|
||
^^^^Bir Anısı Daha^^^^ Gazi, çiftliğinde dolaşıp hava alırken oldukça yaşlı bir kadına rastladı. Atatürk attan inerek bu ihtiyar kadının yanına sokuldu. - Merhaba nine. Kadın Ata'nın yüzüne bakarak hafif bir sesle; - Merhaba dedi. - Nereden gelip nereye gidiyorsun? Kadın şöyle bir duralayıp, - Neden sordun ki, dedi. Buraların saabısı mısın? Yoksa bekçisi mi? Paşa gülümsedi. - Ne sahibiyim ne de bekçisiyim nine. Bu topraklar Türk milletinin malıdır. Buranın bekçisi de Türk milletinin kendisidir. Şimdi nereden gelip nereye gittiğini söyleyecek misin? Kadın başını salladı. - Tabii söyleyeceğim, ben Sincan'ın köylerindenim bey, otun güç bittiği, atın geç yetişdiği, kavruk köylerinden birindeyim. Bizim muhtar bana bilet aldı trene bindirdi, kodum Angara'ya geldim. - Muhtar niçin Ankara'ya gönderdi seni? - Gazi Paşamızı görmem için. Başını pek ağrıttım da... Benim iki oğlum gavur harbinde şehit düştü. Memleketi gavurdan kurtaran kişiyi bir kez görmeden ölmeyeyim diye hep dua ettim durdum. Rüyalarıma girdi Gazi Paşa. Ben de gün demeyip mıhtara anlatınca, o da bana bilet alıverip saldı Angaraya, giceleyin geldimdi. Yolu neyi de bilemediğimden işte ağşamdan belli böyle kendimi ordan oraya vurup duruyom bey. - Senin Gazi Paşa'dan başka bir isteğin var mı? Kadını birden yüzü sertleşti. - Tövbe de bey, tövbe de! Daha ne isteyebilirim ki... O bizim Vatanımızı gurtardı. Bizi düşmanın elinden kurtardı. Şehitlerimizin mezarlarını onlara çiğnetmedi daha ne isteyebilirim ondan? Onun sayesinde şimdi istediğimiz gibi yaşıyoruz. Şunun bunun gavur dölünün köpeği olmaktan onun sayesinde kurtulmadık mı? Buralara bir defa yüzünü görmek, ona sağol paşam! demek için düştüm. Onu görmeden ölürsem gözlerim açık gidecek. Sen efendi bir adama benziyon, bana bir yardım ediver de Gazi Paşayı bulacağım yeri deyiver. Atatürk'ün gözleri dolu dolu olmuştu, çok duygulandığı her halinden belliydi. Bana dönerek, - Görüyorsun ya Gökçen, işte bu bizim insanımızdır... Benim köylüm, benim vefalı Türk anamdır bu. Attan indim. Yaşlı kadının elini tuttum - Anacığım dedim, sen gökte aradığını yerde buldun, rüyalarını süsleyen, seni buralara kadar koşturan Gazi Paşa yani Atatürk işte karşında duruyor. Köylü kadın bu sözleri duyunca şaşkına döndü. Elindeki değneği yere fırlatıp, Atatürk'ün ellerine sarıldı. Görülecek bir manzaraydı bu. İkisi de ağlıyordu. İki Türk insanı biri kurtarıcı, biri kurtarılan, ana-oğul gibi sarmaş dolaş ağlıyorlardı. Yaşlı kadın belki on defa öptü atanın ellerini. Ata da onun ellerini öptü. Sonra heybesinden küçük bir paket çıkarttı. Daha doğrusu beze sarılmış bir köy peyniri. Bunu Atatürk'e uzattı; - Tek ineğimim sütünden kendi ellerimle yaptım Gazi Paşa, bunu sana hediye getirdim. Seversen gene yapıp getiririm. Paşa hemen orada bezi açıp peyniri yedi. Çok beğendiğini söyledi. Sonra birlikte köşke kadar gittik. Oradakilere şu emri verdi; "Bu anamızı alın burada iki gün konuk edin. ( "Ananı da al git" diyenler var artık zamanımızda ) Sonra köyüne götürün. Giderken de kendisine üç inek verin benim armağanım olsun." |
||
|
||
| Atatürk’ün eşitlik anlayışı Atatürk bir gün dolma bahçe’den gizlice çıkar topkapı sarayı müzesine gelir. Müzeyi gezmek ister. Kendisini kapıcıya tanıtır, fakat kapıcı henüz saat 9 olmadı, memurlar da gelmedi Atatürk değil, kim olursan ol, bekleyeceksin der. Hiç şüphe yok ki , kapıcı Atatürk 'ü tanımamış ve birden fazla bu sözlere muhatap bulunduğu için gelenin Atatürk olabileceğine inanmamıştır. Fakat bu anekdotta mühim olan nokta Atatürk 'ün kapıcının sert cevabi karsısında ısrar etmeyerek ,bir kenara çekilip, saatin 9 olmasını ve memurların gelmesini beklemesidir. Yazılmayan yönleriyle Atatürk, s. Arif terzioglu sayfa 4 Atatürk'ün yargıç kararına saygısı Ölümünden iki yıl önce Atatürk 'ün canına kıymak için kurulan bir düzen meydana çıkarılmıştı. Hem bu düzeni kurmakla suçlanan kimse "milli mücadele"den beri ata’nın yolunda çalışmış, sevgi ve güvenini kazanmış, birçok iyiliklerini de görmüş biri idi. Haber yurtta şaşkınlık ve tiksinme yaratmıştı. Herkes bunu konuşuyor, "nasıl olur, nasıl olur!" diyor, bir türlü herhangi bir nedene bağlayamıyordu. Sanık tutuldu, adalete teslim edildi. Fakat Atatürk, olaydan haberi yokmuş gibi, bu konuda ne düşündüğünü açıklamak için ağzını açmadı, adalet son sözünü söyleyinceye dek sustu. Atatürk'ün bu suskunluğu çeşitli yorumlara uğramıştı, kimi "bu üzüntülü olayı anmak istemiyor", dedi; kimi de "bunun doğru olduğuna inanmıyor" diye düşündü. Sanığa yükletilen suç yargı yerinde ispat edilemediği için adam aklandı. İste, yargıç kararını bu yolda verdikten sonradır ki Atatürk bu konuda ağzını ilk ve son kez olarak açtı ve yalnız sunu dedi : - suça yeltenilmistir, ancak yargıç buna kanacak ölçüde kanıt bulmuş değildir. Mehmet ali agakay, Atatürk'ten 20 ani |
||
|
||
gerçekten beklemişmidirki
|
||
|
||
:D:D:D:D:D |
||
|
||
| Birgün italyan Büyükelçisi Ata ile görüşmek ister ve huzura kabul edilir. O zamanın muhtelif ekonomik-siyasi konuları hakkında konuşulduktan sonra, büyükelçi "Ekselans, dün Roma ile yapmış oldugum bir görüşmede hükümetimizin İzmir'ı almak istediği kararını size iletmem söylendi" der. Odada buz gibi bir hava eser. Ata, büyükelçiye birşeyler daha ikram eder ve iki dakikalığına odadan ayrılır. Döndüğünde ayağında çizmeleri, üzerinde mareşal üniforması, belinde tabancası vardır. Doğruca masasına gider, manyetolu telefondan Mareşal Fevzi Çakmak'ın bağlanmasını ister ve Çakmak'a: " Paşa, İtalyan dostlarımız İzmir'e gelmek istiyorlarmış. Hazır mıyız" der. Fevzi Çakmak durmu anlar ve "Biz hazırız Paşam" diye yanıtlar...Ata büyükelçiye döner ve: "Biz hazırmışız. Hükümetinize söyleyin, isterlerse gelip İzmir'i alabilirler" der....... |
||
|
||
| bu yargıç hikayesnein bir benzeri hz ali bir benzeride fatih içinde anlatılır onalrda kolun kesilmesiene değin emir bile çıkar Atatürk espri anlayışı olan birisi italyan büyükelçliye ağzının payını çok güzel bir şekilde vermiş |
||
|
||
Birgün italyan Büyükelçisi Ata ile görüşmek ister ve huzura kabul edilir. O zamanın muhtelif ekonomik-siyasi konuları hakkında konuşulduktan sonra, büyükelçi "Ekselans, dün Roma ile yapmış oldugum bir görüşmede hükümetimizin İzmir'ı almak istediği kararını size iletmem söylendi" der. Odada buz gibi bir hava eser. Ata, büyükelçiye birşeyler daha ikram eder ve iki dakikalığına odadan ayrılır. Döndüğünde ayağında çizmeleri, üzerinde mareşal üniforması, belinde tabancası vardır. Doğruca masasına gider, manyetolu telefondan Mareşal Fevzi Çakmak'ın bağlanmasını ister ve Çakmak'a: " Paşa, İtalyan dostlarımız İzmir'e gelmek istiyorlarmış. Hazır mıyız" der. Fevzi Çakmak durmu anlar ve "Biz hazırız Paşam" diye yanıtlar...Ata büyükelçiye döner ve: "Biz hazırmışız. Hükümetinize söyleyin, isterlerse gelip İzmir'i alabilirler" der....... Bak bunu yapmıştır işte buna inanırım
|
||
|
||
| Onun bu içtenlikli isteğine karşı çıkmak, büyük haksızlık olacaktı. "Tamam, sen planı hazırla, ben uygulamasını yaparım..." Atatürk ve Nuri Conker, birinin hazırladığı, ötekinin uyguladığı plan sonunda Florya Köşkü'nün tüm nöbetçilerini atlattılar ve köşkten kaçtılar. Altlarında, Nuri Conker'in bir arkadaşının arabası vardı. Eylül sonu akşamı sonbaharın tadını çıkararak, Çekmece'ye doğru gidiyorlardı. Birden Atatürk'ün gözleri akşam güneşi altında çift süren bir köylüye takıldı. Yaşlı bir adamdı bu. Sapanının sapına iyice yapışmış, toprakları yavaş yavaş deviriyordu. Fakat çiftin bir yanında öküz, bir yanında merkep vardı. Eşit güçlerle çekilmediği için sapan yalpa yapıyordu. Atatürk şoföre durmasını söyledi. İndiler. Köylüye seslendi: "Kolay gelsin Ağa!.." Köylü bu sese başını çevirmeden karşılık verdi: "Kolay gelsin" "İşler nasıl Ağa? Bu yıl mahsülden yüzünüz güldü mü?" Köylü isteksiz konuştu: "Tanrı'nın gücüne gitmesin bey, bu yıl yufkaydı mahsül. Kabahatin acığı bizde, acığı yukarda! Biz geç davrandık, yukarısı da rahmeti esirgedi." "Bakıyorum, sapanın bir yanında öküz, bir yanında merkep koşulu. Öküzün yok mu senin?" "Var olmasına vardı ya, hıdrellezde vergi memurları sattılar." "Hiç vergi memurları köylünün üretim aracını satar mı? Olmaz böyle şey! Muhtara şikayet etseydin..." Köylü güldü: "Muhtar başında deel miydi memurun, a bey?" Atatürk dudaklarını dişleri arasında ezerek konuştu: "Kaymakama gitseydin." Köylü iyice güldü. "Sen de benle gönül mü eyleyon beyim?" dedi. Atatürk konuşmayı sürdürdü. "E peki, İstanbul şuracıkta geleydin valiye anlataydın derdini... Onun işi bu değil mi?" Köylü Atatürk'ün saflığına inanmış iyiden iyiye gülüyordu. Konuşmanın tadını çıkardığı için keyiflenmişti de biraz. Kestirip attı: "Bırak şu sağarı Allasen, biz onun buralardan gelip geçtiğini çok gördük. Yakasına yapışsak acep derdimizi duyurabilir miyiz?" Atatürk sordu: "Adın ne senin Ağa?" "Halil... Köylük yerde sorsan, Halil Ağa derler..." "Demek varlıklısın?.. Ağa dediklerine göre." "Acık çiftimiz- çubuğumuz varken adımız ağa'ya çıkmış." "Peki Halil Ağa, bu senin işin beni bayağı meraklandırdı. Benim bildiğime göre, bir çiftçinin üretim aracı elinden alınmaz. Sen aldılar diyorsun. Hadi kaymakam şöyle, vali öyle diyelim; e peki bir başvekil İsmet Paşa var bilir misin?" "Bilmez olur muyum, beyim?" "Tamam öyleyse, hemen her hafta İstanbul'a geliyor. Florya Köşkü'ne iniyor. Köşk de şuracıkta. Bir gün kapıda bekleseydin de derdini dökseydin ona... Herhalde çaresini bulurdu." "Sen benim konuşmamdan hoşlaştın, gönül eyliyorsun. Ama bak şimci, tutalım gittim vardım, beni o kapıya koymazlar ya...Tutalım ki kodular, koskoca İsmet Paşa'mızı göstertmezler ya. Tut ki gösterdiler ya ona halimi nasıl yanacağım hele; o sağarın sağarı! Heç işitmez beni..." Nuri Conker, lafa karışmak istedi, Atatürk bir hareketiyle onu durdurdu. "E peki, bakalım bu dediğime ne bulacaksın!" dedi "Atatürk koca yaz şuracıkta oturup duruyordu. Gitseydin, çıksaydın önüne, anlatsaydın halini. O da seni yüzüstü bırakacak değildi ya!.." Köylü iyice keyiflenmiş, gülüyordu. "Sen ne diyorsun bey?" dedi. "Mustafa Kemal Paşa Atatürk'ümüzün yüzünü görmek için Peygamber gücü gerek... Hem, tut ki gördük. Yiyip içmekten, işinden gücünden başını kaldırıp bizim öküzün arkasından mı seyirecek?.." Halil Ağa, sigarasının son nefesini ciğerlerine doldururken, Atatürk'ten yeni aldığı sigarayı da kulağının arkasına yerleştiriyor, çiftinin başına gitmeye hazırlanıyordu. Konuşacak bir şey de kalmamıştı. Atatürk köylünün omuzuna elini koyarak, "Senden hoşlandım Halil Ağa" dedi. "Bir gün köyüne de gelir, bir ayranını içerim. Açık yürekli bir vatandaşsın. Ama yine de sana söylüyorum, hakkını kimsede bırakma ara!.." Döndüler, arabaya bindiler. Halil Ağa, onları uğurladı. "Meraklanma beyim, evelallah heç kimse bizim hakkımıza el değdiremez. Fakat bu, Devlet Baba'ya borçtur. Ödenmesi gerek... Otomobil hareket etti. Atatürk'ün canı sıkılmıştı. "Bir uygun yerden dönelim, tadı kaçtı bu işin!.." dedi. Dönüş yolunda Atatürk konuşmuyor, sigara üstüne sigara yakıyordu. Yüzünde ince bir keder vardı. "Yahu çocuk, şu Halil Ağa'nın vergi borcundan öküzünü satmışız, merkeple çift sürüyor, hala da 'Devlet Baba' diyor. Ne mübarek millet, bu millet!.." Köşke döndüklerinde Atatürk yaverine emretti: "Şimdi" dedi: "İstanbul'da ne kadar bakan, milletvekili varsa hepsini telefonla bulacaksın!.. Bu akşam kendilerini yemeğe bekliyorum. Ayrıca Vali Muhittin Üstündağ ile İsmet Paşa'yı bul, onlara da haber ver." Yaver odadan çıktı. Atatürk, Nuri Conker'e döndü: "Şimdi sen de arabayla çıkıp o Halil Ağa'ya gideceksin. Ona benim kim olduğumu söyleme. Tüccar, zengin bir adam filan dersin. 'Seni sevdi, sana öküz alıverecek' diye bir şeyler söyle, kandır. Kuşkulandırmadan al getir buraya." O akşam Atatürk'ün sofrasında Başbakan İsmet İnönü, bakanlar, milletvekilleri ve İstanbul Valisi Muhittin Üstündağ'dan oluşan yirmi beş konuk vardı. Atatürk, "Bu akşam soframıza efendimiz gelecek" dedi. "Kendisine nasıl davranacağınızı çok merak ediyorum." Bir süre sonra içeri başyaver girdi ve Atatürk'ün kulağına bir şeyler söyledi. Atatürk "Buyursun!" dedi. Başyaver kapıyı açıp da Halil Ağa, gündüz konuştuğu beyin sofranın başında oturduğunu, yanı başında da İsmet Paşa'nın yer aldığını görünce, şaşkınlıktan dona kaldı. Dizlerinin bağı çözülmüştü. Atatürk onu görünce ayağa kalktı. Arkasından tüm konukları da ayağa kalktılar. Atatürk son konuğunu, "Hoş geldin Halil Ağa" diye karşıladıktan sonra kendisini sofradaki konuklarına tanıttı: "İşte beklediğimiz, Efendimiz" dedi. Nuri Conker, Halil Ağa'yı Atatürk'ün sağ başına oturttu, kendisi de yanındaki sandalyeye geçti. Atatürk, sofradakilere, o gün köşkten Conker'le birlikte nasıl kaçtığını, Halil Ağa'yı, bir yanında öküz, bir yanında merkeple çift sürerken nasıl gördüğünü, sigara yakmak bahanesiyle nasıl kendisi ile konuştuğunu ayrıntılı bir şekilde anlattıktan sonra şöyle dedi: "Şimdi gerisini Halil Ağa ile birlikte yanınızda tekrarlayacağız. Ben sorduklarımı baştan soracağım Halil Ağa da orada bana söylediklerini olduğu gibi tekrarlayacak." Halil Ağa'ya döndü: "Bak beri, Halil Ağa" dedi. "Sen bu akşam benim baş misafirimsin. Senin açık sözlülüğünü pek çok beğendiğimi bugün söyledim. Konuşmamızdan sonra sana hiçbir zarar gelmeyecek. Öküzünü de alacağım. Ama şimdi ben tarlada sorduklarımı baştan soracağım, sen de orada söylediklerini aynen tekrarlayacaksın. İşte soruyorum: 'Bakıyorum sapanın bir yanında öküz, bir yanında merkep koşulu. Öküzün yok mu senin?" Halil Ağa dudakları titreyerek Atatürk'ün ayağına kapanacak oldu. Atatürk önledi: "Yoo, bak böyle şey istemem. Soruyorum cevap ver." Soru - cevap valiye kadar aynen tekrarlandı. Sofradakiler, soluk almadan konuşmayı izliyorlardı. Ürkütücü sorulara gelmişti sıra. Atatürk sordu: "Peki İstanbul şuracıkta, gideydin valiye, anlataydın derdini, onun işi bu değil mi?" Vali Muhittin Üstündağ, Hali Ağa'nın ancak iki metre ötesinden kendisine bakıyordu. Nasıl desin? Ter basmıştı iyice, işi savuşturmanın yoluna kaçtı: "Vali paşamızı biz görüp dururuz buralarda. Eteğine düşsek derdimizi duyurabilir miyiz ki..." "Olmadı bu, Halil Ağa... Bana dediğin gibi, dosdoğru..." "Böyle demedik mi beyim?.." "Ya, ben mi yanlış anladım?.. Dur soralım bakalım Nuri'ye. Nuri,böyle mi dedi bize Halil Ağa?" Nuri Conker karşılık verdi. "Hayır Paşam!.." "Gördün mü?.. Demek aklında yanlış kalmış. Hani bir şey dediydin sen, vali neden duymazmış?.. Aynen bana söylediğin gibi söyle." Halil Ağa kekeleyerek konuştu: "Köylük yerinde bizim dilimiz sağar demeye alışmıştır, paşam" dedi. "Kusura kalma gayri..." Atatürk gülmeye başladı: "Diplomatsın ki, yaman diplomatsın, Halil Ağa... Ama şimdi diplomatlık sırası değil, doğruyu konuşacağız... Söyle bana, orada dediğin gibi..." Halil Ağa gözünü yumup, başını yere eğdi: "Şaşırmışım, ağzımdan yanlışlıkla 'Bırak bu sağarı' diye bir laf kaçırmışım..." Sofrada gülüşmeler başlamıştı. "Hadi buna da oldu diyelim. Geçelim gerisine: "E, peki bir Başvekil İsmet Paşa var, bilir misin?" Halil Ağa İsmet Paşa'nın yüzüne baktı ve gözlerini yere indirdi: "Şanlı İsmet Paşamız bilinmez olur mu hiç? O bugüne bugün..." Atatürk Halil Ağa'yı durdurdu. "Bırak şimdi övgüleri" dedi. "Ben lafın gerisini getireyim: Tamam öyleyse, hemen her hafta İstanbul'a geliyor, Florya Köşkü'ne iniyor, köşk de şuracıkta. Bir gün kapıda bekleseydin de derdini dökseydin ona. Herhalde bir çaresini bulurdu." Halil Ağa yine kaçamak yanıt verdi: "Kapıya koymazlar ya bizi, koysalar da şanlı paşamıza öküzümüzü mü yanacağız!.." Atatürk'ün sesi iyice sertleşti: "Beni uğraştırma, Halil Ağa" dedi. "Erkek adam sözünü yalamaz. Ne dediysen, tıpkısını tekrarlayacaksın!.." Halil Ağa ürktü, toparlandı. Başını yine yere gömüp konuştu: "Şanlı Paşamıza da sağar dedikti ya..." "Yalnız sağar değil, 'sağarın sağarı' değil miydi?" Halil Ağa yere eğik başını acıyla salladı: "Öyle dedikti paşam, doğrusun!.." diyebildi. Atatürk, İsmet Paşa konusunda daha fazla ısrar etmedi, sözü kendine getirdi. "Son soruyu sorayım şimdi" dedi. "Bunun da karşılığını ver, öküzünü al git." "Koca yaz şuracıkta Atatürk oturmuyor mu? Gitseydin, çıksaydın önüne, anlatsaydın halini. O da seni yüzüstü bırakacak değildi ya?" "Hiç bırakır mı Aslan Paşam benim!.. Erip erişir de tarlama dek gelir, halimi dinler." "Bırak bunları Halil Ağa, dediğini tekrarla." Halil Ağa birden diklendi. Her şeyi göze almış insanların yiğitliği içinde doğruldu. Atatürk'ün gözlerinin içlerine bakarak konuştu. "İşte bunu demem Paşam" dedi. "Ağzıma ataş doldur, işte bunu demem!" Atatürk gülmeye başladı: "Zorlatacak bizi bu Halil Ağa, laf anlamıyor." dedi. "Mustafa Kemal Paşa Atatürk'ümüzün yüzünü görmek için, Peygamber gücü gerek demiştin, yanılmıyorsam. 'Görsem de, işinden gücünden, yiyip içmekten başını kaldıracak da bizim öküzün arkasından mı seğirtecek' demiştin." Halil Ağa'nın gözlerinden yaşlar inmeye başladı. Taş kesilmiş, duruyordu. Atatürk konuşmasını içtenlikle sürdürdü: "'Atatürk de işi içkiye vurmuş, sarhoşun biri' demeye getirdin ya fazla üstelemeyeyim" dedi. "Şimdi bak beni dinle, Halil Ağa... Seni şu kadar üzmemin sebebi, şunu anlatmak içindi: Şu gördüğün altı bay hükümet... Yani, biri Başbakan, ötekiler de Bakan! Memlekete göz kulak olacak, işleri evirip çevirecekler diye bu makama getirilmişler. Bir kanun gerekti mi, bu baylar hemen sıvanırlar, İsviçre'den mi olur, İtalya'dan mı olur, Fransa'dan mı, velhasıl neredense, bir kanun buluştururlar, Türkçe'ye çevirtirler, sonra basıp imzayı gönderirler Büyük Millet Meclisi'ne... Bu Millet Meclisi dediğim, şu altı baştan senin yanına kadar olan beyler. Kanun bunlara gelir. Bunlar da 'hükümet elbette incelemiş, gerekeni düşünmüştür, benim ayrıca zorlanmama gerek yok' derler ve kaldırırlar parmaklarını, olur sana bir kanun!.. Ama sonra bir vergi memuru gelir, vergi borcundan Halil Ağa'nın öküzünü çeker, satar... Halil Ağa da tarlasını bir yanda merkep, bir yanda öküz, ırgalana ırgalana sürmeye çalışır. Ama üretim düşermiş, ekim zorlaşırmış, kimin umurunda... Sonra ben bunları görürüm, içim kan ağlar, işitirim, tasalanırım! E, hakça söyle bakalım şimdi Halil Ağa... Sen benim yerimde olsan, efkar dağıtmak için, bunları bu beylerle konuşmak için içmez misin? Ama sonra da Halil Ağa tutar, sana 'sarhoş' der..." Halil Ağa'nın dili çözülmüştü: "Öyle diyen yok haşa!.. Dinden çıkmak gibidir... Buldun mu bunu, hacısı da içer, hocası da içer..." Atatürk sordu: "Peki sen de içer misin?" "Hiç bulunur da içilmez olur mu, Paşam?.. İçeriz ki, tıpkı şerbet gibi!.." Atatürk hizmet edenlere işaret etti, kadehleri doldurttu. Kendi kadehini Halil Ağa'ya uzattı: "Hadi bakalım Halil Ağa" dedi. "Sağlığına içelim." Halil Ağa, "Koca Allah, benim ömrümden de sana pay düşürsün Paşam, sağlık düşürsün" dedikten sonra Halil Ağa, edeple başını kenara çevirdi, eline verilen kadehi bir yudumda boşaltıverdi. Yüzü kızarmış, gözleri parlıyordu. Ellerini dizlerinin üzerine koyarak Atatürk'e döndü: "Yunan'ı denize döktün Paşam, bayrağımızı başucumuza diktin. Benim gibi bir köylü parçasını sofrana alıp içirdin, sana duaya bilem dilim dönmez ki... Nideyim ben şimdi? Bırak ki oh paşam, ayağını öpem..." Halil Ağa Atatürk'ün ayağını öpmek için davranınca, Atatürk onu sıkıca tuttu ve bu hareketi yapmasını önledi. Halil Ağa bu kez, Atatürk'ün ellerine sarıldı, ellerini öpmeye başladı: "Bayrağımız gibi sen de başımızdan eksik olma inşallah! Sana her kim düşman ise, onun yeri senin ayağının altı olsun!.. Gayri bana izin, koca Paşam!.." "Yemek yemedin!.." "Yemek kolay... Meraklanır çocuklar, ben köyüme döneyim." Atatürk Nuri Conker'e işaret etti. Conker kalkıp Halil Ağa'nın yanına geldi, kalktı Halil Ağa, önce Atatürk'ü, sonra sofradakileri selamlayıp kapıya doğru edeple geri geri çekildi. Kapı kapandığı zaman Atatürk sofradaki öteki konuklarına döndü: "Efendimizin halini gördünüz mü beyler?" dedi. "Devlet size böyle davransa, siz ne yaparsınız? Mübarek millet bu, adam millet bu... Şimdi bu adam milletin karşısında 'adam olmak,' bize düşüyor!.." Sofrada kesin bir sessizlik vardı. Kimse gözlerini Atatürk'ten ayıramıyordu: "Halil Ağa'nın öküzünü satıp, üretimini aksatan kanunu ya biz yaptık ya da bizim yaptığımız kanun yanlış yorumlanarak Halil Ağa'nın öküzünü satıyor. İkisi de bence birbirinden farksız... Böyle bir kanun yaptıksa, memleket çıkarlarına aykırıdır. Nasıl yaparız, nasıl yapmışız bunu? Eğer yaptığımız kanun doğru da, yorumlaması yanlış oluyorsa, o zaman sormak lazım. Hükümet nasıl bir yönetim içindedir? Sonra unutmayın ki, olay İstanbul'da geçiyor. Bunun Van'ı var, Bitlis'i var, kıyı bucak ilçesi var; acaba oralarda neler oluyor? Bu çark iyi dönmüyor beyefendiler!.." Derleyen: Hanri Benazus - Bütün Dünya Kaynak: İsmet Bozdağ'ın "Atatürk'ün Sofrası" kitabı. Hasan Rıza Soyak, Behçet Kemal Çağlar ve Kasım Gülek'in anıları |
||
|
||
SAbiha Gökçen anlatıyor.. 1937.. Gündemde Hatay konusu var.. Bir akşam üstü Çankaya Köşkü'nde Atatürk beni aşağıya çağırttı. Fransa, Hatay'ı mandası olan Suriye'nin sınırlarına dahil ederek gelecekteki çıkarlarını sağlama almak istiyor. Atatürk dedi ki: "Ben Hataylılara söz verdim. Onların hakkı olan sözü verdim. Bu topraklar bizimdir. Orada bizim bayrağımız MUTLAKA dalgalanacaktır. Çatışma kaçınılmaz hale gelirse, bunu bizden önce Fransızlar düşünsünler derim. Nezaket hudutlarını aşan bu davranışlarını kendilerine pahallıya ödetiriz." "Yemekten sonra askeri üniformanı giy. Tabancanı beline tak ve buraya gel. Bu akşam çok önemli bir görev daha vereceğim sana. Fransız dostlarımız kimin ne dereceye kadar neyi göze alabileceklerini öğrenmelidirler.." Sabiha gökçen Atatürk'ün isteğini sorgusuz sualsiz kabul eder. Atatürk'ün Hatay konusunda ne düşündüğünü sorması üzerine, "Hatay bizim canımız feda olsun kanımız" der. Sabiha Gökçen'den aktarmaya devam edelim: Yemekten sora Atatürk'ün emrettiği gibi askeri üniformamı giyerek silahımı alıp yanına gittim. O da giyinmişti.. Önünde bir kağıt ve bu kağıdın üstünde bir takım isimler vardı. Bu isimlerin arasında kendi adımı, hemşireleri Makbule Atadan hanımefendinin adını ve Semiha İnanç hanımın adını okuyabildim. Sonra bunları karalayarak bana döndü: "Şimdi seninle birlikte Karpiç'e gideceğiz" dedi. "Orada sana söylediklerimi harfiyen yerine getireceksin.." ve planını uzun uzun anlatıp tekrar ettirdi. Kalkıp Karpiç'e gittik. Büyük salon bir hayli kalabalıktı. Yüksek rütbeli subaylar, bakanlar, milletvekilleri göze çarpıyordu. Bizim masamızda benden başka Şükrü Kaya, Kılıç Ali, Recep Zühtü beyler; Kazım İnanç Paşa ve eşi Semiha hanım ile Atatürk'ün kız kardeşi Makbule Atadan hanımefendi vardı. Girişin hemen önündeki büyücek masayı ise zamanın Fransız Büyükelçisi M. Ponceau ile elçilik erkanı işgal ediyordu. Bir ara hemen yanımızdaki masada arkadaşlarıyla oturan emekli general ve Diyarbakır milletvekili olan Kazım Sevüktekin ayağa kalkarak orada bulunanlara hitaben, gayet diplomatik bir üslupla Fransızlarla aramızda oluşmuş olan gerilimi yumuşatmaya yönelik bir konuşma yaptı. Bu konuşmayı özellikle Fransız büyükelçisi ve yanındakiler ayakta alkışladılar. Ben derhal yerimden fırlayarak salonun tam orta yerine geldim ve Atatürk'ün bana ezberlettiği şu konuşmayı sert bir edayla yaptım: "... Fransız dostlarımızın bu çok nazik konuşmanızı değerlendirebileceklerini sanmıyorum. Biz Türkler tarih boyunca insanlığın gereğini yerine getirmeye çalıştığımız halde, daima dost görünen düşmanlarımız tarafından aldatılmış, ihanete uğramış, bu yönden bahtsız ama çok şerefli bir ulusuz... Hayır Generalim, biz gençler sizin kadar sabırlı olamayız ve olmayı da istemiyoruz. ... Fransa bir oyun içine girmiştir. Bu oyunun sonuda da bizim olan toprakları Suriye'ye vermeyi planlamıştır. İş işten geçtikten sonra sizin arzu ettiğiniz sabrın değeri kalmayacaktır. DEMİR TAVINDA DÖVÜLÜR. Sayın Generalim, şayet sizler işi daha fazla uzatmak niyetinde iseniz, ben bütün TÜRK GENÇLİĞİ ADINA DİYORUM Kİ: HAYIR! BEKLEMEYECEĞİZ. İŞİ UZATMAYACAĞIZ... Hatay bizim canımız, feda olsun kanımız." Ve sözlerimi tamamlar tamamlamaz hemen silahımı çekerek havaya üç el ateş ettim. Ortalık bir anda karıştı. Herkes neye uğradığını şaşırmıştı. Saniye sektirmeden içeriye resmi ve sivil polisler doluvermişti. Ben elimde silah olduğu halde, kıpırdamadan pistin ortasında duruyordum. Çevremi alan polisler, "Gökçen Hanım.." diye mırıldandılar ve öylece Atatürk'ün yüzüne bakakaldılar. Şimdi koskoca salonda çıt bile çıkmıyordu. Polislerin bu kararsız durumlarını, hareketsiz kalmalarını gören Ata sert bir sesle: "Ne bekliyorsunuz orada öyle?" dedi. "Görüyorsunuz ki Gökçen silahını çekerek kapalı yerde herkesin huzurunu kaçıracak ve ortalığı heyecana sevk edecek bir şekilde havaya ateş etti.. Göreviniz neyi gerektiriyorsa derhal onu yerine getirin!" Bu sözlerden sonra etrafı bir uğultu kapladı. Her kafadan bir ses çıkıyordu. "Gökçen niçin bunu yaptı, buraya neden üniformalı ve silahlı geldi, sayın General ortalığı yatıştırıcı bir konuşma yaparken onun böyle davranması doğru mu, şimdi Fransızlar bu konuyu ele alarak işlerine geldiği gibi kullanacaklar, belki de Fransız büyükelçisine suikast girişimi bile diyecekler, Atatürk'ün bulunduğu bir mecliste buna düpedüz skandal derler,......." Beni soruşturma için adliyeye götürdüler. Buraya getirildiğim sırada aklıma hep Atatürk'ün bana söyledikleri geliyordu: "Konuşmanı yaptıktan sonra havaya ateş ettiğin için polisler gelip seni alacaklardır. Bunun sonucunda doğal olarak, yasalarımız gereği hapis cezasına çarptırılacaksın. Bütün bunları göze alıyor musun Gökçen?" Yanıtım tabii: "Evet Paşam" olmuştu.. Nitekim işte Yargıcın huzurundaydım: "Niçin silah çektiğinizi bana söyler misiniz?" "Ulusal hislerim galeyana geldiği için efendim. Hatay meselesinin ASKIDA KALMASI beni galeyana getirdi. Fransızlar bizim nezaketimizden anlamıyorlardı. Onların istedikleri herhalde bir silah görmektir diye düşündüm." "Kapalı yerde silah çekilmeyeceğini, havaya ateş edilmeyeceğini bilmiyor muydunuz?" "Elbette biliyorum." "Üstelik bulunduğunuz yerde Atatürk'de vardı. Buna rağmen ateş etmekte tereddüt göstermediniz.." "Sizi böyle davranmaya sevkeden başka nedenler var mı?" "Hayır." "Bunu yapmanız için herhangi bir kimseden emir aldınız mı?" "Asla".... Sorgu böyle sürüp giderken bir de ne göreyim? Bulunduğumuz salona Atatürk'ün hemşireleri Makbule Atadan hanımefendi ile Semiha İnanç hanım da polis nezaretinde getirilmesinler mi? Meğer benden sonra Atatürk, kendilerine dönerek şu soruyu sormuş: "Siz gençler de aynı fikirde misiniz? Siz de Sabiha gibi silahlarınızı ateşler miydiniz?" Onlar da, "Evet paşam, bizler de O'nun gibi düşünüyoruz ve gerektiğinde işte böyle silahlarımızı çekerek ateşleriz!" diyerek silahlarını havaya boşaltmışlar. Boşaltır boşaltmaz da soluğu adliyede almışlar. Sorgumuz sabaha kadar sürdü. Yargıç bana bu işi daha başka nedenlerle yaptığımı söyletmeye çalışır gibiydi. Onu en çok şaşırtan husus, silahlarımızı üçümüzün de Ata'nın huzurunda çekip ateşlememiz olmuştu. Ancak bizlerden aldığı yanıt hep aynıydı: "Ulusal hislerimiz galeyana geldiği için." Sorgum sırasında bunları söylememi Atatürk tembih etmişti bana. Böyle söylediğim taktirde cezamın daha hafif olacağını da hatırlatmıştı. Suç ortaklarım da tıpkı benim gibi ifade veriyorlardı.. Yargıç üçümüzün de yüzüne bakıyor, kafasını sallıyor, dudaklarını kemiriyor, ama bu garip işin içinden haklı oarak bir türlü çıkamıyordu. Nihayet karar verildi. Ve yasanın ilgili maddesi gereği 24 saat hapis cezasına çarptırıldık. Sabiha Gökçen, Atatürk'ün izinde bir ömür böyle geçti, kaleme alan: Oktay Verel, s.375-379 Şimdi soralım: Atatürk neden bir kibar meclisinde kadınlara kabadayılık yaptırmıştır? Muhataplarıyla anladıkları dilden konuşmak için. "Söz konusu Vatansa gerisi teferruattır" demek için. Vatan için her şeyi yapacağımızı bir kere daha öğrenmeleri için.. Haysiyetsiz bir kibarlığa onurlu bir kabalığı tercih edebileceğimizi göstermek için... Atatürk bu DİPLOMASİ ÖTESİ OPERASYONDA neden kendisine en yakın kadınları şeçmiştir? Cevap basit. Kurtuluş savaşının kahraman kadınlarını 15 sene içinde unutan düşmana tekrar hatırlatmak için. Derin geçmişimizdeki savaşçı kadınlarımızı anmak için. Ve size bizim kadınlarımız bile yeter demek için. Böylece Atatürk, aslında, Üniformayı bana tekrar giydirtmeyin, silahı benim elime aldırtmayın dedi. BİZİ DİPLOMASİ ÖTESİ OPERASYONARDAN DAHA BAŞKA OPERASYONLARI YAPMAYA ZORLAMAYIN... Ve Fransızlar anladı.. Hatay o gün bugün bizimdir.. Atatürk'ün yokluğunda, kaçak haritalarda Suriye'nin olarak gösterilse de.. Darısı tüm anlayışı kıtlara.. Darısı tüm kaçak harita çizdiricilerine.. Zira Atatürk yok ama Türk gençliği daima her şeye hazırdır.. Çünkü Türk gençliği, bu dünyaya "Yalan dünya" diyen, "Dünyada ölümden başkası yalan" diyen bir kültürün, felsefenin ve inancın evladıdır. Gerekirse yalanı terk etmeyi de bilir. Yalanı yaşar ama kölesi olmaz. Onursuz, sahte bir hayatın rüyasıyla oyalanmaktansa, silkinip onurlu bir ölümle uyanmayı her zaman tercih eder.. Tıpkı ataları gibi.. Tıpkı ölmekten, hele vatan için ölmekten hayatının hiçbir anında korkmayan ATA-TÜRK gibi... |
||
|
||
| www.korhankoral.com dan detayları okuyunuz. “Mustafa Kemal, 1907 yılında Selanik’te Vardar kıraathanesinde Bulgar Türkolog İvan Manolov’la konuşurken, ilerisi için görüşlerini, kararını ve umudunu ona, şu sözlerle açıklamıştı: “Bir gün gelecek, ben hayal sandığınız bütün bu devrimleri başaracağım. Bağlı bulunduğum Ulus buna inanacaktır. Düşündüklerim hiçbir demagoji ürünü değildir. Bu Ulus, gerçeği görünce, arkasından durmaksızın yürür. Dava uğrunda ölmesini bilir. Saltanat yıkılmalıdır. Din ve devlet işleri birbirinden ayrılmalı, Doğu uygarlığından benliğimizi sıyırarak Batı uygarlığına aktarmalıyız. Kadın erkek arasındaki ayrımları silerek yeni bir toplumsal düzen kurmalıyız. Batı uygarlığına girmemize engel olan yazıyı atarak Latin kökünden gelen bir alfabe seçmeli, kılık kıyafetimize kadar her şeyimizde Batılılar’a uymalıyız. Emin olunuz ki bunların hepsi bir gün olacaktır.” (Yaşar Öztürk- Bütün Dünya Dergisi, 2002/8 s. 44) “Erzurum Kongresi’nin tamamlandığı günün akşamı Atatürk, Süreyya Bey ile kongrenin değerlendirmesini yaparken uyumaya çekilen Mazhar Müfit’i çay içmeye çağırdı… “Mahzar Müfit Bey, anı defterinde bir sayfa aç. Ama bu defterin bu yaprağını kimseye göstermeyeceksin. Sonuna dek gizli kalacak. Bir ben, bir Süreyya, bir de sen bileceksin.” dedi. Süreyya ve Mazhar Müfit, “Buna emin olabilirsiniz” dediler. Atatürk, “Öyleyse önce tarih koy! 7/8 Ağustos 1919. Sabaha karşı. Zaferden sonra hükümet biçimi Cumhuriyet olacaktır. Bunu daha önce de bir sorunuz nedeniyle söylemiştim. Bu bir. İki: Padişah ve hanedan konusunda zamanı gelince gereken işlem yapılacaktır. Üç: Kadınların örtünüp kapanması kalkacaktır. Dört: Fes kalkacak, uygar uluslar gibi şapka giyilecektir.” dedi. Bu sırada elinde olmadan Mazhar Müfit’in kalemi elinden düştü. Mazhar Müfit ile Atatürk göz göze geldi. Atatürk, “Neden durakladın?” diye sordu. Mazhar Müfit gülümseyerek “Darılma ama Paşam, sizin de hayalperest tarafınız var.” dedi. Atatürk, “Bunu zaman belirler. Sen yaz.” diye yanıt verdi. “Beş: Latin harfleri kabul edilecektir.” Mazhar Müfit, hayallerle uğraşmaktan bıkmış bir insan edasıyla, “Paşam yeter… Yeter.” dedi ve “Cumhuriyet ilanını başaralım da üst tarafı yeter.” diyerek defterini kapattı. Koltuğunun altına sıkıştırdı. İnanmayan bir adam tavrı ile “Paşam sabah oldu. Siz oturmaya devam edecekseniz, hoşça kalın…” diyerek Süreyya Bey ile dışarı çıktı. Gün ağarmıştı.” (Yaşar Öztürk- Bütün Dünya Dergisi, 2001/10 s. 23-24) “… Telgraf makinesinin öteki ucunda Sivas Valisi Reşit Paşa vardı. Vali, Fransız Binbaşı Brunot’un şu tehtidini iletti Mustafa Kemal’e: “Mustafa Kemal ve arkadaşları Sivas’a gelip kongre yapmaya kalkarlarsa, emrimdeki Fransız kuvvetlerle kenti işgal edeceğiz.” … Mustafa Kemal telgraf makinesinin başından kalkıp, masaya döndüğünde, Mazhar Müfit’e seslendi: “Olayı duydunuz, öğrendiniz.” dedi. “attığımız her adımı not ettiğiniz hatıra defterinizi açınız ve şunu da kaydediniz: ‘Mustafa Kemal ve arkadaşları Sivas’a hareket edince, Brunot ve arkadaşları Sivas’tan kaçtılar.’Sivas’a hareket ettiğimizde yazacağınız bu cümleyi hatıra defterinize şimdiden yazmanızla, o gün yazmanız arasında bir fark yoktur.” (Yaşar Öztürk- Bütün Dünya Dergisi, 2004/9, s. 18) “1922 yılının Eylül ayında İzmir’e doğru yol alırken yanında bulunan İstanbul gazetelerinin temsilcileri ile görüşürken Hüzeyin Cahit Yalçın “Niçin Latin yazısını almıyoruz?” diye sordu. Mustafa Kemal bu soruyu, “Daha zamanı gelmedi.” diye yanıtladı. “Eğer ben size bu konuyu ancak son yıllarda düşündüm dersem sakın inanmayın. Ben ta çocukluğumdan beri bu davayı düşünmüş bir adamım… Ama ben basit bir adamım. Yani ben düşündüklerimi önce ulusun isteğinde, gereksinim ve buyruğunda görmeyi koşul sayan ve bunu gördükten sonra ancak uygulaması ile kendimi yükümlü bilen bir adamım.” (Yaşar Öztürk- Bütün Dünya Dergisi, 2002/8 s. 45) |
||