|
||
| EN KISA ANDIR MUCİZE yalnız kalmaktan daha kötü şeyler de vardır hayatta ama genellikle bir ömür alır bunun farkına varmak o zaman da çok geçtir ve çok geçten daha kötü bir şey yoktur hayatta. -- --Yazarlar,Tanrım sen beni yazarlardan koru; Alvarado Caddesi'ndeki fahişelerin muhabbeti çok daha ilginç ve özgündü. --Siyaset mi? Siyaset aynı kadınlar gibidir; onlara ciddi bir biçimde dalarsan balıkçı çizmesinin altında kalmış solucana dönersin. --Şairler türünün en aşağılık yaratıklarıdır - sanat alanlarının dışında. --Bir kadını ilk tanıdığında sende diğerlerinden farklıymış izlenimi bırakır, ama ilişki derinleşince birden değişir ve (küçük farklılıklarla) tıpkı ondan önce beraber olduğun kadınlara dönüşür. --Bir köpek havladığında sen de ona havlamazsın. Bana bir köpek havladığında ben bazen havlarım gerçi... --Yazarlar arasında bir tür aşırı züppelik var, iyi yazanlarda bile. Benim için özel insan iyi bir tesisatçı ya da araba tamircisidir, ya da iç kulvardan bastırıp birkaç dolar yatırdığım atla birinci gelen jokeydir. --Alçakgönüllü yazar yoktur. Hele alçakgönüllü kötü bir yazar, mümkün değil. Ama onlarla sadece posta yoluyla iletişim kuruyorsan o kadar da vahim değildir. Asıl tiksindirici olan kişisel ziyaretler; sen yazıyorsun, onlar da yazıyor ve sırf bu yüzden aranızda bir kardeşlik bağı olduğunu varsayarlar. Kedilerimle birlikte olmayı yeğlerim. Her gün fazlasıyla insan görüyorum zaten, çoğunun iyi yanı da yazmamaları. --Yazmakla ilgili esas mesele yazmaktır,yazmaya dair konuşmak değil. --Ölüm yaklaşıyor ama onun bile ölümlü bir yanı var sanki -partilerin sonunu başına hep yeğlemişimdir zaten. --Neyse, kendime göre bir bok çukuru inşa ettim burada, içinde oturup etrafıma bok fırlatıyorum. Küçük ve büyük pişmanlıklar var. Ve söylenecek şey değil ama-hayatımda yerinde olmayı arzulayacağım biriyle karşılaşmadım. Bu bir yanılsamaysa bile,talihli bir yanılsama. --Kölelik kaldırılmadı, sadece bütün renkleri kapsayacak biçimde genişletildi. --Kader tanrıçasının zalim olduğu ve sonunda hepimizin posasını cıkaracağı doğru; ama sıkı,olumsuz bir kaybedenden daha yıldırıcı hiçbir şey yoktur. İşin sırrı şunda yatıyor; herkes kaybedebilir,kaybetmek yeteneklerin en kolayıdır. --Fante bana duygu dolu cümleyi verdi; Hemingway yalvarmayan cümleyi; Thurber zihnin elinde olmadan yaptıklarına gülmeyi bilen cümleyi; Saroyan kendini seven cümleyi; Celine sayfayi bıçak gibi kesen cümleyi; Sherwood Anderson cümlenin ötesindeki cümleyi.Hepsinden bir seyler ödünç aldığımı sanıyor ve bunu itiraf etmekten utanç duymuyorum. Sadece bir şeyler eklemiş olabileceğimi umuyorum. Ne yaptığımın farkında olsaydım artık yapamazdım. --Evet, "güzel bir kıç" için ödenen bedel fazlasıyla yüksek. Sadece şikayetleri de değil sorun, eleştirileri. Kadınların erkeği çiğneyip tükürmek gibi kendilerine özgü bir tarzı var. Erkek başına gelenleri anlamaya calışırken onlar sürdürürler yaptıklarını yapmayı. Seni ilk tanıdıklarında hayallerini süsleyen şövalyesin; 3 ay sonra tesisati tıkayan kocaman bir bok parçasına dönersin. Bir de arkadaşları,akrabaları,ne yapılması ve nasıl yapılması gerektiğine dair fikirleri var-insanın duygularını ve ruhunu yiyip bitirir. 29 günlük bir ayda 31 gün süren aybaşlarını da unutma. Koluna bir dilber takmış adama acıma duygusu hissetmeden baktığımı hatırlamıyorum. --Hayatın illetlerine karşı bildiğim tek ilaç sürekli kuzeye gitmek ve uyumak. Ama bir süre sonra kuzey biter ve uyanırsın. --Benim için bu dünyadaki en güzel görüntülerden biri kapalı bir kapıdır.Benimki ya da onlarınki. --Yılların bana öğrettiği şeylerden biri bu oldu; mutluluğu yakalamışsan, sorgulama. --Okuyacak kitaplara ihtiyacımız var ve okuyacak fazla bir şey yok. Bugün hipodromda örnegin,otopark görevlisi bana, "intihar düşüncesine kapıldığımda kitaplarını okuyorum,bana iyi geliyor." dedi. "Teşekkür ederim," dedim ona, "ama ben ne okuyacagım?'' --Sürekli yanlış anlamaya meyilliler için kaygılanıyoruz ama onlar bizim için hiç kaygılanmıyorlar, ya da yanlış nedenlerden ötürü kaygılanıyorlar. --Bir yazarı yüreklendirecek tek yol daktilonun başına geçip yazmaktır. Gerisi saçmalık. --Üniversiteler içinde bulundukları uyurgezer halini pek pek severler.Öğrenim yerlerimizin, sanatta en azından yüzyıl geride olması tuhaf, değil mi? --Söz bizi kendimizi öldürmekten alıkoyan mucizedir. --Kendi adıma şiirde gelecek görmüyorum; hassasiyet ve sezgi ayaklarına yatan züppelerin evi konumunda bence. --Acıdan gelir, lanetlenmekten gelir, olanaksızlıktan gelir. Ruhun karnına indirilen bir yumruktur Sanat. Yanmaktan gelir,dağlanmaktan gelir,şiddetten gelir. Ölümün ortasında fazlasıyla hayatta olmaktan gelir. Yeni ve korkunç yerlerden gelir...eski ve korkunç yerlerden gelir. --Kitaplardan öğrendiği her şeyi unutmalı insan. Baştan başlayıp gördüklerinden ve hissettiklerinden öğrenmeye bak. --Kapıldığım en büyük yanılsama bir erkeğin gerçek bir insan olabilmek için mutlaka bir kadınla birlikte olması gerektiğiydi. --Başkalarına şiirin nasıl yazılacağını ögretebileceğini sanan insanlara gelince; öncelikle insanlık hakkında hiçbir şey bilmiyorlar, sonra da şiir hakkında. Kendilerini değerli hissetmelerini sağlıyor, hepsi bu. Kendilerini değerli hissetmeye ihtiyaçları var, onların hastalığı da bu. --Kendimizi aldatmayalım, farklıyız ama aynıyız. --Yazarların coğu, işlerinin dışında, son derece rezil ve tatsız kişilerdir. Çoğu tek şey üzerine kilitlenmistir; ego. --Saşırtıcı ve ürkütücü bestelerden geçilmez klasik müzik. Bana öyle geliyor ki,müzik bir şekilde en yüce ruhları çekmiş kendine. --Küçük şeylerdir bizi dans ettiren. --İnsana yaşamaya devam etme gücü vermedikten sonra neye yarar ki sanat? Neye yarar... --İyi yazmayı ögrenmenin en iyi yolu iyi yazarları okumak ve yaşamaktır. --Cesur insanların çoğunun hayal gücü zayıftır. İşler yolunda gitmezse başlarına gelecekleri kestiremezler sanki. Gercekten cesur olanlar hayal güçlerini yenip yapmaları gerekeni yapanlardır. --Arkadaşlık bu demektir: deneyimin önyargılarını paylaşmak. --Entelektüel basit bir şeyi karmaşık söyleyebilen kişidir; sanatçı ise zor bir şeyi kolay. --Bir hayali bir tek sen görüyorsan adama ya aziz derler ya da deli.-- |
||
|
||
KAYBEDİLMİŞ BİR BAHİSTİ HAYAT… ![]() En çok viskiyi özlüyorum. Ve kadınları. Sonra viskiyi ve kadınları yazmayı. Aslında viski ve kadınlar arasında bir seçim yapmak çok zor. Belki onları yaşamak ve yazmayı birbirinden ayırmak da çok doğru değildir. Her neyse. Özlediğim şeyler var en azından.Önce boksörler vardı. Puro ve viski kokan nefesler, ringin üstüne pus gibi çullanmış acımasızlık.Çocukluğumdan eksik kalmış maskesiz kahramanların birkaç rauntluk savaşları. Başkalarının acısını izlemek, düşen sen olmadıktan sonra çok önemli değil birinin düşmesi. Hayat bundan başka nedir ki? Babamın sağ kroşesi bir boksör kadar sıkıydı. Ben de bunu bir oyun haline getiren sayısız kahramanıma sarhoş tezahüratla ödedim borcumu. Benim için zaten kaybedilmiş bir bahisti hayat.Beyzbol, Amerikan futbolu. İlkokul, lise yıllarım. Çoğu zaman ıskalardım topu. Ama bir defasında öyle bir çivilemiştim ki tahtayı topa. Birinci sınıftaydım. Stanley Greenberg bendeki ustaca gizlenmiş işe yaramazlığı gözünden kaçırsaydı sınıf takımına aldıracaktı o vuruş beni. Boşalmaktan bile güzel bir histi, bir kere yapmak, yapabiliyor olmanın garantisi gibiydi. Tabii yanlış hatırlamıyorsam. Ama hala neyin yapılmaya değer olduğundan emin değilim. Sonra at yarışlarında denedim kaderimin bana göründüğü kadarıyla yanlışlığını kanıtlamayı. Ama her finişte tek kanıtlanan benim yalnızlığım ve yenilmişliğimdi. At yarışlarına gitmeyi hep sürdürdüm, Hemingway’in boğa güreşleri gibi bir şeydi benim için. Çoğu zaman beni yazmanın eşiğine getirmekte kullandım atları. Yalnızlık ve yenilmişliği bu kadar görünür ve hissedilir kılan şeyler bazen bir şeyleri ateşler insanda. Bazı şiirler böyledir. Bazı dizeler. Sek gerçeklik.Boksörünü seçersin. Atını seçersin. Bunları seçmek farklıdır. Her şey kâğıt üzerindedir. Ve bazen bile bile kaybedecek ata oynarsın, bazen sırf bir seçim yapmış olmak, sırf kendin gibi olmak için yaptığın gibi. Seçim yapmak ne zaman kolay oldu ki? Hayatı bir kat daha çekilmez hale getirmek, bir bardak daha az içki. Neden kendi belimi bükeyim eğer hep iki santim uzakta kalıyorsa ağzım bir yerimden?Alkolü kadınlarla beraber tanıdım denebilir. Aynı zamanlarda yani. Lisedeydim ve her yanımda, yüzümde, sırtımda, göğsümde ve bacaklarımda korkunç irinli çıbanlar çıkmaya başladı. Kadınlar acımasızca mükemmeldi. Lila Jane sınıfta donunu gösterirdi. Ölümcüldü, baş döndürücü, mide bulandırıcıydı. Tam gerçekler birbirlerini katlanılır kılmaya başladılar derken tıp literatürüne geçecek kadar berbat bir akne vakası olmuştum. Kızlar bana bakmıyordu, zaten bakmalarını da istemezdim. Güzel, gencecik vücudum, dehşet verici bir irin tabakasıyla örtülmüştü. O tabaka lise hayatım boyunca beni kızlardan ayrı tutan bir zar işlevi gördü.Aylarca tedavi gördüm, insanı ölümden bile medet umamayacak hale getiren iğnelerle her yanımda açılıp konuşmak isteyen ağızlar gibi beliren irinli baloncukları patlattılar, aylarca. Bir hemşire yaptı bunu. Otuz yaşlarında yumuşak etli bir kadındı. Bayan Ackerman. Benden iğreniyordu. Bu beni çok etkilemişti. Ondan hoşlanıyordum. Bayan Ackerman bana şefkat gösteriyordu. İlk defa bir kadın bana şefkat gösteriyordu.Çok uzun bir süre bir boka yaramadı tedavi. İnsanlar sokakta benden korkuyor, gözlerini indiriyorlardı. Zaten onlardan merhamet veya herhangi bir şey istediğim yoktu. Bana yatacak bir kadın verin ve biraz viski, dünyanın en mutlu adamı olurdum. Bunun için biraz beklemem gerekti. Hastayken yatağımda yatar, günlerce Birinci Dünya savaşı’nda savaşmış bir Alman pilotun maceralarını yazardım, Baron von Himmlen. Elimden geldiğince düzgün bir herif yapmıştım onu.Tedaviyi değiştirdiler, artık her tarafımı sargılıyorlardı, yüzüm sargılıydı. Gözlerimi görmek için insanların çaba sarf etmeleri gerekiyordu. Kendimi harika hissediyordum, görünmez adam, istediğimi dikizliyor, istediğim hayalleri kuruyordum sargılarımın altında. Ve işe yaradı. Aknelerim giderek azalmaya başladılar. Kadınlarla ilişki kurmak bir nebze kolaylaşmıştı.Okula geri döndüm. Edebiyatı keşfetmiştim, halk kütüphanesine gidip geliyordum, elime ne geçirirsem okuyordum. Çoğu kusmuk gibiydi. Bazıları ise sihirdi; D.H. Lawrence, Sherwood, Anderson, Auden, ilk Hemingway’ler ama kısa süre sonra sıkıldım edebiyattan, okumaya değer bulduğum ne varsa okumuştum ve bitmişti. Bu kadar olamazdı herhalde, ama içinizden hep bunu geçirmez miydiniz her hayal kırıklığında?Şimdiye kadar tanıştığım şeylerin içinde değdiği diğer her şeyi kapsayan, kendi çekilirliğiyle kaplayan tek şeydi alkol ve kadınlar. Ben de hep içtim ve hep düzüştüm. Diğer her şey bir hobi gibi kaldı yanlarında, yazmak dışında, ama sanırım yazmak da onlarsız çok mümkün değildi. Mezun oldum sonra. Ve bir ara on yıl bıraktım yazmayı. On yıl tek kelime çıkmadı içimden, on yıl boyunca bahçelerimi, viski ve birayla suladım. Boktan işlerde çalıştım, insan emeğinin beş kilo et kadar değerinin olmadığı mezbahalarda, iletişimsizlikten ölmekte olan bir dünyanın mektuplarını dağıttım kalp yetmezliği çeken bir adamın kalbine benzeyen postanede. Böyle bir on yıl büyüttüm içimdeki kandan bahçeleri ve neredeyse ölüyordum. Her şeyin bir bedeli olduğu doğrudur belki de.Beyaz, plastik eldivenli zebanilerle dolu cehennemden yeni çıkmıştım. Bir zehir kadar sıcak hayatı yeniden damarlarıma doldurmuşlardı. Orada iyi hissetmiyordu kendini hayat, hiç hissetmemişti. Çıkmak gitmek istemişti, ağzımdan, kıçımdan fışkırmıştı o on yılın sonunda. Ve kendimi County General Hospital denen cehennemde bulmuştum.Çıkar çıkmaz içtim ve kusar gibi şiir yazdım. Damarlarımdaki yeni hayatı yıkadım, dezenfekte ettim alkolle yeniden, yeniden ben oldum. Şiirler biriktikçe birikiyordu, artık nefes alacak yer kalmamıştı bana. Bir şey yapmak gerekiyordu o şiirlerle. O zaman bir bahis daha oynadım. Dergi yöneticilerinin bir listesini buldum, gözlerimi kapatıp parmağımı bir isme koydum. Sonra, “Tamam, neden bununla uğraşmayayım? Muhtemelen Teksaslı, çirkin yaşlı karının tekidir,” dedim. Ne yaşlıydı ne de çirkin. Evlendik. İki buçuk yıl boyunca bir milyonerle evli kaldım. Yazmaya devam ediyordum. Ağzıma sıçılmıştı. Evli olduğum kadını sevmiyordum. Zengindi ve onda da zenginlerdeki fedakârlıktan yoksun şımarıklık vardı. Ona, aramıza kendini onu göremediği bir duvar gibi ören zenginliğine karşılık iki buçuk sene sevgisizlik verdim. Eğer evlenirken bana parasının yarısını verseydi belki farklı olurdu, duvar daha aşılır, ben daha katlanılır olurdum. Ama sanmıyorum.Bana yalnızca yeni bir araba verdi, o da ayrıldıktan sonra. Bense ona hiçbir şey vermedim.Bir pişmanlığım var mı? Ne garip. Neden olsun ki bir pişmanlığım? Pişmanlık duyabilecek bir şeyi yapmış olmak o pişmanlığı duymamı gereksiz kılar. Ben hiçbir zaman birinin benim günahlarım için öldüğüne ya da öleceğine inanmadım. Aklıma yatan tek pişmanlık yapılmış değil, yapılmamış bir şey yüzünden hissedilen olabilir. Evliliğimden bile pişman değilim. En azından yeni bir arabam oldu.Her şey yapmak zorunda olduğunuz boktan seçimlere bağlı. Öte yandan, neyi seçtiğimin de hiçbir zaman çok fazla bir önemi olmadı. Seçeneklerin hepsi eşit boktanlıktayken seçimin kendisinin ne önemi olabilir ki?Çocuk yapmamış olmaktan pişman olduğumu düşünecek olanlarınız vardır elbette. Tamam. Bu dünyaya bir umursamaz, güvenilmez ayyaş getirmek konusunda çok düşündüm dürüst olmak gerekirse. Aslında belki biraz da yoklukla alakalıdır cevap veremeyişim. Veya babalık makamına güvenim olmayışıdır sebep sadece. Tek gördüğüm örnek kendi babam, iyi ki, o yetti de arttı çünkü. İşsiz, güçsüz, mutsuz adamın biri. Diğer herkes gibi mutlu taklidi yapmaktan yorulmayan, bokun içinde olduğunu herkese ilan etmekten sakınan bir adam, bir ayyaş, kırıcı, yaralayıcı, hatta bazen yaramın ta kendisi.Babamın ustura kayışının ucunda olurdu umut haftada ne az bir defa, askısına geri asıldığı anda fayanslarda pusuya yatmış umutsuzluğa haykırmaya başlardı. Nefesi tükenene, dizlerimin bağı çözülene kadar. Pantolonum ve şortum ayak bileklerimde, odama yalpalardım. Her hafta bir savaş kaybederdim ben o banyoda. Annem, dışarıda, kaçak sevgilisini polise teslim etmiş biri kadar bile içi yanmayarak sessizce beklerdi. Onun da sırası gelirdi arada bir. Onun da bir insan olduğunu anladığımda annem hıçkırarak ağlıyordu.Ben babam olmamak için çocuk yapmadım.Çok kadınım oldu ama. Sayısız, ama her biri tek ve eşsiz, her biri ‘bir’, hepsi tam ve eksiksiz. Her kadını teniyle, kokusu, sıcağıyla sevdim. Hepsini tek tek, elimden gelen en büyük özenle, yoğun bir istekle, sarhoş bir şehvet ve nefretle sevdim kadınlarımı. Bütün bahçelerimi kasıp kavuran yangınlar oldu aralarında, beni ölüme yaklaştıranlar, ölüme yakıştıranlar, ölüme yakışanlar oldu, beni hayatımdan alıp çakalların ortasına kemiksiz bir et yığını gibi fırlatanlar oldu, beni öldürenler, benim için ölenler oldu. Ama hiçbiri bende ölmedi, onlar yeraltındaki kasabamın en güzel kızları şimdi, acımasız baştan çıkarıcılıklarıyla sokağa çıkmaları yasaklanması gereken. Kadınlarım. Hiçbirini annem olmaya zorlamadım karınlarına bir çocuk sokarak.Şanslıydım sanırım. Beni dinleyecek birileri oldu hep, John Martin, Black Sparrow yayınevinde, en büyük şansım oydu. Bana bir şans verdi. Benim şanstan anladığım bu en azından. Annemle babama gelince, onu bile bir şans olarak görüyorum. Birçok yaşıtımdan daha az şaşırtıldım hayat tarafından. Bana bir şeyler ters gidince ağlamamayı öğrettiler. İlk tohumları onlar savurdular bahçelerime.Sonra kanser geldi. Alkol ve kadınlar ve daktilom hiç gitmedi.O gelmeden neden intihar etmedim bilmiyorum. Üşendim galiba. Hayat, sonlanmak için bile bu kadar çabaya değmez bir şeydi. Neden yazdığımı da bilmiyorum. Neden beni yaşatacağını bildiğim şeyleri yaptığımı. Canım istiyordu herhalde. Benim de cevaplayamadığım sorularım var herkes gibi. Sanırım bütün sorularıma verebileceğim en geçerli cevap, “nasıl ve neden yaptığım umurumda değildi, ben de öyle yaptım” olur. Canım öyle istedi. Ama ben yalan söylemeyi severim, oyun oynamayı. Bazen başka cevaplar veririm. Gerçek kimin umurunda. Ben kimin umurundayım? Babamın ustura kayışının. Dürüstümdür. Siz benim umurumda değilsiniz.Her şeye rağmen özlediğim şeyler var, ve her şeye rağmen -sanırım- şimdi bir tohumum birilerinin toprağında. Ölüm de hayatı, hayatı oluşturan o boktan seçimler silsilesini anlamlandıramadı. Her şeye rağmen, yaşamayı denedim. Ve tek diyebileceğim -pişman değilim ama,- siz denemeyin. BÜYÜK ZEN DÜĞÜNÜ’nden Bir Dolar ve Yirmi Sent En çok Yaz sonunu seviyordu, hayır Sonbahar, Sonbahar’ı belki de, her neyse, kumsal serin oluyordu ve gün batımından hemen sonra kıyıda yürümek hoşuna gidiyordu, kimseler olmazdı ve su kirli görünüyordu, ölümcül görünüyordu su, ve martılar üstüne doğru uçtu, gözlerini, ruhunu, ruhundan arta kalanı ister gibi uçtular üstüne doğru.ruhundan geriye pek bir şey kalmamışsa ve bunun farkındaysan, biraz ruhun vardır yine de.sonra kumlara oturup suya bakardı ve suya bakınca her şeye zor inanılırdı, Çin diye bir ülke olduğuna veya ABD veya Vietnam gibi bir yere, bir zamanlar çocuk olduğuna, hayır, aslında buna inanmak zor değildi, onu unutamazdı. bir de erkeklik çağını: işler ve kadınlar, sonra kadınsızlık ve şimdi işsizlik. 60’ında bir berduş. bitmiş. hiç. nakit olarak bir dolar ve yirmi sent’i vardı.(…) |
||
|
||
| güneş merhamet buyuruyor ve güneş merhamet buyuruyor ama fazla yükseğe taşınmış bir meşale misali, boydan boya kırbaçlar görüntüsünü jetler kurbağa gibi zıplar füzeler, çocuklar haritalarını çıkarır iğnedenliğe çevirir ayı, eski çürük peynir, orda hayat yok ama dünyada fazlasıyla; yıkanmamış Hintli çocuklarımız bacak bacak üstüne atıp flüt çalarak, göbekleri içe çökmüş, açlıktan ölürken, açlık kokan havada yılanların şuh kadınlar misali kıvırtışını izleyerek; füzeler zıplar, avcıları ve sürüyü geride bırakırken yabani tavşanlar gibi zıplar günü geçmiş kurşunların yerine; Çinliler hala yeşim işlerler, sessizce açlıklarına pirinç tıkarak, bir açlık ki bin yaşında, ateş ve türküyle ilerler çamurlu nehirleri, istemsiz beklemenin sürüklenen direkleri iter mavnaları yüzen evleri; Türkiye'de kilimlerinin üstünde kıbleye dönüp sigara içerek gülen ve parmaklarını gözlerine sokup kör eden mor bir tanrıya dua okurlar, tanrılar böyle işte, yaparlar; ama füzeler hazırlar: her nedense değersizdir artık barış, küçük bir göldeki nilüfer yaprağı misali sürüklenir delilik, hissiz daireler çizerek; kırmızı yeşil ve sarılarına batırıp resim yapar ressamlar, şairler uyaklara döker yalnızlıklarını, müzisyenler her zamanki gibi açtır ve romancılar kaçırır meselenin özünü, ama pelikan kaçırmaz, martı kaçırmaz; pelikanlar dalıp dalıp yükselir şok geçiren yarı ölü radyoaktif balıkları gagalarında sallayarak; evet, gerçekten de sümükle yıkar kayaları sular; ve Wall Street'te anahtarını arayan bir sarhoş gibi sendeler borsa; ah, işte bu sıkı bir şey olacak, allahın izniyle tekrar yılana götürecek bizi, deniz böceğine, ya da şanslıysak eğer, katalizi uzun dişli fosil kaplana götürecek, maden çukurunun içinde kırık kask, cihaz ve cam parçalarının üzerinde resim çiziktiren kanatlı maymuna götürecek; çatırdayarak girer şimşek pencereden içeri ve bir milyon odada aşıklar yatar kenetlenmiş, yitik ve barış gibi hastalıklı; kırmızı ve turunca çalmaya devam eder gökyüzü ressamlar için -ve aşıklar için, her daim açtıkları gibi açar çiçekler açar ama üzerlerinde füze yakıtlarının ve mantarların, zehirli mantarların ince tozu var; zaman kötü, bulantılı bir zaman -perde, III.sahne, sadece ayakta yer var, satıldı satıldı satıldı yine, tanrı tarafından, birileri ya da birşeyler, füzeler generaller ve liderler tarafından, şairler doktorlar komedyenler sabun ve bisküi üreticileri ve iki yüzlü seyyar satıcılar tarafından kendilerine özgü ustalıklarıyla satıldı; şimdi kömür yağı tabakasıyla kirletilmiş tarlaları görebiliyorum, bir-iki salyangoz, safra, yanardağ taşı, sığ sularda bir-üç balık, kaynağımızın ve gözlerimizin yergisi... daha önce hiç olmuş muydu bu? kendini kuyruğundan yakalayan bir daire mi tarih, bir rüya, bir kabus mu, bir generalin hayali, bir başkanın, bir diktatörün hayali mi yoksa... uyanamaz mıyız? yoksa yaşamın güçleri daha mı yüce bizden? uyanamaz mıyız? sevgili dostlar, uykumuzda mı ölmeliyiz sonsuza dek? Charles Bukowski |
||
|
||
| 15 Nisan 2004 16.00'da izledim filmi. Söyleyecek çok şeyim var ama kafamdakileri ifade edecek sözcük yok. O'nu gördüm, O'nun ağzından dinledim şiirlerini. BUKOWSKI: BORN INTO THIS Bu filmi seyredin... |
||
|
||
| Manyak adam.. Çok daha fazla yazabilmeliydi.. Unutamadığım iki repliği var; " 72 yaşındayım ve hala yaşıyorum. Benim 30 sene evvel ölmüş olmam gerekıyordu" Bir de; "Dünya da kalan son erkek sen olsan bıle sana bakmazdım" "Dunya da kalan son erkek ben olsaydım, sen şimdi sıradaydın"
|
||