|
||
| Zamanı aşmak, sonsuzluğa ulaşmak, yazın dünyasına giren her sanatçının gönlünde besleyip büyüttüğü bir yüce tutkudur. Bu tutku yönlendirir, temellendirir çabalarını. Acılara, tedirginliklere katlanışı bundandır. Kendisiyle, çevresiyle uzlaşmazlığı; yaptıklarıyla yetinmezliği bundandır hep. Tutarlığına, tutmazlığına bakmadan yeni yeni deneyimlere girişimi, eskiye yönelimi ya da alışılmış biçimlere başkaldırısı da yine sanatçının o soylu tutkusuna, zamanı aşmak, sonsuzluğa erişmek özlemine bağlanabilir. Bu özlemini nasıl gerçekleştirebilir sanatçı? Sesini soluğunu zamanın tozları arasında boğulmaktan, yitip gitmekten nasıl kurtarabilir? Nerededir bunu gizi? Çok yönlü karşılıkları vardır bu soruların. Değişik açılardan yanıtlanabilir. Ne ki verilecek yanıtlar ne denli değişik olursa olsun, yaklaşımlar ya doğrudan ya da dolaylı bir biçimde gelip bir yerde odaklaşacaktır: DİLDE. Şundan ki yazarlık da, ozanlık da bir dil işçiliğidir her şeyden önce; yaşamın ve yaşantının dilde sergilenmesidir. Dil işçiliğinde yetkinleşip yoğrulmamış, dilin tadına, şiirin tadına varamamış bir sanatçı yaşadığı günlerin sınırını aşamaz. Yeni bir ses, yeni bir soluk getiremez böyleleri. Adı yazın gömütlüğünde (mezarlığında) yaşar ancak. Yazarlık dil işçiliğidir dedik. Bu, dilin olanaklarını tanıma, bunları en uç noktasına değin işletmedir. Daha doğrusu sanatçının her yaratısında dili yeniden kurması, yeniden yaratmasıdır. Sesleri, sözcükleri, sözcüklerin bağlaşım ve sözdizimini yoklaması; onlardaki incelikleri, gizli güzellikleri bulup ortaya çıkarmasıdır. Gerçekte her büyük sanatçı, bir dil işçisi olarak görür kendini. Bunun için de dilin, günlük akışının dışına çıkar. Var olanla, kendine sunulmuş olanla yetinmez. Bir yandan yeni yeni söz değerleri yaratırken, bir yandan da kullanılagelen sözcüklerin kabuğunu kırmaya; onlara gündelik anlamların ötesinde yeni anlamlar yüklemeye çalışır. Bir bakıma işinin eyleminin doğası gereğidir bu. Dilin kalıplarıyla, sözcüklerle sürekli bir savaş durumu içindedir, yazarlar, ozanlar. Jean Paul Sartre şöyle açıklar bu savının nedenini: "İnsan bazı şeyleri söylemeyi seçtiği için değil, onları belli biçimde söylemeyi seçtiği için yazardır." Karakterler adlı ünlü yapıtında La Bruyere'in, okul kitaplarına girmiş çok yaygın bir sözü vardır. Der ki: " Şu mavi gök altında söylenmedik söz kalmamıştır." Bu sözle vurgulanmak, belirlenmek istenen gerçek ortadadır. Çağlar boyunca yazarlar, ozanlar nice konuların, sorunların kapısını çalmışlardır. Sevgiden ölüme, mutluluktan mutsuzluğa değin insan soyunun yaşamından kesitler, dilimler sermişlerdir önümüze. El değme-dik, yoklanmadık konu kalmamış gibidir. Öyleyse söylenenden çok, söyleyiş önemlidir. El değmedik, yoklanmadık konu kalmamış derken insanın tükendiğini, öznel ve nesnel dünyasının tümüyle anlatıldığını mı söylemek istiyoruz? Elbette değil. İnsanın tükenmesi söz konusu olamaz. Willam Faulkner, bu gerçeğe değinirken şunları söylüyor: "İnsan ölümsüzdür, bütün yaratıklar arasında yalnız onun tükenmez bir sesi olduğu için değil, gönlü olduğu için» ruhunda sevecenlik ve özveri, sabır ve dayanma gücü olduğu için. Ozanın ve yazarın ödevi işte bunları yazmaktır. İnsanın gönlünü yükseklere çıkartmak ve ona geçmişinin utkusu ve şanı olan mertliği ve onuru, umut ve gururu; merhamet, acıma ve özveriyi duyurtarak dayanma ve kalımlı olma çabasında insana yardımcı olmak, sanatçıya vergidir. Ozanın sesi, insanı yansıtmakla yetinmemelidir yalnızca; o ses, insanın hem kalımlı olmasına, hem hüküm sürmesine yardım eden desteklerden, direklerden biri olmalıdır." William Faulkner'in, yazarlardan ve ozanlardan beklediği bu soylu görevin gerçekleştirilmesinde tek araçtır dil. Onların her yaratısında dili, yeniden yaratmak isteyişleri de bundandır. İnsanı anlatmak, onu yüceltmek için her sanatçı kendine özgü bir dille, bir deyişe ulaşma özlemini duyar. Ernst Fischer bu özlemi, " sanatın kaynağına, büyülü görevine inme" diye adlandırıp şöyle diyor: "Her şair, ya kendini doğrudan doğruya anlatan yepyeni bir dil yaratmanın ya da kaynağa, eski ama aşınmamış, büyü gücü olan bir dilin derinliklerine dönmenin özlemini duyar. Büyük lirik şairlerin çoğu dile yeni, duyulmamış sözcükler katmışlar, ya unutulmuş sözcükleri yeniden bulup çıkarmışlar, ya da her gün kullanılan sözcüklere yeni anlamlar katmışlardır. Yeni şairler arasında argo deyimleri ve teknik dili şiirlerinde kullanma çabası da bu özleme bağlıdır." (Sanatın Gerekliliği, s. 181) (...) Önemli olan yabancı sözcükleri az ya da çok kullanmak değildir. Bunlardan tümüyle kaçınmanın yanı sıra düşünceyi Türkçe'nin kendi değerleriyle biçimlendirmek, kurmak gerekir. Anlam inceliklerini, güzelliklerini Türkçe'nin söz dağarcığında aramak bulmak gerekir. Bir yazara bu arayışı, bu arayışın ortaya çıkaracağı güçlükleri yenmeyi göze alamadığı sürece, dilin işçisi, işleyicisi olma onuruna kavuşamaz. Bundan öte, yazmanın tadına varamaz, yazdıklarına, dilin tadını katamaz. Gerçeği şu ki, öz diline inancı olmayan kişi yazar da sayılmaz. Anadili sevgisi yazarlığın da ozanlığın da ilk koşuludur. Bu sevgiyi içinde çiçeklendiren, büyüten kişidir yazar. Anadilinin yürek vuruşunu kaleminin ucunda duyan kişi. (...) Emin Özdemir Dil ve Yazar, s.9-18, Ankara, 1973. |
||
|
||
| Her sözcüğün bir genetik şifresi vardır, bu durum bazen mutasyona uğrar ve ani sıçrayışlar sonucu meydana gelen güzel değişimler söz konusu olabilir. Fakat bir cümlenin genetik şifresini belirlemek yazarın ve/veya şairin hakimiyetindedir. İşte bu işbirliğinin verimliliği ne kadar yüksek olursa, sonsuzluğa açılan kapının aralığı da o kadar geniş olur. |
||
|
||
| bir erkeğin, kadının bütün gizli kalmış yerlerine hayranlık duyması gibidir edebiyat tutkusu.... yazar ne kadar bu gizemi açığa çıkarır her bir zerresinden haz alırsa bu tuktu o kadar katmerlenir, alır başını gider; ta ki bütün bu gizemin içinde kendini kaybedene dek.... |
||
|
||
|
||