerimizi silip, hayretle bakıyoruz bulduğumuz bu yeni, gizli daha önce bildiğimiz hiçbir şeye benzemeyen ışıltılı suya. Gördüklerimizi anlatmak coşkusuyla deli gibi koşarak çıkıyoruz ormandan. Ağaçlara çarpıyoruz, dallar gömleklerimizi yırtıyor, dikenli çalılar dalıyor kısa pantolonlu, çıplak bacaklarımızı. Bazılarımız, ormanda kaybolmaktan korktuğu halde tekrar giriyor ormana.

Şiir'de birinci aşamadır bu: Merak.

Önceleri kaybolmadan bulamıyoruz derenin sapa keçiyolunu bir daha. Ardımıza serptiğimiz ekmekleri kuşlar yiyor, rüzgâr siliyor ayak izlerimizi, kırdığımız dalları onaran biri mi var? Daha önce kimsenin bulmadığı bir şey bulduğumuza eminiz yine de. Sonra sonra içimizden gölgelerin, otların, taşların ve ormanın diğer işaretlerinin dilini çözen, her ormana girdiğinde dereye inen patikayı bulabilenler oluyor.

Şiir'de ikinci aşamadır bu: Alışkanlık.

Artık saatler geçiriyoruz derenin yanında. Geri döndüğümüzde bile bir parçamız orada kalıyor sanki. Kimseler anlam veremiyor bu dalgın, uzaklara bakan, kimi zaman eşini görmedikleri bir erinçle ama çoğunlukla orada olmaktan sıkıntılı -sanki evde ya da dışarda bizi bekleyen bir kadın varmış da onu biraz daha bekletirsek ayrıldığımız yerde bulamayacakmışız gibi- huzursuz halimize. Bazılarımız geri dönmemeye karar veriyor. Kuruyor çadırını derenin kıyısına.

Şiir'de üçüncü aşamadır bu: Tutku

İlk günler her şey güzel. Dere boyunda yürüyoruz artık. Bazen başka çadırlarla karşılaştığımız da oluyor. Hayret! nasıl da görmemişiz hiçbirini daha önce. Bazı çadırlar boş, tanışıyoruz bazılarının sakinleriyle. Sonra giderek bir yetmezlik duygusu kaplıyor içimizi. Yeni bir söz arıyoruz, hiç denenmemiş bir söz, kimsenin bulmadığı bir dere, kutsanma ya da lanetlenme. Çadırını söküp kente dönenler oluyor, delirenler, küsenler, çadırına kapananlar, ellerinde kazma kürek derenin yatağını çevirmeye çalışanlar.

Şiir'de dördüncü aşamadır bu: Cinnet.

Çadırım hâlâ o derenin kıyısında duruyor. Bir sabah uyandığımda artık derenin kıyısında değildim. Dereyi geçmeyi hiç denememiştim ama şimdi dere benim içimden geçiyordu. Bu son aşama değil, seziyorum. Boş çadırların sakinlerinin dereye dönüştüklerinden şüpheleniyorum.
 

Gökçenur Ç.

 
Hedef Yoktur Şiirde: Hedef diye bir şey yok. Bir şiir yazayım da şunlar şunlar olsun diye yola çıkılmaz. Her şey çok spontan bir biçimde olup biter. Sonra o metin nereye gider o ayrı mesele.

Anne, Ben Barbar Mıyım? / Sayfa 63 / Lale MÜLDÜR

Şiir güneşe uzaktır aslında

Karanlığa diker 'O' gözlerini

Kim O-nunla birlikte

Kör bakabiliyorsa fakat

Ne kadar derin

Bir ışık görecektir İncecik,,,

Şiirin Gizemi Ezgidedir
 
Şiirden, fizik ya da marangozluktan söz eder gibi konuşan insanlar vardır ve bunlar, sözü aldıklarında, bakın bu olmamış, bunun yetkinliğini kanıtlayacak hayal gücü, bu işin üstesinden gelemiyor diye, ya da, bu masa dingilliyor, üzerine dayanılmaz, üstüne bir çiçek vazosu bile konulmaz, demekten öte gidemezler. Şiirden, büyü ya da dinden söz eder gibi konuşan insanlar vardır ve bunlar, olsa olsa, gizemli olma gizemliliğin özünde vardır, fakat bu, neden ileri gelir bilinmez diyebilirler, ya da cübbeleri, eteğini kaldırma savındakilerin, kutsallığa karşı saygısızlığından dem vururlar. Şiir üzerine konuşan ciddi insanlar olduğu kadar, ciddiyetten uzak kişiler de vardır. Onları yargılamakla uğraşacak değilim.


Tüm şiirlerin akıldışı olduğuna katılıyorum, artık bunun karşısında şaşkınlık duymayanlar, şiiri gerçekten duyabilirler mi hiç? İnsanoğlunun en büyük yaratılarından biri olan bu akılalmazlık bilgi nesnesine dönüşmekle kendi kendisini yitirebilir mi? Değişik yönlerden beni inandırmaya çalıştıkları şey, hiç kuşkusuz bu olsa gerek. İnsana ait tüm nesneler gibi, şiirin de eskidiği ve yaşayan her varlık gibi kendi kendisini yenilediği gün gibi ortadayken, kim bilir, hangi ebedi şiir adına yapıyorlar bunu? Şiir durağanlaştığında, bir bilgi nesnesine dönüştüğü kuşku götürmez; fakat benim asıl suçlandığım şey, şiirin izlediği yolun ve ölümsüzlüğünün süregidecek bir gizemi oluşturmasına kayıtsızlığımdır.


Düzyazı biçimindeki şiirin, bir sone gibi, insanların gözünde esrarengizlikten kurtulmuş bir şey olacağı günler gelecek mi? Oldukça yüklü geçen bir yüzyıldan sonra, henüz böyle bir şeyin gerçekleşmemesinden yararlanmak gerekir. Her zaman, karşısında düşüncenin tökezlediği bir iki soruyu bu kadar açıkça soran şiir ya da şiir biçimi var mıdır? Düzyazı, dizelere göre, daha değersiz ve herkese iletilebilen bir düyetisine daha yakındır ve bu nedenle, düzyazıya dayalı şiirin, şiir öncesi boşluk, başlangıç, onu izleyen duraklar ve bitiş gibi sorunlarını böylesine kolay ortaya koyması, buna dayanmaktadır. Aynı biçimde, ressamlar da, resmi yapılan şeyi tuvalin ortasına, boşlukları da çerçevenin kenarlarına doğru yerleştirme saplantısı içindedirler. Bunlara göre resim, temsil edilen şeylerin derece derece ilerlemesi ya da gitgide yoğunluğunu yitirmesiyle sonuçlanır. Hiç kuşkusuz, dizelerden oluşan şiir de aynı sorunlarla karşı karşıyadır, fakat, buradaki göz aldanması, çağdaş ve serbest ya da uyaksız dizelerde de olduğu gibi, daha çok ortaya çıkmaktadır. Belki de şiirde her defasında yeni bir satıra geçilmesi, bizi şiirin son hecesine ya da söz gelimi son sese geçişine hazırlıyor olabilir. Bu şiir diye öne sürülen düzyazı parçasının, şiir öğelerinden yalıtılması neye patlamaktadır? Bu tarz düşünülmüş nesre dayalı bir şiiri, şimdiye dek şiir, makale ya da bir makale parçası olmayan bu yalıtılmış nesir parçasını tanımamıza yarayacak bir kural var mı?


Jules Renard’ın Tabiat Bilgisi gibi, nesre dayalı şiir olmanın tüm dış görünümünü taşıyan kimi metinlerin, hiçbir zaman şiir olarak ele alınmadığı ve kabul edilemeyeceği, nedenleri gösterilerek açık bir biçimde anlatılabilir mi? (Bu parçalarda, şiirsel özniteliğin bulunmadığı sonucunu ortaya çıkaran yanıt, kızınızın neden dilsiz olduğunun açıklanmasıyla aynı değeri taşımaz. Çünkü bir şiir, dizelerle yazıldığı halde tatsız tuzsuz bir şeyse ve hiç bir şiirsel yankı uyandırmıyorsa, bunun şiir olmadığı değil ama kötü bir şiir olduğu söylenir.) Nesre dayalı şiiri şiir yapan şey, ne düzenleme, ne tümceler arası belli bir denge, ne de belli bir gelişime dayalı olmasıdır. Bu konuda ikna olmak için, düzyazıya dayalı şiirleri okuyup birbiriyle kıyaslamak yeterlidir. Bu tür şiirlerin fıkra, fabl görünümünde olanları bulunduğu gibi, betimleme yapanlar ve bir de yalnızca sözcüklerin lirik bir biçimde akışından meydana gelenleri de vardır.
 

Şiir, tarihiyle, türkülerini söyleyenler ve gerçek solfejiyle ve de aslında hiçbir zaman ortadan kaldırılamayacak olan gizemini adım adım geriletme olanaklarıyla bile, neden öğretilmesin...

Fakat, eğitimin ve şiir sanatından öğrenilebilecek her şeyin ötesinde, geriye kalan bir şey vardır, şiirin ezgisi...

Başka hiçbir şeye indirgenemeyecek olan yalnızca ezgidir. Paulhan’ın gizemli bir öz taşıdığını söylediği gizemlilik, tam anlamıyla budur.

Ezgi, şiirin hem saygınlığını sağlar, hem de başarısının göstergesi olur.

Ezgi, şiirsel yanıtlamaya boyun eğmemenin öğesidir.

Ezgi, şiirin iletişimini sağlayan ve onda mündemiç biricik nesnelliktir.


Şair, bazen açgözlü bir akbaba öznesiyle mücadele eden bir Promethe ya da, kendi şiirlerini yiyen Ugolin ya da öznenin Python’u tarafından onlarla birlikte boğulmuş Laocoon olabildiği gibi, hiç kuşkusuz, kalbi acılarla dolu, duyduklarını yazan bir insan da olabilir.
 

“Gülünç bir düşüncenin hizmetinde olan şiir”, her türlü düşüncenin hizmetinde olan her türlü şiiri mahkum etmeye yeterli değildir.


Louis Aragon / Çeviri: Eser Yalçın

ŞİİR SANATI / Louis ARAGON


Mayıs'ta ölmüş dostlar için
Sadece ama sadece onlar için

İncelik olmalı kafiyelerimde
Gözyaşlarım gibi silahların üstünde

Ve tüm yaşayanlara
Değişse de rüzgarla

Ölüler adına orda bilensin dursun
O beyaz silahı pişmanlık duygusunun

Evli sözcükler yara almış sözcükler
Suçun basbas bağırdığı kafiyeler

Dibinde çıkararak acı bir hikayenin
Çifte su sesini küreklerin
 
Hem yağmur kadar adi
Parlayan bir cam gibi

Sanki geçitte ayna
Ölen çiçek bluzda

Çocuğun çemberle oynaması
Ayın ırmakta yansıması

Dolaptaki güve otu
Bellekteki bir koku

Kafiyeler kafiyeler orda duyarım
Kırmızı ısısını kanın


Bize hatırlatın bunu
İnsanlar kadar zalim olduğumuzu

Ve yüreğimiz gücünü yitirdi mi
Unutkanlık uykusundan uyandırın bizi


Sönmüş lambayı yakın yeniden
Yine ses gelsin boşalan kadehlerden

Ben hep şarkı söylemekteyim orda
Mayıs'ta ölen dostlarım arasında
                       


Çeviri: Gertrude Durusoy, Ahmet Necdet

22.04.2008 00:34:08
...

İçide yaşadığımız kıraç dünya çok az şiir alanı bıraktı.Ama bu kıraç dünya  bile bir serapa, bir ütopyaya hatta yaşanılası güzel bir yere dönüşebilir, bir şairin her şeye kadir ellerinde.Hiçbir şey o ellerden kaçamıyor gibi-en azından temkinli bir tartma olmaksızın.

Her şey mükemmel bir suç gibi planlanıyor seçilmiş kurbanın yüreğine inmek için ki; bu kurban, kimi zaman yitik bir sevgilidir, düşsel bir okurdur ya da şairin kendisidir, kurban ve cellat olarak...

Bu mükemmel suçun uzamı ilkin şairin, insan yaşamında sonra onun insan-ötesi aklında belirir; şiirin o belirsiz av alanına kuyruklu bir yıldız gibi düşmek için. Ve yürek, yalnız bir avcıdır orada...

Onun için darbeleri bazen ölümcül olabilir.Kireçli harcını havanında ya da geçmiş yaşantılarının laboratuvarında karıştıran şair, zamanımızın Dr. Mobiusu'dur aynı zamanda.Çünkü şimdi, bu modern zamanlarda, şiirsel bir şey bulmak için kötücül bir dehaya ihtiyaç var.Ve yüreğe, antik savaşçıların paha biçilmez yüreğine ihtiyaç var, şiirin bakir ormanlarına girebilmek için ki; karanlığın yüreğidir orası...

Yanlış kullanılmış, düşmüş, eklenmiş, atılmış her sözcük intihar ya da cinayet anlamına gelebilir.Bu iyi geceye nazikçe girmeyin...

"Do not go gentle into that good night
 Rage, rage against the dying of the light
."

Ve bunun doğru olmadığını düşünmeye başlamayın bile.Çünkü sahici bir şiirsel kafa, bazı durumlarda çok tehlikeli olabilir-bu yüzden şairler dinlerden ve devletlerden kovuldu.

Onlarda istenmeyen öğe kısaca güçleriydi, diğer güç mekanizmalarını rahatsız edebilirlikleriydi.Evet nazikçe girmeyin o hayırlı geceye.Tam sizi vurduğu yerde, kendi ölümcül yaranızı görebilirsiniz çünkü...

...

Lale MÜLDÜR

mawiman 24.04.2008 04:56:55
Ruhuma çarpan sert dalgalarla aşındı falezlerim.
Uçurum olmuş benliğimden atladım.
Rüzgara teslim olurken kabul ettim mahkumiyeti.
Düşüşümün emriyle anlarken esareti, çakılmanın sertliği çarptı bedenime.
Kalbimdeki gözyaşlarım buharlaştı, uçtum.
Acının sisli fırtınalarına karıştım.

Kabullendim, kabul etmeyi öğrendim.
Öğrenmeyi öğrendim belkide.
Fırtınalarda dalgalanmayı öğrendim.
Sessizliğini yaşayamadığım habercisi olmayan bir fırtınanın kalbi oldum.
Denizlerin tuzu oldum, yandım ve yaktım.
Acı bir tat bıraktım.
Acıdım.

Yandım tükenmiş alevlerin közlerinde.
Yanmayı sevdim.
İçimdeki alevin gökyüzüne karışan sesi oldum.
Sessizliği bozdum, sessizlik oldum.
Sustum, susmayı öğrendim.

Silinmiş sesimin haykırışlarıyla uyandım.
Çığlıkların umursamaz elçisi kapımı çalarken..
Ben o kapıdan çıktım.
Arkamdan kapandım, kilit oldum.

Acısını hissedemediğim bir felaketin ruhu oldum.
Kokusuz bir bahar yeline girdim.
Senden geçtim, gidemedim.
Rüzgar gülünü terkedemedim...

14.05.2008 14:09:59
Bir Şiirin Oluşumu:Çok çeşitli biçimlerde gelebiliyor şiir.Kimi zaman üzerinde on yıl düşündüğünüz bir konunun çözümlenmesi olarak ortaya çıkıyor. Kimi zaman da bir fizik formülünü gördüğümde “Bu bir şiir” diyebiliyorum.Önemli olan neyin benim dünyama ait olduğu.Ben sürekli kafamın içinde yaşayan biriyim.Bu anlamda bana teğet geçen şeyleri her an bu bir şiir olabilir ya da olamaz diye tasniflerim.Yarı bilinçli yarı bilinçsiz bir mekanizma var.Böylelikle şiir sonsuz sınıflandırma işlemlerinden sonra ortaya çıkıyor.Birleştirici olan tek şey üslup galiba.Ama şiir yaşanan ve ifade edilemeyen bir şey.Şiirin ille de yazılması gerekmiyor.


***


Antimadde-Şiir:Hem öylesine yanımızdaki zaman, bir süre sonra yağmur her şeyi silecek ve ancak o zaman şiiri dinlemek mümkün olacak.Şimdilik siyanür kokluyor ve kokain kelimelerle konuşuyoruz.Sürükleniyor ve resmi dünyanın dışında dansetmesini öğreniyoruz.Sevecenlik martıkemiği maskesini uzatıyor ve tüketim toplumunun antimaddesi şiir, beliriyor karanlık bir ışıkta.

Lale MÜLDÜR

SefiL|SaH 27.05.2008 13:28:44
şiir üzerine yazmışsın ( alıntılar yani )... okudum. Beğendim mi beğenmedim mi bilmiyorum,aslında kafa da yormuyorum ve bende bir iki cümle kurmak istiyorum hocam...

şair hara-kiri'dir bence ve şiir de okunası bir vasiyet... yahut şiir tanrı kelamıdır ve şair ise insanoğlu-kızı...

ama bence en güzel tanım şu diye düşünüyorum...  şair : yeni bir ana dil
                                                                     şiir : yeni bir okuma biçimi...




30.05.2008 16:21:19
Şiir, bir beğeni olarak çok kısır kalacaktır fakat kendi içinde, kendi için bir beğeni sunduğunda ise bundan soyutlanacaktır...

Şiir için kafa yormaya başlanıldığı an, şiir ezgisini hissettirmekten uzak duracaktır...Uzaktan, çok uzaktan bir seslenişle hissedilebilen tınılar, herkes için aynı etkiyi uyandıramayacak denli tınının kendisinden kopup, kendisine ulaşan bir öz mayaya sahiptir...

ve

Tanım en kuvvetli sızıdır, bundan uzak durabildiğimiz ölçüde içine sızıp işleyebiliyoruz tanımlamaya çalıştığımızın...

06.07.2008 23:10:47
ÖTEDE ÜRPERİR ŞİİR

Öte de ürperir şiir. Yeri orasıdır çünkü. Dilden önceydi. Tarihten önce. Dilden ve tarihten sonra da olacaktır.

Öte, başlangıcı bir anlamda olmayan, başlangıcı dilde belirtilemeyen. Başlangıcı olmayanın, bitişi de olmayacaktır. Öteye geçme o, saptanamayan önceye dönmedir.

Şiir bir edebiyat türü olarak yazılı hâliyle yalnızca bir hatemdir: Bir mühür. Hatem, bir bitiş demek aynı zamanda. Üzeri yazılı, mühür olarak kullanılan yüzük de demek.

Şiir, öteyle bu dünyayı bağlayan mühürdür, mührün mumudur da. Mum sözdür. İki dünya arasında köprü olan. Mühür mumu. Şiir sözü. Bu mührün bitişi göstermesi ilginçtir. Hatem-î dünyâ.

Öte, şiirin sözüne açılmıştır ya, şâir ne kadarını, nasıl görecektir? Öte, bilinseydi, öte olamazdı. Yazılsaydı öte olamazdı. Bir tutum olarak şiir yazılamaz, yaşanır. Duyulur. Öteyi yazdığınızda, beriye çekilmiş olursunuz. Örneğin, Yolculuğa Çağrı şiirinde Baudelaire şöyle betimliyor öteyi.

                        Orada her şey güzellik, dinginlik

                        Yalnız düzen, keyif ve zenginlik

Baudelaire'e göre güzellik (beauté), dinginlik (calme), düzen (ordre), keyif (volupté) ve zenginlik (luxe), ötenin özellikleridir. Hâşimin O Beldesine hem yakın hem uzak bir yer mi acaba?

Öte, bir yer (topos) midir? Öteyi, edebiyatın bir türünün yazarı olarak şâir bir yer olarak görmek eğilimi taşır, bir ütopya olarak, Oraya yolculuk yapılacaktır.

Yeniyi, farklı olanı, bulmak için, cennet de olsa, cehennem de olsa, bilinmeyenin dibindeki yeni yakalanmaya çalışılacaktır. Yine Baudelaire'in Yolculuk'unda görürüz bunu.

                        Dalalım uçuruma cennet cehennem fark eder mi?

                        Dalalım dibine bilinmeyenin bulmaya yeniyi!


Buradaki öte tutkusu, başlangıçtaki şiir kültürünü, dil öncesi şiir tutumuna yönelik arayışı yansıtıyor. Bilinmeyenin ardına düşmüş, yeniyi arayan şâir, öteye geçmeye hazırlanmaktadır. Ötede ne bulacaktır? Dil öncesi dönemdeki o büyük dönüşümün izini arayan şâir, doğanın kendini ortaya koyuşunda yaşadığı etkilenimi doğaya doğa koymak, doğaya doğa olmakla karşılamaktadır. Doğanın verdiğini kendisi doğa olarak ödeyecektir. Doğanın altında kalmayacaktır! Öte, bu dünyanın altında kalmamakla sınırlarına varılacak bir alandır. Öteye, beriye beri koyarak, dünyaya dünya koyarak, dünyaya dünya olarak gidilir. Walt Whitman'ın sözleriyle:

                        Göz kamaştırıcı dehşetli büyüklüğüyle ne çabuk öldürürdü beni gün doğumu,

                        Şimdi ve her zaman kendimden gün doğumları göndermeseydim ben.




Ahmet İNAM / Nisan 2005, İstanbul

 


Sayfa: [ 1 ]