SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Kavramlar

Konu: soru: sezgi nedir?

Sayfa: [ 1 ]

09.02.2008 18:30:52
Sezgi, bazı açılardan içgüdüye benzer. Bazı açılardan da hiç benzemez. Bazı yönleri akla benzer, ama diğer yönleri tamamen akıl karşıtıdır. Onu anlaman gerekir. Çünkü o, içindeki en hissedilmez şeydir.

Sezgi içgüdü gibidir, çünkü onu yönlendiremezsin. O senin bilincinin bir parçasıdır. Tıpkı içgüdünün bedeninin bir parçası olması gibi. Ancak, nasıl içgüdülerinin tatmin olmasına izin verebiliyorsan, sezgine de tam bir özgürlük verip onu tatmin edebilirsin. O zaman içinde varolan güçler seni çok şaşırtacaktır.

Sezgi sana en uçuk soruların yanıtlarını verir. Sözel olarak değil, ama varlıksal olarak.

Gerçek nedir diye sormalısın. İçgüdü duymaz. O sağırdır. Akıl duyar. Ama sadece felsefe oluşturabilir. Kördür. Göremez. Sezgi ise görür. Gözleri vardır. Gerçeği görür. Ortada düşünüp sorgulanacak bir şey yoktur.

İçgüdü ve sezgi senden bağımsızdır. İçgüdü doğanın gücüdür. Bilinçaltı doğasının gücü. Sezgi ise üst bilinç evreninin elleri. Bu bilinç bütün evreni kuşatır. Bu engin bilinç okyanusunda bizler küçük birer adayız. Hatta buzul diyebiliriz. Çünkü içine eriyip, onunla bütünleşebiliriz.

Sezginin bazı yönleri içgüdünün tamamen karşıtıdır. İçgüdü her zaman seni diğerine doğru götürür. Onun tatmini her zaman senin dışında bir şeye bağlıdır. Sezgi seni sadece kendine götürür. Hiçbir şeye bağlı değildir. Diğerine ihtiyaç duymaz. Güzelliği, özgürlüğü ve bağımsızlığı bundan kaynaklanır. Sezgi, hiçbir şeye ihtiyaç duymayan bütünsel bir olgudur. Kendini o kadar tamamlar ki, başka bir şeye yer kalmaz.

Sezgi, bazı yönleriyle akla benzer. Çünkü zekadır. Akıl ve zeka, görüntüde birbirine benzer. Ama sadece görüntüde. Akıllı bir insan pek zeki olmayabilir. Ve her zeki insanın akıllı olduğu söylenemez. Karşına çıkan bir çiftçi o kadar zeki olabilir ki, büyük bir akıl olan bir profesör bile onun karşısında bir pigme gibi kalır.

Bu, devrimden sonra Sovyet Rusya’sında yaşandı. Petrograd şehrinin ismini değiştirip, Lenin’nin anısına Leningrad yapacaklar. Petrograd’ın devasa, güzel ve tarihi şatosunun karşısında çok büyük bir kaya vardır. Çarlar bunu kaldırmayı düşünmemişti. Buna ihtiyaç yoktu. Ancak artık arabalar icat olmuştu ve o kaya yolu kapatıyordu. Kaldırılması gerekiyordu.

Ancak kaya o kadar güzeldi ki, onu kaldırıp, başka bir yerde anıt olarak saklamak istiyorlardı. O yüzden de onu kırmak ya da dinamitle patlatmak istemiyorlardı. Ancak bütün büyük mühendisler, sadece onu dinamitlemeyi ya da parça parça kesip, daha sonra parçaları tekrar birleştirmeyi düşünüyordu. Ancak Lenin, “bunu kabul etmem, bu aynı şey olmaz. Kaya çok güzel olduğu için Çarlar onu sarayın önünde bırakmışlardır”, diyordu.

O noktada, eşeğine binmiş fakir bir adam geldi. Orada durup tartışmaları dinledikten sonra güldü ve yoluna devam etmeye başladı.

Lenin, “dur, neden güldün, “ diye sordu.

Adam, “bu çok basit bir şey. Yapacak fazla bir şey yok. Tek yapmanız gereken, kayanın etrafını kazmak. Kayaya dokunmayın, sadece etrafını kazın ve kaya deliğin içine çökecektir. Kayaya bir zarar vermiş olmazsınız. Kaya orada kalır. Ancak artık hiçbir şeye engel olmaz. Onu dinamitlemeye ya da yok etmeye gerek yok,” der.

Lenin mühendislerine döner: “Sizler büyük birer mühendis ve mimarsınız. Ancak bu fakir adamın söyledikleri çok daha zekice.”

Sonunda bu yapılır. Kaya kurtuldu, yol kurtuldu ve bunun fikri bir hiç olan fakir adamdan çıkmıştı.

Bunu izledim. Binlerce kişiyle tanıştım. Ve çoğunlukla entelektüel insanların zeki olmadığını gördüm. Çünkü zeki olmak zorunda değiller. Akılları, bilgileri onlara yetiyor. Ancak bilgisi, aklı ve eğitimi olmayan birinin zekayı kendi içinde araması gerekiyor. Dışarıya bakamaz.
Zekaya ihtiyaç duyduğu için de, zekası gelişmeye başlar.

O yüzden sezgi akla benzer. Ancak o bir akıl değildir. Zekadır.

Akıl ve zekanın işlevi tamamen farklıdır. Akıl, basamak şeklinde işler. Adım adım. Bir prosedürü, bir metodolojisi vardır. Eğer bir matematik problemi çözüyorsan, izlemen gereken adımlar vardır.

Hindistan’da Şakuntala adında bir kadın var. Bu kadın, dünyanın dört bir yanındaki üniversitelerde sezgisini sergilemiş. O bir matematikçi değil. Hatta fazla eğitim bile görmemiş. Sadece bir lise mezunu. Albert Einstein bile hayattayken onun gösterisini izlemişti. Gösterisi garipti. Elinde bir tebeşirle tahtanın önünde otururdu. Ona herhangi bir matematik ya da aritmetik sorusu sorardınız. Ve siz daha sorunuzu bitirmeden o cevabı yazmaya başlardı.

Albert Einstein ona bir berat verdi. Yaşadığı yer olan Madras’ta onu ziyaret ettiğim zaman bana bütün beratlarını gösterdi. Ve Albert Einstein’dan aldığın da şöyle yazıyordu: “Bu kadına sorduğum soruyu, ben üç saatte çözebilirim, çünkü takip etmem gereken bir metot var. Sorudan cevaba atlayamam. Benden daha hızlı yapacak biri olmadığını biliyorum. Ve bu süre üç saat. Diğerleri bunu altı, yedi saatte yapabilir. Ama ben daha önce yaptığım için üç saatte yapabiliyorum. İzlenmesi gereken uzun bir işlem prosedürü var. Eğer tek bir adımı bile atlarsanız...” Rakamlar o kadar büyüktü ki, cevap bütün kara tahtayı kapladı. Ve Einstein sorusunu sormayı bitirmeden önce, o cevabını yazmaya başlamıştı.

Einstein şaşkına dönmüştü. Çünkü böyle bir şey imkansızdı. “Bunu nasıl yapıyorsun” diye sordu.

“Nasıl yaptığımı bilmiyorum. Kendiliğinden oluyor. Bana sorduğunuz zaman, rakamlar gözlerimin önünde belirmeye başlıyor. Bir, iki, üçler görüyorum. Ve bunları yazıyorum” diye yanıtladı.

O kadın, sezgisi işlevsel durumda doğmuştu. Ancak bir gösteri malzemesine dönüştüğü için onun adına çok üzüldüm. Kimse sezgisi işleyen bir şekilde doğmuş olan bir kadının çok kolay aydınlanacağını umursamadı. O, sınırda duruyordu. Bir adım daha atsa, bilincin en üst sınırlarına dönüşecekti. Ancak o bunun farkında değildi. Çünkü bu, doğanın bir arızası olarak görüldü.

Bir de Şankaran adında, şehirde çekçek çeken bir oğlan vardı. İngiliz bir matematik profesörü üniversiteye Şankaran’ın çekçeği ile giderdi. Bir, iki kere, profesör bir problemi düşünürken, çocuk ona dönüp, “Cevap şu” dedi.

Profesör üniversiteye gitti ve problemin bütün işlemlerini yaptıktan sonra cevabın doğru olduğunu şaşkınlıkla gördü. Bu, iki, üç kere olduktan sonra, çocuğa bunu nasıl yapıyorsun diye sordu.

Çocuk, “ben bir şey yapmıyorum” dedi. “Seni arkamda endişeli olarak hissediyorum ve bazı rakamlar beliriyor. Pek okula gitmedim ama rakamları biliyorum. Beynimde bir sürü rakam görüyorum. Bir sıra, bir kuyruk gibi. Uzun rakamlar. Sonra birden zihnimde yeni rakamlar oluşuyor. Ben de bunu cevap olarak söylüyorum. Nasıl olduğunu bilmiyorum.”

Profesör, Şankaran’ı Oxford’a gönderdi. Çünkü o, Şankuntala adındaki kadından bile üstündü. O kadına soruyu sorduğun zaman cevabını yazıyordu, Şankaran ile soruyu zihninde canlandırman yetiyordu. O, hemen yanıtı veriyordu. Onun sezgisi daha güçlü çalışıyordu. Hem soruyu, hem de cevabı görüyordu. Beyninizi okuyabiliyordu. Ve o kadından daha eğitimsizdi. O kadar fakirdi ki, çekçek çekerek para kazanıyordu. Matematik tarihinde büyük bir fenomen oldu. Çünkü yüzyıllardır çözülememiş olan birçok soruyu çözdü. Ancak nasıl yapıldığını söyleyemedi. Sadece yanıtı verdi. Peki ama yanıtın doğru ya da yanlış olduğunu nasıl değerlendireceklerdi? Bu yıllar sürdü. Ancak daha yüksek bir matematik geliştirildiği zaman çözmeyi başardılar.

Şankaran ölmüştü. Ancak cevapları doğruydu.

Sezgi, kuantum sıçramalarıyla işler.

Herhangi bir metodolojik prosedürü yoktur. Sadece görür.
Görecek gözleri vardır.

Nesne olarak hiç düşünmediğin şeyleri bile görür. Örneğin, sevgi.

Sevgiyi hiçbir zaman bir nesne olarak düşünmedin. Ama sezgiye sahip bir kişi, içinde sevgi olup olmadığını görür. Güven olup olmadığını görür. Kuşku olup olmadığını görür. Bunları sanki birer nesneymiş gibi görür.

Temiz olmayan bir bilinçaltı, sana engel olur. Onu temizle. Onu temizlemenin yolu ise, tatmin etmekten geçiyor. O kadar tatmin et ki, sana “lütfen yeter, bu kadarına ihtiyacım yok” desin. Ancak o zaman bırak. Bundan sonra aklın taze bir enerji akışıyla dolar ve zekaya dönüşür. Sonra bu enerji yükselmeye devam eder ve sezginin kapılarını açar. İşte o zaman fiziksel olarak gözlerinle göremediğin şeyleri görmeye başlarsın. Nesne bile olmayan şeyleri.

Sevgi bir nesne değildir. Gerçek bir nesne değildir. Güven bir nesne değildir. Ama bunların hepsi birer gerçektir. Sahip olduğun eşyalardan çok daha gerçek. Bunlar sadece sezgi için gerçektir. Onlar vardır. Ve sezgin işlemeye başladığı zaman, ilk kez olarak gerçek insan olursun.
Bilinçaltınla sen bir hayvansınız. Bilinçle artık hayvan değilsin. Üst bilinç ile insan olursun.

Çandidas adında bir Baul mistiğinin bir cümlesini çok seviyorum. Çünkü o adam tek bir basit ifadeyle benim bütün yaklaşımımı özetlemiş. Sabar Upar Manus Satya; Tahar Upar Nahin. İnsan gerçeği her şeyin üstündedir. Onun üstünde hiçbir şey yoktur.

alıntı


09.02.2008 18:31:14
Zorlu bir kavram seçtim. Bu yazı taslaktır, diyeyim. Bu konuya bir daha dönmeliyim. Bu kavram aşağıdaki yazıdan fazlasını hakediyor, derim çünkü.

Sezgi'ye bir çok anlam vermeden yapamayız, gibi görünüyor. Gerçekten içgüdüsel bir farkındalık, çok düşük düzey bir bilinç de sezgi olarak adlandırılabileceği gibi, doğrudan varlıkların en derin iç-özünü anlamaya, hissetmeye yarayan tinsel bir özel yeti de sezgi olarak adlandırılabilir. Üzerinde müşterek bir anlama geliştirilebilir mi?.. Pek mümkün görünmüyor: Çok farklı yazarlar anlamca çok çok farklı şeyler anlayabiliyorlar bu kavramdan... Buraya yazdım, forumdaşlarım ne düşünüyorlar, merak ettim... bakalım n'olcak...

09.02.2008 18:31:33
çok ilgiç bi yazı olmuş,paylaştığı için ayyaş a tesekkür..

benimde en çok kafamı yorduğum ama asla cevaplayamadığım şeylerden biridir.sadece şöyle bi teorim var;beynimizin %5 ini kullandığımızı bildiğimize göre,bunun üstüne cıkmayı başaranlara özgü bi durum..

09.02.2008 18:31:51
Şimdi, sezgi harika ve lanetli bir kavram. Harikalığı bilime, bilimsel usa sonra, sonra da usa dayalı bilmeye dayalı bir şey olması. Lanetli tarafı ise falan içgüdüsel doyum için bile derin mistik kayırılma (tanrılar tarafından kayırılma) hislerini uyandırması. Eğer bir  şey üzerine düşüncemiz, o şey ne olursa olsun, "öyle sanmak" veya o şeyin bir/çok şeyi çağrıştırmasını sağlayan genellikle de görsel olan bir tasarım, hissetme gibi bilgilere dayanıyorsa malzemesi bu olan anlamamız karışık, bir o yönde bir bu yönde yargılar üreten, kafamızda "kuyruğu birbirine değmeyen kırk tilki" ile dolaşmamızı sağlayan ilk-el-den bilgi türüdür ki Akıl ve Bilim bu bilginin yetmemesi sonucu bizde varlığa gelmiştir. Şimdi, diyorum ki sezgi öyle bir şeydir ki, bilimsel bir araştırmanın öncesinde, ussal bir çözümlemenin öncesinde de varolabilen bir şeydir. Örneğin, bir bilimsel araştırma ne kadar akılcı bulgulara, yargılara, sonuçlara falan varırsa varsın araştırma öncesinde bilim insanına eşlik eden tam olarak açıklanamadan kalmış, çokluk tuhaf olan şeyler vardır kafasında. Bu bir esindir bir bakıma, ama vahiy türü bir şey değildir, bazı düşüncelerin, verilerin o adamın kafasında kurduğu bağıntılardan oluşmuş bir kavrama, bir anlamadır ki eşsiz de olsa "öte" olan yerden gelmiyordur; sadece o düşünceler o veriler başka bir çok türdaşının kafasında öyle bağıntılar kurmamıştır, ondan tuhaf gelir -zira ayrıksı durur/marjinal durur falan. ama onun kafasında oluşmuş fikirler, anlayışlar, kavrayışlar da pekala aynı malzemeden başkalarının da bilincinde olduğu/olabileceği düşüncelerin biraraya gelmesinden oluşur. Keza sezgi bir de bilimsel araştırma sonrası, ussal çözümleme sonrası görülür. İşlem yine aynıdır, tek ve önemsiz farkla: bu kez düşüncelerin kurduğu hiç mi hiç alışagelmedik bağıntılardan oluşan düşüncelerin (anlama, kavrama...) bu kez veri olarak/malzeme olarak bilimsel araştırma sürecindeki ya da işte çözümleme sürecindeki şeyleri nesne olarak alıyor, bağıntılar (bağlantılar desem belki daha doğru olurdu) bu kez bu şekilde oluşuyordur -yani sadece öncelik, sonralık sıralaması var, bir de en baştaki bilme türüne "sezme, sezgi" gibi adlar verilirse, bu topik altındaki ilk yazıdaki forumdaşımın anlattığı ve örnekler de getirdiği "içgüdüsel" sıfatı eklenmeli, ve yapılan iş özneden çok içgüdülere verilmeli; ya da daha doğru bir deyişle sezen içgüdü orada, özne o -içgüdülerin, genlerin taşıyıcısı olan insan ise orada sadece bir araç (zaten bu bilinç düzeyinde mistisizme kayması da öznenin yanlış görülmesidir, içgüdü olarak görülüp doğa'nın/tanrı'nın bilmem hangi düşük, dandik parçacığının bilinç düzeyi değil de, "sezen"in kendini tanrılar tarafından kayırılan çok ulu varlık olarak görmesinin temel nedenlerinden, tarihte çok sık rastlanan nedenlerinden biri de bu)

09.02.2008 18:32:06
oraya girerken tanıdık birileri ile karşılaşılacağı düşüncesiyle girip, karşılaşmaktır.

"şuradan aşağı doğru inelim işte" deyip, istemini dinleyip, yolun sonuna yakın tüm gün aradığını orada bulmaktır.

bi' git

hööğ


Sayfa: [ 1 ]