SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Kavramlar

Konu: Değişim

Sayfa: [ 1 ]

09.02.2008 17:47:33
BİZDEN İYİ BİLEN OLMASIN

'Zamanlar gelip geçti. Bu, yepyeni bir zaman. Ay, o ay ama su, o su değil. Dün de geçti, düne ait söz de dün gibi akıp geçti. Bugün yeni bir söz söylemek gerek," diyen Hazreti Mevlâna'nın 800. doğum yıldönümünü daha dün kutladık; değişmeyen tek şeyin "değişim" olduğunu bizden iyi bilen olmasın.

Akan ırmağa iki kez giremeyeceğimizi; her yokuşun bir inişi, her inişin bir yokuşu olduğunu, çemberin başlangıç noktasının aynı zamanda bitiş noktası olduğunu, bizden iyi bilen olmasın. Yaşamın geride bıraktığımız, içinde olduğumuz ya da olacağımız "zaman"lardan oluşan bir akı olduğunu 2500 yıl kadar önce yazan İyonyalı Herakleitos da bu toprakların çocuğu.



Varolmak, değişmek; değişmek, olgunlaşmak; olgunlaşmak, kendini sürgit yenilemek demek. İster Sultan Abdülhamid'in zamanı olsun, ister Kemal Atatürk'ün, ister İnönü'nün, ister Menderes'in, "zamanlar"dan birisini seçip, sonsuza dek sürdürmeye kalkışmanın abesle iştigalin ta kendisi olduğunu da bizden iyi bilen olmasın. "Mahalle"nin simgelediği asude zamanların hasletlerinin, fırtınalı bir "şimdi"yi göğüslemeye yetmeyeceğini; sorunlar yığıldıkça yeni şeyler düşünmek, yeni bir şeyler yapmak zorunluluğunu, bizden iyi bilen olmasın. Hiçbir şeyi değiştirmemenin her şeyi muhafaza etmeyi garantilemediğini bizden iyi bilen olmasın. Muhafaza ettiğimizi sandığımızın gıyabımızda değişiverdiğini, hatta değişim sellerinin altında kalabildiğini, bizden iyi bilen olmasın.

Değişimin anarşik ve ölümcül algısı

Bağlantı her zaman açık olmuyor; ama değişen dünya ile birlikte biz de değişiyoruz. Tarih, bir kuşağın sapkınlık bellediğini, diğerinin hoşgördüğüne tanık. Kişisel değişim, toplumsal ve siyasal değişimden ayrıştırılamıyor. Bir istasyon değil, değişim yaşam. Kırk yıl öncesinin mahalle yaşamına istenilse de geri dönülemiyor. Değişim, ille de ilerleme de değil.

Oysa, ilerleme, ille de değişim gerektiriyor. Devinimin ilerleme ile sonuçlanabilmesi için, değişim içinde düzeni, düzen içinde değişimi muhafaza etmek gerekiyor. "Düzen"in diğer adı, "medeniyet" çünkü. Kurumları ve yasaları nasıl olursa olsun, düzen olmadan medeniyet olmuyor.

"Değişim içinde düzen"i koruyabilmek, başlıbaşına bir sanat. Yakıp yıkmadan, iç savaşlara gark etmeden değiştirebilmek, insanüstü maharet istiyor ve dünyada pek az sayıda önderin üstesinden gelebildiği bir külfet. Belki de, bu nedenle de değişim korkutucu olabiliyor. Zira, insan toplumları, bireyler, kümeler ve katmanlardan oluşuyor ve bu birimler aynı hızda, uygun adım değişmiyorlar. Değişim, ille de aynı yollardan da geçmiyor.

Bazen bir yönde, bazen öbür yönde, kısmen ve göreceli olarak gerçekleşiyor. "Doğruyu ararken, beklenmeyenle karşılaşmaya hazır olmak gerek" demiş, Efesli. Toplumlar bir alanda olgunlaşırlarken, diğer bir alanda çocuksu kalabiliyorlar. Geçmişin, şimdinin ve geleceğin iç içe girmiş olması doğal. Yirmi metrelik bir çukuru iki adımda geçmeyi beklemeyin, diyor eski bir atasözü. Bu hesapça, Rock'n Coke konserlerinin, semah gösterileriyle; saraçların, bilgisayar programlamacılarıyla; töre cinayetlerinin, sperm bankalarıyla, başörtülülerinin üstsüzlerle aynı fotoğraf karelerine giriyor olmalarına infial duymamayı öğrenmek gerekiyor. Zor iş! Günümüz medyasının malûmat (dilerseniz, bilgi) kırıntılarını birbirinden tamamen bağımsız olarak önümüze yığdığı şimdilerde, korkmamayı öğrenmek zor iş! Uzmanların meteorolojiden lojistiğe, jeolojiden beslenmeye, hemen her dalda, bütüne gönderme yapmaksızın sundukları projeksiyonlar, olumsuz değişimleri durduracak gelişmelerin suskunluğu geleceğe ilişkin korkularımıza çanak tutarken, değişimi anarşik, hatta ölümcül bir süreç olarak algılamaktan kurtulmak, çok zor!

İnsan toplumlarındaki belli başlı değişimlerin ifadelerini kendi yönetici sınıflarında buluyor olmaları, bir diğer vakıa. Köklüce değişimlerin, '80'lerden bu yana kullanmaya kullanmaya adeta unuttuğumuz bir tanımla, kendi "egemen sınıflar"ını yaratmaları âdetten. Egemen sınıfların bileşke, itibar ve iktidarları hüküm sürdükleri zamanların iklimiyle kaim oluyor. Bu bağlamda, '80 öncesinin yüksek bürokrasisinin güç ve itibar skalasındaki yerini, meselâ, müteahhitlere bırakıyor olması da doğal; kâinattaki her şey gibi, egemen sınıfların da yükselmeleri, duraklamaları, inişe geçip kaybolmaları da öyle.

Öte yandan, insanoğlunun düşünsel uyum yeteneğinin hayli kifayetsiz olduğu da bir vakıa. Tarih, bize, dünyanın hemen her yer ve döneminde, egemen sınıfların inişe geçtiklerini kavramakta güçlük çektiklerini, değişime uyum sağlamakta geciktiklerini söylüyor. İnsanlık tarihinin en büyük felâketleri, egemen sınıfların kaçınılmaz değişimlere gösterdikleri inatçı dirençten kaynaklanırken, "avam" bellenen tabakanın terbiyesizliğe varan biçimlerde aşağılanmasını doğuruyor. Hal böyle olunca, değişimin herhangi bir bireyin uyum sağlamakta zorlanacağı kadar hızlı olduğu bizimki gibi fevkalade dinamik bir toplumda, aşırı tedirginlik, gelecek korkusu ve dolayısıyla durumdan vazife çıkarma iştiyakını da, politizasyonu da doğal karşılamayı öğrenmek gerekiyor.

Tarih, kanlı ihtilaller de dahil olmak üzere yeryüzünde hiçbir değişimin hudayinabit olmadığını da söylüyor. Osmanlı egemen sınıfları güç ve itibar kaybına uğramışlarsa, 20. yüzyılın dayatmalarını göğüsleyebilecek idari verimliliği gerçekleştirememiş, İmparatorluğun kaynaklarını gerektiği gibi yönetememiş olmalarındandır. Yale Üniversitesi tarihçisi Prof. Paul Kennedy (1) "Bir ülkenin ticari ve askerî gücü rakip ve düşmanlarına göre ölçülmelidir" diye yazmış, "Uluslararası sistemde ... ekonomik ve askerî güç görecelidir. Dur durak bilmeyen amansız bir değişim tüm toplumlar için geçerli olduğundan, uluslararası dengeler hiçbir zaman oturmayacak, her an değişebileceklerdir...

Dünya arenasında boygösteren devletler, düşmanlarını kollarlarken iç dengeleri korumaya hassasiyet göstermelidirler..." Beş ya da on bin, ulusların fert başına düşen milli gelirlerinin uluslararası derecelendirmedeki göreceli yeri, en az miktarları kadar önemli oluyor. Kurucu Cumhuriyetin, onu izleyen Halk ve Demokrat Parti dönemlerinin egemen sınıflarının güç ve itibar kayıplarında Prof. Kennedy'nin işaret ettiği, bizim de yakından tanıdığımız uçuruma ilişkin yaşamsal kaygılarımızın işaretleri görülüyor. Keza, '80 öncesi egemen sınıflarının itibar ve güçlerinden eksilten, "ülkeye bir çivi çakmayan iktidarlar," "iki kazı güdemeyen öğretim üyeleri," "ülkeyi yetmiş-beş sente muhtaç ederken, askerî uçakları yedek parçasız bırakan politikacılar" gibi çoğunlukla amacını aşan suçlamalar, bilinçli ya da bilinçsiz, ama son tahlilde dünya arenasında hak ettiğimize inandığımız yere ulaşamamışlık duygusunun tezahürleri.

Özal ve Özal'ın açtığı yoldan yükselen AKP iktidarının estirdiği değişim rüzgârlarının ifadelerini kendi egemen sınıflarında buluyor olmasının da yadırganacak bir tarafı yok. Ne Malezyalaşmak, ne de mahalle baskısı, ille de kaygılanılacaksa, literatüre "World Power Dynamics" olarak giren, amansız ve anonim güçle nasıl halleşilebilineceğinden kaygılanılması gerekiyor. Ulusların sadece kendi içlerindeki değişimle değil, birbirleriyle olan ilişkilerinde de tabi oldukları nefes nefese değişimlerle de beslenen "Dünya İktidarı"nın simgelediği dur durak bilmeyen değişimler manzumesi, birey şöyle dursun, tek bir devlet tarafından kontrol edilebilir bir fenomen değil. Herhangi bir iktidar gibi, AKP iktidarı da her şeyden önce "değişim içinde düzeni" korumakla yükümlü. Düzeni muhafaza eden "toplum, cemaat, aile kurumlarıdır. Bunlar, istikrarı idame ettirmeye, değişimi önleyemeseler de yavaşlatmaya çalışırlar." (2) Öte yandan, sayısız örgütlenmelerden oluşan kapitalizm-sonrası toplumun başlıca işlevi, "bilgi"yi -makine ve teçhizata, imalat süreçlerine, ürünlere, çalışma hayatına hatta bilginin kendisine- hakim kılmak olduğundan, her an değişebilecek şekilde teşkilatlanmıştır.

Bu haliyle, AKP egemen sınıflarının göğüslemeye talip oldukları kapitalizm-sonrası dünya, bir "destabilizer" yani, "dengesizleştirici," yani, "düzen-bozucu"dur. Ve dolayısıyla medeniyetleri tehdit eden bu mesele, sadece bu iktidarın değil, bu topraklarda yaşayan hepimizin üzerinde düşünmesi gereken yeni bir meydan okumadır. Meğer ki, uzlaşabilecek yolları bulabilelim, "düzen-bozucu" dünya iktidarı, ne AKP'yi, ne CHP'yi, ne diğer siyasi partileri, ne de onların uzantıları düşünce örgütlerinin egemenlerini, esirgeyecektir. Gündemi bu açıdan değerlendirdiğimizde, iktidar yanlısı ya da değil, basın organlarında manşetlere çıkan sorunlarımızın hemen her zaman tasalarımızın en marjinalleri olduklarını görmemiz gerekir.

Bu dünyanın hallerinden korkmayın, kardeşler!

Aşina olanı, tanıdık olduğu için güvenliymiş gibi duranı elden çıkarıp, yeniyi kucaklamanın nasıl bir cesaret istediğini 22 Temmuz seçimlerinin önce ve sonrasında yükselen sitemlerden bir kez daha idrak ediyoruz. Oysa, anlamı kalmamış olanda güvencenin de olmadığını, biz Osmanlı torunlarından iyi bilen olmasın. Açmamakta ısrar ettiği için dalında solan bir tomurcuğun verdiği acının, açılma riskinden beter olduğu, türkülerimize kadar yansıyan bir vakıadır.

Yaşayakalanın en güçlü, en zeki olanın değil, değişime en kolay ayak uyduran olduğunu da bizden iyi bilen olmasın. Önemli olan, şimdiki "halimiz"i, olabilecek "halimiz" uğruna feda etmeyi göze alabilmek. "Değişimden hoşlanmıyorsanız, bir kenara atılmaktan hiç hoşlanmayacaksınız," demiş, General Erick Shinseki. Kendisi, eski ABD genelkurmay başkanlarındandır.

Öğrendiğini unutmak, öğrenmek kadar yaşamsal bir erdem olabiliyor. Dönüşüm zamanlarında öğrenmeye açık olanlar kazanırlarken, öğrenmiş olduklarını sananlar, kendilerini artık orada olmayan bir dünya ile uğraşırken bulabiliyorlar. Oysa, "neden olmasın?" sorusu, "neden?" sorusundan daha az geçerli değil.

İçimden "korkmayın, kardeşler" demek geliyor, "Bu dünyanın hallerini, bizden iyi bilen olmasın. Türkiye, bu dönemeci de alacak." Yine de, bu milletin yaşanmışlığına güvenemiyorsanız, hayata güvenmeyi deneyin. Muhakkak olan bir şey varsa, ayakkabı dar geldiğinde, değiştirilmesi gerekenin ayak olmadığıdır.

(1) The Rise and Fall of Great Powers, Economic Change and Military Conflict from 1500 to 2000 (1987), (2) Peter F. Drucker (1909-2005) Yirmibirinci yüzyıl için yönetim tartışmaları

 
Alev ALATLI
Zaman
12/10/2007


Sayfa: [ 1 ]