SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Milliyetçi/Faşist Kimlikler

Konu: Adolf Hitler

Sayfa: [ 1 ] 2 3

16.12.2004 23:16:02
PAGANİZM VE HIRİSTİYANLIK

Faşizmin ideolojik altyapısının en önemli unsurunu ırkçılığın oluşturduğu söylenebilir. Tarihsel ve güncel faşizm örneklerine bakıldığında, hepsinin de merkezinde ırkçı ya da en azından aşırı milliyetçi bir söylem bulmak mümkündür. Faşizm adına uygulanan her türlü şiddet eylemi de bu ırkçı söyleme dayandırılarak meşrulaştırılmaya çalışılır. Örneğin "etnik temizlik" uygulanır; çünkü bir etnik grup faşistlerin ait oldukları ırkın "saflığını" bozmakta ya da o ırka ait addedilen topraklar üzerinde yaşamaktadır. İllegal eylemler, cinayetler işlenir ve bunlar "ırkın ya da ulusun geleceğini korumak" gibi sözde kutsal amaçlara adanır.

Dolayısıyla faşizmin köklerini ırkçılıkta aramak, ırkçılığın nasıl ortaya çıktığına bakarak faşizmi analiz etmek gerekir.

Irkçılığı ele aldığımızda ilk söylenmesi gereken şey ise, bunun modern bir hastalık olduğudur. Modernizm öncesi çağlarda da ırkçılığın bazı yerel örnekleri görülmüştür belki -özellikle de Yahudilerde- ama bu ideolojinin yaygınlaşması ve pek çok topluma bulaşması, modernizmle birlikte gerçekleşmiştir.

Modernizmin ırkçılığa kaynaklık eden temel özelliği ise, dini toplumsal yaşamın dışına çıkarmış olması, bir başka deyişle din-dışı bir toplum kurmasıdır.

Modernizm öncesi çağda, yani Avrupa için konuşmak gerekirse Hıristiyanlığın topluma egemen olduğu eski zamanlarda, ırkçılık kendisine hayat sahası bulamıyordu. Bunun en büyük nedeni ise, Hıristiyanlığın -aynı İslam gibi- evrensel bir din olması ve insanlar arasındaki ırk, dil, renk gibi farklılıkları önemsizleştirmesiydi. Hıristiyanlık, bunun da ötesinde, faşizmin diğer temel ideolojik kaynaklarını, yani örneğin şiddetin yüceltilmesini, savaşın kutsanmasını, ölmenin ve öldürmenin başlı başına bir değer olarak algılanmasını da tamamen engelleyen bir kültürel çevre oluşturmuştu.

Oysa bu kültürel çevre, Hıristiyanlığın egemenliğinden önce Avrupa'da mevcuttu. Hıristiyanlık gelmeden önce, Avrupalı toplumlar, ait oldukları Hint-Avrupa kültürünün temel özelliklerini taşıyorlardı. Hint-Avrupa kültürünün en temel özelliği ise, pagan yani çok Tanrılı dinlere sahip olmasıydı. Avrupalılar, ibadet ettikleri bu ilahların kendilerine hayatın farklı yönlerinde yol gösterdiğine ve yardım ettiklerine inanıyorlardı. Bu ilahların en önemlileri arasında ise, hemen her pagan toplumda savaş tanrıları yer alırdı.

Pagan inancında savaş tanrılarına gösterilen bu rağbet, bu kültürde şiddetin kutsanmasının bir sonucuydu. Pagan kavimler birer barbar toplumuydular ve daimi bir savaş atmosferi içinde yaşıyorlardı. Kavim adına öldürmek, kan dökmek kutsal bir görev sayılıyordu ve bunun sonucunda da bu inancı desteklesin diye bir çok "savaş tanrısı" üretmişlerdi.

Dolayısıyla şiddetin ya da vahşetin hemen her türü, pagan dünyasında kendisine meşru bir yer bulabiliyordu. Şiddeti yasaklayan, bunun gayr-i ahlaki olduğunu söyleyen elle tutulur hiçbir öğreti, bir kanun ya da bir "şeriat" yoktu. Pagan dünyasının rakipsiz hakimi olan Roma, insanların vahşi hayvanlara parçalatıldıkları ya da ölümüne dövüştürüldükleri arenaların diyarıydı. Kuzeyli barbar pagan kavimler ise, bir yandan birbirlerini kırıp geçiriyor, bir yandan da Roma'yı yağmalamaya çalışıyorlardı. Kısacası, kuvvetin, yalnızca ve yalnızca kaba kuvvetin geçerli olduğu, dahası bu kuvvetin her türlü kullanımının ahlaki sayıldığı, hatta ciddi bir ahlak kavramının bile var olmadığı bir dünyaydı pagan dünyası.

Ancak bu pagan dünyası, Roma'nın Hıristiyanlığı resmi din olarak kabul etmesi ile birlikte çok güçlü bir etkinin altına girmeye başladı. Hint-Avrupa geleneğinin barbar kültürü, Sami kültürünün içinden çıkıp gelen İlahi kaynaklı bir öğreti tarafından kuşatıldı. Roma'nın çökmesiyle birlikte ise, o zamana kadar Avrupa'daki örgütlenmesini büyük ölçüde tamamlamış olan Hıristiyan Kilisesi pagan dünyasına egemen oldu.

Hıristiyanlık, barbar pagan dünyasına hiç tanımadığı bazı kavramları getirdi. Öncelikle, çok ilahlı dinler birer birer eriyerek, Hz. İsa tarafından insanlara vaz'edilen tek İlahlı Hak Din'in içinde yok olmaya başladılar. Böylece pagan dünyası, ahlak ve şeriatla tanıştı. "Öldürmeyeceksin" hükmünü içeren On Emir'le aydınlandı. (Aslında Hıristiyanlık pagan dünyasında yayılırken bir yandan da taviz vererek o dünyanın bazı özelliklerini kabul edip kendi içine aldı ve böylece belli ölçüde dejenere oldu. Ama yine de İlahi kaynaklı Hak Din'in bazı temel özellikleri Hıristiyanlık sayesinde pagan Avrupa'ya taşınmış oluyordu.)

İşte pagan dünyasının şiddeti kutsayan, savaşçı, barbar, kan dökmeye eğilimli kültürü de Hıristiyanlığın bu büyük fethi ile birlikte ortadan kalktı.

Kilise'nin yönettiği Avrupa'da bin yıl boyunca ırkçılık yoktu. Ulus kavramı bile yoktu, insanlar kendilerini bir ulusun üyesi olarak değil, Allah'ın kulları olarak kabul ediyorlardı. O dönemde Avrupa kıtasına "Avrupa" değil, "Christendom" (Hıristiyanya) deniyordu. Kilise, farklı renklerdeki insanların da aşağı bir ırk olarak kabul edilmelerine kesinlikle karşı çıkıyordu.

Örneğin Yeni Dünya'nın keşfinden sonra Amerika'ya giden yağmacılar yerlilerin "bir tür hayvan" oldukları düşüncesini yaymaya ve böylece kıtayı kolaylıkla sömürüp-yağmalamaya çalışırken, Katolik otoriteleri buna şiddetle karşı çıkmışlardı. Bunun en ünlü örneği, Chiapas piskoposu Bartolome de Las Casas'ın yerlilerin "gerçek birer insan" olduğunu savunmuş olmasıdır. Bu nedenle Las Casas "yerlilerin havarisi" olarak anılmaya başlamıştı. Aynı şekilde, Dominiken rahip Fray Antonio Montesinos da 1511 yılında San-Domingo kilisesinde sömürgecilerin uygulamalarını lanetlememiş ve "masum bir halka uyguladığınız vahşet nedeniyle hepiniz ölümcül bir günah içindesiniz. Bunlar insan değil mi?" diyerek onları suçlamıştı. Daha sonra, 1537'de, Papa III. Paul de, yayınladığı Sublimis Deus adlı fermanında sömürgeci vahşetini lanetlemiş, Kızılderililerin gerçek insanlar ("veros homines") olduklarını, onları köle düzeyine indirgemek küstahlığını gösterenlere rağmen, iman sahibi olma yeteneğine haiz insanlar olduklarını ilan etmişti.

Ancak Kilise'nin Avrupa toplumların üzerindeki egemenliği, asırlar süren ve; Hümanizm, Protestanlık, Aydınlanma, Fransız Devrimi gibi aşamalardan geçen bir sekülerleşme (dinden kopuş) süreci içinde yok oldu. Avrupa, artık eskisi gibi "Christendom" olarak anılmıyordu; aksine Hıristiyanlık her geçen gün gücünü daha da yitiriyor ve büyük bir sosyal bir güçten "ahlaki öğreti" konumuna iniyordu.

Peki ama Hıristiyanlığın ortadan kaldırılmasıyla doğacak boşluk nasıl doldurulacaktı?

Bu soruya farklı ideolojiler farklı cevaplar verdiler. Marksizm ya da liberalizm "akıl" ve "bilim" kavramlarını yeni bir din olarak benimsemeye başladı. Dinin asırlardır üstlendiği yol göstericilik misyonunun bu kez insan aklı ve deneysel bilgi tarafından ele alınacağına inanıyorlardı.

Ancak bazı ideologlar, bu "akıl ve bilim" efsanesinin yanına, bir de biraz daha antik bir öğreti bulmaya karar verdiler, modern topluma anlam ve kimlik kazandırabilmek için. Bu antik öğreti, 15 asır önce Hıristiyanlık tarafından tarihin raflarına kaldırılmış olan Paganizmdi.



FAŞİSTLER YA DA NEO-PAGANİSTLER

Faşizmin öncüleri, kurdukları ideolojik sistemin temel dayanaklarını antik Pagan dininde buldular. Hıristiyanlık, ırkçılığı ortadan kaldırmakla ve şiddete karşı çıkan barışçı bir ahlak getirmekle, faşizmin temellerini yok etmişti; bu temellerin yeniden kurulması için de Hıristiyanlık öncesine dönmek şarttı.

Bu eğilimin en önemli temsilcilerinden biri, faşizmin de en büyük kuramcılarından biri sayılan Friedrich Nietzsche idi. Nietzsche, Hıristiyanlığa karşı büyük bir nefret duyuyor, bu dinin Alman ırkının ruhunda (volkgeist) var olan savaşçı ve dolayısıyla sözde asil özü yok ettiğine inanıyordu. Deccal (Anti-Christ) adlı kitabıyla Hıristiyanlığa saldırmış, Böyle Buyurdu Zerdüşt adlı kitabıyla da eski Pagan kültürünün içeriğini savunmuştu. Nietzsche, ırkçılığın da öncülüğünü yapıyor, insanları basit, sefil insanlar ve üstün-insanlar olarak ikiye ayırıyordu. Nietzsche'nin açtığı yolda ilerleyen faşizm, kısa süre içinde Nazizm'i üretmekte gecikmeyecekti.

Faşist ideolojinin hayal ettiği ideal devlet kavramı da aslında Pagan kültüründen geliyordu. Tarihin en kapsamlı totaliterizm tasvirlerin biri, Platon'un Devlet adlı kitabında ortaya koyduğu modeldi. Platon, bu kitabı yazarken o dönemde Yunan yarımadasının en önemli şehir devletlerinden biri olan Sparta'yı model olarak benimsemişti. Askerler tarafından yönetilen otoriter bir rejime sahip olan Sparta'daki en yüce ideal ise savaştı.

Dolayısıyla, faşizmin ideologları hem ideolojilerinin psikolojik temellerini hem de ulaşmak istedikleri modeli Pagan kültüründe buldular. Bunun sonucu ise, Hıristiyanlığa karşı büyük bir nefret ve geniş çaplı bir neo-Paganizm hareketiydi. Eski bir Pagan sembolü olan gamalı haç, bu nedenle faşizmin en ünlü sembolü haline geldi.

Almanya'da Nazi ideolojisinin gelişiminde en büyük rollerden biri olan ve Aryan ırkı ile ilgili teorilerin gerçek babası sayılan Jorg Lanz von Liebenfels, gamalı haçı ilk kez kullanan kişiydi. Lanz'ın kurduğu Ordo Novi Templi adlı örgüt, tamamen Paganizmin yeniden doğuşuna adamıştı kendini. Lanz, Cermen Pagan dininin Tanrı'larından biri olan "Wotan"a taptığını açıkça ilan etmişti. Ona göre Wotanizm, Cermen halkının özgün diniydi ve ancak bu dine dönmekle kurtulabilirlerdi. Gamalı Haçı ise, Wotan'ın sembolü olduğu için seçtiğini söylüyordu. Ordo Novi Templi tarafından yayınlanan derginini adı ise Ostara idi; yani Wotan'ın eşi olduğu düşünülen dişi-tanrı.

Lanz ve benzeri neo-Pagan ideologların açtığı yolda ilerleyen Nazizm, neo-Paganizmi geniş ölçüde topluma da empoze ettiği. Nazilerin en önemli ideoloğu olan Alfred Rosenberg, Hıristiyanlığın, Hitler önderliğinde kurulan yeni Alman Krallığı (III. Reich) için gerekli olan spritüel enerjiyi sağlayamadığını, bu nedenle Alman ırkının antik pagan dinine geri dönülmesini açık açık savunmuştu. Rosenberg'e göre, Naziler iktidara geldiklerinde Kiliseler'deki İnciller ve haç sembolleri kaldırılmalı, yerlerine gamalı haçlar, Hitler'in Kavgam adlı kitabı ve Alman yenilmezliğini temsil eden kılıçlar yerleştirilmeliydi. Hitler Rosenberg'in bu görüşlerini benimsedi, ancak toplumdan büyük tepki alacağını düşünerek söz konusu yeni Alman dini teorisini uygulamaya geçirmedi.1

Ancak yine de önemli neo-Paganizm uygulamaları yaşandı Nazi rejimi sırasında. Hitler'in iktidarı ele geçirmesinden bir süre sonra, Hıristiyanlıktaki kutsal günler ve bayramlar yok olmaya ve yerlerine Pagan dininin kutsal günleri konmaya başlandı. Evlilik törenlerinde "Yer Ana" ya da "Gök Baba" gibi Pagan tanrılarına seslenilir oldu. Haç sembolleri ve her türlü Hz. İsa resmi kademeli bir biçimde okullardan ve hastanelerden çıkarıldı. 1935 yılında okullarda öğrencilere Hıristiyan duaları yaptırılması yasaklandı. Ardından Hıristiyanlıkla ilgili derslerin tamamı kaldırıldı.

SS Şefi Heinrich Himmler, Nazi rejiminin Hıristiyanlığa bakışını şöyle ifade ediyordu: "Bu din, tarih içinde taşınmış olan en büyük veba mikrobudur. Ve ona öyle muamele etmek gerekir".2

Nazizmin ideolojik ve "ruhsal" temelini oluşturan bu neo-Pagan uyanış, daha az derecelerde de olsa, diğer tüm faşist modellerin ortak noktasıydı. Mussolini de antik Roma kültürünü canlandırmaya kalkmıştı. Ayrıca, Neron'un mirasına özenerek kendisini yarı-Tanrı Sezar statüsüne çıkarmaya çalıştı. Milizia Fascista adlı resmi dergi, Faşist İtalya vatandaşlarına şu çağrıyı yapıyordu: "Tanrıyı sevmekten bir an bile geri kalma. Ama unutma ki, İtalya'nın Tanrısı Duce'dir".3

Mussolini sözde "Tanrı"lığını sadece lafta bırakmamış bunu aynı zamanda koyduğu kanunlarla da uygulamaya geçirmeye çalışmıştı. İbrahimi dinlerin temelinde yer alan "On Emir"e karşı, "Faşist On Emir"i yazdırmıştı. Bu neo-Pagan On Emir'in 8. maddesi "Duce her zaman haklıdır" hükmünü içeriyordu.4

Bu yarı Tanrı Duce çılgınlığı İtalyan toplumunda gerçekten etkili olmuştu. Maria Macciocchi'nin Faşizmin Analizi'nde yazdığına göre;

Güneyli köylü kadınları "Mussolini Tanrı-İnsan" diyorlardı ve Duce'nin harman dövmesine bakarak şöyle haykırıyorlardı: "Tanrı bize ekmek veriyor, bunu bize harmanda döğüyor, bizde onu koruyoruz".5

Mussolini, genç nesli faşist sisteme uygun bir şekilde yetiştirmek için "Balilla" adlı bir çocuk örgütü kurmuştu. Balilla'nın "Credo"su (temel inançları-"amentü"sü) "Kutsal Papa'nın şahsında faşizme inanıyorum" diye başlıyor, "Mussolini'nin dehasına iman ederim" sözleri ile devam ediyordu.6

Bu örnekten de anlaşıldığı gibi, Mussolini'nin dini otoriteye yaklaşımı Nazizm'den biraz farklıydı. Aslında her iki faşizm versiyonu da temelde aynı amaca sahiptiler; ideolojilerinin antik Pagan kültürüne dayandırılarak meşrulaştırılması. Ancak bu neo-Paganizmi uygularken Nazizm Kilise'ye büyük bir baskı uygulamıştı. Buna karşın, Mussolini Kilise'ye biraz daha ılımlı yaklaşmış, ve böylece bu kurumu faşizme destek verecek hale getirmeye çalışmıştı.

Aradaki bu yöntem farklılığı, Nazizm'in İtalyan faşizminden daha güçlü olmasının bir sonucuydu aslında. Hitler, Kilise'yi açıkça ezmekten çekinmeyecek kadar büyük bir otoriteye sahipti. Oysa Mussolini, bu denli radikal bir girişimi göze alamadı; hem Hitler kadar güçlü değildi, hem de Kilise'nin gücü İtalya'da Almanya'ya göre çok daha büyüktü.

Oysa Mussolini'nin din düşmanlığı, 1915'de Lausanne Halk Sarayı'nda şunları söylemesine yol açacak kadar keskindi: "Allah yoktur; din, bilim karşısında bir saçmalıktır. İnsanlar için bir hastalıktır".7 İktidara gelmesinden önceki yıllarda da La Lima adlı gazetede "gerçek dinsiz" takma adıyla dine açıkça saldıran yazılar yazmıştı.

Faşizm ile ilgili bu bilgilerin ardından sonuç olarak şunu söylemek mümkündür: Faşizm, Hıristiyanlık ve İslam gibi evrensel dinlerle hiçbir şekilde bağdaşamaz. Bu nedenle de, tüm faşistler neo-Pagan bir ideolojik ve psikolojik temele sahiptirler. Kimi zaman bu neo-Paganizmi Hıristiyanlığa ya da İslam'a uyumlu bir görüntü altında sürdürürler. Ancak dinin içini boşaltıp onu neo-Paganizme kılıf yapmaktan başka bir anlam taşımayan bu sahte dindarlık, faşizmin her türlüsünün Nazizm kadar din aleyhtarı olduğu gerçeğini değiştirmez.

Ve bu gerçek, bizi çok daha ilginç bazı sonuçlara ulaştırır. Faşizm, neo-Paganizmi benimserken, doğal olarak dini ahlakı reddedip Pagan kültürlerindeki "ahlak" anlayışını benimsemiş olmaktadır. Bu söz konusu Pagan ahlakı, ilahi dinlerce şiddetli bir biçimde yasaklanan pek çok gayr-ı ahlaki hatta sapkın davranışı serbest kılmakta, hatta kimi zaman desteklemektedir.

Faşizm ile homoseksüellik arasındaki çok ilginç ve son derece örtülü ilişkinin kökeninde de bu gerçek yatmaktadır.




Almanya'da "Ultra-Masculen" HOMOSEKSÜELLİĞİN Doğuşu

20. yüzyılın başında Almanya, "cinsel özgürlük" akımının dünyadaki en önemli kalesi durumundaydı. Alman toplumunun Hıristiyanlıktan hızlı kopuşu, cinsel ahlakın da hızla erimesine yol açmış ve eskiden sapıklık sayılan pek çok anormal "cinsel tercih" rahatlıkla uygulanır hale gelmişti. Bunların başında da homoseksüellik geliyordu.

Almanya'daki bu atmosfer içinde hızla gelişen homoseksüellik, kısa sürede örgütlenmeye de başladı. Bu işin önderliğini yapan ilk önemli isim, Karl Heinrich Ulrichs (1825-1895) adlı bir avukattı. 14 yaşındayken 30 yaşlarındaki bir Alman erkek tarafından iğfal edilen Ulrichs, bir süre sonra, bu olayın ruhunda var olan homoseksüelliğin ortaya çıkmasına yarayan bir şans olarak yorumlamaya başlamıştı. Bunun ardından da homoseksüelliği meşrulaştırmaya yönelik ideolojik bir taban yaratmaya çalıştı. Homoseksüelliğin iradi bir sapıklık değil, bazı insanların doğasında var olan kalıtımsal bir özellik olduğu şeklindeki açıklamayı ilk kez o ortaya attı ve geliştirdi. Bu durumu, "bir erkeğin bedeninin bir kadının ruhunu taşıması" olarak yorumluyordu. 1862 yılında bu "erkek bedenli kadın ruhlu üçüncü cins"i tanımlamak için de, eski Yunan kaynaklarından bulduğu "Uranien" terimini ortaya attı. Ve Almanya'daki homosekseüller kısa süre içinde kendilerini "Uranienler" olarak tanımlamakta gecikmediler.

Ulrichs'in "teorik" çalışması 1895'teki ölümünün ardından daha da büyük bir yaygınlık kazandı. Komünist Manifesto'dan esinlenerek ortaya atılan "dünyanın tüm Uranienleri birleşin!" sloganı Almanya'da çoğalmaya başlayan "gay bar"larında sık sık duyulur oldu. I. Dünya Savaşı'nın ardından kurulan Weimar Cumhuriyeti'nde ise, homoseksüeller Avrupa'da ilk kez varlıklarını açıkça duyurdular ve toplum tarafından "tanınmak" istediler. Münih ve Berlin, dünyanın en önemli "homoseksüel merkezleri" olarak anılıyorlardı.

Ulrichs'in ardından homoseksüel hareketin liderliğini üstelenen kişi ise Magnus Hirschfeld (1868-1935) adlı ünlü Yahudi bir fizikçiydi. Hirschfeld, kendisi gibi homoseksüel olan, Max Spohr ve Erich Oberg'le birlikte, Bilimsel-Hümaniter Komite'yi (Wissenschaftlich-Humanitares Komitee) kurdu. BHK'nın iki temel amacı vardı:

1. Ulrihcs'in felsefesini ve çalışmalarını geliştirmek ve

2. Alman toplumunda homoseksüelliğin legal ve normal bir davranış olarak kabul edilmesini sağlamak; bu amaçla da Alman Ceza Kanunu'ndaki homoseksüelliği yasaklayan 175. maddeyi kaldırmak.

Bilimsel-Hümaniter Komite'nin lideri Hirschfield, "travesti" kelimesini de ilk kez kullanan ve lügatlara sokan kişiydi. Bununla, kadın kıyafetleri giyen erkekleri kast ediyor ve bu tavırlarıyla ruhlarındaki "feminenliği" (dişiliği) ifade ettiklerini savunuyordu. Hirschfield, 1919 yılında ise Berlin Seks Araştırma Enstitüsü'nü kurdu. Derneğin amacı, homoseksüellik hakkında araştırmalar yapmak ve bu davranışın "normal" olduğunu bilimsel yöntemlerle sözde ispatlamaktı.

Ancak BHK ve Enstitü çatısı altında gelişen tüm bu homoseksüel örgütlenme, 1900'lü yılların başından itibaren farklı bir homoseksüel fraksiyon tarafından şiddetle eleştiriliyordu. Bu ikinci tür homoseksüeller, BHK çevresindeki homoseksüelleri "feminen homoseksüeller" olarak tanımlıyor, kendilerini ise "maskülen (erkek) homoseksüeller" olarak adlandırıyorlardı. En çok karşı çıktıkları şey, "erkek bedeninde kadın ruhu" teorisiydi. Bunun basit ve aşağı bir davranış olduğunu savunuyor, buna karşı kendi homoseksüelliklerinin ahlaki yönden en üstün cinsel davranış olduğunu öne sürüyorlardı.

Bu "maskülen" ya da "maço" homoseksüellerin "erkek bedeninde kadın ruhu" teorisine karşı çıkmalarının nedeni ise, aslında kadın karakterini aşağı görmeleriydi. Onlara göre kadın; zayıflığın, güçsüzlüğün, başarısızlığın, köleliğin temsilcisiydi. Buna karşılık erkek; gücü, iktidarı, mükemmelliği temsil ediyordu. Feminen homoseksüellere, kadınsılaştıkları için antipati duyuyorlardı. Kendi homoseksüelleklerini ise, "erkekler arasındaki sevgi" olarak adlandırmışlardı.

Bu "maskülen homoseksüellik akımının öncüsü, Adolf Brand adlı bir Almandı. 1896 yılında, Der Eigene (Özgün) adlı dünyanın ilk homoseksüel dergisini yayınlamaya başlayarak sesini duyurmuştu. Der Eigene'nin sayfalarına bakıldığında, BHK çevresindeki feminen üslubun tam aksine, son derece "maço" bir üslup göze çarpıyordu. En önemli nokta ise, bu maço üslupla ifade edilen ideolojik söylemdi: Şiddetli bir nasyonalist, ırkçı ve antisemit eğilim vardı Der Eigene'de. (Ancak bu antisemitizm, ilerde inceleyeceğimiz gibi, Siyonistlerle Alman ırkçıları arasında kurulacak olan ittifakın da temelini oluşturacaktı). Tarihçi George L. Mosse, bu konuda şunları yazıyor:

Der Eigene'nin hemen her sayısında ve her sayfasında ırkçı ideolojiye rastlamak mümkündü. Derginin 1926 yılında yayınlamaya başladığı Rasse und Schonheit (Irk ve Güzellik) adlı ekten çok daha önceleri bile, Cermen ırkının erkeksi karakteri sık sık vurgulanıyordu. Elele tutuşmuş ve çırılçıplak kaslı bedenlere sahip Alman erkeklerinin resimleri, Almanya'daki belirgin doğal güzelliklerin önünde poz vermiş şekilde yayınlanıyorlardı. Brand'in yazdığı "Üstün Adam" adlı bir şiirde ise Alman ırkının erkeksi güzelliği vurgulanırken, Yahudilerin feminen karakterinden bahseden antisemit ifadeler kullanılıyordu. Efeminen homoseksüel hareketin lideri olan Magnus Hirschfield'ın bir Yahudi oluşu da Der Eigene'de sık sık vurgulanıyordu.8

Der Eigene çevresinde örgütlenen maskülen homoseksüeller, kurmakta oldukları ırkçı homoseksüellik için gerekli olan ilhamı da, ırkçılığın bizzat kendisi gibi, antik Pagan kültüründe buldular. Özellikle de, maskülen homoseksüelliğin tarihteki en önemli merkezi olan Eski Yunan, bu faşizan homoseksüeller için ideal bir model haline geldi.



Neo-Paganizm ve HOMOSEKSÜELLİK

Önceki sayfalarda Pagan kültürünün Hıristiyanlık tarafından nasıl etki altına alındığını ve asırlar boyu tarih dışında tutulduğuna değinmiştik.

Hıristiyan ahlakı, Yahudi şeriatının kaynağını oluşturan İlahi hükümlere dayanıyordu. Bu ilahi kurallar, insan hayatını fıtrata uygun bir biçimde düzenliyor ve gayrı-fıtri sapmaları da şiddetli bir biçimde yasaklıyordu. Gerek Yahudilik gerekse Hıristiyanlık tarafından yasaklanan -ve daha sonra da İslam tarafından yasaklanacak olan- bu sapmaların en önemlilerin biri ise homoseksüellikti. Eski Ahit yasakladığı cinsel sapkınları sayarken "kadınla yatar gibi erkekle yatmayacaksın; menfur şeydir" hükmünü veriyor ve devam ediyordu: "Bu şeylerin hiçbiri ile kendinizi murdar etmeyin, çünkü önünüzden kovmakta olduğum milletler bütün bu şeylerle murdardırlar." (Levililer, 18/22, 24)

Gerçekten de Pagan toplumlar, her türlü cinsel sapıklıkla "murdar"dılar. Bunların arasında en uç noktaya gidenlerin biri ise, eski Yunan'daki şehir devletleriydi. Atina'da, Sparta'da ve diğer Grek şehir devletlerinde homoseksüellik gayet doğal, meşru bir ilişki olarak görülüyor, hatta üstün bir sevgi biçimi olarak yüceltiliyordu. Hem de, tam maskülen homoseksüellerin istediği biçimde, yani "erkek sevgisi" mantığında...

Özellikle Sparta, Thebes ve Crete şehir devletlerindeki askeri bürokrasi, bu "erkek sevgisi"nin en yoğun olarak yaşandığı topluluklardı. Askerler, birbirleriyle cinsel ilişkiye girerek güçlerini artırdıklarına inanırlardı. İÖ 50-120 yıllarında yaşayan tarihçi Chaeronea'lı Plutarch, Thebes kentinin ordusundaki en seçkin askerlerden oluşan 300 kişilik özel savaşçı birliğin gerçekte "150 çift sevgili"den oluştuğunu yazıyordu.9 Sparta'da ise, 12 yaşına gelen güçlü erkek çocuklarının hepsi orduya alınır ve ilk iş olarak da ordudaki tecrübeli askerler tarafından iğfal edilirlerdi. Bu "erkek sevgisi"nin Sparta'nın "ultra-maskülen" kültürünün ve kan dökmeye tutkun ordusunun en büyük güç kaynağı olduğuna inanılıyordu. Crete ordusunda da benzeri bir uygulama vardı; orduya alınan genç çocuklar, "savaşçı ruhu"nu kazanmaları için iki ay boyunca tecrübeli bir askeri denetimine verilir ve bu süre boyunca onunla cinsel ilişkiye girerdi.10

İşte Eski Ahit'e göre "murdar" (pis, iğrenç) olan bu Pagan kültürü, Almanya'da gelişen maskülen homoseksüellik akımına en büyük ilham kaynağı oldu. Bu akımın öncüsü olan Adolf Brand, 1902 yılında, erkek çocuklarına olan cinsel düşkünlükleri ile tanınan Wilhelm Jansen ve Benedict Friedlander ile birlikte, Özgünler Derneği'ni (Gemeinschaft der Eigenen) kurdu. Friedlander, 1904 yılında "Uranien Erotizminin Yeniden Doğuşu" (Renaissance des Eros Uranios) adlı bir kitap yayınladı. Kitabın kapağında yarı çıplak bir Yunan genci resmi yer alıyordu. Friedlander, amaçlarının ne olduğunu da kitabın içinde şöyle açıklıyordu:

Pozitif hedefimiz, Helen şövalyeliğinin yeniden uyandırılması ve toplum tarafından tanınmasıdır... Helen Şövalyeliği sevgisi ile de, erkekler arasındaki yakın sevgiyi, özellikle de farklı yaştaki erkekler arasındaki ilişkileri kastediyoruz.11

Neo-Paganizm, maskülen homoseksüelliğin en önemli kaynağıydı. James Steakley'in The Homosexual Emancipation Movement in Germany adlı kitabında yazdığına göre, Özgünler Derneği, antik Yunan ve Rönesans İtalyası'nı kendisine model olarak alırken, Hıristiyan ahlakını da homoseksüel ilişkiyi yasakladığı için lanetliyordu.12

Nazizm'in homoseksüel boyutunu anlatan The Pink Swastika (Pembe Gamalı Haç) kitabının yazarları Lively ve Abrams'a göre, Özgünler Derneği'nin amacı, Almaya'yı Judeo-Hıristiyan medeniyetinden kopararak bir Greko-Urenien medeniyetine dönüştürmekti.13

Ve bu neo-Pagan homoseksüellik, ırkçılıkla da elele gidiyordu. Özgünler Derneği'nin fikirleri çerçevesinde 1923'te kurulan İnsan Hakları Derneği adlı örgütün lideri Kurt Hildebrandt, Norm, Entartung, Verfall (İdeal, Dejenerasyon, Yıkım) adlı kitabında en üstün ırkın, maskülen homoseksüeller tarafından oluşturulan ırk olduğunu savunmuştu. Buna göre, ırkın devamı için kadınlarla "üreme amaçlı" ilişkiler kurulmalı, ancak "ultra-maskülen" bir ırk elde etmek için gerçek cinsel "sevgi" erkekler arasında yaşanmalıydı. Hildebrandt, feminen homoseksüellere ise, ırkı kadınsılaştıran ve böylece onu dejenere eden parazitler gözüyle bakıyordu.

Hildebrandt'ın ortaya koyduğu bu teorik çerçeve, aslında Nazi partisinin ideolojik çerçevesinden başka bir şey değildi.


 

24.04.2005 17:59:36
Adolf Hitler yaşamı boyunca sefil ve acınacak bir yaşam sürmüştür fakat kafa yapısı onu diğer sefil insanlardan ayırıyordu.O bütün bu ülke içinde olan durumun tek sorumlusunun Yahudi İşadamları,Ruslar,Avusturyalılar olduğunu düşünüyodu ve en çok Avusturyalılara kin duyuyordu.Kendiside Avusturya ve almanya tam ortasında olan bir kasabada yaşamıştı we olup bitenleri en net şekilde görüyordu.Almanya'nın başına geçtiğinde bütün Alman Vatandaşları'nı tek bir yumruk haline getirmiiş we Almanya'yı en parlak we en hazim durumlara yöneltmiştir.Herkes onun hakkında bir şey söylemektedir fakat Adolf Hitler'den başka hiç kimse o tarihe kadar Alman ulusunu tek bir bütünlük haline getirememiş ve daha öncedende kimse Almanya'nın içindeki potansiyeli bu kadar dışa wuramamıştır.

24.04.2005 18:01:21
Ressam Olmak İiçin 5 Yıl Viyana'da Süründü



Besore'nin araştırmalarına göre, tarihin en acımasız kişiliklerinden biri olarak tanınan Adolf Hitler, ressam olmak için 5 yıl Viyana'da süründü. 1908 yılında Güzel Sanatlar Akademisi'ne girmek için Viyana'ya gelen Adolf Hitler, başvuruda bulunduğu akademiden ret cevabı aldı.


   Resmin yanı sıra Viyana için yapabileceği mimari gelişim projeleri için de taslaklar çizen Hitler, yoksulların oturduğu şekilsiz konutları yıkıp yerlerine örnek binalar yerleştirmek istiyordu.

Daha sonra bir müzikal de bestelemeye çalışan Hitler, dekor ve kostüm çizimleri bile yaptı. Bu dönemde Hitler'in üç bestesi söylendi ve ''Yaylılar İçin Sextet''i çalındı. Sanat akademisinden ikinci kez red cevabı alan Hitler'in taslakları sınava girmesi için yeterli bulunmamıştı.
 

Hitler bir süre sonra parası bitince işsizlerin toplu olarak kaldıkları bir barınakta ve kilisede kaldı. Hitler, para kazanmak için kışın kar küredi, bavul taşıdı, hatta dilenmeyi bile denedi ama beceremedi.

Daha sonra tanıştığı bir ressamla resim yapıp turistlere satarak para kazanmaya başlayan Hitler, bu arada suluboya hatta yağlıboya resimlerini ilerletmişti. Genç ressam akademiye girmek için son bir çaba gösterdi ama yine aynı sonuçla karşılaştı.

Ressam olmak için 5,5 yıl Viyana'da mücadele eden Hitler, Viyana Güzel Sanatlar Akademisi'ne kabul edilseydi, belki de 2. Dünya Savaşı hiç yaşanmayacaktı ve binlerce insanın ölümünden sorumlu olmayacaktı...


24.04.2005 18:02:56
" Bana sasiriyorlar; nasil oluyor da bu adam, kalabaliklar üstünde bu kadar basarili oluyor diye. Bir rastlanti mi yoksa kitlelerin mantik eksikligi mi? Aldaniyorlar Beyler, bu bir tekniktir. Kitle kendi elestiri organlarina sahiptir ama bu organlar, bireyde oldugu gibi islemezler. Kitle içgüdüterine tabi, bir hayvan gibidir; mantik ve yargidan yoksundur; ben onlarin ilkelligine dokunmadim ve hareket ettirdim, iste bu ilkel güç bir doga gücünün dayanilmazligidir. Toplum bilimcilere göre kitleleri uyusturmak gerekir, onlar devamli bir uyusukluk içinde tutulmalidirlar. Ben ancak onlan bu uyusukluktan çikardigim zaman kullanabilirim. Kitle ancak, tutucu bir hale getirildiginde kullanilabilir; Kitlenin önüne makul fikirler ve mantikli kanitlarla çiktigim zaman beni anlamiyorlar ama islerine gelen duyguyu tahrik ettigimde hemen izliyorlar. Eminim ki, kitle etkileme sanatinda kimse benimle rekabet edemez; Goebbeis bile; o bin hesap ve hile adamidir, o kadar. Kitle ne kadar büyürse, idaresi o kadar kolaylasir; toplumsal siniflarin artmasi, bireyselligin azalip, kitlesellesmesine neden olur. Aydinlardan uzak olun, onlar bugün sizi bir konuda desteklerken, yarin tersini yaparlar. Ama kitle olustugu zaman, söylediginiz her sey kalici olan hipnotik bir etkidir, önemli olan irademi kabul ettirmem" dir; bu psiko-biyolojik bir olaydir; yabanci fikirler rakiplerinin elektrik alanina yerlesirler ve hastalik belirtileri baslar. Artik önemli olan, direnisi kirmaktir; iste o zaman zehirlenmenin yarattigi yikimi artirmak en iyi yöntemdir. Buna manevi zehirlenme diyebilirsiniz..."
Danzig Krizi konusmasindan...

"Allah beni, insanligin kurtaricisi olarak seçti."
"Bilim, toplumsal bir olaydir ve bütün toplumsal olaylar gibi, kitleye getirdigi kar ve zarardan baska bir mesru sinira sahip degildir... Sansima tesekkür ediyorum ki, beni bilimsel egitimden korudu. Bu sayede, bazi ilkel inançlardan uzak kalabildim. Her seyi anitsal bir tarafsizlik ve buzdan bir ruhla yargiliyorum... Allah, beni insanligin kurtaricisi olarak tayin etti."
Bir yemek konusmasindan...

"Evrensel Yöneticiler Tarikati"
"Bireysel vicdani ve sorumlulugu öne alan Hiristiyan doktrinine karsi, bireyin hiçligini ve onun milletin göze görünen ölmezligi içinde kaliciligini kabul eden kurtaricilik doktrinini koyuyorum. insanlarin, bir kurtaricinin açisi ve ölümüyle satin alinip kurtarilmasi inancini kaldiriyor ve onun yerine yeteneklerin kaliciligi inancini öneriyorum... Merhametin tek bir tedavisi vardir; o da hastayi ölmeye birakmak. Kutsal Kadehin "Graal" bahsettigi ölümsüzlük, yalniz soylu ve asil kanli insanlar içindir... Artik milletlerin rekabeti degil, irklarin mücadelesi geçerlidir... Yahudilerin Allah'i mevcut olmayacaktir, zor zamanlar geçirecegiz ve engelleri bizzat ben ortaya çikaracagim. Sadece en sert ve erkek irk kalici olacaktir ve dünya yeni bir çehre alacaktir. Bir gün, ingiltere, Fransa ve Amerika'nin yeni liderleriyle anlasabilecegiz ama bunlar öncelikle katilmak suretiyle sistemimizi tamamlamalidirlar. O zaman Nasyonalizm'den büyük bir sey kalmayacaktir. Çesitli diller konusan ama tümü ayni kökten gelen, tümü evrensel yöneticiler tarikatinin üyesi olan güçlü insanlar arasinda anlasma olacaktir."
Siyasi bir sohbetten...

deniz 24.04.2005 18:04:32
zaten şöyle bir gerçek yok mu ?

hiç bişey olamayan politikcı olur Tongue

24.04.2005 18:04:52
HiTLERiN ETKiLEME GÜCÜ

Hitler kimdi? Birçok kaynakta gizli güçleri kullandigi belirtiliyor en azindan dünyaya bir baska pencereden bakiyordu. Günümüzde daha da etkin olan gizemli bir düzenin en önemli üyesi miydi?

Tarih, politikbüyü sanatini kullanan örneklerden söz ediyor. Ama bu büyü baska bir büyü, hocamedyum büyüleri ile hiç ilgisi yok. Hedefi toplum ve sadece güç, iktidar ve maddi çikarlar için uygulaniyor. Yöntemi ise savas, kan ve ölüm hatta doganin ölümü. Burada Naziler'den günümüze uzanan bir gizem anlatiliyor.
"Yakinlarinin anlattiklarina göre", Adolf Hitler geceleri çigliklar atarak uyaniyordu; titreyerek anlasilmaz sözcükler söylüyor; soluk soluga yatagindan firliyor, odanin ortasina dikiliyor görmeyen gözlerle bakarak 'iste o buraya da gelmis, iste o' diye inliyor sonra yine anlamsiz garip sözcükler mirildanmaya basliyordu. Zorla teskin edilip yatagina yatiriliyor ama yine firtayarak iste yine orada, kösede..." diye haykirarak tepiniyor ve çigliklar atiyordu." Bu bölüm, Nazi liderlerinden Hermann Rausching'in "Hitler Bana Dedi kî" adli kitabindan alinmistir ve eger dogruysa inanilmazdir. Dünyayi titreten Nazi Lideri'ni ne korkutabilirdi? Belki de ölümün disinda hiçbir güç.

24.04.2005 18:06:05



Hitler, sürekli olarak zamaninin çok az kaldigi endisesndeydii ve sürekli korkuyordu. Sik söyledigi seyler arasinda, "Evrenin Kesin Dönemeci" sözü vardi ama egitilmemis olan bizler, gezegende olacak olan bir kiyameti tüm anlamiyla kavrayamazdik. Kitle için "Ruhun yanlis yolu" deyimin" kutlaniyordu: "Majikal Görüs"e sahip olmak insan tekamülünün amaciydi. Kendisi, o andaki ve gelecekteki basarilarin kaynagi olan gizemli bilginin esigindeydi, ilkel dünyaya ait efsaneleri inceliyor, ilk toplumlari ve kitleleri etkileyen hayalleri arastinyordu. Doga yasalarinin degistirilmesi için kullanilan majikal antik yöntemler hakkinda bir kitap bile yazdi. Kendi gücünün, gizli güçlerden kaynaklandigina emindi, insanliga yeni bir incil'i bir an evvel bildirmek hevesi içindeydi"
Rauschning (Sosyalist Parti Kurucularindan)

"Führer'im, kara büyüyü tercih etmeyiniz, kara büyüyü veya ak büyüyü tercih edebilirsiniz. Ama kara büyüyü seçerseniz, artik o yasaminizdan ve kaderinizden asla bir daha çikmayacaktir. Çamura bulanmis mahluklarin sizi iyi yoldan çevirmelerine izin vermeyin, bunlar sizin yaratici gücünüzü çaliyorlar."
Hitler'le özel olarak görüsen bir yakininin konusmasindan, Rauschning'in tanikligi,..


Hitler'e erismek mümkün degildi, generallerinin suikastlerinden kurtulmasi mucize olarak tanimlanmisti. insanlik tarihinde, siyasi hiçbir lidere Adolf Hitler'e tapildigi gibi tapilmamisti; Hitleri izleyen kitlelerin sayisi, neredeyse diger liderlerin tümünü izleyenlerden fazlaydi; üstelik hemen hepsi seviyordu ve hayrandi.
Hitler'in gerçek kimligine dogru...
Gerçek böyle mi? Kimdi bu adam? Çok yazilip çizilen siyasi ve askeri kisiliginin ötesinde Adolf Hitler kimdi ya da neydi? Oniki yil onun basin sözcülügünü yapan Otto Dietrich "Çilginca milliyetçi düsünceleri olan seytani bir adamdi..." diyordu.

 


Hitler için çok yorum yapilmistir. Bu garip insanin dev bir ulusu nasil olup da, neredeyse yok olmaya sürüklediginin cevabi hala net ve anlasilabilir degildir.
Birinci Büyük savas'tan gelen askerisiyasi nedenler, Komünizm'in aç, issiz ve yenik Almanya'da hatali örgütlenmesi yüzünden ülkenin iç çatismalarda bogulmasi, üstelik henüz SSCB'de bile bir fidan olan Komünizm, varligini ve amacini kanitlamak bir yana, kendini Sovyet halkina bile anlatabilmis degildi. Psikolojik yapisi çok farkli olan Alman insanina bu elbise uymuyordu ve asla uymayacakti. Yenik bir ulusun kirilan gururu, açliktan perisan bir milletin bi bilinçsizce umut arayisi, neden olarak bir irkin hedef gösterilmesi ve daha bir sürü sebep sayilabilir. Ama tüm bunlar yine de Adolf Hitler'in kitleler üzerindeki etkisini ve büyüsünü açiklamaya yeterli degildir.

24.04.2005 18:09:02


"Yeterince insan ölmedi"
Bergier'e göre Hitler ve arkadaslari üst düzeyde aydin ve egitilmis bir grup tarafindan yönetiliyorlardi.Ögretide din en büyük düsmandi;
Hitler Hiristiyanlik îçîn "bir Yahudi olan isa'nin efemine sözlerine inanmak saçmadir,Hristiyanlik Yahudi safsatasidir, bu din rahiplerle beraber yok olmalidir, haçin yerini kutsal gamali haç alacaktir." diyordu.
Gamali Haç, Hint mitolojisinden gelen eski bir simgedir; "aga dönük gamali haç yeralti güçlerini simgeler. Nazi mit'inde, savasin amaci yeralti güçlerinin zaferi içindir, sonuçta gezegende bu güçlerin beslenecegi ve gelisecegi negatif veya uygun enerji artacaktir.


Hitler, kendi liderligindeki dönemde ates çaginin yasanacagina, buz ve sogugun yenilecegine inaniyordu. Bu yüzden Rusya'daki buz çöllrine askerlerini yazlik elbiselerle yolladi. Kafkasya'ya girdikten sonra yüksek rütbeli üç SS Albayi, yüksek bir dagin zirvesine gamali haçli kara tarikat bayragini diktiler.Stalingrad yenilgisinden sonra Nazi söylevcisi Goebbeis haykiriyordu "Anlamiyor musunuz? Evrensel anlayis yenildi, ruhsal güçler yeniliyor; hüküm saati geliyor, tüm insanlar aci çekecekler ve çekmeliler..." Hitler ekliyordu: "yeterince Kayip verilmedi."


Hitler ve yandaslari korkuyorlardi; karsit güçler harekete geçmisti ve cezalandirilacaklardi. Son anda bile; Berlin düstügünde, metroya siginmis 300.000 Alman vardi ve Hitler çilginca emirler verdi; "Metroyu sular altinda birakin, herkes ölsün, bu bir büyü ayinidir ve kurban gerektirir, böylece yerdeki güçler yardimimiza kosacaktir." Gerçekten çildirmis miydi? Yoksa ögretiyi mi uyguluyordu? 1923'e geri dönelim


24.04.2005 18:11:34


"Ona onlarla iliski kurma imkanini verdik."

Nazi Sosyalist Partisi'nin yedi kurucusundan biri olan Eckard ölüm döseginde yatiyor ve son sözlerini söylüyor;
"Hitler'i muhakkak izleyin, o benim müzigimle dans edecektir. Ona, onlarla iliski kurma imkanini verdik."
Kimlerle? Bu ne demekti? Alman Genelkurmay toplantilarinin özel bir meditasyonla basladigi anlatiliyordu; gizem Ve inanç Nazi yönetimin her yerinde yasiyor ve yasatiliyordu. Alman savasçilari gibi Japon savasçilari da büyülü güçler tarafindan desteklendikleri ve korunduklari inancindaydilar. Peki neden; iste size ana ilkeden bir ipucu; "Biri Tanrisal düzeni, düzensizlige dönüstüren, ötekiyse düzeni Tanrisal olmayan yeni bir düzene dönüstüren iki seytani güç vardir.
Büyüsel güce sahip tarikatçilarin amaci,maddeci ,iki yüzlü, zaaf dolu Bati üygarligini yok etmekti, Naziler kazanabilirdi ama uyanik ve firsatçi akil yükselerek, karanligin içinde parlayan enerjiden daha güçlü ve saf görüntüler yani enerjiler yaratti." Bu nokta çok Önemlidir; Hitlerin konusmalarinda yarattigi imajinasyon alani yani görsel etki öylesine güçlüdür ki, kitleler hipnotik bir alanin içinde artik bilinçsizdirler. Bugün eski filmleri izleyerek, Hitler'î dinleyebilirsiniz ama artik o büyü yoktur, etki yerine biraz da komedi hatta acima hissedilir, boyasi solmus, canliligini bir baska deyisle enerjisini yitirmis siradan bir insanin tutucuirkçi sözcükleri öylesine anlamsizdir ki...






Bu sonuç, günümüzde daha bilinçli oldugumuzdan veya o dönemin kosullarini yasamadigimizdan kaynaklanmaz. Aksine, günümüzde daha saçma ve aptalca söylevlerde bulunan ve zeka katsayisi Hitler'den çok asagilarda sürünen sayisiz lider taklidi vardir ve etkilidirler. Konuyu daha iyi vurgulamak için sözü Hitler'e birakmak en iyisi.


 
Ama son bir söz daha var; günümüzün büyüleri artik kitleleri dogrudan etkileme yolunda degildir aksine kullanma yolundadir. Savas kadar, demokrasi, politika, ideolojiler, bölünmeye yönelik dinsel fraksiyonlar, metafizik konulardaki grup ve tarikatlar, spor, sinema, tv, yazili basin, moda, kitlelere yönelik yiyecek ve içecekler ve daha birçok sey... istenen etkinin olusmasi için büyünün enerji mühendisleri, tüm bu alanlari kullanirlar... Artik dünyamiz, baska bir kültür, daha da uygunu bilgi alanindadir; Bati Uygarligi inanç yönünden iflas etmis, Uzakdogu uygarligi pasifizmi bir kez daha seçmis ve Ortadogu dinleri ise, kan ve ates çemberinde kusatilmistir. Dinsel ve metafizik inançlar bilgelik ve bilinçlenme yerine maddeye, çikara, güç ve iktidara böylesine talip olduklari sürece, Karanlik Güç her geçen gün daha fazla egemen olacak ve yayilacaktir. Çünkü istedigi ortam budur... Adolf Hitler'in konusmalarina çok dikkat edin; gizli güçleri anlatmasi kadar, günümüze de çok yönden göndermeler yapmaktadir.

24.04.2005 18:14:14
zaten şöyle bir gerçek yok mu ?

hiç bişey olamayan politikcı olur Tongue

adam hıcbır ıse yaramıyor ve sonra polıtıkacı olup bınlerce ınsanı katledıyor.... knuppel2

ve bazı ınsanlar hala bu adama tapıyor..ne kadar acı

P_İn_iLtİ 24.04.2005 19:27:01
Hiç şüpsesiz Hitler insanlık tarihinin görmüş oldugu en büyük diktadörlerden biridir.
O bir ulusu yeniden canlandırmış birlik ve beraberlik içerisinde bir çatı altında toplamıştır.Sanırım saygı duyulması gereken bir husus varsa Hitler hakkında o da bu olmalı...

24.04.2005 19:38:55
Asiri milliyetcilik budur iste.
Hasta bir insan olsa bile onlarin gözlerinde bir tanri gibi
gözüküyor.
Kendi basarisizligini baskalrini neden göstererek onlari güclendiriyor.


deniz 24.04.2005 19:40:31
insanların bir lider üretme hatta ona tapma, ilahlaştırma eğiliminin bir tezahürüdür Hitler.

09.05.2005 10:39:29
hitler'in masum insanları öldürmesini tasvib etmiyorum ama,yinede kesinlikle olması gereken kişilerden biridir türkiye açısından da (veya osmanlı) ingiltere ve fransa yı başımızdan almıştır başımıza gelecek daha kötü oLAYLARIN DURUMLARIN ETKİSİ AZALTMIŞTIR fakirleri işe yaramayanlar öldürmüştür 
     anlamadığım almanlar niye sevmiyor bu adamı.....Huh??(kesinlikle bi 60 sene sonra bu adam mabutlaşacaktır çok sevilecektir...)

09.05.2005 11:21:09
26.600.000 sovjet ve en az onlar kadar japon ve Cin öldü ama herkes 6.000.000 milyon yahudiden bahs ediyor. 


Heil !


Sayfa: [ 1 ] 2 3