|
||
| Bir şair, evinin kapısını kırarak soyan hırsıza, kitaplarına dokunmadığı için, teşekkür etmeye hakkı vardır. Bir kapı nereye açılır, içinde kimi tutar? Hayat tarlalar arasında uzayıp giden şahane bir yol bazen. Çünkü kız kardeşim, parmak izlerimin, alınırken beyazın aydınlığında şiir gibi simsiyah durduğunu söyledi. Bugün sabahtan akşama kadar Arvo Part dinledim. Başımın hemen tepe yükseltisinde hareler görebilirdim, aynaya gidebilseydim. Ses içime doldu. Gökyüzünün o delirtici maviliğinden bir uçak tıpkı kurşun gibi parıldaya, parıldaya o maviliği yarıp uzaklaştı. Neyi götürdü bilmiyorum uçak. Hırsız neyi götürdü, anne neyi? Şeref Bilsel’in ‘Mecnûn Dalını’ çekerken kendime, dalların ağırlığı karşıladı beni. İlk şiir Dünebakan’da ‘bir yoksulluk sesi almış yürümüş evde/ üç ağız iç içe girmiş, kim kırmış bu kadını’ derken ne güzel demiş. Hiç onarılmayacak bir kalp taşırken kırılmak hiçbir şey aslında. Ama işte o sese kalp etmek çok şey. Her insanın bir şarkısı, her kitabın bir filmi vardır aslında. Mecnûn Dalında kirazın, yani aslında dut olan kirazın tadını aldım ben. Bir Abbas Kiarostami filmi olan yapıtta, ölmek için karar vermiş bay Badii’nin cansız bedenine on kürek toprak atacak kişiyi aramaya başlamasıyla başlar, Louis Armstrong’un Saint James İnfirmary’le ve ardındaki ironik gülümseyişle son bulur film. Yardım istediği kişiler çoğunlukla korkuyla kaçarlar bu tuhaf istekten. Bir delidir beklide bu genç adam. Bay Badii’nin neden ölümü arzuladığını bilmezsiniz, tek ipucunuz hiçlikle sabitlenen kendinde ve dengede bakan gözleridir. Sözü edilmez bir saygıyla kabul edersiniz arzusunu, orada olmayı istersiniz, örtebilmek için ondaki kendinizi. Filmin sonlarına doğru konuşmasından şairane duruşlarını sezdiğiniz kişi Bay Badii’ye yardım edecek olan kişidir. İnişli çıkışlı bir yol boyunca, yolculuk ederken kendi öyküsünü anlatır adam. Çoraklığın yerini alan tarla ve meyve bahçeleri, kuş sesleri ile duyularımızı doldurur. Alaca karanlıkta kendini asmak için çıktığı dut ağacında parmaklarına dokunan dutları fark eden adam, usul usul meyveleri tatmaya başlar. Birazdan güneş ışımış ve çocuklar önlükleri ile oradan geçerler, ağaçtaki adamdan kendilerine dut atmasını isterler. Kucağına topladığı dutları evine, karısına da götürür adam. Ve o günden sonra hayatının değiştiğini anlatır. Buraya kadar her şey iyidir. Yardım edecek kişi de bulunmuştur. Tam ölümün kıyısında şüphe girer devreye, Mecnûn Dalı da burada başlar yazılmaya. İşte ölümden korkmayan yaşam ( Hegel’e nazire yapıyorum) ve kendini tam da ölümde toplayan yaşam. Bunları anlatmak için kavramdan başka bir dil gerek, başka bir inanç. Bunlar karşısında susar kavram, usun umut karşısında sustuğu gibi. Yves Bonnefoy. ’birazdan öleceksin diye korkutuyor bizi kırlar/ birazdan öleceksin diye az önceki hâlim yok/ birazdan öleceksin ve babamın çatısı savrulacak/ içimizde kesik kollu dülgerler/ birazdan öleceksin diye ev kapıdan çıkacak’ (s.58) ‘kendi kahrımdan bir harf sıçrar diye yalpalayan/ kütük kör, beyaz bem, ölmeseydin de yazardım bunları’(s.59) Bay Badi hiç tanımadığı ve garip öyküsünü dinlediği adamın peşinden koşup tekrar tekrar yineler – adımı üç kere sesle- eğer ses gelmezse uyuduğum çukura taş at, yine ses gelmezse ancak öldüğümden emin olduktan sonra üzerimi toprakla ört. Hayat bazen vazgeçtiğin yerden yeniden başlıyor sanki. Tıpkı kocaman beyaz etli bir kurt gibi girip içimize kemiriyor. Ama sessizce. Hayat bazen anarken ölümlerini şair Doğan’ların, yeni bebekler bırakıyor şair rahimlere. Kuşkunun yurdundan gelen herkes bilir, herkesin bildiği hissettiği şeyi benim de demem abestir. Kalbimi gezdirdim zarflarla/ kalbimi... ölmüş köpeğimden kalma tasmayla (s 53) Biz Mecnûn Dallarını âşk’ın ilk sürgünleri olarak bilirdik. Küçük bir kızken gün omzumuza ışımadan ırmak kıyısına gidip, taştan evler, bebekler, sağlıkla gülümseyen yüzler çizmek için. Bir ayinin yüzümüze çizdiği o sükûtla hareket eder, yalnız kalmaya çalışırdık. Irmağın ağzında parlayan çakıl taşlarıyla oynar, bir dileği resmedemezdim. Ben en çok dalların filizlerini dönüş yolunda toplama merasimini severdim. Henüz pek genç sürgünleri toplar, yürüdüğümüz yol boyunca hiç tanımadığımız kapılara o dalları iliştirirdik. Kim bilir beklide hiç bilmeden sağır ve dilsiz o kapılar ardındakilere âşk vermiştik, hıdrellezlerde. Bazı sözcükler lekesizdir, arıdır. Yazgısına işli kederi öylesine bir güçle taşırlar ki bunlar, ruhlarının aydınlığı gövdelerini yırtıp dışarı çıkacak sanırsınız. Bu sözcükler tüm enerjilerini ölüme yakın olandan, eşyanın zamanından ve uzamdan çalarak büyütürler arzularını. kanırtıp farkında olmanın ellerini, güpgüzel günler için.../ kalmak, sana yazgılı bir kederi parlatmak akşamdan sabaha/ öyleyse bu parmaklar bize çok. (s.35) Bir diyet borcu var sanki bazı parmakların. Hiç düşünmeden bırakılabilir, teker teker. Yaşamaksa bizden önde giden hayatın peşinden uçuşurken kızaran yapraklarımız. Ama biraz kahr ve öfke, zulm ve hevesle. İnsan gider. Hiç gidemem diye düşündüğü bir yerden, kendinin merhametinden, sevdiklerinden ve sevmediklerinden, düşüncelerinden, tam orta yerinde uyandırıldığında kâbusundan, insanlık ölmüş mü diye bağıran bir güruhu izlerken, kanla ve düşmanlıkla, öfkeyle, yazılırken sözler, biterse orada anlam; bir mahşer yerine dönmüştür bu dünya dediği dünyasından. En çok aynadaki aksine bakamaz insan. Yaklaştığından aynadaki o sırra kaçar gözbebeğin senden. İnsan gider. İnsan kendinden de gider. Peki, nereye gizlenir insan. Hangi kovuğa ki bir gövdedir bazen içinde puhu kuşları saklayan ağaçlar. Genç ağaçlar, yaslı ağaçlar, kendine saklı ağaçlar, bozailer, sarmaşıklar. Belki sırf bu yüzden bir baltası bulunmalı her ağacın. Düşlerin deli atların çatlayana kadar koştuğu ve çocukların hiç sobelenmediği ağacının gölgesinde esenlikler diliyorum. Piknik yapsınlar orada, salıncak sallansınlar, sizi ortalarına alıp, halkada oyunlar oynasınlar. Yazın ve sözünüz bol olsun. avluya dökülmüş bir kürek sıcak kül ardından işte aynı bahçe! bir vakitler senden kayan hayret bende kabarıyor ya şimdi, ağzımla ağzının arasında açılan bir kırmızı sözlük ne ev var orada ne yeşeren dal gölgesi yalnız çok üflenmiş, paslı bir klarnet sana dinletemediğim şarkılar içinde... Ayşe Nalan |
||