|
||
amanınnnnnnnn bizim paşalarımız bir söyledi pir söylediler. Bakıyorumda forumda kimse bu konu hakkında birşeyler yazmamış. Bende dedim ki kendi kendime, yav şu bizim paşaları buraya alalım. Malum sokakta şurada burada söylemiyoruz bari sanal alemde söyleyelim dedik. Geçenlerde Fikret (abi)nin komutanlar ile yapılan bir röportaj serisi yayınlandı. Bazılarınız bu röportjları okumuştur. Ben yine de hatırlatayım. Bizim paşalara öyle bir şey oldu ki kiminin durumu şizofrenik bir hastalıktanda öte. Efemdim kimi kar kurt der. Neden diyor muş. Sarıkamışta askerlerini sürmüş bir dağa telsizi açın demiş akere, telsiz açık. Gelen bir tek ses var o da karların üzerine basan askerlerin yerdeki kart kurt seslerini çıkarması. O da şu kanaate varmış demek ki bunlar kart kurt sesi çıkaran yaratıklarmış. Bir başka komutan, onların bir tane torbası var bizim ise binlerce torbamız var. Onlara yetişene kadar iki yüz kilometra uzaklaşıyorlar deyip kendi acizliklerini orta yere seriyor. Bir başka komutan ABD bizi bölmek istiyor, kürdistan yaratmak istiyor ve bizi de kullanıyor" diyor. O komutan ki; dört bin köyü boşaltmış. Sonra kendi acizliğini dışa vurmamak için ülkenin üniter yapısını bozmak isteyenlere karşı savaşmalıyız diyor hala. Bir başka komutan, efendim bir gün bir okula gittim. Çocuğa şurayı oku diyorum. çocuk kem küm edince bırakın bu lafları, ben bu kem kümü bilmiyorum, kürtçe yasaklanacak."diyor " Neymiş efem, diyor sonra ve Netekim bunu yapmamız hataydı. Sonra bu yüce paşamız devam ediyor. Netekim ben diyarbekir zindanlarında işkence yapın mı dedim. Ne münasebet, ne yani onlar terörist biz onları besleyeceğiz. O zindanlar bana bağlı değil diyor, işkenceyi gardiyanlar yaptı diyor, şunu diyor bunu diyor. Sözün kısasını severim genelde ya, şu bizim yüce paşalarımız ne yapıp ne edip şu kürtlere haksızlık ettirmiş olduklarını gizleyemiyorlar. GERÇİ BAŞLIĞI SUSUN ARKADALAR PAŞALAR KONUŞUYOR YAZDIM AMA SİZİNDE SÖYLEYECEKLERİNİZ VARDIR ELBET. |
||
|
||
türk komutanı en seçkin insanlar arasından seçilir, en seçkin eğitimleri alır, en disipli ve hukuk içinde hareketlerde bulunur. pkk yandaşları askerlerimizi ağızlarına almasalar iyi olur.
|
||
|
||
ya bırak knn evren mi en iyi eğitimi almış konsey faşistler topluluğuymş zamanında:D
ama doğru kürt yok asimile oldu diye düşünüyolarmış. ama durum farklı demek ki ya aslında kuzey ırakı kürt devleti kuracan kesinlikle Türkiye sınırları değişmeecek tabi oraya isteyen kürt kardeşlerimizi:D yollayacaksın mis gibi yaşayıp gidecez |
||
|
||
ozbar iyi bir mantık ama bunu senin gibi yüzyıl önce değil yirmi yıl öncede değil bir kaç yıl öncede uyguladılarda ne yazık ki başarılı olamafdılar. Tayyip bey kürt sorununu tartışmazsanız kürt sorunu yoktur demişti. Ama tartışsdanda var tartışmasanda. Ama onları oraya yollamakla bitiremezsin söyleyeyim.
|
||
|
||
Kopil, yazmayı düşündüysem de zaman bulamadığım için yazamadığım bir konuyu gündeme taşımışsın, eline sağlık.
Yukarıda yazdıklarının yanısıra benim asıl dikkatimi çeken Aytaç Yalman, Kenan Evren gibi paşaların görev başındayken yaptıkları uygulamaları yanlış olarak değerlendirmeleri. Yalman, sorunun sosyal boyutunun halledilmediğini şu andaki terör sorununun etkenlerinden biri olarak sayarken, Evren de, Kürtçe konuşma yasağının 'hata' olduğunu, bölgede görevli memurların Kürtçeyi de bilmesinin iyi olacağını dile getirmişler. Yıllarca sağduyu sahibi çok kişinin savunduğu ama başta asker olmak üzere şahinlerimizin karşı çıktığı noktalarda artık "emekli" olan askerlerin de hemfikir olması trajikomik değil mi sizce? Görevdeyken akılları nerdeydi acaba? Buradan da yola çıkarak aklıma şu soru geliyor: Şu anda görevde bulunan ve savaş çığlıkları atarak silahlarını bileyenler, şu anda yaptıklarının yanlış olduğunu 20 yıl sonra mı anlayacaklar? Bu arada yaşananlar, yitirilenler (her anlamda) ne olacak? Kim bunların hesabını verecek? Hepsinin yanıtını hepimiz biliyoruz aslında, ne var ki bazıları kabullenemiyor... |
||
|
||
Görevdeyken akılları mahalle baskısındaydı.
Biz burda atıp tutarken ordu içinde birisinin çıkıp bizim kadar rahat düşüncelerini ifade etmesi kolay değil. Çok seçkin bi ordumuz olduğunu zannetmiyorum. G3 tüfeklere taktım. Tutukluk yaptığını bile bile ne diye aldınız bu tüfekleri. Bilmiyordunuz ne diye bi test etmediniz. Nasıl bir terazi ki esir olan askeri tutukluyor, esir olmasına sebep olan tüfeği alanı kutsuyor. Kutsayıp 80 yıldır hiç eleştiri almamış, eleştireninde anında hapsi boyladığı bi ülkede, Ki her seferinde aynı teranedir, "Ordumuzu yıpratmayalım, ordunun arkasında olalım." TSK siyaset, hukuk gibi yapılanmalardan daha değerli, daha kutsal değil ki. Tamamen şeffaf olmaması gereken bir kurum, dokunulmaz (sık sık ta dokunur) da olmamalı. Biraz şeffaf olsa altından kimbilir neler neler çıkar. Eleştirinin, değişimin, dönüşümün gelip dayandığı noktada duruyor şu an TSK. Benim tanıdığım paşalar kolay kolay değişmez. Değişince, Türkiye de çok geniş çapta normalleşecek diye umuyorum. |
||
|
||
ordunun dogma bir nesne olduğunda hemfikir miyiz? O zaman sorun yok.
|
||
|
||
Birçok değerli eşyanız var ve hırsıza teslim ediyorsunuz. Daha sonra bakıyorsunuz ki eşyalarınız yavaş yavaş eksiliyor. Ve siz ne kadar iyi niyetli biri olsanız dahi bir hesap sorarsınız değil mi? Ama bugüne kadar yüzlerce insanı teslim ettiklerinizden hesap sorabildiniz mi? OYAK Holding Türkiye’nin en büyük holdinglerinden biridir. Aslında bir memur yardımlaşma sandığıdır. Türkiye’de yüzlerce memur yardımlaşma sandığı var ve hiç biri OYAK kadar "şanslı" değil. İçinizde memur-isçi olup da bordrosuna, iş yeri sahibi olup da muhasebe defterlerine, hesaplarına bakmayanınız var mı? Birkaç bin YTL olan bu hesapları kurusuna kadar inceliyorsunuz ama on-milyarlarca dolarlık silah, teçhizat, çukulata ve Vakko vazosu alımlarının olduğu askeriye bütçesini hiç merak ettiniz mi? Şehit cenazelerinde tabutlara sarılan başörtülü annelerin çığlıklarını propaganda olsun diye askeri erkânın en önüne koyan ve 40 TV kanalından 500 çok satan gazetede sitesinden naklen verilen bu görüntülerden sonra ayni "kutsal" annenin "ilkel" görülüp orduevine, balolara, diploma törenlerine alınmadığının hesabini soruyor musunuz? Tam 26 sene önce "Uluslararası Lockheed Skandalı" denilen uçak alımı alavere-dalaveresinin hesabi diğer ülkelerdeki mahkemelerde çoktan sonuçlandı, pek çoğu cezasını aldı. Bu davanın açılması dahi Türkiye’de teklif edilemiyor. Bunun niçin böyle olduğunu sormayı dahi aklınıza getiriyor musunuz? Her sene binlerce hukukçu yetiştiriyoruz. Bunları yetiştirmek için yüzlerce profesörler, hocalara para veriyoruz, üniversiteler kuruyoruz, milyonlar harcıyoruz. Sonra görevini yapan bu hukukçuyu her turlu hukuku çiğneyerek "iki bomba atarak eğittim" diyerek öğrendiği her şeyi hiçe sayan generalden hesap soruyor musunuz? Sokaktaki adamı öldürmekten yargılanan adamlara "iyi çocuk" diyen komutanlarına bu adamın burada ne isi vardı diye hesap soruyor musunuz? Bir mühendis koca elektrik hatları direkleri diktiğinde kablolar bir süre sonra kargacık-burgacık birbirine dolanıp patlıyorsa ve de o mühendis tutup kulak ameliyatıyla meşgul oluyorsa o mühendise "kardeşim kendi işine baksana, kulak ameliyatını doktorlara bırak deyip" azarlarız ve bu hatalarının hesabini sorarız... ...ama dünyanın en tehlikeli bölgelerinden birinde bir köprünün stratejik durumunu inceleyip önlem alacağına; kimin nasıl şapka, nasıl başörtüsü takacağı konusuyla ilgilenen askere "sen köprünün stratejisi ile ilgilen de insanlar ölmesin” diyor musunuz? Hesap sormayınca kolaylıkla fatura sekiz gariban Anadolu çocuğuna kesilir, Kemal Sunalistanlilarda gelip her türlü ortamda hesap soralım diyenleri azarlarlar. Taaaki bu dert kendi çocuğunun veya kendisinin başına gelene kadar. Merak etmeyin Hürriyet gazetesi ve Ertuğrul Özkök gibileri de o zaman sizin ve çocuklarınızın nasıl "emre itaat etmediğinin edebiyatını düzer". Öyle ya bu kurumun generalleri değişirse kurum yumuşar çiçek gibi olur. Dünyanın tüm şahinleri ve orduları savaşmak ve sömürmek için var ama onların hala güvenilir kurumlar olduğunu ve değişebileceklerini düşünen, mutlu burjuva barışlarına ve onun sağlayıcısı ordulara inananlar da var. Siz hesap soranları, mutlu mesut barış (!) zamanlarında azarlamaya devam edin. Onlar sussun paşalar ve onların ağzı olan “kamuoyu” konuşsun! Burjuva hümanizmi de kılıç kuşanmış savaşçılar kadar tehlikeli ve aptalcadır. |
||
|
||
türk komutanı en seçkin insanlar arasından seçilir, en seçkin eğitimleri alır, en disipli ve hukuk içinde hareketlerde bulunur. pkk yandaşları askerlerimizi ağızlarına almasalar iyi olur. türkiyede 12 eylül sorgulanmadan hiçbir sorun sağlıklı çözülemez.bugünlere gelmemizin nedeni eylül imparatorluğudur ve yargılanmalıdır.ülke yararına çalışmış olsalardı >:(15.ci maddeyi koymazlardı.ve hala o maddeyi kaldıracak babayiğitler yok.faşist 80 anayasasını getiren ordudur.hiçbir kurum,hiçbir insan,hiçbir düşünce tabu değildir;sorgulanır, yargılanır.ordudadaki yanlışları söylemekte demokrasi gereğidir,PKK yandaşlığı değil. ![]() |
||
|
||
http://www.ntvmsnbc.com/news/405466.asp Link, Yaşar Büyükanıt'ın o dönemde gazetelerde çıkanların aksine kırpılmış değil tam metnidir. Önemli gördüğüm yerlerden alıntı yaparak gidiyorum merak eden tam metni okur. Genelkurmay Başkanımız yazıya öncelikle milliyetçiliği tanımlayarak başlar ve içimize su serper. "Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halka ‘Türk’ denir demiştir. Hiçbir etnik ayrım yapmamıştır. (...) Türkiye’de bizim anladığımız milliyetçilik anlayışıyla Avrupa olaya farklı bakar. Bugün İngiltere’de milliyetçilik dediğiniz zaman, nasyonal ırkçılık algılanır, yabancı düşmanlığı olarak algılanabilir. Bugün birçok ülkede siyahî futbolcular sahaya bile çıkamıyor yuhalanıyorlar. Türkiye’de hiçbir zaman böyle bir şey olmamıştır. Bundan sonra da olmaz. Irkçılığa dayalı bir yaklaşım, Türk milletinin yapısına da terstir.” Sayın Genelkurmay başkanımız milliyetçiliği tanımlarken, milliyetçiliğin temelini yurttaşlık ilkesine bağlıyor hem de halkın içinde hiç bir ırkçı hareket olmamasına vurgu yapıyor. Daha sonra ise terör ve Kuzey Irak meselesine değiniyor. "(...)bu tehditler, devletin temel yapısını ve değerlerini değiştirmekten, devletin kurum ve kuruluşlarını birbirine düşürmeye kadar değişen geniş bir yelpaze içinde faaliyetlerini sürdürmekte[dir](...) bu çalışmaların doğal bir uzantısı olarak da devletimizin temel taşını teşkil eden atatürkçülük ve onu temsil eden tüm ortak değerleri yıpratma faaliyetlerine artan bir yoğunlukta devam etmektedirler.” Asıl önemli olan nokta ise bundan sonra gelen tehdit edebiyatıdır. "bu kapsamda yurt içinde ve yurt dışında bilimsellikten uzak, ön yargılı ve çeşitli TSK karşıtları tarafından raporlar hazırlanmakta ve yine yurt dışında ve onlardan cesaret alarak yurt içinde Atatürkçülüğün, artık dönemini doldurduğu ve işlevini bitirdiği, Türkiye Cumhuriyeti’nin önünde engel teşkil ettiği açıkça telaffuz edilmekte. Anayasa’da değişiklik yapılarak, Atatürkçülüğe atıf yapan bütün referansların kaldırılması gerektiği fikri benimsetilmeye tenezzül edilmekte. (...)" Burada genelkurmay başkanı'nın bir Tesev çalışmasına açıkça atıfta bulunduğunu, harp okulları konuşmasından biliyoruz. Raporun içindeki maddi hataları bularak, bu konuşmasında yapılan araştırmaların önyargılı olduğunu iddia etmişti. Ancak Yaşar Büyükanıt bu noktadan da yola çıkarak, Atatürkçülüğün "dönemini doldurduğunu" söyleyen herkesin bir tehdit olmaktan öte, bilimsellikten de uzak olduğunu vurguluyor. "devletin anayasa gereği belirlenmiş olan temel niteliklerini, kısacası devlet düzenini reddeden bu fikirleri öne süren gereksiz ve hatta tehlikeli maceralara giren tartışma ortamı yaratan bazılarının ise geleceğin garantisi olarak görülen gençleri yetiştiren akademik unvan taşıyan kişilerin olması meselenin vahametini daha da artırmaktadır. " Akademinin işlevsiz hale getirildiği ve müdahalenin en açık olduğu konuşmanın bu kısmı, açıkça söylemekten kaçındığı bazı temel niteliklerin reddini devlet düzeninin reddine eşit hale getiriyor ve bu tehlikeye sebebiyet verenleri tehlikeli macera ortamı yaratmakla suçluyor. Burada bahsedilen devlet düzeninin laiklik olmadığı artık açıktır, çünkü suçlanan akademisyenlerdir ve Tesev örneğinden de tanıdığımız akademisyenlerin derdi devletin laiklik niteliği olmadığını biliyoruz. Aksine daha konuşmasının başında Atatürk’ü referans vererek bahsettiği milliyetçilik ilkesidir. Şimdi bu konuşmayı geriden başa doğru yaparsak, Büyükanıt'ın derdinin laiklik ve cumhurbaşkanlığından çok terör ve bunu besleyen tehdit odakları olduğu anlaşılıyor. Bu söylemini genel olarak, Atatürk milliyetçiliğinin kasıtlı olarak yanlış anlaşılması ve anlatılmasından kaynaklandığını ifade ediyor. Bu yanlış anlatımın da kasıtlı olması dolayısıyla bilimsellikten uzak olduğu ve zaten bu eleştirilerin gerçek dünyada var olmadığı iddiasıdır. Bu söylemde TSK gerçekliği ipotek altına almış ve bunu yani resmi söylemi sorgulayan bilimi "tehdit" ilan etmiştir. Atatürk milliyetçiliğinin Türkiye’de geçerli olduğunu ve ırkçı milliyetçiliği Kürtlerin bir uydurması olduğunu düşünenler bu yazıyı okuyanlar arasında da vardır eminim. Bunların yanlışlığını kanıtlamak bu yazının görevi olmadığı halde iki konudan bahsederek yönlendirmelerle bütün konuşmanın bilimsellik iddiasının sadece iktidar söylemi olduğunu anlatmaya çalışacağım. Öncelikle Atatürk milliyetçiliği bir kitabı bulunmadığından dolayı (özellikle Atatürk’ün kendisi tarafından), sadece bir ne mutlu türküm diyene aforizması üzerinden tartışılamaz. Burada referans Atatürk’ün kültür devrimi ve tarih yazımı sırasındaki tutumu olmalıdır, çünkü etrafına topladığı entelijensiyadan tarih yazımı sırasında istedikleri gayet açıktır. İlk örneği akademik çevrelerde bol bol alay edilen Türk tarih tezidir*. Ayrıca tezi akademik anlamda tenkit edenlerin ülkeden ayrılması gerektiğini biliyoruz. (örn: zeki velidi togan) Bel altı vurduğumu düşünenler olabilir ancak aksine, sonradan Atatürk’ün TTK’nin başına geçireceği Afet İnam'ın doktora tezi bile özenle seçilmiştir. (Türk halkının ırksal özellikleri**) Türk halkının ırksal özellikleri tartışılarak Almanya benzeri soya dayalı bir tarih yazılmıştır, özellikle de cumhuriyetin ilk yıllarında. Atatürk döneminden sonra da bu yapı zaman zaman azalıp zaman zaman artarak ve de en önemlisi devletin de kurumlarına yansıyarak devam etmiştir. Sadece bir kaç yönlendirme: 1) Dokuzuncu Büro 2) Azınlıklar raporu 3) 1936 Beyannamesi.. Gelelim ikinci konu olan ırkçılığın Türk milletinin özüne aykırı olmasına; öncelerden beri bilinen ırkçı deyimlerden öte, bu ülke 6-7 eylül olaylarını yaşamıştır. Tarih kitapları Arapların ve Ermenilerin arkadan vurması edebiyatıyla dolu iken, doksanlarda Sovyetlerin de dağılmasının ardından Türk Cumhuriyetlerdeki soydaşlarımız söylemi peydahlanmıştır. Sonuçta benim söyleyeceklerim genelkurmay başkanı'nın söyleminin aksine bir kanıt oluşturmaktan öte, gerçekleri yazmanın ipotek altına alınamayacağını örneklendirmektir. Aynı şekilde akademinin de gerçekleri yazma üzerinde bir iktidar olmasına -kişisel olarak- karşı da olsam, nihai olarak bir ülkede eli silahlı olanın diskur yaparak, "gerçek o değildir budur" demesi tam olarak epistemik tahakkümdür. Primitif sınıfsal anlamda bu, askerin yönetime müdahalesi değil, toplumun tahayyülünü ve kültürünü şekillendiren sınıfına bir darbe girişimidir. *İrredentist amaçları olmamakla birlikte "originism" iddiasındaki devletlerin kullandığı yöntemlerden biridir. Daha çok kısa zaman öncesinin Turancı fikirlerine alternatif üretmek, Anadolu’yla sınırlı kalmayı meşrulaştırmak, Osmanlı ve İslam kimliği yerine insanlara övünebilecekleri bir kimlik ve geçmiş vermek ve tabii tüm ulusların kökeninin Türk olduğu iddiasıyla da (örn: gunes dil teorisi) ülkedeki ayrılıkçı fikirleri önlemek amacıyla ortaya atılmıştır. ** Hazırlayan bilim adamı Afet İnan’dır. 1939 yılında Eugéne Pittard’ın danışmanlığında Cenevre üniversitesinde, Türk halkının ırksal özellikleri üzerine bir doktora tezi yazılmıştır. Bu çalışması için 200 kadın üzerinde yaptığı ön çalışmanın yetersiz olduğunu söyleyerek daha büyük bir çalışma yapılması için hükümete başvurur. Ve sonuçta Anadolu’da 64000 kişilik bir anket düzenlenmiştir. Buradaki anketten kasıt, kafatası ölçümleridir. Bu çalışma, 1937 yılının 19 Haziran’ından 31 Aralık’ına kadar sürmüş ve ardından Türk ırkının brakisefal kafatasına sahip Alpin ırktan olduğu ortaya çıkmıştır. Cevat Prekazi Not 1: Burjuva demokrasisinin nasıl işlediğini de anlatmaya kalkarsam sanırım pc başından kalkamam ama şunu eklemeliyim; TSK ve devleti eleştirmenin "terörizm" olduğu zaten bilinen bir gerçek. Yalnız ben hala sorunun insanlarda değil de sistemde olduğunu anlatamadıysam bu benim özürümdür ancak hala anlamayıp bana saçma sapan yaftaları yapıştırmaya çalışıyorsanız o da benim özürümdür. Çünkü bu ülke de eleştirenler sopalanır çok önce öğrendim ben. Not 2: * ve ** ile yapılan açıklamalar ekşi sözlükten alınmıştır. |
||
|
||
cevat prekazi o yazıya katılmamak elde değil.
|
||
|
||
cevat perkazi
güzel değerlendirmelerin için teşekürler. her iki yazını da okudum, sanırım şu nokta çok önmeli; Yalnız ben hala sorunun insanlarda değil de sistemde olduğunu anlatamadıysam bu benim özürümdür |
||
|
||
casinus bunu anlatmak da bizim görevimiz değil mi? yirmi yaşındaki çocuğu yolluyorsun askerliğe. Acemi birliğinde şunları söylüyor; "inşallah doğuya yazılırım da bir kaç kellede alır gelirim evime" diyor. Bunu hangi aklı yerinde söyler ama söyleniliyor. Bu durumda gösteriyor ki sistem bunlara kendi çıkarlarına yatkın bir asimilasyon politikası uyguladı ve bunda ne yazık ki başarılı da oldu. Bazı türk arkadaşlarımız siz türklere düşmansınız diyorlar. ben kendi açımdan söyleyeyim alakası bile yok. Ben hani 17 yaşında ki bir çocuğu bir günde yaşını 18 e çıkartıp idam edenlere hesap soruyorum, ben binlerce insanı evinden barkından, kovan hem de taş üstünde taş bırakmadan barbarca saldırılar yapanlara karşıyım. BU çok insani karşı çıkma, muhalefete birşey diyeyininiz varsa benim sözüm burada biter.
|
||
|
||
kopil118
Siyaset'te misyon almak beni tedirgin ediyor. Görevimiz midir? değil midir? bilmiyorum. ancak şundan eminim ki; bir toplum kendi geçmişiyle yüzleşmeden özgür yarınlardan bahsedemez. bu ülke dibine kadar pisliğe batmış, ancak bu statükoyu hala körü körüne savunan bunun için canı verebilen insanlar var. bu da doğaldır, ve anlaşılabilir çünkü; bu pisliğin içinde karanfil ytişeceğeine inanmak saflık olur. Beni asıl ilgilendiren, dünyanın çoğu değerlerini okumuş benimsemiş görünür, sorgulayan kişilerin ülkenin bu ve buna benzer durumları karşısında devekuşulaşmalrıdır. |
||
|
||
2000 yılı faaliyet raporunun ardından OYAK’ın geldiği bu noktayı, Sabah gazetesi “Savaş taktiği mucize yarattı” manşetiyle sunarken, (bir sivil olarak!) OYAK Genel Müdürü Coşkun Ulusoy da bu başarıyı “Sonuçta iş hayatı da bir savaştır. Binlerce yıl kanla sınanan askeri prensipler iş hayatına uygulanırsa, hata olasılığı sıfırdır.” (Sabah, 23.11.2001) sözleriyle açıklıyordu. Peki bu başarının sırrı gerçekten nedir? İlk olarak OYAK’ın yasal ayrıcalıkları olsa gerek ki bunlar arasında en önemlisi vergi muafiyetleridir. OYAK’a bağlı iştirakler normal bir şekilde vergi ödemesine rağmen OYAK’ın kendisi vergi muafiyetleriyle diğer holdinglere göre bir ayrıcalık taşıyor. 205 sayılı yasanın 35. maddesine göre OYAK kurumlar vergisinden, her türlü gelirleri gider vergisinden, üye aidatları gelir vergisinden, kuruma yapılacak bağışlar ve kurumun üyelerine yapacağı yardımlar veraset ve intikal vergisiyle gelir vergisinden, kurumun her türlü muamelesi damga resminden muaftır.Ayrıca OYAK’ın malları ile gelir ve alacaklarının Devlet malları hak ve rüçhanlığına sahip olması (m.37), OYAK’a hukuki danışmanlık da yapmış olan Ejder Yılmaz’a göre “kurum mallarının haczedilemeyeceği anlamına” da gelmektedir (Yılmaz, 1991: 51). OYAK’ın dev bir holdinge dönüşmesinde etkisi olan ve yine hukuki ve kurumsal yapısından kaynaklanan bir diğer unsur ise üye aidatlarıdır. 2001 yılı itibariyle 193.000 üyesi olan OYAK bu üyelerden düzenli nakit girişi sağlamakta ve büyük bir fon toplanmaktadır. Üye aidatları kurumun gelirleri arsında önemli bir yer tutmakta ve ucuz maliyetli bu kaynak sayesinde kurum likit kaynak oranını yüksek tutabilmektedir. Örneğin 1974 yılındaki nakit girişlerin % 52.8’i, 1978 yılında ise % 42.3’ünü üye aidatları oluştururken, 1994 yılı net kurum karının da %17.48’ini üye aidatları oluşturmaktadır[1]. Böylesine istikrarlı ve maliyetsiz likit kaynaklara sahip olmak özellikle kriz anlarında büyük karlar elde etme fırsatını doğurmaktadır. OYAK’ın hukuki-kurumsal yapısından kaynaklanan bu etkenler dışında genel olarak Türkiye’de sermaye birikim süreci ve sınıfsal yapının özelliklerinin etkisinden bahsetmek gerekir. Türkiye kapitalizminin yapısal bir özelliği az sayıda büyük sermaye grubunun eksik rekabetçi, diğer bir deyişle oligopolistik piyasaları kontrol etmesidir. Genel olarak izlenen gelişme stratejileri ve uygulanan iktisat politikaları büyük sermaye gruplarının kontrolü altındaki sektörlerin desteklenmesine yöneliktir. Görece az gelişmiş bir kapitalist ekonominin temel yapısal eksiklerinden biri olan sermaye yetersizliği de göz önüne alındığında kuruluşundan itibaren büyük fonları bünyesinde toplayan OYAK, büyük sermayenin girebileceği sektörlere yatırım yapmış ve devletin sermaye grubu yaratma politikalarından (krediler, teşvikler, muafiyetler vs.) en az diğer büyük sermaye grupları kadar yararlanmıştır. Türkiye’deki piyasa yapısının birçok sektörde oligopolistik olması, sadece yüksek korumalar altında ve fiyatın devlet tarafından belirlendiği ithal ikamesine dayalı 1960-80 arası döneme has değildir. Dışa açılmanın gerçekleştiği 1980 sonrası dönemde de imalat sanayiindeki tekelci yapı aynen devam etmiştir. Bu oligopolistik piyasalardaki tekeller mark-up tipi fiyatlama yoluyla maliyet artışını nihai tüketiciye yansıtmakta ve kendi kar marjlarını yüksek tutmaya devam etmektedir (Yeldan, 2001: 79-88). OYAK’ın çeşitli sektörlerdeki piyasa paylarına bakıldığında bu oligopolistik yapının bir parçası olduğu daha net ortaya çıkmaktadır. Otomotiv sanayiini ele alacak olursak OYAK 1960-80 arasında binek otomobili piyasasında Koç grubu ile beraber yer almıştır. Ardından 1980 sonrası duruma baktığımızda da Oyak-Renault’nun sektör payının 1992-2001 arasında ortalama % 20, 2001 yılında da % 27.7 olduğu görülmektedir. MAİS’in 2000 yılı sektör payı ise % 23’tür. Lastik üretiminde 1960-80 arasında Goodyear, Uniroyal ve Pirelli piyasadaki tek üreticilerdir. Goodyear 1971’de toplam lastik üretiminin % 28.8’ini üretirken, 1982’deki piyasa payı % 21’dir. Çimento sektörüne gelince 1976 itibariyle Türkiye’de üretilen çimentonun %23’ü OYAK fabrikalarınca üretilmektedir. Türkiye’de Oyak hisseli fabrikaların 1985-98 arasındaki toplam çimento satışı içindeki payı ortalama % 13.4 olup yıllar içinde sürekli artış göstermiş ve 1998’de %18.8 olarak gerçekleşmiştir. Tarım ilaçları sektöründe Hektaş’ın payı ise %18-20 arasındadır[2]. OYAK’ın büyümesinde bir üçüncü faktör ise, genel gelişme stratejilerinin gerektirdiği iktisat politikalarının, sektörel düzenlemelerin vs. ötesinde, siyasal iktidarların belli sermaye gruplarına iltimas geçmesi olgusudur. Büyük ve güçlü sermaye gruplarının belli siyasal iktidarlara yakın durarak ek ayrıcalıklar sağlamasının Türkiye kapitalizminin yapısal bir özelliği olduğu düşünülecek olursa, her türlü siyasal iktidarın kendini yakın durmak zorunda hissettiği bir kurum olarak ordunun sahip olduğu siyasal gücünün bu yönde bir etkisi olacağı aşikardır. Örneğin batık şirketlerin kamu iktisadi teşekküllerine devredilmesi veya bu teşekküllerle ortaklığa gidilmesi, kamu ihalelerinin alınması sayılabilir. OYAK, 1980’lerin başında krize giren otomotiv sektöründeki iki şirketini (TOE ve MAT) 1984’te Ziraat Bankası’na devretmiş, inşaat sektöründeki Oyak-Kutlutaş’a bağlı dört şirkete Emlak Kredi Bankası 1985 yılında ortak olmuştur (Sönmez, 1987: 252). Yine inşaat sektöründe, Oyak İnşaat’e 1995 yılında % 25 hisse ile ortak olan SSK, OYAK’a 2 milyon 544 bin dolar ödemiş ve SSK’nın bütün inşaat işlerinin Oyak İnşaat tarafından ve yüzde 1 tenzilatla yapılmasında anlaşılmıştır. Ancak bu anlaşma dahilindeki ihale kazançlarının da ötesinde OYAK’ın SSK ihalelerinden ek kazançlar sağladığı dile getirilmiştir. Şöyle ki 1999’da o zamanın fiyatlarıyla 17 trilyon tutan 9 SSK inşaatının %1 ve 6.5 tenzilatlara Oyak İnşaat’e verilmesinin ardından Oyak İnşaat’ın bu işleri % 23.24 tenzilat ile taşeronlara devrettiği, böylece aradaki 2 trilyon 443 milyar liranın SSK’dan çekilip Oyak İnşaat’e aktarılmış olduğu ifade edilmiştir (Yeni Şafak, 18.06.1999). TİSK başkanı Refik Baydur bu süreci eleştirmiş ve Ecevit’in uyarılarına rağmen sürece müdahale etmediğini, ve eğer ihaleye başka şirketler girebilseydi maliyetin %30 oranında azalabileceğini söylemiştir (Yeni Şafak, 19 Temmuz, 1999). Dönemin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Yaşar Okuyan da SSK inşaatlarında Oyak İnşaat’ın kayrıldığını itiraf etmiştir (Yeni Şafak, 3 Ağustos, 1999). Finans sektöründe, özellikle bankacılık alanındaki gelişimine bakıldığında da OYAK’ın siyasal gücünün ona avantajlar sağladığına dair güçlü emareler bulunmaktadır. 2001 krizinin ardından sermayesi yetersiz hale gelmiş bankalara kaynak aktararak bu bankaları kurtarma operasyonu gündeme geldiğinde TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda ancak sektör içi aktif büyüklükteki payı % 1’in üzerindeki bankaların bu kapsama alınacağı kararı çıkar. Akman’ın ifadesiyle “manipülasyon o kadar belirgindir ki, kurtarma limiti % 1 değil de 1.5 olarak saptansaydı biri Türkiye’nin en büyük medya kuruluşunun, öbürü en büyük sınai askeri grubun olan iki banka dışarıda kalıyordu” (Akman, 2002: 4). Tasarıda kriter olarak yalnızca piyasa payının bulunmasının yetersizliği çeşitli kesimlerce vurgulanmıştır[3] . Özel sermayeli ticari bankalar grubunda batık kredi oranı Mart 2001 de %3.9 iken Oyak Bank’ta 12.7 olması, ortalama aktif karlılığında da Oyak Bank’ın yüzde –5.3 ile 1.2 olan ortalamanın altında olması (Münir, 2001) diğer kriterler açısından kötü durumda olan Oyak Bank’ın keyfi bir kriter belirlemesi sonrasında kurtarma çizgisinin üzerinde kaldığını göstermektedir. Bu badirenin atlatılmasından sonra Oyak Bank TMSF’den Sümerbank’ı alarak sektörde en büyükler arasına girmiştir. Sümerbank’ın alım sürecinde de ilginç noktalar bulunmaktadır. OYAK Yönetim Kurulu başkanı Selçuk Saka Sümerbank’ı “satın alma bedeli olarak bütün tahminlerin aksine sadece 50 milyar TL gibi sembolik bir para ödemiş olduğumuzu bu vesile ile bildirmek isterim” demekte ve “değerini bu açık metinde rakam olarak belirtmeyi uygun görmediğim menkul ve gayrımenkulleri olan Sümerbank’ın 4.5 aylık faaliyet sonunda bırakacağı kar diğer 25 iştirakin toplam karına eşit, hatta üzerinde bir rakam” olacaktır diye devam etmektedir[4]. Gerçekten de bakıldığında Oyak Bank’ın 2000 yılı zararı 8.6 trilyon TL olmuş ve Sümerbank’a 27 trilyon sermaye koyacağını açıklamış, Sümerbank-Oyakbank birleşmesinden sonra ise bankanın 2001 yılı karı 167 trilyon olarak açıklanmıştır (Radikal, 4.9.2001, 10.8.2001, 13.01.2002). Yani tüm masraflarının kat be kat üzerinde kar elde edilecek olan Sümerbank kelepir bir fiyata OYAK’a devredilmiş ve özelleştirme sürecinin özel kesime kaynak aktarma mekanizması olarak işlediği bir kere daha teyit edilmiştir. İsmet Akça. (Çalışmanın tamamı için http://www.sbu.yildiz.edu.tr/ismetakcayayinlar/ismet7.doc) [1] Hesaplamalar şu kaynaklardaki verilere dayanmaktadır: OYAK (1975: 35-37; 1979: 39-42); Oyak Dergisi (1995: 38-39). [2] Sektör payı hesaplarında kullanılan kaynaklar, otomotiv için Otomotiv Sanayii Derneği’nin yıllık ciro verileri ve Oyak (2000: 23), Goodyear için Oyak Dergisi (1972: 4) ve OYAK (1982). Çimento sektörü için OYAK (1977: 16), Dizdaroğlu (1991: 105) ve Türkiye Çimento Müstahsilleri Birliği verileri, Hektaş için http://www.hektas.com/html/firma.htmldir [3] Örneğin bkz. Ruhi Sanyer, “Bankacılıkta Kavga”, Radikal, 30.12.2001. [4] Selçuk Saka, Üyelerle Sohbet Ekim 2001 ve Ocak 2002 (Kaynak: Oyak web sayfası). Kaynakça: - Yeldan, Erinç (2001), Küreselleşme Sürecinde Türkiye Ekonomisi: Bölüşüm, Birikim ve Büyüme, İletişim Yay., İstanbul. - Sönmez, Mustafa (1987), Kırk Haramiler: Türkiye’de Holdingler, Gözlem Yayınları, İstanbul. - Akman, Cüneyt (2002), “Çamurda Sınıf Savaşı veya Bankacılık Güçlendirme Yasası”, Birikim, Şubat, sayı 154. - Münir, Metin (2001), “Oyakbank Birinci Lige Hazırlanıyor” - Yılmaz, Ejder (1991), “Ordu Yardımlaşma Kurumu’nun Hukuksal Yapısı”, OYAK Otuzuncu Yıl Özel Sayısı, Ankara. |
||