SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Okuma Odası

Konu: Bir Deniz Düşü İçin

Sayfa: [ 1 ]

01.03.2008 10:24:36
Herkes aynı sahilde kümelenirken, denize karşı çölün sevgisini öneriyorum... Bir şarlatanın sevgisine, bir abdalın kederli sevgisini... Ölüme karşı yaşamın, geçmişe karşı geleceğin, şerre karşı hayrın sevgisini... Tutulmayan ellerin, bakılmayan gözlerin, bulutların, suların, yosunların sevgisini... Kuşların; evet, bütün kuşların sevgisini... Bir de düşlerin sevgisini... Düşlerin sevgisini!

 

        Elitis, “En yorgun nehir bile/Dolanıp ulaşır denize,”    diyor; örselenmelerin, coşkuların büyük depremlerinin ummanında yorgun nehirler gibi -hep bir deniz düşüyle- akıyor ve yaşıyoruz bizler de... Akıp varacağımız yer ise düşteki denize rağmen meçhul bir soru imi günlerin terli göğsünde...

 

       Çünkü bir sonraki günün sabahına kimin, nasıl uya- nacağı belirsiz bir toplumsal güvensizlik ülkesi Türkiye.  Birey olarak duruşunuzdaki vakur tercihler için ansızın bedeller konulabilir önünüze... Tabii “kral” değilseniz, soytarıyı oynamayı da reddediyorsanız, bu bedellerle çok sık karşılaşırsınız; ama üzülmeyin, zamanla alışırsınız...
 

       Bütün kederlere, yakımlara rağmen insan, her zaman Dünyaya geldiğine minnettar; aşka, ekmeğe, gökyüzüne minnettar...Sanayi cehenneminin insanlığa kazandırdığı sosyal refahın yanı başında yaşattığı örselenmelere rağmen yaşıyor olmak, hiçbir gerekçeyi pişmanlığa dönüştürmeyecek kadar güçlü bir duygu.

 

       Bu duygunun saçağında ise kral ve soytarı oyunu, insanlık tarihinin büyük oranından bugüne, evrile evrile, ama öz değil, sadece biçim değiştirmiş ve sürüyor... Daha gündüzler boyu ışıkta, yarı aydınlıkta veya zifiri karanlıkta bile inanlığın küçümsenemeyecek bir oranının bu oyunu sürdürdüğünü görüyoruz.

 

      Mevcut normlara göre barbar değilseniz, kralı oynayamazsınız; soytarıyı oynamayı seçtiğinizde ise asla kendiniz olamazsınız... Kralı oynamak, verili bütün toplumsal yasalarla koşulsuz uzlaşmayı öngördüğünden, hiç de albenili değil; duygularından ruhuna, ilişkilerinden değerlerine dek ne çok şeyi aldıktan sonra, verdiği rezil karşılıkla bir süre hükümran olunur belki, ama “adam” olunur mu ki?

 

      Kralı da soytarıyı da oynamayı reddettiğinizde, giderek yalnızlaşır, giderek daha çok yaralanır ve mağlupların hanesine yazılırsınız... Tabii ki oyun dışı kaldığınızda, mağlupların hanesine yazılmaktan başka bir seçenek sunulmaz size; haklı bir yalnızlık ve onurlu bir yaralanmadır bu... Çirkinliklere dalkavukluk, rezilliklere figüranlık etmeye her zaman yeğdir...

 


      Montaigne, “Krallar da, dilenciler de hep aynı iştahla acıkırlar” diyor; fakat siz, huzura ne kadar acıksanız da, ta başından verili olana bir figüran olmayı reddettiğiniz için payınıza eksiler düşürürler...

 

       Kral ve soytarı oyununda krallar, soytarılar ve bilumum dalkavuklar hep yerleşik; verili olanla uzlaşmayı reddeden ödünsüzler ise hep göçebe, hep sürgündürler. Çünkü köşe ve su başlarını tutmuş kral-lar ve onların uşak orduları, ödünsüzleri dize getirebilmek ve erklerini gerçekleştirebilmek için aman vermezler...

 

     Yaşadığımız gezegende pek çok tarihsel kişiliğin, kültür ve sanat adamlarının sürgünlerde heba olmuşluğu bilinir. Yara alan onurun son mevzisini kurtarmaktır bazen göçün işlevi... Kalanı kurtarmaktır; kalan ne ise onu kurtarmak ve yitirilen neyse yerine bir ünlem bırakmaktır...

 

     Göç de bir tür başkaldırıdır. Sosyolojik olarak “göç”ün nedeni, özetle ve en yalın tanımıyla “daha iyi
bir yaşam”dır. Tarih boyunca  insanlığa, daha iyi bir yaşam için başkaldırmaktan, bu yüzden de göç etmekten, sürülmekten başka bir seçenek sunulmamıştır. Göç, hayatın kurulu düzenini, verili olanı, dayatılanı altüst edilebilmektir. Göç, elbette cürettir, serüvendir ve serüven, herkesin harcı değildir; mâlumdur, her memuru göç ettirmezler...

 

     Yerleşik yaşamlarından; işlerinden, eşlerinden, ilişkilerinden, alışkanlıklarından gerektiğinde cüretle feragat edebilenler, ehlileşmeyi aşarak, hayatın kurulu düzenle sınırlandırılan anlamını da cüretle altüst edebilenlerdir; kaldı ki hayatın sunulan anlamı altüst (de) edilebilmelidir; ama bunun için de önce kafa-sındaki duvarları, karakolları yıkabilmelidir insan.

 

     Sıradakinin, sürüdekinin evrenine kilitlenerek Kafka’nın hamamböceklerine ya da Gonçarov’un Oblomov’una benzeyerek yaşamak ve hep küçük imtiyazlar için büyük ödünler vermek zorunda kalmak, nasıl onur kırıcı ve katlanılmazdır...

 

     Hayatın verili anlamını altüst edebilmek, her şeye başka pencerelerden bakma olanağı sağlar ve insanı yitirdikleriyle, yitirebilecekleriyle yüzleştirir; yitirebileceklerimizle yüzleşebilmek, kafalarımızdaki korku duvarlarını yıkar.

 

    Yüzleşebilmek, insana özgüveninin kaçınılmazlığını da anımsatıp, kişiye yalnızlığını da çırılçıplak gösterir; yalnızlığı, acıyı görmek ve bilmek, kişinin bilincini özgürleştirir; özgürleşmek, özerkleştirir...

Özerkleşmek, özgünleştirir.Özgür, özerk ve özgün olmak ise, kişilik sağlığına her zaman iyi gelir...

 

     Kanımca en güçlü insanlar, yalnızlıktan, farklılıktan sakınmayanlardır. Yalnızlıkta ne var, acı mı? Acı çekmeyi bilmeyen insanların başarılarına da inanmıyorum!Ama önceki bölümde de vurguladığım gibi, özenle kurulmuş köprüleri bir çırpıda atabilmek, her insanın harcı değildir. Çünkü bazı hayatlar, bazı dengelere adeta mıhlanmıştır. O hayatlar, biraz da iskambil kâğıtlarından yapılan şatolara benzerler; bir kâğıdı çektiğinizde bütün şato yıkılır gider.

 

      Kimilerinin de şatolarındaki bazı kâğıtlar, zaten çekilip her biri bir yerlere saçılmışlardır; bu yüzden bir kâğıdın çekilmesiyle çekilmemesi arasında bir fark yoktur; o insanlar, gittikleri her yere kendi portatif şatolarını kurarlar... Çünkü onlar da portatif yaşarlar:Katlanabilmek için...

 

      “Olağan” ve “Olağanüstü” olmak üzere iki tür insana inanıyorum... Olağan insanlar, yaşamlarında hiçbir riske yer açmadıkları için, ne uzar ne kısalırlar... Sanki görünmez bir el onları bir atlıkarıncaya bindirmiştir ve güzergâhları: Tuvalet, mutfak, yatak odası, işyeri, stadyum, cami, mahalle kahvesi vb.’dir; hep aynı yerlere gider döner, gider ve dönerler... Genellikle mangalar, düzineler halinde yaşar, birlikte düşünürler.Üremek, en önemli maharetleridir. Kendilerinin yerine hep başkalarının düşündüğüne  çok inandırılmışlardır. Genellikle milliyet, din, futbol takımı taraftarlığı gibi hazır, paket servis aidiyetlerle kendi aralarında, -ama sadece kendi aralarında- anlaşırlar.İlkeleri ve doğruları yoktur; çıkarlarına ve güdülerine göre -cemaatler, sürüler, mangalar halinde- yaşarlar.

 

      Bazıları bu aidiyetlerin öyle ateşli savunucularıdırlar ki, o kişilerin sanki doğmadan önce milliyetlerini bir dilekçeyle sanki kendilerinin seçtiklerini, kutsal kitapları sanki oturup kendilerinin yazdıklarını, taraftarı oldukları futbol kulüplerini sanki kendilerinin kurduklarını sanırsınız... Kendi ürettikleri, kendilerinin yaşama kattıkları değerleri ve farklı konularda dişe dokunur fikirleri olmadığı için, bu konular kapandığında ise genellikle konuşabilecekleri birşeyleri de kalmaz.

 

     Yapışık yaşarlar... Uyanır uyanmaz birbirlerine ilişip gün batıncaya dek boğuşur, tartışır ve birbirlerine üzerlerinde rakamlar bulunan birtakım küçük kâğıtlar

-yani çekler- alır verir, sonra o kâğıtları geri almak için kan ter içinde kalırlar; namaz kılmayanları bira içer, çok işer ve genellikle bağırıp küfürleşerek anlaşırlar... Bazılarının da sık sık “hııı”, “haaa”, “ohhhş” gibi hayvani sesler çıkar-dıkları görülür. Dağarcıklarında “...mına goym”, “...kmek” gibi sarf etmeden yaşayamayacakları cümle ve sözcük- leri ve “hişşt”, “leyn” gibi hitap biçimleri mevcuttur(!)

 

       Olağan insanlar, yaşıyor gibi yapmayı bin kez, finalde ölümü ise bir kez becerirken, yaşamın anlamını altüst edebilenler ise, öldüklerinde geride kalanlara sundukları değer ve erdemlerle anılabilen, yalnız yaşamı değil, ölümü de hakkedebilenlerdir... Onlar, yüreklerinde kasırgalar koparken bile hayata gülümseyebilen, kendilerinden öteye akabilen ve insanlık için kendilerinden artabilenlerdir.
 

      Olağan insanlar, Pavlov’un “şartlı refleks” kuramına yakışarak, kendilerine öğretilmiş her şeyi tereddütsüz alıp bütün koşullanmışlıklarıyla yaşamlarının sonuna dek yargılamadan, kıyaslamadan taşıyan, yenilik ve değişim talepleri olmayan “sessiz çoğunluk”takilerdir. Onlar, güçlü görünen zayıflar, cesur görünen korkaklardır; mal varlığı zengini, ama bilinç ve ruh yoksulu olma özellikleriyle de itaatkâr insanlardır.

 

     Olağan insanlar, her fırsatta yenilirler; bir acı, bir savruluş, bir yanılgı, bir aşk kırgınlığı, bir ölüm haberi yüreklerinde, belleklerinde derin izler bırakmakla kalmaz, geride kalan hayatlarını da bu nüanslar üzerine kurarak hasta kişiliklere bürünürler; onaramaz, bir daha doğrulamazlar...

 

     Bu nedenle ben, Hitler’in “ari ırk” tanımı gibi örneklerle kıyas kabul etmeyecek biçimde, “olağan” ve “olağanüstü” olarak iki ayrı kategoride niyetleyebileceğim insan ayrımına inanıyorum. Nietzsche’nin “üstün insan” tanımına da inanıyorum. Çünkü hiçbir zaman sadece tesadüfler, ilişkiler vb. faktörler, insanları ait olmadıkları kimlik ve duruşlara götürmez.Çünkü hiçbir başarı tesadüf değildir.

 

      Dahiler, mucitler, halk önderleri, sanatçılar, bilim adamları, kendilerini risk kulvarlarında duruşlarıyla, emekleriyle var ederek yaşamın, düşüncenin kurulu düzenini çoğu kez altüst edip, insan olmayı, yaşıyor olmayı daha çok anlamlandıranlardır.Onlar, bilincin belirlenmiş sınırlarını dinamitleyen insanlardır.Onlar nicel kalabalıklara fark atanlardır...

 
       Onlar, günlerin çarmıhında yorgun nehirlerden   denizlere akabilen ve bir deniz düşünü düş olmaktan çıkarıp, kendilerine ve hayata giydirebilen veya bunun için emek vermeyi, bedel ödemeyi göze alanlardır. Onları tarih boyunca yargılayanlar ise geride mezarlıklarda kemiklerinden başka hiçbir şey bırakmamış zavallılardır.

 

    İnsanlık, bin yıllar boyunca katedebildiği bütün kültürel, sosyal, düşünsel, siyasal mesafeyi, cüretle atılıp “Hayır!” diyebilen, üretebilen, diretebilen, sevebilen ve ısrarla  değiştirebilen o insanlara borçludur; biz onların en kötü kopyaları bile olmayı başarabilirsek, onların ortaya koyduklarına yaraşabilirsek, bize ne mutlu…

 

    Bu yüzden ben, herkes aynı sahilde kümelenirken, denize karşı çölün sevgisini öneriyorum... Bir şarlatanın sevgisine, bir abdalın kederini... Ölüme karşı yaşamın, geçmişe karşı geleceğin, şerre karşı hay-rın sevgisini... Tutulmayan ellerin, bakılmayan gözlerin; bulutların, suların, yosunların sevgisini...Kuşların; evet, bütün kuşların da sevgisini... Bir de düşlerin sevgisini... Düşlerin sevgisini!

Yılmaz Odabaşı

08.03.2008 22:13:33
Herkes bir şekilde oynar fakat, kim en çok kendini oynayabiliyor(?)

kelime 22.04.2008 19:31:00
herkes önüne konan manzaraya bakar. manzara nın ötesi, berisi ancak dışlanmış veya dışlanma meraklılarınca görülebilir. diğerlerinin denizden başka seçeneği yoktur.

gobilibozo 22.04.2008 19:36:12
Siz denizsiniz değilmi? Smiley

kelime 22.04.2008 19:38:50
hayır ben perde açıcıyım.

24.04.2008 00:41:20
düş perdesi,,,


Sayfa: [ 1 ]