|
||
| Duino Ağıtları yirminci yüzyılın en büyük edebi eserlerinden biridir. Rilke, on ağıtta, modern dünyada insan olmanın anlamını arar. Özünde tutku, israr, keder, umutsuzluk, şakacılık, belirsizlik, çelişki yüklü olan Ağıtlar’da Rilke, insanın ruhsal deneyime ve aklın sembollerle bilgiyi işlemesine olağanüstü duyarlılık gösterir. Duino Ağıtlarında lirik bir “Ben”, lirik bir “Sen” (melekler, aşıklar, anne, baba, sevgili, bir incir ağacı, tekamül etmiş bir iç ses, yeryüzü... ) bir arayış baskısıyla konuşur ve insanoğlunun durumumunun ciddiyetinin yasını tutar. Ağıtlarda, varoluş ile uzlaşmak üzerine ateşli bir monolog sürmektedir. Bu monoloğun içeriği ve çözümü, ya da sonuçlanmasıdır Ağıtlar. Duino Ağıtları okunmaktan çok şarkı gibi söylenmek üzere yazılmıştır sanki. Daha ilk cümleden Rilke’nin bir tasası, bir “meselesi” olduğu görülür. Rilke, ruhsal deneyime olağanüstü bir duyarlılık gösterir. İnsan bilincindeki ruhsal süreçle ilgilidir. Bu kelimelere vurulamaz dünyayı ve onunla ilişki kurmanın güçlüklerini anlatır. Dili sürekli farklılıklar gösterir. Keskin tasvirlerle algılamadaki duyarlılığını ve okuyucunun hayal gücünü özenli bir belirsizlik ile harekete geçirir. Belirsiz bir ortam içinde çok katmanlı anlamlar, paradokslar okuru zorlar. Bilinçli olarak yapılan dilbilgisi hataları insanı şaşırtır. Dördüncü Ağıt’taki “herşey kendisi değildir” mısraı, Rilke’nin görüntüler ardındaki, içsel gerçekliğin farkındalığını anlatmaktadır. Birinci Ağıt’ın başlarında : Yiğit kendini saklar, yokoluş bile varlık yoludur ona, en sonuncu doğuştur. Satırlarında sözünü ettiği “yiğit” yalnızca özel kahramanlardan değil aynı zamanda zorluklarla savaşan “Kahraman” arketipinden sözetmektedir. Buradaki sözü edilen “varlık yolunun”, yokoluşa yönelmesi ile kahraman arasındaki bağlantı, insanın ölüme doğru gidişindeki kahramanlığa çağrıdır. Yine ilk Ağıt’ta Rilke bize yıldızları “hissetme” ödevini verir. İnsan yıldızları nasıl hisseder? Okur yıldızlara bakınca “Ben ne hissediyorum?” diye sormalı kendi kendine. Umut? Dilek? Boşluk? Avunma? Düzen? Gelişigüzellik? İnsan yıldızlarda tanrılar, tanrıçalar görebilir mi? Rilke’nin sözleriyle daha ilk soruda okurun aklı yıldızlar arasında dolaşmaya, iç ve dış dünya arasında bağlantıları kurmaya başlar. Hatta belki de yıldızlar okurun ruhuna girer ve görünmez bir biçimde yüreğinde varolmaya başlar. Sembolik gerçeklik, en basit şekliyle ifade edersek, insanoğluna ihsan edilen, nesnelere anlamlar yükleyebilme yetisidir.. Her an çevremizde gözlemlediğimiz nesnelere onların fiziksel niteliklerinin ötesinde anlamlar yüklemekteyiz. Bir bebeğe karşı hissettiklerimizi, evimizi, çiçek açmış bir ağacı, bir çeşmeden akan suyun hareketini sembollerle bilincimize yerleştiririz. Bu içimizde devamlı oluşan bir süreçtir. Sesler, sesler. Duy yüreğim, şimdiye dek ermişlerin duyduğu gibi. Dev çağırış onları yerden kaldırıyordu; ama onlar, akıl almaz kişiler, diz çöküp kaldılar, dinlemeksizin: Buydu onların duyması. Ama değil, tanrı sesine dayanmak hiç değiL. Esip geleni duy sen, suskudan oluşmuş aralıksız bildiriyi. Kalple duyun. Algılamanız duygularınızla olsun. Anlamların sesleri bizi sarmalıyor bir meltem gibi, şekilsiz, değişken. Hep hareket halinde. Durağan kaldığımızda duygularımız, onların bildirilerini yorumlamaya başlıyor.* Ağıtların ardındaki itici güç, bütün yapıtlara yayılmış olan ama özellikle yedinci ve sekizinci ağıtlarda ağırlıkla kullanılan “açıklık” özlemi ve bu açıklığa, enginliğe varma çabasıdır. Ağıtlar özetle şunu demektedir : “Açıklığa ulaşmak için uğraşın. Bunu “nesnelere” insancıl anlamlar yükleyerek yapın. Ağıt, ölen bir kişinin ardından tutulan matemi anlatır. İnsancıl bilincimiz deneyimlerimiz süresince bizi sürekli olarak kontrol altında tuttuğu için bizim o “açık” alana ulaşmamıza engel olur. Ne yaparsak yapalım her zaman kendi varlığımızın farkındayız, deneyimlerimizi gözlüyoruz, karşılaştırıyoruz, yorumluyoruz, adlandırıyoruz ve yargılıyoruz. * Bilinç bizi doğanın ritminden uzaklaştırıyor. Yorumladığımız bu dünyada rahat değiliz, güvende değiliz (Birinci Ağıt) * Göçmen kuşlar gibi bigilendirilmiş değiliz. (Dördüncü Ağıt) * Bizden önce hiç bir zaman, çiçeklerin sonsuzca açtığı arı alan... (Sekizinci Ağıt) * Buna rağmen bilinç aynı zamanda “bütün o suskun manzara” yı görmemizi sağlıyor. (Üçüncü Ağıt) * Hayatımızı değerler üzerine kurmak: “ bir alışkanlığa saygısızca bağlılık” (Birinci Ağıt) * Ve tanrısal alan ile bir ilişki kurmak “(Melekler), sizler kimsiniz?” (İkinci Ağıt) Açıklığı amaçlamak, farklı bir hayata özlem duymadan ve ölümden sonraki hayatın avutuculuğuna sığınmadan, öncelikle dünyevi deneyimleri kabullenmek demektir. Rilke hayatın nihai anlamını bu geçip giden, sonlu hayatımızda bulmamızı ister. Bu kavram bizim yabancı olmadığımız varoluşçuluk kavramından farklı değildir. “Ben” demek; dünyanın gece ve gündüz, hayvan ve melek, erkek ve kadın, cinsellik ve tinsellik, kahraman ve aşık, iç ve dış dünya, hayat ve ölüm kutupları arasında sürekli sıkışıp kalmak, ve hiçbirinde rahat yüzü görmemektir. Duino Ağıtları bu yakarışın üstesinden gelmez; ancak bu karşıtlıklar döngüsüne “açıklığa” doğru yön vererek anlam kazandırır. Rilke nin “açıklıktan” ne kastettiğini kelimelerle açıklamak zordur. Kelimelerin ötesindeki yorumlanamaz bir deneyimden sözetmektedir. Ancak kullandığı imgelerden yola çıkarak bu deneyimi anlayabiliriz. Bu açıklık, bizim gibi bir bilince sahip olmadığı için hayvanların görebildiği bir olaydır. Bir sevgiliye gereksinim duymadan aşık olmaya benzer. Çocuklukta yaşanan açıklıktır. Rilke, farkında olmanın kalitesinin, bu dünya ile kurulan ilişkide, gösteriş takıntısı olmadan, düzeyli bir bilince sahip olmanın peşindedir. Aşıkların, açıklığa doğru olan yönün sürdürülmesinde, önemli bir rolü vardır. Onlar bir anlamda, kahramanların karşıtıdır, çünkü onların amacı fethetmek değil, ilişki içinde olmaktır. Onlar, nesneler arasındaki bağlantıları yaratır ve onların duygularla bağdaşmasını sağlarlar. Bu nedenle Ağıtlar, aşkın yönünün, açıklığa doğru yönelmesini teşvik eder. Eros yalnızca bizim sevdiğimizi değil, aynı zamanda aşka eşlik eden içsel açıklığı arar. *** Ağıtlardaki son tema da bilinç ile kader arasındaki çekişmedir. Duino Ağıtları, umutlu bir biçimde, sembolik bilinçlenmenin geliştirilmesi ile kaderin üstesinden gelinebileceğini, söyler. Sembolik anlama yoluyla kader, bize tahakküm eden bir öge yerine, içinde yol alabileceğmiz içsel bir alana dönüşmektedir. Yazgı denir buna: Karşıda olmak, Başka hiç bir şey değil, hep hep karşıda, Sekizinci Ağıttan olan bu mısralar akıl ve ruh bölünmesinin üstesinden gelinemiyeceğini ve yalnızca bilinç alanının kader olabileceğini söyler . Bu mısralar bilinç bölünmesinin imkansızlığını belirtmekle kalmaz aynı zamanda bilinç dışında olan hiçbir şeyin kader olarak kabul edilmemesi gerektiğini belirtir. Jung’un psikolojik kavramlarına alışkın olan bir okur, Duino Ağıtlarının, bizi çevremizdeki dünyadan izdüşümlerimizi alıp bunları ruhumuzun deneyimleri olarak, onları reddetmek yerine, sembollerle oluşmuş bilincimize çevirerek yorumlamamızı istediğini anlayacaktır. Bunun anlamı, dış dünyadaki nesnelerin, iç dünyamızın gerçeklerini bilinçle geliştirmemize izin vermemiz gerektiği anlamına gelmektedir. *** Duino Ağıtları Rilke’nin kendi deneyimlerini yansıtıyor mu? Bu Ağıtların Rilke’nin hayatı ile yakından ilişkili olduğundan şüphe yoktur. Bu eserin Rilke’nin kendi kendisine koyduğu önceden tasarlanmış varoluşçu bir amaç olduğu açıktır. Rilke soyut bir felsefik bildiri sunmak istememiş, onun yerine kendi hayatını örneklemiştir. Bu nedenle, kendi deneyimlerine karşı acımasızca dürüst olmuş ve bunun sonucunda içsel gerçekliği açısından çok ayrıntılı bir farkındalık geliştirmiştir. Yaşanan gerçekliklerin sanatsal ifade ile bütünleşmesi bu başyapıtın yazılmasının on sene sürmesine neden olmuştur. Onunce ve son Ağıt Rilke’nin ne yapmak istediğini önceden tayin ettiğini göstermektedir. Onuncu Ağıtın ilk oniki mısraı Birinci ve İkinci Ağıtlarla aynı dönemde yazılmıştır. Onuncu Ağıt’ın ikinci yarısı Rilke’nin ölümü kişisel bir efsanevi olaya döndürmesidir. Ruhsal deneyimin efsanevi boyutunu anlatan muhteşem bir örnektir. Sembolik ifadenin en arı örneğidir, öyle ki imge gerçeğin yerine geçmekle kalmaz; fiziksel niteliklerinden sıyrılarak gerçeğin kendisi haline dönüşür. (sfenks, küi, yakınış, kuyu, pınar)* Rilke sanatsal amacına ulaştı ama gerçek hayatında amacını gerçekleştirebildi mi? Açıklığa varabildi mi? İnsanoğlunun yetersizliğinin en umarsız yakınışı olan Beşinci Ağıt’ta Rilke aşıkların mükemmelliğe ulaştıkları bir alan için yakarışta bulunur. Son yazılan ağıt olan Beşinci Ağıt bu yakarış ile bittiğine göre bizlere Rilke’nin bu alana ulaşmadığı izlenimini verir. Ama çelişkili bir biçimde bunun kabulü belki de Ağıtların mesajının en kuvvetli bir biçimde yerine getirilmesidir. Bu saptama Rilke’nin uğraşının boşuna olduğu anlamına mı gelmektedir. Olmaması gerekir. Önemli olan Duino Ağıtları’nın “meselelerinin” kendi sorunlarımıza hitap etmesidir. En iyi yorumlama okurun içinden gelen ve onun deneyimlerinden doğan olacaktır. *** Sembol bir diğer kişiye aktarıldığı zaman, alıcının bilinçdışı, ya da bilinçli olarak ona aynı anlamları yüklemesinin bir garantisi yoktur. Alıcı “doğru” deneyimi yaşamışsa, bu sembol onun için hayat bulacak, enejisinin ve anlamının kilidi açılacaktır. “Rilke’nin şiirlerini yalnızca okuyamazsınız. Her satır üzerinde meditasyon yapmanız gerekir.” Yazan :David Oswald Çeviren : Eren Arcan |
||
|
||
Alıntı Sesler, sesler. Duy yüreğim, şimdiye dek ermişlerin duyduğu gibi. Dev çağırış onları yerden kaldırıyordu; ama onlar, akıl almaz kişiler, diz çöküp kaldılar, dinlemeksizin: Buydu onların duyması. Ama değil, tanrı sesine dayanmak hiç değiL. Esip geleni duy sen, suskudan oluşmuş aralıksız bildiriyi. Rainer Maria Rilke Küçük bir çağırışla ulaşılabilen en büyük suskunluk, en güçlü sestir insanın içinde. Cüceler devlere teslim ettiler şimdi yerlerini, hiç tereddüt etmeden saliselerle. Bir dev içine yerleşmişsen kork bundan, göremezsin onun içindeki küçüklüğünü. Bir dev içindeyse daha da tehlikeli, nasıl ulaşabilirsin nesnelerin sessizliğindeki huşuya(?) Homurtularıyla kendi sesinden başka ses duyamayanlara, kulak çevirme! Sen, "ben" demeden;Besle, içinde bir cüce, dışını da cüce tutarak. |
||
|
||
Alıntı Ağıtlardaki son tema da bilinç ile kader arasındaki çekişmedir.Duino Ağıtları, umutlu bir biçimde, sembolik bilinçlenmenin geliştirilmesi ile kaderin üstesinden gelinebileceğini, söyler.Sembolik anlama yoluyla kader, bize tahakküm eden bir öge yerine, içinde yol alabileceğmiz içsel bir alana dönüşmektedir. Yazgı denir buna: Karşıda olmak, Başka hiç bir şey değil, hep hep karşıda, karşıda olmak, karşı durmak mıdır acaba..? bir ada gibi denizin içinde kendin olarak, fakat, çırpınmadan denizde varlığını koruyarak, bu mudur, karışmadan yazgıya tutsak yaşamak?,,, su içinde olup ta, hiç boğulmadan..... |
||