|
||
| Bu yazıya "sizden" başlayacağım... Şu anda, bu sayfalarda yazılmış olan yazıları okumaktasınız... Şimdi bu "okuma" ve "anlama" sürecinin ayrıntılarına odaklanalım biraz: Ekranınızdan, gözlerinizdeki retina tabakasına saçılan ışık ışınları, akıl almaz bir hızla elektrik sinyallerine çevriliyor. Bu elektrik sinyallerini işleyen bir dizi karmaşık hücreden oluşan şebekeler, ışık ve gölgelerden oluşturdukları bu sinyalleri, özel sinir hücrelerine aktarıyorlar. Bu sinir hücreleri de, oluşturulan elektriksel sinyalleri beyninizin arka (oksipital) bölgesinde bulunan görme alanına iletmekle görevli. Gözünüzden, beyninizin arka kısmına gidene kadar bir kaç yere de uğruyor bu sinyaller. Gereksiz olanlar (ekran parlamaları, yansımalar, ışık/gölge değişiklikleri, odaklandığınız nesne dışındaki görüntüler, göz küresinin titreşimlerinden kaynaklanan sarsılma ve bozulmalar vb.) bu ara duraklarda süzülerek, sizin bilincinize ulaşmaları engelleniyor (ama isterseniz, onların da farkına varabiliyorsunuz; dikkat edivermeniz yeterli). ![]() Şekil 1. Gözlerinize düşen elektrik sinyallerinin beynin arka (oksipital) bölgesine gidene kadar izlediği yolların ileri derecede basitleştirilmiş bir şeması. Beyinden alınmış yatay bir dilim üzerinde yollar ve ana durak/değerlendirme noktaları gösterilmekte. Ana hedefe, yani görme alanına ulaştığında ise, bu elektrik sinyalleri, daha önce öğrenmiş olduğunuz verilerle karşılaştırılıyor. Okuduğunuz kelimeler, hafızanızdaki kalıplarla karşılaştırılıyor ve siz, okuduğunuz metni anlayabiliyorsunuz. ![]() Şekil 2. Okunan (A) ve işitilen ( kelimelerin beyinde anlamlandırılması için beynin izlediği temel yollar. A: Görme yoluyla gelen sinyaller beynin arka bölgesine aktarılır. Buradan, "Wernicke alanı" denilen özel "anlamlandırma alanı"na aktarılan veriler, daha sonra, konuşma hareketlerinin planlanmasının yapıldığı "Broca alanı"na gönderilir. Buradan da motor beyin alanları vasıtasıyla, okunan kelimelerin sesli olarak ifadesi, veya okunan kelimelerin anlamlarına ilişkin konuşmalar gerçekleştirilir. B: Aynı yol, işitme sistemiyle lisan algılanması için de geçerlidir. Tek fark, işitme verilerinin beynin arka bölgesine değil, şakak lobu (temporal lob) dediğimiz bölgedeki iştme alanına gitmesidir. Buradan sonra yine Wernicke ve Broca alanları, anlamlandrıma ve ifade işlemlerini gerçekleştirirler. Bunlar "temel yollar" olup, gerçek mekanizma çok daha karmaşıktır.Dikkat ettiyseniz, ışık ve gölgeler, gözünüzün retina tabakasına ulaştıktan sonra, artık tamamen elektriksel sinyallere dönüştürülerek, hiç bir şekilde ışığın ulaşmadığı, kafatası içinde tam bir karanlık içinde bulunan beyin bölgeleriniz tarafından “görüntü” olarak tanınıyor. Yani beyninize ulaşan sinyal sadece bir seri elektrik akımı olduğu halde, siz “görebiliyorsunuz”! Sadece görme duyunuz için değil, tüm duyularınız için bu durum geçerli. Dokunma, tatma, sıcak/soğuk, titreşim algılama, işitme, basınç, ağrı... Aklınıza gelebilecek tüm duyular, iç veya dış ortam sinyallerini uygun elektriksel sinyallere dönüştüren algılayıcılar (reseptörler) sayesinde algılanıyor. Kısacası, algılamanızın merkezi olan beyninizin içinde, aslında elektrikten başka bir şey yok. Pekala bu elektriksel sinyaller nasıl oluyor da birbirleriyle karışmıyorlar? Bu sinyallerin her biri, beynin belli bir bölgesine ulaştırılmak üzere yönlendiriliyorlar ve böylece, işitme sinirlerinizden gelen verilen beyninizin şakak (temporal) lobuna, gözlerinizden gelenlerse arka beyin (oksipital) lobunuza gönderiliyor. Bu “yer ilkesi” sayesinde, beyniniz hangi verinin nereden geldiğini anlayıp, ona göre yorumlayabiliyor. Bir düşünce deneyi Şimdi, ilk okuyuşta garip gelebilecek bir düşünce deneyi yapalım: Gerçekte mümkün olmamasına rağmen, örneğin görme sinyallerini beyne taşıyan görme sinirlerini, normalde gittikleri yer olan beynin arka lobundan çıkartıp, tat almayla ilgili beyin bölgesine bağladığımızı düşünelim. Bu durumda ne olur? Gözünüzden ışık uyarıları ile oluşturulan elektriksel sinyaller, tat bölgesine giderek sizde “değişik tad” hisleri uyandıracaktır! Bütün duyular için aynı düşünce deneyini yapabilirsiniz. Yani gerçekte bu deneyi yapmak mümkün olsaydı, “sesin rengini”, “ağrının sesini”, “kelimelerin tadını” vb.. hissedebilecektik... Benzer tecrübeler, beyin ameliyatları sırasında, bilinci açık hastaların değişik beyin bölgelerine verilen elektriksel uyarılarla da kaydedilmiş durumdadır. Beynin farklı yerlerine verilen minik elektrik akımları, kişilerin farklı hisler deneyimlemelerine ve istemsiz olarak hareket veya sözler ortaya koymalarına neden olabilmektedir. Çünkü beyin, kendisine gelen sinyalin kaynağından habersizdir ve sadece kendisine geleni değerlendirmekle yükümlü bir organdır. Dış Dünya? Kısacası, “dış dünya” dediğimiz algılar bütünü, sadece beynimizin, kendisine çeşitli alıcılardan gönderilen elektriksel sinyalleri yorumlaması esasına dayanır. Dahası bu alıcıların kapasiteleri de oldukça sınırlıdır. Söz gelimi, gözünüzdeki algılayıcılar, tüm elektromanyetik tayfın çok küçük bir bölümü olan “görünür ışık” (350-700 nm dalgaboylu ışınlar) aralığına hassastır; onun dışındaki uyarıları algılayamazlar. Kulağınızdaki işitme algılayıcıları 20-20.000 Hz frekansındaki sesleri algılayabilirler. Her algılayıcının benzer bir aralığı, yani sınırlılıkları vardır. Yani, algılayıcıların kabiliyeti nisbetinde içimizde inşa ettiğimiz “gerçeklik”, dış dünyanın ancak çok ufak, basit ve eğreti bir temsilinden ibarettir. Hal böyle iken, gerçek dünyayı aslına yakın bir şekilde algılıyor olduğumuza inanmak, oldukça büyük bir safdillik olacaktır. Bilimsel verilerin bu gün bize gösterdiği kadarıyla, dışımızdaki gerçekliğin, algıladığımıza göre çok farklı olması oldukça yüksek bir olasılıktır. Hatta, 1999 tarihli ünlü Matrix filmindeki “sanal yaşamlar”ın oluşturulabilmesi için kuramsal herhangi bir engel bulunmamaktadır. Vücuttan ayrı bile olsa, hayatta tutulan bir beyin, uygun uyaranlar sağlandığında kendisini farklı ortamlarda farklı deneyimler geçiren bir canlı olarak algılayabilir. Yani, siz şu anda, bilgisayarınızın başında ve rahat koltuğunuzda bir makale okuduğunuz sanrısını yaşayan bir “kavanozdaki beyin” olabilirsiniz! İşin kötüsü, bunun aksini ispatlamak için elinizde çok da fazla kanıt yok... Sağduyuya oldukça ters gelen bu sonuç, bilimin son yıllardaki gelişmelerinden çıkan bir sonuç aslında. Fakat bir taraftan bakıldığında, hiç de yeni değil! Örneğin büyük filozof Eflatun (Platon), ünlü “mağara” benzeşiminde, dünyadaki biçimlerin “idea”lara karşı ne kadar hayal nisbetinde olduğunu anlatmak için, gerçeklik hakkındaki tek bilgileri zincirlendikleri mağaranın duvarına vuran dış dünyanın gölgelerinden gelen ve bütün gerçekliği o gölgelerden ibaret sayan bir mağara ahalisini örnek verir. Hayatları boyunca başka gerçeklik görmemiş bu insanlar için, mağaranın dışında renkli ve çok boyutlu bir gerçeklik olduğu fikri, en basit tabiriyle “çılgınca”dır; fakat ne çare ki, gerçek budur! Kısacası, modern sinirbilimlerinin bizi getirdiği nokta, aslında bir çok düşünürün, mutasavvıfın ve kadim bilginlerin daha evvelden hissettikleri şüphelerin bir kez daha doğrulanmasından ibarettir. Dış dünya dediğimiz şey, çok sınırlı algılayıcılarımızın gönderdiği sinyallerden yola çıkarak “beyin” dediğimiz organ tarafından oluşturulan bir “görüntü”den ibarettir. Bu görüntünün aslını ise, maalesef henüz kimse göremedi! Aslında kuramsal olarak gerçekliğin “gerçek” yapısını anlamanın bir yolu varmış gibi gözüküyor: Eğer bu yorumlamayı tamamen beyin yapıyorsa, beynin çalışma sistemini tam olarak anladığımızda, belki de gerçekliğin doğası hakkında çok daha fazla şey öğrenebileceğiz. Fakat!... Fakat burada da çoğu kez gözden kaçan çok sıkıcı bir “gerçek” var: Beyin dediğimiz organ da, yine aynı zayıf algımızla algılayabildiğimiz bilgilerden çıkarsadığımız bir “algı”... “Gerçek beyni” nasıl “görebileceğiz”? Ayrıca, hakkında her gün yeni bir bilgi sahibi olduğumuz beynimizi anlamak için kullanabileceğimiz en kuvvetli araç, yine kendi beynimiz! Nihai soru ise şu: Beyin kendi kendisini nasıl anlayacak? Bazen sorular, cevaplardan daha çok şey anlatıyor insana... ![]() |
||