SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Din Felsefesi

Konu: "Yoktan Varediş" Tahrifatı...

Sayfa: [ 1 ]

haymana 11.02.2008 12:42:53
Alıntı yapacağım kusura bakmayın:

"Başlangıçta
….
Tanrı'nın Ruhu suların üzerinde dalgalanıyordu".

(Eski Ahit)

 

 

O, Gökleri ve Yer’i örnekleri yokken yaratandır.

(Diyanet)

 

Göklerin ve Yer’in örneksiz yaratıcısı O'dur.

(E.Hamdi Yazır)- Enam

 

 

Eski Ahit  ve Kuran’da ‘yoktan varediş’  biçiminde, şimdiki 'yoktan var ediş' türünde  bir ‘yaratılış’ anlatımı yer almaz. Bu sonraki nesillerin yorumuyla, ‘yoktan varediş’ haline  getirilmiştir.

 

Eski Ahit ve öteki dini kitaplar, eski akado-sammaru kaynaklarına dayandıkları için, orada ‘yoktan varedis’ olamazdı. Çünkü bırakalım 'başka' şeyleri, tanrıları bile o topluluk ‘var etmişti’ zaten.

 

H.Yahya’ların ‘yoktan’ var ediş tezine, genellikle anlamını bozarak dayanak aldığı   ‘yoktan var etme’ sözleri, Kuran’da, hem ‘sulardan’ başlayan bir yaratma anlayışı olduğu için uygun yorum değildir ve hem de ilgili bolümde, ‘örnekleri yokken’  gibi ifadeler vardır ki, bu, genel anlatım içinde, sadece, erken dönemdeki topluluklar arası  düzenleniş sırasında  ‘yeni’ olana bir vurgu anlamı taşır... Daha fazlası değil.

 

***

 


Eski Ahit,  “bir haftalık” kutsal var ediş  sırasında Tanrı’nın  su’ların yaratmadığı ve fakat   var olarak  kabul ettiği  bir   anlatım tarzına  sahipti. Yaratılış günlerinin henüz  başlamadığı o  an   şöyle tanımlanmaktaydı:

« Başlangıçta Tanrı göğü ve yeri yarattı.
Yer boştu, yeryüzü şekilleri yoktu;

engin karanlıklarla kaplıydı.
Tanrı'nın Ruhu suların üzerinde dalgalanıyordu. » (1)


Anlatıma göre, Yaratış’ı sırasında Tanrı, zaten var kabul ettiği bu 

"Suların ortasında bir kubbe olsun, suları birbirinden ayırsın"

veya

 «Göğün altındaki sular bir yere toplansın ve kuru toprak görünsün »

diye buyurduğunda, su’ların zaten  var olduğundan yola çıktığını  ortaya koymaktaydı.

Su’ların yaratılmadığı, en başından itibaren var olduğu ve hatta bizzat  su’yun (Tatlı Su ve Tuzlu Su)  bir yaratıcı olarak göründüğü  bu anlatım tarzı, benzer biçimde  Kuran tarafından da kullanılmıştı.(2)

“Yok’tan var etme” biçimli günümüzün  “Yaratılış”  yorumlarıyla uyuşmayan  bu metinsel  ifadeler nedensiz değildi. Çünkü şimdiki “Kutsal Kitap”lar  Sümer-Akkad kaynaklarına dayanıyordu ve bize ulaşan haliyle, eski Sümer-Akkad  ilk yaratılış ilahileri, “başlangıç” anını

«Tatlı Su - Tuzlu Su » kavramları ile ifade edilen   varlık-lar-ın, araçların    bulunduğu bir noktadan  başlatıyordu. Akado-Sümer  erken “başlangıç” dönemini tanımlıyor görünen ve   yazının  ortaya çıkışından sonra kaydedilmiş  olması gereken  bu eski sözel ilahi şöyle başlıyordu:

 

«Adı yokken Göğ’ün daha
Yer'in daha adı yokken
Babaları  (tatlı Su) Abzu’dan     
Anaları  (Tuzlu Su) Tiamat’a
Sular akıp bir oluyordu. »

 

Tablet olarak bulunmuş ve  çözümlenmiş  erken  Sümer ilahilerinin, kendi tarihlerini  başlattıkları  bu nokta, en başta ,«Su» kavramıyla ifade edilen (kutsal)  varlık-lar-ın  bulunduğu nokta idi. İlahide, ‘okyanus’ olarak  çözümlenen  Apsu veya  Tiamat kelimeleri üzerinde durmuştuk.

İfade tarzından anlaşılıyor ki, ‘Gök’ ve ‘Yer’ olarak ifade edilen kavramlar ortaya çıktıktan  (Gök’e ve Yer’e ad verildikten) daha  sonra, geriye dönük olarak yazılmış bu ilahide, Sümer ataları   henüz  “yok’tan var etme” anlamındaki  bir ‘yaratma’ kavrayışına ulaşılmış değildiler. İlahi, su’larla ilgili olan iki kavramın bulunduğu bu  şartları, Gök ve Yer’e   henüz  “ad verilmemiş”  olduğu bir  ortam olarak tanımlamaktaydı. Bu dönemin  ‘ad verme’, ’adlandırma’,  ‘sınıflama’, ‘tanımlayarak var kılma’, “karşılıklı tanınma”  biçimli  kavram ve kavrayışları, süreç içinde  ‘yaratma’, ‘yoktan var etme’  anlamlarına doğru evirilecek ve eski ilahiler bu şekilde yorumlanarak yeni nesillere aktarılacaktır.

 

Sümer  tarihsel gelişimine göre, daha sonraları  ‘Yer’ ve ‘Gök’, onlara   ad verilerek  oluşturulmuş, işte bu anlamda ‘var edilmiş’ti. Fakat  Yer ile Gök (toplulukları) birlikteydiler; içiçe yaşıyorlardı.. İlk kez  Enlil, Yer’in Gök’ten, Gök’ün de Yer’den ayrılmasını  düşünüp, bunu gerçekleştirmişti. Bu ayrıştırma, ilahide  aynı zamanda “Sümer ülkesinin yaratılması” gereğine de  bağlanıyordu.

 

Sümer tarihinde  farklı dönemleri anlatan bu ilahilerin Gök kavramının şimdi anlaşılan haliyle  Gök ve Yer kavramının da  şimdi anlaşılan haliyle  Gök ve Yer kavramı olmadığına işaret etmiştik.

Bununla birlikte, her birisi farklı tarihsel aşamalara denk düşen bu ilahilerin anlattıkları  dönemler geride kaldıkça,  ayrıntılar giderek  silinmiş; Sümer başlangıç  tarihin anlatımlarının   ana başlıkları  birbirini  takip eden bir  sürecin ifadeleri  olarak ardı ardına  sıralanmaya başlanmışa benzemektedir.

 

Eski  Ahit ve Kuran’ın  su’ların yaratılmadığı bir yaratılış  metnine sahip olmalarının nedeni, önceki Sümer topluluklarında  gelişen dini  inanç geleneğinin  devamı olmalarından; eski anlatımlara dayanmalarındandır Böyle olmasaydı, Eski Ahit ve Kuran yazarları, bu işlem sırasında kendilerine “Tanrı Suları neden yaratmadı?” diye soracak kadar birikimli olmalıydılar... Eski kutsal metinlere dayanan Eski Ahit, bu yüzden, mantığına hiç uygun olmasa bile, bu nedenlerle, suları var  kabul eden bir yaratılış metnini aktarmaktaydı.

Eskil Ahit’in yaratılış metninde  var olduğundan yola çıkılan  “su” olgusuyla, yok ediş olarak anlatılan Tufan sırasında yeniden  karşılaşıyoruz. Tanrı,

 

"Yarattığım insanları, hayvanları, sürüngenleri, kuşları yeryüzünden silip atacağım, çünkü onları yarattığıma pişman oldum »

 

diyerek bir  Tufan yapmak istediğinde, onları bu kez de  “Su”lara baş vurark, suda boğarak öldürmeyi  benimseyecektir. Birçok ayrıntıyı açıklayan Tanrı’nın  insanlarla birlikte, hayvan, sürüngen ve kuşları da kapsayan Tufan cezasını uygularken, onları   neden mutlaka “suda boğma  yoluyla öldürmeyi” tercih etmiş olduğuna ilişkin  bir açıklaması  bulunmamaktadır. “Suda boğma yoluyla” cezalandırma tercihinin anlamını, eski toplumu anlamaya çalışarak, eski ceza biçimlerinin anlamlarını ortaya çıkararak, cehennemin kaynar su motiflerini  inceleyerek,Kudüs tapınağının girişine konulmuş 44.000 litrelik “Kazan-Deniz’i tanıyarak ; İsa’nın “Tatlı Su” olan Ürdün nehrindeki ölüm-dirilim vaftizini inceleyerek  vb. bizim ortaya çıkarmamız gerekmektedir.

 

Din bilginlerimizin pek ele almadığı ve yazılı metin ile kutsal  mantık arası  uyuşmazlık yaratan  bu kavramların  Sümer kayıtlarındaki  başlangıç anlamlarını ortaya çıkardığımız ölçüde, eski toplumun yapısı ve işleyiş düzeni de  berraklık kazanacaktır.

 

Bu çaba,aynı zamanda, Kutsal kitapların metinsel dayanaklarının doğrudan doğruya  Sümer-Akkad  kaynakları  olduğunun da açıklanmasını sağlar.

**********

(1) « Başlangıçta Tanrı göğü ve yeri yarattı.
Yer boştu, yeryüzü şekilleri yoktu; engin karanlıklarla kaplıydı.
Tanrı'nın Ruhu suların üzerinde dalgalanıyordu.

Tanrı, "Işık olsun" diye buyurdu ve ışık oldu.
Tanrı ışığın iyi olduğunu gördü ve onu karanlıktan ayırdı.
Işığa "Gündüz", karanlığa "Gece" adını verdi. Akşam oldu,
sabah oldu ve ilk gün oluştu.

Tanrı, "Suların ortasında bir kubbe olsun, suları birbirinden ayırsın" diye buyurdu. Ve öyle oldu. Tanrı gök kubbeyi yarattı. Kubbenin altındaki suları üstündeki sulardan ayırdı. Tanrı kubbeye "Gök" adını verdi.
Akşam oldu, sabah oldu ve ikinci gün oluştu.

Tanrı, "Göğün altındaki sular bir yere toplansın ve kuru toprak görünsün" diye buyurdu ve öyle oldu. Kuru alana "Kara", toplanan sulara "Deniz" adını verdi. Tanrı bunun iyi olduğunu gördü.

Tanrı, "Yeryüzü bitkiler, tohum veren otlar ve türüne göre tohumu meyvesinde bulunan meyve ağaçları üretsin" diye buyurdu ve öyle oldu.
Yeryüzü bitkiler, türüne göre tohum veren otlar ve tohumu meyvesinde bulunan meyve ağaçları yetiştirdi. Tanrı bunun iyi olduğunu gördü.
Akşam oldu, sabah oldu ve üçüncü gün oluştu.

Tanrı şöyle buyurdu: "Gök kubbede gündüzü geceden ayıracak, yeryüzünü aydınlatacak ışıklar olsun. Belirtileri, mevsimleri, günleri, yılları göstersin. " Ve öyle oldu.

Tanrı büyüğü gündüze, küçüğü geceye egemen olacak iki büyük ışığı ve yıldızları yarattı.
Yeryüzünü aydınlatmak, gündüze ve geceye egemen olmak, ışığı karanlıktan ayırmak için onları gök kubbeye yerleştirdi.
Tanrı bunun iyi olduğunu gördü. Akşam oldu, sabah oldu ve dördüncü gün oluştu.

Tanrı, "Sular canlı yaratıklarla dolup taşsın, yeryüzünün üzerinde, gökte kuşlar uçuşsun" diye buyurdu. Tanrı büyük deniz canavarlarını, sularda kaynaşan bütün canlıları ve uçan varlıkları türlerine göre yarattı.


Bunun iyi olduğunu gördü. Tanrı, "Verimli olun, çoğalın, denizleri doldurun, yeryüzünde kuşlar çoğalsın" diyerek onları kutsadı. Akşam oldu, sabah oldu ve beşinci gün oluştu.

Tanrı, "Yeryüzü türlü türlü canlı yaratıklar, evcil ve yabanıl hayvanlar, sürüngenler türetsin" diye buyurdu. Ve öyle oldu. Tanrı türlü türlü yabanıl hayvan, evcil hayvan, sürüngen yarattı. Bunun iyi olduğunu gördü.

Tanrı, "İnsanı kendi suretimizde, kendimize benzer yaratalım" dedi, "Denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, evcil hayvanlara, sürüngenlere, yeryüzünün tümüne egemen olsun. "

Tanrı insanı kendi suretinde yarattı. Böylece insan Tanrı suretinde yaratılmış oldu. İnsanları erkek ve dişi olarak yarattı. Onları kutsadı ve, "Verimli olun, çoğalın" dedi, "Yeryüzünü doldurun ve denetiminize alın; denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, yeryüzünde yaşayan bütün canlılara egemen olun.

İşte yeryüzünde tohum veren her otu ve tohumu meyvesinde bulunan her meyve ağacını size veriyorum. Bunlar size yiyecek olacak. » (Eski Ahit-Yaratılış)

Bu bölüm, bütünüyle eski Sümer ilahilerinin, zamanla bozulmuş bir anlatımına dayanmaktaydı.

 Öte yandan hem Yaratılış’ta  ve  hem de  (Yokediş) Tufan anlatımında «6 gün 6 gece » süren bir takvim değeri kullanılmış olduğundan bahsetmiştik. Eskiden   günün  24 saat değil de, belki  15–16 saat sürmüş olabileceği  vb. biçimindeki düşünceler, konuyu başka bir alana taşımaktır. 10 saat veya 30 saat sürmüş olsa da veya Kuran’da tanrısal  bir gün ‘bin yıl gibi’ (Hac suresi) veya   ‘ellibin yıl’ olarak  tanımlansa da,  6 günlük bir takvimsel değer kullanılmış olma olgusu  değişmemektedir.

Eski Ahit ve Kuran’ın, 6 Gün 6 gece takvim değerini kullanması, onun eski Sümer ilahilerine dayanmasından  ve  bu ilahilerin de Sümer toplulukları arası ilişkileri yansıtan özellik taşımasından ötürüdür. 

(2) Eski Ahit’in  su’ların var kabul  edildiği yaratılış aktarımı, Kuran’da da, yaklaşık olarak

Takip edilmiştir:

« O (Tanrı), hanginizin amelinin daha güzel olacağı hususunda sizi imtihan etmek için,  arş’ı su üzerinde iken, gökleri ve yeri altı günde yaratandır"

« O,(Tanrı) hanginizin daha güzel davranacağı hususunda sizi imtihan etmek için gökleri ve yeri altı günde yarattı;  arş’ı  su üstünde idi. » (Hud Suresi,7.ayet).

Kuran, Eski Ahit’ten  farklı olarak, bütün canlıların su’dan meydana getirildiğini de açıkca  söyler:

« İnkar edenler, gökler ve yer yapışıkken onları ayırdığımızı ve bütün canlıları sudan meydana getirdiğimizi bilmezler mi? » (Hud Enbiya)

Kuran’ın doğrudan doğruya bir Eski Ahit tekrarı olmadığını  yineleyelim. Öyle görünüyor ki, başka yazılı kaynaklardan da yararlanmıştı.

 http://toplumvetarih.blogcu.com/1882475/


11.02.2008 13:32:44
Güzel yazıymış. Belki de insan kendi varoluşuna anlam kılmaya uğraşmış. Su olmayan yerde hayatın da kuruduğu aşikar. En eski insanların su ya kutsal değer verdiğini biliyoruz. Tüm göçler,kuraklık tarafından tetiklenmiş. Tüm canlıların çoğunluğu su. Hayat biyolojik olarak ilk önce su da oluştu. Bu durumda insanın hayal gücünde de suyu en başa yerleştirmiş olması doğal tabi.

mardinli_ahmed 11.02.2008 19:31:00
YOKTAN HİÇBİR ŞEY OLMAZ HATTA YOKTAN YOK BİLE OLMAZ BU KONU DA BU ASIRDA TUTMAZ.


Sayfa: [ 1 ]