|
||
| ateşin çocuğu sıfır'a ve kişisel sayfama hoşgeldin... bu sayfaları, hüznü, yalnızlığı ve yaşamın olmazsa olmazı "acı"yı bu kadar güzel anlatabilen biriyle paylaşmak benim için zevktir, onurdur... aynı zamanda, huzuru da yaşaman ve dile getirmen ise dileğimdir... ********************************************************************** yüzümü tanımıyorum bu kentte! şimdi kirli bir giysi bu üzerimdeki şehir çıkarıp atmak istiyorum üzerimden oysa... önce gözlerimi çıkarıyorum.. sonra dişlerim dökülüyor bir bir... doğrularımı alırken sırtıma çuvallar dolusu kahır yüklü bir katırdan farkım kalmıyor! gece körleşmeye meyilli zaten ne demeye ışık aramalı.. bu izbe sokaklarda ne demeye iz sürmeli.... çoğul yalnızlıklardan bir aşka düşmek gibisi yoktur... ve bunu düş satan intiharcılar bilemez... şair konuşur oradan; "yarınsız bir sevda, nefessiz bir sevgili demektir..." 03:09 kasım iki bin yedi saçmalamalarım... |
||
|
||
| Rol ve dublör hicranı kalabalık yüreğimde, yine hüzünlerin suflesinde yeniden sahne alacağım. başrollerde hüzün, ben ve sen... umuda gebe yüreğimi kanatıp, sonsuzluğa yürüyorum bir kaç cümleye sığmayan yalnızlığımla... yol alıyorum kanlı bıçağın keskin yüzünde... ben, fakir cümlelerin hüzün kokan satır aralarında ağır aksak yürüyen figürandım sadece... herşeyi unutup gerçeğime dönüyorum... elimde, kurdelelerle süsleyerek verdiğin yalnızlık hediyen... yüreğimde kekemeleşiyor yalnızlığım... haklısın belki de. yaralı bedenin, yamalı bir kalbin doğum gününde alacağı en büyük hediye, yalnızlıktan öte ne olabilir ki? ellerimizde her daim bir poşet bulunur... yollarda biriktirdiğimiz acıları katarız hep üst üste... ve akşam eve geldiğimizde sorar sevgili yanlarımız..."ne getirdin"... "al sevgili yanlarım...sana 5 kilo acı getirdim!" |
||
|
||
tanrının piç'i! bu gece yalnızlığımın ırzına geçiyorum... tekillikten bir kahraman doğurmak için çoğulluğa sanrılaşan yanlarımla... bu gece yalnızlığımın ırzına geçiyorum.... nöbetçi mahkemelerde fiili livata deseler de alakası olmayan bir tecavüz bu... isteyerek ve bilerek... bir doğum sancısı bu... sonra tanrı kıskanıyor bu sevişme sahnelerini... alıyorum tanrıyı koynuma... evet işte buna mahkemeler fiili livata diyebilir... ey tanrı! geçtim ırzına.... olur da eğer gebe kalırsan bana adını "umut" koy bu piçin!!! iki farklı heykelin aynı karelerinde birleşiyor ellerimiz... sırtını sıvazlıyoruz yalnızlığımızın... en derin noktalarına dalmak istercesine it gibi ısırıyoruz birbirimizi... hey sen tanrı! yalnızlığını neden genetik yaptın... senin yalnız olman yetmiyor muydu da bizleri de kıskandın! |
||
|
||
Aşk, Ayrılık, Acı gidişinin sessizliğinde karanlık çöktü üzerime.. ben geceyi sana bırakıyorum çok mu geldi diline... şimdi acılarımı düzenliyorum alfabetik sıraya göre.. belki bu yüzden en acılarım "A" ile başlamakta... AŞK, AYRILIK, ACIM... sonra, bir otobüsün ter kokan koltuğunda buldum bedenimi.. yerim bir balkon altıydı...bir park gölgesi... en mutluluk için umudum var daha bu alfabetik şizforenyada nasılsa 29 harf sırayla nasılsa diyorum "A"şk ile yandığım gecelerde "F" tipi bir "Ö"lümü atlatabilirsem ne kalır ki .... .... ************************ koparıldığından beri yapraklar daha bir dalları uzamaya başladı ağaçların... kim derdi ki ayrılıklar insan ömrünü uzatır... fotokopisini çektiğimden beri yalnızlığın gün be gün çoğalıyor eşkalim.. biri beni izleyecek üç vakte kadar izlettiremezse ölecek.. yok öyle bir yalan! hepsi hepsi senin yalnızlığının paranoyaları... hadi kapat ışığını... |
||
|
||
(h)iç harp! “Kimseye duyurmadığım, uydurma bir hayatın kahramanı oldum. Hesapsızlığıma kitap dayanmıyor. Aylanıyorum sadece, sere serpe beynimin fikirsizliğinde.” Gün saymıyorum isabetli hafızamın unutmama işkencesinde. Gün de beklemiyorum, sabahların doğumunda. Senden aldığımı yar etmediğim, kendimdim. Senmişsin gibi göründü, aşkın yıkılanı. Ben hoyratlığıma yanmadım. İçerlendim her şeyin en baştaki başına. Seherde çıkmadık mı yola, uyurken şehir ve dinlenirken ellerimiz? Çok (d)üşü(n)düm. Yüzüme sürmüş müydün avuçlarını? Benim anlaşılmayan yanım özlemimdi. Arpalarla yarışırdı var olduğun anlar. Kediler yutkunurdu gizlediğin adım izlerine. Bana örümcekler düşerdi. Ör ör bitmez bir gecede, elde kalırdı sesimin ağlayan ağları. Ve tufana yeterdi çığlığım. Oysa, biliyordun susamadığımı. Bu yüzden içmedim, giderayak sunduğun okyanus sularından. Değinmeden geçemem; deniz ki, gözlerinin içiydi. Ertelediğin geçmiş ve sildiğin gelecek arasında muammalı bir yer yapmıştın bana solunun illegal köşesinde. Yalnızlığıma örtbas ettiğim şarkılarım ve sana karalanan kelimelerim vardı. Ezmezdin için sızlasa da dilinin usul dönüşünde. Öperdin alnından anlamlarının ama değdirmezdin kendi alnına. Kimseden çalmadım seni. Kimseden esinlenmedim severken. Ve kimseye imrenmedim giderken. Benim olduğun kadar sahiplendim seni. Yaram, sahipsizlikle savrulan özgürlüğümü zincirlememendi. Dile geldikçe kazamıza zincir dayanmadı oysa. Elinden tutmandı isteğim; ister yalnızlığımın, ister sevdamın, ister avuçlarımın! Yazdıkça ve ağladıkça ve anlamadıkça, yok oluş parladı dilimizde. Olmayacaktık! Olamazdık! Şimdi nasıl gider insan, yerinde bu kadar sayabilmişken? Şimdi nasıl açığa çıkarır sakladıklarını, ki kendisi bile unutmuşken yerini? Biter gibi yap bana ama hiç bitme. Hani, gelir gibi olduğun gecelerde gelmediğin gibi! Dağlardan ibaret yollarımın çıkmazında aşılacak, engelinde çoğalacak ve yeneceğim zamanı, inadıma yenile yenile. Ufkuma sığmayan mavinin, siyahından nasiplenmiş bakışım, dokunamadığı ellerinden de yaralı. Kaçırsam gözlerimi gurbet bulur, gider de kendine. Kalırsan ve bitmezse öykü, hiddetimi bileyleyeceğim önce silgilerimle. Benden bir şey kalırsa ki, bu koca bir yanılgı- bilmeyeceğim ne yapacağımı. Hala korkumun cesaretini bekliyorum. Küstah çıkışlarım kayboldu, sesinin sessizliğinde. Sesiminse, çıtı çıkmaz. Ekim kısa kesti bizliğimizi bakmadan boyuna! Zafer hiçbirimizinken, sevinç naralarına eşlik eden kim? Seni sorgulayan hecelerim tek bir ekten namlıyken, cevabına iliştirdiğin neyin kaçışı? Bak, mi’ siz şarkılarım ve ki ile vurmuyor bakışlarım. Yazılacak yanı yok, varılacak bir yerinin imkansızlığında belkiler dolaşırken, hevesini yitirmiş hedefim, yanlısı olmaktan bıktığım özlemin dinmesi. Zanlı olmaya özenen terklerim, ucuz katil numaralarında yakalanıyor. Beyazı aklanmak sanan aklım, sınırını zorluyor ve karalayarak kağıtları, temize çıkacağını sanıyor. Dört duvarda yankın! Tavanda boyun genişliğime ayarlanmış askı, tabanımda faysız toprak... Düşmüyorsam, tutunamadığımdan! Kıyı yanına yaklaşamamaktan, yürümüyorum sesinin üstüne. Düş görmeye doğruluyorum, inip dibime ne kalmamış diye bakıyorum. Emarenin izini kokluyorum. Siluetine yaslanıyorum. Yankına dokunuyorum. Var değilsin ama yokluğun da yerleşememiş henüz ardına. Burada bitmiyor yazamadıklarım! Sadece, izin vermedim o küçük beynimin acılarımı küçültmesine... gidiyorum sevgili. özlemine kurban ederek bu yüreği, özlemsizliğine gidiyorum sevgili... suskunluğuna... gülmene... sana.. sana gidiyorum sevgili... senden gidiyorum sevgili.... 30. Gün! |
||
|
||
20.000 Fersah "denizler altında yirmi bin fersah", diye babam masala başlayınca, korkar, canavar zannederdim onları, gözlerimi kapardım... Fersah'ın bir -UZAKLIK- ölçüsü olduğunu, yâr içimde yâr'e olunca anladım!!! ********************* karanlık ağır ağır ilerlerken bedeninin üzerine ıslak bir hüzün ört düşlerinin üzerine... birazdan mart kedileri gibi çığlıkları duyarsın ve anlayamazsın çoğu zaman sana ihanet edilmediğini........................................................................................ **************************** bozdum! Sakallarım üzerine yeminler ettim, ceplerimde kalan düşleri sana bozacaktım. Bozdum! Yanlışların arasında sıkışıp kalan bir bit gibi, zıpladım oradan buraya. Parmağımı koyup gökkuşağının içine, çalkaladım durdum! Bozdum! Çizdiğim sek seklerin üzerinden atlayamayasın diye! Mutluluk tariflerini veren kitapların matbaalarını! Bozdum! Benim gözlerimi bana geri ver, senin işine yaramaz. Onlar biraz mavi, biraz anneme benzer! Bir daha vagonlarına asılmayacağım, Ellerimi geri ver! Bir oyun olduk, sen sobeledin ben sobelendim! Ama bu oyunu ben BOZ-MA-DIM! Ebe de bendim, sobe de! Önüm arkam, sağım solum’da dur(ma)sana! |
||
|
||
doğu ve batı Hadi gölgeme bürülü körlük kırılırken, grizulara çaktığım kibritle başlasın masal… Kayıp ormanların nefti dallarından, zamandaşlığın kıyametine yara izli bedenler çözülürken çile çile. Yalanlara söz veririm ben; dallarda çaput kalacağım diye. Kucak çocuğu gibi korkutula geldiğim karanlıklar, anın zifirliğinde güneş şimdi. Kan dökücülüğü kehanettir ateşin. Öncelenen sancımdan bilirim; gün kadar gül dalı da yırtar geceyi. Arada bir sel sorgulayacak nemrut bakışları. Düşkünlüğüme vasiyetimdir; tuza tiryaki çoraklığım su içinde susuz kalmalı ve yapraklarım bumburuş… “Yağmur yanağımı çizmedi” demenin şaşkınlığında, dört yanım deniz kesilmiş bu defa… Anladım… Bakar körlüğün yalazı imiş geceye asfalt yıldızlar. Sakar filozofluğum her seste sevinçlerimi ufalarken, çakılların gözetmenliğine hacet yok. Bertik ruhum değneksiz de topallar… Hırsız adımlarla bulvarımda kaybolan sarartı düpedüz bir gözdağıydı bozgundan önce. Akliyeciler aklımı hoş görsün. Tavanlar her gece kül akıtır üstüme. Yarım yamalak senaryolar adına kaç kez su çekmiş bu yürek. Kaç tohum yataklık etmiş şehrin derisine sığmaz çetelerine. Sormaktan caydım… Damla damla bitmek kolay değil elbet toprak sabrında. Hele bir de adımlarım mozaikli yıkıntıların delik deşik temelleri gibi kibirden iki büklümken… Ey dostluğuna zamklı olduğum keder!! Cephanen dikendir mevsimsizliğimde. Perişan kılığına dokunurken, masumane maskenle parmaklarımı erittin. Hadi sevin… Kaldır hırpani başını, bak; kül fırtınalıyor bulutlar kaç ayazdır. Sen girdapların alkışçısı değil miydin ki? Neden ağladın kalbimin boğuluşuna? Gitmezsen yine kanar kulaçlarım. Kal ki; uzak kuytularda oyalansın saflığım. Nicedir çitlerimi kemirmeyen sinsilikler, anaforların kucağındaymış meğer. Yoksa ben yüzmeyi neden unutayım henüz hatırlamışken. Cebinde gizli gizli eyvahlar biriktiren sadece ihtiyarlık değildir di mi? Tamam her hazan bir “keşke” çırpınır avucumda peki ama bodrumlara da uğrar mı “göç mevsimi” ? Sığlaşan bakışlarım “ben onca emeğin ahfadıyım” diye haykırabilir mi bir kez daha? Ah! Bir “görmek” doğmadı ortak yüklemler namına.. kentim.. kırılan kalbin bir yığın kırıntı kalırsa sonunda, ömre broş yap… Solukların fetretinde canıma yapışır ecel. Bir sonraki soluğa tutunmayı denerim kaç kez. Ellerim tutmaz çünkü acem kılıcı gibidir mürekkep; hem içimden yana hem içime karşı. İçsizliğimde cirit atan akortsuz bir soğuk terletir alnımı. Akça yel! Mihenge vur gücünü, bakar körlüğüm ömre yerleşmeden ecelimi zımbala, rasgele bir yıldız kayma vaktine…… ************************** saklambaçlarımın en gizlenmiş en bulunmaz oyun bozanı... sekseklerimde çizgilere basmayanım!!! rüzgar eser yine buralarda hava yine grileşir... morcivert bir bulut var istanbulun üzerinde... ama yine de insanlar sana hicret eder! ey kâbe'siz kahramanım! ey tanrım! kapat kulaklarını.... |
||
|
||
![]() Köpekliğimle ne karanlık doldurabiliyor gecenin yalnızlığını ne toprak esirgiyor burnumdan ilhamını... lakin kaderdir bu yüz verdiğince elimaşalı... gün geçtikte gazetelerde iş boyu soygunlar oluyor sensizlik... televizyonlarda görücü usülü savaşlar ama yine de ağlayamıyorum... sensizliğince dış dünyadan yitmiş gözlerimde o buğulu fotoğraftan kaç tane var? hergün kaç sensizlik eskiyor şakaklarımda? ne kadar seslenmiyorsa da günlerim o kadar sesleniyorum yalnızlığına! bu aykırı bedeni kendine baht biçmiş ruhumun dar sokaklarında, ve her köşe başı sensizlik olmuş yaşantımın aşirkar hukukunda.... karşıma çıkan her yüzü fecr ile idam ediyorum... ve inan ki ben seni hala köpekliğimle özlüyorum.... Kasım iki bin yedi yakın bir tarihten kazandığım zaferlerim yok artık! ne varsa geçmişte özlemsizliğimin kaybolduğu noktada... içime süzülen yıkımlardan sonra uçurumlar hep ellerimin ucunda belirdi... düş(i)sem nasıl görünürdüm acaba... düşersem nasıl yere çakılırdım... nasıl kalırdım ellerinde... nasıl tutunabilirim kirpiklerine söyle yar! ************************** en hayırlısından bir yalnızlık diliyorum korkularıma.. tutunsun şimdi aşk'lar eteklerine ne çıkar... firak kırbacı sırtımda patlar hep.. kamburuma yapışan sırtlanlar her seferinde bir parça koparmak umuduyla ısırır.. tanrı gergefine almak ister beni... yalnızlık yüreğime el atmaya cesaret eder.. ve sen aşk! neden her defasında gelip çalırsın kapımı.... kamburumu sevecek bir sevi mi var sanki! sözlerin amentüm olurdu.. teslim bayrağı bembeyaz kumaşlar sarardı bu içi geçmiş kara elbiselerin yerini... severdim tuti ternnümlerini... gel(me)! hep şair kalayım.. hep sair yazayım... hep sana yanayım.... günahkar kimliğim ki kıpti değil azadlı kölemdir ya kays! sana birikiyorum... sana biriktiriyorum suskunluğumu.... ah geleydin! sabbahlarım olurdu şeddeli şenlikli... tebessümle uyandırırdım meryem'i... ibn-i tahir gibi içerdim o haptan ve görmezdim dünyayı... ************************* tenimde ihtiyar bir soluğun acısı... buğulanır camlar görüş mesafelerimde! acıların keşfine çıktığımdan beri kronik bir acı yakama yapıştı kronik bir sonbaharda! şimdi bütün eylülleri karantina altına alıyorum ve geri kalan mevsimleri mevsimsiz çocuklara sunuyorum! her kışın bedelini bir eylül ödese bile! |
||
|
||
adın neydi senin Dumanımdaki hayaletler gölgemle cenkleşiyor… Pabuçlarını dama attığımdan beri Yalın ayak çocuklar gezinir kapımda… Sevda yüklü katırlar geçer Kahır yüklü kervanların peşinde… Adın neydi senin? Güneş yine anlamsızca tepemizde Yıldızlar gizlenmiş korkudan! Toz bulutu kaplayacak birazdan şehri Ve arsız bir viyola başlayacak Hiç susmadan… Melodisinden sen döküleceksin… Ama, adın neydi senin? Tenimde gizlediğim iç çekişlerimin telaşı Akşam yorgunluğundan kalma bir duble rakı… Eminönü’nde balıkçılar bekler bizi Vapur sirenlerini çalar… Simitçi seni bağırır Adın neydi senin? Ceplerimde külyutmaz acılarım var… Annemin dişleri altından olmadı hiç… Göğsüne yaslandığımda ülke gülerdi Ve ben ağlardım Adını bulamadığımda… Sahi adın neydi senin? Rakamlar cambazlık yapar kirpiklerimde… Harflerden üç tanesi ok gibi… Saplanır yüreğime de Bulaştıramaz yine zehrini iç çekişlerime… Efkar demlerim boğaza karşı Babam el sallar balıkçı teknesinde… Gülümserim, Sonra yutkunur bedenim sessizce Adın neydi senin? Yastık altı edilmiş düşlerimden vazgeçiyorum… Karanlığa bir ışık yakma cüretimden de geçiyorum… Ağaçlar elbette çiçek açacak Kuşlar türkünü söyleyecek… Gözlerinden yaşlar aksa bile Gözlüklerinin camından sekecek… Üşüyecek çocuklar dağ köylerinde Ve ben adını hiç bilmeyeceğim… …söylemeyeceksin… 03.01.2008 02:47 Yer: Çapa Tıp Fakültesi ******************** bir yıl 3 aydır sevgili! 13 haftanın uğursuzluğu da peşindedir... ne kavurucu sıcak ne dondurucu soğuk ne de göz alıcı çiçekler... her şeyi yavaş yavaş yitirmeli kalpten sararıp kuruduktan sonra düşmeli.... bitmeli sancılı bir şekilde.. yoksa yalnızlığın kıymeti olur mu hiç yiten sevgili?! üst üste en fazla 92 günü istiflemeli sonra bir nakliye şirketini aramalı "sonbaharın mülteci günleri", diye polise ihbar etmeli... sahi yiten sevgili hiç fark ettin mi; köprüden denize bakmanın kocaman bir yalnızlık olduğunu? sonra tıklım tıklım otobüsten inerken bütün anıları kalktığın koltukta bırakmalı! otobüs pek önemli değildir ama 522'ler çok uygun, anıları kaybetmeye! şöförün umurunda değildir nasıl olsa muavin para sayar kalan yolcular yitirilen sevgiye ağlar... ama ama bir yıl, 3 aydır yitirilen sevgili! (522 "cevizlibağ - alemdağ" seferini yapmaktadır. onun haricinde kalan 522'ler karşı tarafın diğer ilçelerine/semtlerine gitmektedir...) ![]() 522'lerden birinden boğaz köprüsü |
||
|
||
| bir ayağı sendeleyen ayrılıkla yarışmak neye yarar ki nasıl olsa bitiş çizgisindeki hakem bile, ayrılığın ta kendisi değil midir? son kulvarı 5 boy fark atarak kazansak da sevgilinin gözlerinin olmadığı her geceye yenilmedik mi? her sabah suladığımız çiçekler gece olunca basıyor küfürün kalayını... annemiz gidiyor bu hengamede bacımız eteklerinin ucunun yırtılmasıyla kurtuluyor... aç kalan bedenlerimiz doymak bilmiyor. açlık da, beden nedir dinlemiyor... gecenin sesini hırlamalarımız kirletiyor ve aşk; iki bacak arası gel-git'ten, öteye gidemiyor.... |
||