SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Yazarlar

Konu: İsmet Emre ile Entellektüel Bir Söyleşi

Sayfa: [ 1 ]

göçmen kızı 12.02.2008 20:15:31
-Sayın Emre, sözlerimize sanatla ilgili düşüncelerinizi öğrenmekle başlamak istiyoruz. Yüzlerce yıldır tartışılan sanat olgusunun toplumdaki yeri neydi, nedir, nasıl olmalı. Kendini tatmin duygusunun ortaya çıkardığı bir bilinçaltı mı, geleceğe ulaşma arzusunun yollarından biri, yoksa başkalarıyla kurulması zorunlu iletişim biçimi mi, nedir sanat?

        Aslında, belki teorik olarak sanatın birey bilinciyle toplum bilincindeki yeri yüzyıllardır tartışılıyor ama, sanatın kendisi özde, çok daha eskilere, hatta ilk insana kadar götürülebilecek bir olgudur. Çünkü zaten insanın kendisi bir sanattır, başlı başına bir sanat eseri olarak çıkıyor karşımıza insan. Tanrı’nın eseri olarak. Bu yüzden de, insanın bulunduğu her yerde mutlaka sanata dair bir şeyler vardır, olması gerekir. Bir havayı teneffüs biçimi, bir suya dokunuş biçimi, bir kuşun gökyüzünde kanat çırpmasını dikkatli ve dalgın gözlerle seyretme biçimi, bir yürüyüş, bir bakış, bir duruş, bir tavır, bir eda... bütün bunlar sanatı ilgilendiren durumlar. Sanatsal duruşlardır. Bu bakımdan, ben sanatı hep insanla birlikte, yanyana telakki ettim, ediyorum. Bu yanyana duruşta ise, sanatın insanların üzerine halelenmiş ayışığı gibi bir işlevinin olduğunu düşünüyorum. Evet, toplumların bazı dönemlerinde horlandığı, yok sayıldığı, hatta aşağılandığı olmuştur. En kıyılara itilmiş, en işe yaramaz sayılmıştır. Ama hiçbir zaman kendi içselliği bakımından değer kaybına uğramamıştır. Toplum nezdinde, sosyolojik olarak etkinliği azalmış, ama bireyi güzelleştiren yönü hep diri, canlı kalmıştır.

        Bugün de öyle. Sanat olması gereken yerde değil. Bunun çağımız, mekanımız, üretim tüketim biçimimizle doğrudan ilgisi var. Adam sabahtan akşama kadar bir kaşık çorba için inşaatta çekiç sallıyor, çivi çakıyor, kelimelerin üzerinde gözlerini hızlıca kaydırıyor, uykulu, şiş, patlak gözlerle geliyor evine, esneyerek yaşıyor, zihni açık, aydınlık değil ki sanata ihtiyaç duysun, sanatı ihtiyaç bilsin. Sanat, bu anlamda lükstür. Hayatın bütünün değil, bir kısmının lüksü. Ama devrimizde insan kalmak da bir lüks. O zaman ömrümüzü bu lüksü göremeden mi tamamlayacağız. Hayır, genel olan özelleştirilmiştir. İnsan doğuyoruz ama insan ölemiyoruz çoğu zaman. Hayat, tıpkı sanatta olduğu gibi insan olmada da o lüksü çok görüyor bize. Işıklı, aydınlık bir bahar günü, bir su kenarında daha yeni güvermiş çimleri iştahla yiyen keçiler gördüm. Dişlerinin arasında ot, sanki yeniden, yeniden diriliyormuşçasına yiyordu. Suya eğilince suyun güzelliğini gördüm. Hayvanlar da ihtiyaçlarını gideriyorlar bir türlü. Ama bunun üzerine ben şiir yazdım. Tabiatın şiirini. Oysa, mutlu, konformist keçiyse hiçbir zaman şiir yazamayacak. Beni ondan ayıran, onun iştahla yediği çim, yahut suya dudaklarını değdirişi değil, yazdığım şiir. O zaman beni ben yapan ve ondan ayıran şey işte bu hakir görülen şey, bu metinler, bu öyküler, bu romanlar, bu resimler, bu mimariler, bu besteler, bu sinemalar vesair. Öyleyse, keçilere inat, ille de şiir yazarım ben. Ve bunu yazarken de en azından bilinçüstü düzeyde, geleceği kurmak amacım yoktur. Sadece öyle hissettiğim, yazarken mutlu olduğum için yazarım. Sadece yazma esnasında zamanın bana daha hafif dokunuşlarla dokunduğu için yaparım bunu. Başkaları beğensin, şair desin diye değil. Ama başkalarının beğenmesini de isterim. Bu istek, yazdığım şeyin nedenini değil yalnız, sonucunu ifade eder. Bundan, belki bu anlamda bir iletim olgusu olarak görebilirsiniz sanatı. Ama aracı olarak değil.

        -Sanatta ereksellik sözkonusu mudur? Eser üzerindeki etkisi nedir? Yada, kısacası, sanat toplum için olabilir mi?

        Sanatta ereksellikten neye anladığınıza bağlı. Yani, bu amaç acaba doğrudan edebi eserin kendi formatını tamamlamak, onun öncüllerini gözetmek anlamından mı anlaşılıyor, yoksa bir işe yaramak anlamında mı. İş derken de sanatın topluma dönük yüzü olarak iş. Yani o kitabı okumaya değmez, çünkü insana hiçbir şey kazandırmıyor derken bir insan neyi kastediyor. Bir insanın bir kitaptan ne gibi beklentileri olabilir? Bunlar. Eğer insana bilgi yüklemiyor anlamında söylüyorsa, edebi eser insanlara bilgi vermek için yazılmaz. Eğer, ondan ahlaki bir fayda, toplumun huzur ve güvenliğini sağlayacak umdeler bekliyorsa, bu da değil, edebi eser bir ahlak kitabı değildir. Eğer kendisiyle ilgili beklentileri sıradan sürgünlerini geliştirmeye yönelikse, televizyon seyretsin, geyik yapsın daha karlı olur. Şimdi, böyle söylemiş olmakla, edebi eserde yukarda saydıklarımızın hiçbir bulunmak demiyoruz. Ama onlar eserin yazılış amacı değiller, sebebi değiller. Ama sonuçta, eserin bünyesine karışmış, iliğinin içine işleyen birtakım şeyler yukarıdakilerle ilgilidir. Öyle zannediyorum ki sebeple sonuç birbirine karıştırılıyor çoğu kez ve işte o zaman da karşımıza böylesi bir okuyucu beklentisi çıkıyor. Ben, toplum için yapılan sanatı hiçbir zaman sevmedim. Sempatik bulmadım. Yalnızlığın evrensel büyüsünden çıkıp karşısındaki seyirciye dönmüş bir sanatçıdan yaratıcılık anlamından ne beklenebilir ki zaten?

       -Eserlerinize baktığımız zaman, çokça felsefeyle, felsefi söylemlerle karşılaşıyoruz. Sizi felsefeye bu kadar iten, yaklaştıran nedir? Acaba bu her ikisi arasında göremediğimiz bir bağ, bir akrabalık mı var?

        Var elbette. Aslında felsefeyle sadece edebiyatın değil, bütün sanat dallarının böylesi bir ilişkisi vardır, olmalı. Dahası, felsefeyle ilgisiz hiçbir şey, hiçbir durum düşünemiyorum ben. Edebiyat felsefesi, matematik felsefesi, fizik felsefesi, tarih felsefesi, eğitim felsefesi, din felsefesi... ne varsa, onun bir felsefesi de olmak zorundadır. Çünkü felsefe bir durumu özünden kavramak için en gerekli düşünme disiplinini öğretir bize. Sanatın da amacı zaten herşeyin şahdamarına yaklaşmak. Onunla doğrudan bitişmek olduğuna göre, neden ben romanımı, öykümü, şiirimi yazarken felsefeden yararlanmayayım ki. Aslında burda bir yararlanmadan öte farkında olmadan içinize giren bir durumdan bahsetmek daha doğru olur. Çünkü ben felsefeden yararlanmıyor, felsefeyi yaşıyorum.

       -Eserin oluşumunda merkezi yeri, sanatçı mı, toplum mu belirleyicidir. Hangisi daha etkindir, olmalıdır?

        Bu sorunuz, yukarıdaki, sanatta ereksellik sorusuyla yanyana duruyor. Yani biz özneyi mi, nesneyi mi dikkate alacağız. Eserin oluşumu aşamasında elbette öznedir merkezde olan. Yazar, eserini yaratmak için fizik bağlarını kopararak aşkın bağlarını güçlendirir, bu anlamda toplummuş şuymuş buymuş düşünmez bunları hiç. Kafasındaki tek şey bir an önce eserini yazıp ortaya bir şey çıkarmaktır. Tek kaygısı budur, bu olmalıdır. Ama eser bir varlık olarak, kendini bütünlemiş bir organizma olarak toplum içine karıştıktan sonra önemli olan yazarın onun hakkındaki kanaatleri değil, bizim onu ne şekil gördüğümüzdür. Bu anlamda, yazar için edebi eser bakımından, eser tamamlandıktan sonra bir ölümden bahsetmek yerinde olur. Yazar, eserini bitirir ve ölür. Yenisi için tekrar doğar. Eser yazıldıktan sonra tekrar ölür. Bir ölünün hayat hakkındaki kanaatleri ne kadar doğruysa, bir yazarın da kendi eseri hakkındaki kanaatleri o kadar doğrudur ne eksik ne fazla. Klasik mantık çok kızıyor buna. Yazarı daha önemli bir yere oturtmaya çalışıyorlar. Yazarla eseri birbirinden ayırmak, zorlarına gidiyor. Ama doğrusu bu, ne yapabiliriz ki!

        -Kıyıdakiler’de ‘dost-modern’ gibi bir kavramdan söz ediyorsunuz. Bu kavram, post-modernin edebiyatı uğrattığı kayıpla mı ortaya çıkmıştır. Nedir, aradaki fark?

        Aslında, bilakis, post-modernin edebiyata yakın durduğunu söylemek için kullandım ben o tabiri. Post-moderne olan sempatimden söylediğim bir kavram. İnsanı uyuşukluktan kurtaracak, ona bir çimdik atacak, ayak parmağına basacak, eline iğne batıracak bir şey gibi gördüm. Uyandırıcı bir şey gibi. Modernin, içimizi karartan, yüreğimizi burkan, yüzümüzü paslandıran pekçok ucu var. Ve bu iğnelerin çoğu zehirli. Oysa, postmodern’in bize batırmaya çalıştığı iğne, irinlerimizi alıyor, beyaz gibi görünen, ama zehirli yerlerimizi kesip alıyor. Deliklerin izi, onlardan arta kalan yaralar her zaman olur. Ama pürüzsüz, sıkıntı çekmemiş, dümdüz bir yüzü hiçbir zaman sevmedim ben. Biraz kusur olacak. Her şeyde biraz kusur bulacağız, bizi insan yapan da bu zaten. Postmoderni, modernin kusur arayıcısı olarak telakki ediyorum. Burnun eğri diyor, bak elinde çıbanlar çıkmış, ne kadar da küstahsın öyle, ne sanıyorsun kendini sen. Haddini bildiriyor ona. Bu yüzden seviyorum onu. İnsanları modernizmin büyüsünden çıkarıyor. Onları nazariyeden çıkarıp olgularla karşı karşıya getiriyor.

        -Kendinizi herhangi bir ekole, yahut edebi oluşuma bağlı hissediyor musunuz?   

    Hayır, günümüzde, bireyin parçalanışına paralel olarak, zaten okullu, ekollü dönemlerden çok uzak, herkesin kitlesellik ekolüne bağlandığı bir süreç var. Bu sürecin dışına çıkıp kendinizi başka birtakım oluşumlarla ifade etmek oldukça zor görünüyor. Ancak, eserlerimde ve düşüncelerimde tesiri altında bulunduğum pekçok edebi ve felsefi oluşumdan bahsedilebilir. Mesela, ekzistansiyalizm, nihilizm, modernizm, post-modernizm, yeni roman akımı... hemen hepsinin bir şekilde derimin altında bir yerle dolaştığını hissediyorum bazen. Ama hangisi en etkini derseniz, zannediyorum, postmodernizm kanımı kaynatıyor.

        -Son olarak, Türkiye’deki intelijansiyayı ve halkın bu kesime bakış açısını yansıtır mısınız?

        Türkiye’de aydın denince daha çok benim algıladığımın dışında bir kesim anlaşılıyor. Yani, değerlerin birbirine karıştığını, yahut karıştırıldığını düşünüyorum. Bundan, mesela aydın kavramıyla sanatla hiç uzak ve yakın ilgisi bulunmayan politikacılık, tüccarlık, mesela ço zenginsenizde aydın diyorlar size, ses icracılığı, sadece şehirde yaşıyor olmak, şehirli olmak yahut liseyi bitirmiş olmak gibi sınırları pek de belirgin olmayan, kaypak bir zemin üzerinde yürüyen hemen herkesi bu sınırların içine alıyoruz. Oysa aydın olmak, beraberinde seçkinliği, bu seçkinliği hak etmek için de pek çok sıkıntıyı çekiyor olmayı birlikte getirmiş olmalı diye düşünüyorum. Bu bakımdan da hemen her alandaki arabesk kültürümüzün burada da sözkünusu olduğunu ve bunun böyleliğinin de hiçbir zaman düzelemeyeceğini şu kadar zamanlık tecrübemle ne yazık ki söylemek, itiraf etmek zorundayım.

        -Bize fırsat verdiğiniz için teşekkür ederiz efendim.

        -Ben de.


http://www.kozadergisi.8m.com/2sct2.htm


göçmen kızı 12.02.2008 20:20:33
bu hocadan ders dinlemek oldukça zevkliydi....

 "İsmet haksızlığa uğramış bir adamdı..."  Smiley


Sayfa: [ 1 ]