|
||
Parmenides’in varlık çözümlemesinin eleştirisi “Öyle ya, yanlışın gerçek olduğunu çelişkiye düşmeden söylemek, ya da düşünmek için nasıl bir formül bulunabilir? Bu, hakikaten, son derece zor bir mesele, Theaitetos.” Platon, “Yabancı” adlı karakterine böyle söyletir. Platon’un kendisinde derin bir diyalektik kavrayış olmasına karşın kitabın bu bölümünde Yabancı konuşmasına tutarlı bir şekilde devam eder: “Böyle bir iddianın cüreti var-olmayanı var saymasındandır: yanlışlığın şartı budur, bu olmadan yanlışlık olmaz. Nitekim, oğlum, büyük Parmenides, bizler henüz çocukken, nesir ya da nazım olarak, hiç durmadan bunu söylerdi bize: “Hayır, asla edemezsin zorla var-olmayan’ı var; Sen bu araştırma yolundan uzak tut düşünceni.” Bu büyük Parmenides, bizim felsefe tarihinden tanıdığımız Parmenides! Ve var ile var-olmayan, yanlış ile gerçek arasına mutlak aşılmaz sınırlar koyarken bir de kendi budalalığından ayrılmamayı salık veriyor. Şimdi, kitapta yabancının dile getirdiği bu sözler, bir bağlamda hani söylenmesi de düşünülmesi de pek zor olmayan şeyler. İnsanların olduğu gibi hayvanların da verili bir birlik, özdeşlik, çelişmezlik ilkesine tutunduğunu söyleyebiliriz –onların da böyle bilinçleri vardır; alt düzeyde, çok yetersizlik bir farkındalık düzeyinde de olsa. Pavlov, her zili çaldığında köpekler et in geleceğini anlayarak salyalarını akıtırlar. Zil ile et birlik içindedir, süreç aralarında zorunlu bir nedensellik olan kendine özdeş bir bütündür ve et zili takip eder. Etin zili takip etmesine öyle alışılır ki, çelişkin bir durumun beklenmediği ancak o durumun gerçekleşmesiyle anlaşılır: Ve bir gün zil çaldığında et gelmez; ama onlar zil çalındığında salyalarını akıtmaya alıştıkları için yemek gelmese de salyalarlar. Ve bu alışkanlık bir süre sonra yok edilince basit çağrışımsal bilincin bir belleğinin oluşup oluşmadığına bakılır. “Ancak bu refleksler yeniden uyandırılabilir, mesela, köpeğe üst üste birkaç defa gösterilen etin, belirli mesafeden olan tesiri yavaş yavaş azalır ve sonunda büsbütün ortadan kalkar. Ancak, belirli mesafeden etin yeniden tesir etmesi için, köpeğe etten biraz tattırmak kafi gelir.” Bu da şeylerin aralarındaki ilişkiyi nasıl çelişkiden uzak tutmaya çalıştığımız konusunda fikir verebilir. Etin belirli bir mesafeden gösterilmesi ile salyalama refleksi de zil ile salyalama refleksi de biri olmadan diğeri de olamayacak, çelişmezlik içinde bütünleştirilmiş şeylerdir. Öyle bir bütün elde edilmiştir ki bir sürecin tüm anları doğal halde bir bütünü oluşturması olumsal olan şeylerden (zil ve salya gibi) bir bütün oluşturularak bir araya getirilmiş ve köpekteki bir gizillik ortaya çıkarılarak köpeğin anlama yetisi yeni duruma uyum sağlamıştır. Köpek sonra refleksini kaybettiği duruma, daha sonra tekrar refleksinin uyandırıldığı bir duruma uyarlanmıştır. İlk durumda zil çalar-salyalar-yemek verilir; ikinci durumda zil çalar-salyalar-yemek verilmez; bir süre yemek verilmezse salyalama refleksi kaybolur ki bu da üçüncü durumdur: zil çalar-salyalamaz. Yukarıdaki alıntıya bakalım: köpeğe belirli mesafeden et göstererek onda şartlı refleksi uyandıran Pavlov, onun bir bellek kazanıp kazanmadığına bakar, ve üst üste birkaç defa belirli mesafeden et göstererek salyaladığını bildiği için tekrar belirli mesafeden et gösterdiğinde tekrar salyalayabilmesi için köpeğe biraz etten tattırarak yine önceki durumuna, önceki şartlanmışlığına geri dönebilmesini sağlar. Şimdi köpek hangi süreçte olursa olsun sürece uyum sağlar, her süreç kendi içinde belirli bir mantıksal birliği taşır ama her farklı süreç birbiri ile belirli çelişkileri de taşır. Üstelik deney şartlarında oluşturulmuş bir şartlı refleksin başarısı köpek gibi Pavlov’un sözleriyle “yüksek hayvanlar” grubuna ait olup basit organizmalardan farklılık gösteren bu organizma insana daha yakın olunca buluşun önemi artar. Savım o ki, insanın da doğal bilinci her durum içinde basit, yalın bir matematiksel bilinçtir: Bağıntıları birlik içinde tutarken kendini birlik içinde tutmuştur. Her durumu farklı farklı düşünür, sanki her duruma ayarlı bir modu vardır: Bir mod bağıntıları kurar: Zil-salya-yiyecek. İkincisi de uyum içindedir: Zil-salya-yiyecek yok. Ve üçüncüsü de uyum içindedir: Zil-salya yok. Eğer köpek dile gelseydi, hangi bilinç modu içindeyse o bilincin gerçeğinden, doğrusundan bahsedecekti; belki kendi durumları arasındaki çelişkileri kendi birlik içindeki bilincini kendince sağlıklı tutmak için kendinden dahi saklayacak ve belki deney ortamı hariç, içinde yaşadığı durumlar hariç, salt Dünya’da mevcut haldeki iki şey arasındaki bağıntının anlamsızlığından, zil ve salyanın aralarındaki korelasyonun sıfır olduğundan hiç bahsetmeyecekti. |
||
|
||
| Alıntı sahibi: possible_outside üzerinde 23.11.07/19:21 (devam edyor yani) & Yokluğun varlığı düşüncesine nefret Şu genellikle köle ruhlu olup kölede bulunmayan şeylere, örneğin ruhsal derinlik, güç, yaşamın sunacağı zevkler, gurur, zihinsel meziyetler gibi şeylere ya karşı çıktığı ya da kayıtsız kaldığı özlü sözler bildiren ermişlerin yanı sıra ermişlerin bazıları da sözlerini aklın gücüyle, aklın denetimi altında yaptığını söylediğinde, isteyerek veya istemeyerek ama yine de usun ölçüleri içinde belirtmeye çalıştığında hangi ruhsal şeylerinin Tanrı’yı derinden etkilemesiyle ermiş oldukları konusunu üzerinde düşünmeye ve bir tahlilini yapmaya değer bulabiliriz. İyi bir köle olmuş hatta en iyi köle olmuş (yani ermiş) bu mühim ve zihinsel yetersiz kötücül ermişler ve ermişlikler akılla değil kalp gözüyle kavranabileceği için üzerinde durmaya değmeyecek şeylerdir. Yine de sırası gelmişken bir değinelim, örneğin şuna benziyor olmasın ermişliğin içi: Köle ermişlerin veya ermişlerin kölece niteliklerinin erdemleri en azından bunu bizlerle paylaşma yüce gönüllüğünü gösterdiği için, bizim de erebilecek ruhsallıklar kazanabilmemiz için, usa dayanan taktikler çıkarsamamızı sağlayacaktır. Böylece bir gece Tanrı’nın evine sızıp ondan refah, esenlik, haz… gibi şeyler için şunu bunu, hatta belki Prometheus gibi ateşin ta kendisini araklamamızı sağlayacak derin sükunet içindeki meditasyonlar veya coşku dolu histeri krizleri ile sefil tapınmalar, giderek daha bol, daha verimli sonuçlara gebe daha ustaca süslenmiş tapınmalar kazandıracak; ermişler kadar olmasa da yine de tanrısallığın masasından bir çok özel esrime anında büyük bir lütuf olarak atılacak tanrısal bir kemiği gururla sıyırmamızı sağlayacak mutlu bir sona hazırlayacak; hatta artık daha öte ruhsal arayışların ve sıkıntıların olmadığı bir an için, daha öte düşünsel hiçbir çabanın gerekmeyeceği bir son için, saltık geri-zekalılığın ve düşünce tembelliğinin ve en önemlisi ruh yoksulluğunun sayısız kardeşi ile birlikte dünyayı gasp ettiğimiz gibi küçük bir bölümünü de olsa cenneti de gasp edebileceğimiz o mübarek, utkulu gün için kalplerimizi umutla dolduracaktır. Ama Parmenides ’in tanrıçası (her sözü eleştirilmeden doğru kabul edilecek bir varlık!) genel tanrısallığın tersine ahlak/toplumsal yaşamın düzenlenişi üzerine konuşmaz; varlık-yokluk kavramları üzerine bir uslamlama ortaya koyar. Böylece Antik Yunan’ın ermişi de bir başka ermiş olur. Ama Parmenides göğe çıkarken yolculuk sıradanlıktan pek de uzak değildir; ki alt bir durumdan üst bir duruma geçtiğini, yükseldiğini varsayalım. Bence masumiyeti ve saflığı simgelemek için oraya yerleştirilmiş göksel kızlar/kadınlar şu verimsiz dizelerin tek dikkat çekici şeyleri: “Beni taşıyan kısraklar canımın istediği kadar Götürüyorlardı, beni bu ünlü yola koyduktan sonra Daimon kadınlar, bilge kişiyi kentleri aşırıp götüren Burada gidiyordum; bu yolda taşıdılar beni uslu atlar Arabayı çekerek, kızlar da yol gösterdiler.” Ne olmaktadır? Kranz anlatır: Güneş kızları şair filozofu karanlık yeryüzünden Güneş’e götürüyorlarmış. Buraya kadar ki bütün dizeler içerik olarak vasattır; ve önemli bir şey içermez. Yazılmasını gerektirecek bir şey yoktur. Ama yükselen öyle önemlidir ki bu sıradan at arabası yolculuğu da verilmeli. Örneğin ayrıntılara bakınız: “Dingil yuvalarda kaval sesi çıkarıyordu.” Ve bu ne? Neden burada kaval sesi çıkaran bir dingil var? Yüce at arabası yolculuğunun nasıl bir tamamlayıcısı? “Güneş kızları, gecenin evlerini önce bırakan, Işığa doğru, atarak başlarından örtüleri elleriyle.” Kranz diyor ki güneşe yaklaşınca artık karanlık yeryüzünü geride bıraktıkları için güneşin kızları örtülerini çıkarıyorlar. Ben de “Hah!” diyorum “Şimdi, Parmenides kızların güzel yüzünden bahsedecek. Herhangi bir kız da değil, güneşin kızları.” Ama tipik ermiş asexüelliğinden olacak, hayır! Bu ayrıntıyı da veriyor ama bu da neden veriliyor, belli değil! Şöyle olabilir: Parmenides bu yüce yolda yaşadıklarını, duygularını betimliyor sadece. Yani bu ayrıntıların anlamını o da anlamamış olabilir. Ama bunları bize neden anlatıyor öyleyse? Bence bu ayrıntılar bir ispatın tamamlayıcıları: gerçekten bu yolculuk olmuş, kaval sesi çıkaran bir dingil bile var. Neyse, sonunda Tanrıça’ya ulaşır, ama o da gereksiz konuşur: “Ey delikanlı! ölümsüz sürücülere yoldaş olarak, seni taşıyan atlarla buraya ulaşan sana selam!” Tanrıça, atlardan niye bahseder? Atlar olmasa Parmenides ulaşamayacağı için atlara da yer mi ayırmak gerekir? Şimdi ciddiye alınması gereken, dahası çok yüksek değerde bulduğum, bazı bölümleri alıntılıyorum: “Haydi bakalım, ben söyleyeceğim –sen de cankulağıyla dinle- Hangi araştırma yollarının düşünüleceğini yalnız: Biri var-olmanın olduğu, var-olmamanın olmadığıdır, Bu inandırma yoludur –doğruluğun ardından yürür çünkü- Öteki, var-olmama, var-olmamanın zorunlu olduğudur; Hiç bulunmaz olduğunu söylüyorum sana bu patikanın; Ne tanıyabilirdin var-olmayanı çünkü –yapılamaz çünkü bu- Ne de bildirebilirsin; aynı şeydir çünkü düşünmekle var-olmak. …var varolmak, Hiç ise yoktur; bunları düşünmeni istiyorum. Hem dilsiz hem körler, şaşkınlar, kararsız kişiler, Var-olmakla olmamayı aynı şey sananlar …hakkından gelinemez hiç şu var-olmayanın var olduğunun Sen bu araştırma yolundan uzak tut düşünceni, Çok denemiş alışkanlık bu yola itip sürmesin seni, …bir-olan, toplu şey. Nasıl bir doğuş bulacaksın ona? …Nasıl bir gereklilik zorlamış ola onu Sonradan yahut önceden hiçten başlayarak doğmaya? …nasıl yok olabilir var-olan öyleyde? Nasıl doğabilir? Doğduysa var değildir, ilerde doğacaksa da öyle. Bu yüzden bütün topludur; var-olan var-olana bitişir zira. … bütün (evren) doludur aynı zamanda ışık ve görünmez gece ile Her ikisi de eşit olan; yoktur çünkü ikisinden biri içinde olmayan. Genç ermişin (böyle diyorum çünkü genç yaşta göğe yükselmiştir) sözleri olarak alabiliriz bunları –hep yapıldığı gibi. Hem kolaylıkla yukarıdaki tanrıça’nın veya herhangi bir tanrıça’nın varolmadığını varsaydığımız için hem de Parmenides’in bu sözlere birebir katıldığını, hatta giderek onun kendi düşünceleri olduğunu varsayma geleneğine katılmayı Akla-uygun bulduğum için. Günümüzde Hristiyanlık, İslam, Yahudilik, çeşitli versiyonlarıyla Budizm, … gibi dinler ve dinsel inanışlardan herhangi bir tanrısal seçip onun tanrısal olduğuna inanmıyoruz, biz bunlarda pek çok şeyin saçma olduğunu ve bir çok şeyin de düşük zihinsel performans ürünü olduğunu düşünüyoruz desek, bir etki uyandırabilir ; ama yukarıdaki tanrıça’nın artık hiç inananı kalmadığından o ancak böyle alıntılar arasından, mitolojik derlemeler içinden bize seslenebilecek bir Mythos kişiliği, bir yazın karakteri olabilir bizim için. Bu yüzden ben de bu sözleri bir tanrısal varlık değil de filozof Parmenides, bilge Parmenides söylemiş gibi ele alacağım. Varlık ve yokluk kesin bir biçimde ayrılırlar. Ama oluş içinde de ayrı dururlar; salt mantıksal bir işlem değildir yapılan: “…bir olan, toplu şey. Nasıl doğuş bulacaksın ona?” Diyorum ki güvensiz olabilirdim: Çevirmene, Kranz’a. Şüphelenebilirdim ki: Varlık ile varoluşu, yokluk ile yokoluşu karıştırarak çevirdiler diye. Ama hiç gerek yok. Parmenides şöyle bir ayrım yapmıyor: Varlık maddi evrene, bu Oluş evrenine tabi olmayan, onda içkin olarak olsun-olmasın, Oluş’un değişim, dönüşüm yasasına tabi olmayan bir formdur, bir ideadır. Hayır böyle düşünmüyor: Varlık varolana eşit –ve evrik olarak da doğru, yokluk da yokolana. O bir tür “doğa felsefecesi”. Oluş’u, Doğa’yı baz alarak uslamlamasını ona göreli olarak kuruyor. “…nasıl yok olabilir var-olan öyleyse? Nasıl doğabilir? Doğduysa var değildir, ilerde doğacaksa da öyle.” İşte bu! Hem Doğa’yı gözlemleyerek düşünüyor, hem de soyut düşünmeye çalışıyor. Diyor ki, varlık geçmişte bir anda varolmaya başlamışsa daha öncesinde yok olmalıdır. İyi ama bu saçmadır. Peki bir çocuk, daha önce yoktu. Saçma, babasının sperminde vardı O halde bir olan, toplu olan ne? Kainatın ta kendisi olmalı, bu düşünce buraya varır. Peki yokolana nerede yer bulunur? Hiçbir yerde! Yokolan ne yer kaplayabilir, ne düşünülebilir; yokolan basitçe yoktur. “Görünmez gece” dahi dolu bir şeydir; boş değil —görülmüyor olmasına aldanmayın! …Parmenides, bu zeki delikanlı, haklıdır. İşi karıştıran, karşısındaki tarafın bir bağlamda daha da haklı olmasıdır. Zaten köpeğin çelişik koşulları birlik içinde tutarken yaptığını düşünün: Kendini birlik içinde tuttuğunu göstermişti. Parmenides farkındadır, sağlığını koruması gerektiğinin farkındadır: “Sen bu araştırma yolundan uzak tut düşünceni”. Var-olanın yokolduğunu deneyimlememiştir hiç. Böyle bir şeyin düşünülemez olduğunu söylüyordur. Oysa söylemek istediği şuna benzer: Hiç var-olanın yok-olana dönüştüğünü gören mi oldu? Ama işte düşüncenin bu devimi, Doğa’daki Varlık-Yokluk üzerine yaptığı gözlemleri soyutlamasına yardımcı olmaktadır. Yokluk sadece yok-olan bir şeydir: Tanımlanamaz, belirlenemez; yani içine Doğa’nın hiçbir uzamsal parçası giremediği gibi, düşüncede de koşutluk vardır: Hiçbir doğası, özü yoktur. O halde asla varolduğu belirlenemez bir şeydir yokluğun. Şu dahi doğru olmasına karşın totolojik, ancak betimleyici bir ifadedir: Yokluk, yoktur. Doğa bengi varlıktır, çünkü: “…Nasıl bir gereklilik zorlamış ola onu, sonradan yahut önceden hiçten başlayarak doğmaya? …nasıl yok olabilir var-olan öyleyse? Nasıl doğabilir?” Doğa, herhangi bir anda yokluktan varlığa geçmiş olamaz. Etkileyici olan ve biraz da tuhaf olan- herhangi bir anın yer almasıdır: “sonradan yahut önceden” Doğa’nın başlangıç anı yoktur, o sadece varlıktır. Günümüzün fiziğinin giderek daha çok tanıtlanmış, eldeki verilere dayanılarak teorik fizik uslamlamalarıyla artık yeterince sınamadan sonra tanıtlanmış Big-bang’e itirazı olamaz Parmenides’in. İtirazı Big-bang’ten önce bir şeyin varolmaması uslamlamasına olur. Dahası “sonradan yahut önceden” şuna da getirir, Doğa yok da olamaz, hiçbir anda. Varolan doğa parçalarının dönüşüme uğradığını yadsıyacağını sanmıyorum; böyle özenli bir gözlemlemenin zekice farkındalığının –ama yokolmazlar, tek bir şey dahi yokolmaz. “Çok denemiş alışkanlık bu yola itip sürmesin seni” İşte, harika bir uslamlama daha. Eğer çiçek, kedi, insan ölüyorsa yokolmuş olan bir kişilikleri, benlikleri… olabilir, der örneğin alışkanlık. Böylece, der; böylece kavrayamıyorsam da varlığın yokluğa dönüşmediğini söyleyemem. Çok sevdiğim bir kadın vardı, ve öldü; artık ondan haber de alamıyorum, hani nice zaman da geçti. Yadsımıyorum onun bedenin dönüştüğünü. Bedeninin parçaları yine doğada, canlı-cansız şeyler o bedeni içlerine soğurdular. Ama o, onda bir şey yokolmuş olabilir… İşte “Çok denemiş alışkanlık” örneği. Ama sorsan bunlara, desen ki: Hadi anlat, nasıl varlık, yokluğa dönüşüyor? Verecekleri cevap yok. Bunca denemeden sonra bile. Öyleyse Parmenides bu ‘kafasız’ların yolundan gidecek değildir. Parmenides, hemen Herakleitos’tan sonra, insan ruhunun sorması gereken ilk-temel soruyu, büyük bir farkındalık düzeyiyle filozoflara yakışan bir ustalıkla ortaya atar. Önce tanımlamamız, önce belirlememiz gerekir: Varlık nedir-yokluk nedir? Varlığın ne olduğu sorulduğunda, bu soruyla sorulmak istenen varlığın doğasının, özünün ne olduğu ise soru doğru sorulmuştur –ve evrik olarak yokluğun ne olduğu da böyle bir sorudur. Amaçlanan varolan şeyin veya varolan şeylerin tümünün doğasını bize anlatılmasıdır. Doğası denildiğinde o şeyin/şeylerin her özelliği, her niteliği, o şeyi oluşturan ne varsa tümü amaçlanıyor olabilir. Doğası demek, o şeyin bütünün ortaya serimlenişi demek anlamında kullanılabiliyor. Özü demek ise daha kısıtlayıcı bir ifade: Şeyde sadece özsel olarak varolan şeyler kastediliyor. Bunun dışında şeyin doğası veya özü birbirinden ayrı tutulmayarak, birbirinin yerine geçerek eşanlamlı olarak da kullanılıyor. “Varlık nedir?” sorusu “Varlığın doğası/özü nedir?” diye sorulacakken yanlışlıkla “varlık nedir?” diye sorulmuşsa sorun yok –sadece küçük bir yanlışlık sözkonusu. Kişi derdini biraz açarsa aslında sorduğunun varlığın doğası/özü olduğu anlaşılır. Spinoza, komşusunun “bahçem tavuğuna uçtu” demesinin pek bir önemi olmadığını, aslında ne söylediğini anladığı için üzerinde durmadığını belirtir. Öte yandan örneğimizde dil, denmek isteneni ifade edebilecek gibi de görünmüyor. Heideggerci ve Sartrecı tarzda yaklaşmaya çalışalım: “Varlığın anlamı nedir?” Ve diyelim ki soruyu yanıtlayacak kişiye: aman bu anlama açıklık getirmeye çalışırken varlığın doğasını/özünü dokunulmamış bırak. Geriye herhangi bir doğa parçası ile, herhangi bir özsellikle el yordamıyla dahi belirlenemeyecek bir varlık kalacaktır ki şuna benzeyecektir: Kendinde varlık, ki sadece bir soyutlamadır. Şimdi buraya kadar anlattığım tüm şeyler yokluk kavramına da uyarlanabilir. O halde bir tür Aristotelesçilikle yaklaşmak gerekecektir: Bir kategoridir varlık, kategoridir yokluk da. Çünkü öyle ilk-e-lerdir ki ilk olan şeylerdir. Bir oluşumun görünen doğasının ardında onu belirleyen doğalar bulabiliriz, ve onu belirleyen doğaları da belirleyen doğalar bulabiliriz. Ama varlığın bengi veya oluş içinde varolmasından başka bir belirli varlığı yoktur ki şöyle diyebiliriz: Varlığın belirlenimi kendisidir; veya şöyle: varlığın bir belirlenimi yoktur. İlki sorun doğurmaz: Varlık bir ilkedir ki her sürecin başlangıcında gizil olarak bulunur; hatta öyle bir şeydir ki başlangıçsızdır; sadece bilerek veya bilmeyerek başlangıç olarak alınmaktadır. İkincisi sorunludur: Her şeyin belirlenimi var veya olası olarak var iken bir tek varlığın belirlenimi yoktur. Ne yani, varlık eşittir yokluk gibi mi? Parmenides böyle bir arı mantıksal soyutlamalar zincirinden bir başka arı mantıksal soyutlamalar zinciri ile kaçmayı denemiştir ki, tüm tarih böyle soyutlamalar zincirleri ile doludur: Hint’te, Tibet’te, geçenlerde elime geçen Japon felsefesi kitabında da. Orada da bir tür karşı-Aristotelesçi tasım zinciri kurmuş olan Sanron okuluna rastladım. Ama soyutlamaların arasında bir o vargıya bir başka vargıya sonra bir başkasına… dönmekten başkasını da yapabiliriz. Soyut düşünme yetisi ille de sığ ve tek-yanlı sonuçlara götürecek değil. Parmenides’e göre olamaz da; çünkü kendisi de soyutlayarak buldu: Varlığın bengiliğini, yokluğun mutlak yokluk olduğunu ve varlık ile yokluk arasındaki geçişsizliği. Ve daha önemlisi bulduklarında direniyor da. Direnmekte haksız da değil: Eğer yokluk bir kez, bir an için varlıkla dolarsa o şeyin doğası-özü de sallantıdadır: çünkü doğası-özü varolup varolmadığı veya ne ölçüde var, ne ölçüde yok olduğu tartışmalı bir hal kazanır ki, böyle bir durumu düşünebilmek bile saçma gelir insana. Bu bir şaşkınlık halidir; bir kararsızlık hali, görülemeyecek, işitilemeyecek bir şeydir. |
||
|
||
| Alıntı sahibi: possible_outside üzerinde 23.11.07/19:21 (hala devam ediyor yani) Eğer Parmenides, Doğa’dan yaptığı soyutlamalarda bu denli Doğa’ya da tutunmuyor olsaydı, eğer varlığa ve yokluğa ve onlar üzerine düşünen bilince Doğa’dan bağımsız şeyler olarak da bakabilseydi, eğer kelimenin tam anlamıyla soyut düşünmeyi deneseydi; bulduğuyla yetinmez, ilerlerdi. Şimdi, “varlık nedir?” sorusu varlığın doğasını, özünü sormadığı sürece saçmadır; ve üzerinde durmaya değmez. Varlık, varolandır; yoklukta yokolan: Parmenides haklıdır. Ama varlık kavramı bir kategoridir ki, şu uzamsal şeylerde, yani şu boşluk içindeki, yani uzamsal karşılığı ile dolu olmayan boş, kısaca hiç olan uzamın içindeki şeylerin tümüne yüklenebilmesine karşın değişmeyen, dönüşmeyen bir kategoridir. Uzamın açığa çıkardığı onun hiç olduğu ama belirli bir hiç olarak boşluk olduğudur. Gerçek, asıl varlığını Tanrı’nın düşüncesinde, onun özünde bulan hiç adındaki bu kategori, karşıtı olmaksızın anlamlı olamayan bir kategoridir. Mantıksal süreç, daima varlığın yokluğu, yokluğun varlığı gerektirdiği, birbirine zorunlu olarak geçiş sağlanan bir süreçtir ki diyalektik bir yapıları vardır: Var, mantıksal olarak varlığı kapsadığı gibi yokluğu da kapsar –evrik olarak da doğru. Aralarında mutlak bir zorunluluk ilişkisi var ki, birinin anlamı diğeri olmadan asla belirtik olamaz. Bu ise, her şeyi aynı kazana atıp, belirsizlik, daha doğrusu tam bir belirlenimsizlik içinde bırakmak değildir. Çünkü çelişik olarak Parmenides’in haklılığı da sürmekte. İki kavram, kavramsal bir bütün oluşturuyorlar: böylece aralarındaki çelişki bir iç-çelişki; öyle ki saltık olarak birbirlerini dışlayamaz haldeler. Öyleyse mantıksal yapılarına baktığımızda, idealar aleminde de onları aynı oluş alemindeki geçiş halinde buluruz. Oluş aleminde de uzam, hiç de o kadar hiç değildir. Uzamın içindeki her türlü varlığı soyutlarsak uzamı sonsuz bir boşluk halinde tasarlayacağız. Ama bir boşlukta yer almayan, yani yer kaplamayan bir görülebilir-duyulabilir bir varlığı tasarlayamayız. Eğer Doğa’da varolan görülebilir şeylerde de hiçbir boşluk yer almasaydı, tüm varlıklar boşluğu hiç içermeseydi, salt varlıklarla dolu olsaydı, kararlı, giderek ideal varlık olan şeylerle dolu bir evrende yaşıyor olurduk, böyle bir durumda şeylerin kesintisiz deviminden kaynaklanan yer değiştirme de tasarlanabilir olmaktan çıkardı. Parmenides’ten kalan şu olmalıdır: Bulduğu bir bağlamda bulduğunu sandığı şey değildir. Bu bağlam özseldir ve şöyledir: Parmenides Varlık ve Yokluk arasına saltık ayrım koyarak sandığı gibi varlık=varolan; yokluk=yokolan’ı bulmadı. O Varlık ve Yokluk kavramlarının Oluş’tan bağımsız olarak birbirine geçmeye elverişsizsizliğini buldu –oysa bu Evren’de Varlığın ve yokluğun ortaklaşa bir şeyleri, en az bir orta terimleri, birbirine geçiş imkanı olmadığını sanıyordu; Doğa’dan yaptığı bu gözlemin kendisini Doğa’ya değil, Doğa’nın ardındaki özsel bir şeye götürdüğünü sezdi: Tanrıça, güneş kızları… Herşeyin Oluş’ta çözülmediğini, bu kavramların Oluş’ta çözülmeyen bengi özellikleri olduğunu bularak duyulur-görülür’ün ötesine geçti. Ama tam da Doğa’dan soyutlanabilecek, saltık soyutlanabilecek kavramlar değildiler: Buradaydılar ¬– çözülüyorlardı ve yine de çözülmüyorlardı. Parmenides bulduğunun haklılığına öyle saplandı ki önemli yanlışlara düştü. Aslında sorunun çözümü çok daha zorluydu. A=A’dır, demek o denli de A, A’ya özdeş olmayandır demek ise ve düşüncemizi gevşeklikten, bir ‘gizem’i çözmenin verdiği esenliğin içinde buyurmaktan, böylesi bir sefalete düşmekten nasıl kurtarabiliriz? Pavlov’un köpeğinde bile örtük olarak, çok az bir yeterliğin bulunduğu hayvani bilincin tasarımsal yargıları, köpeğin buyurması olarak görebilir, onun A=A’ya çok yakın olduğunu, ama bir şeyin kendine özdeş olmamasına uzak olduğunu, dahası bir şeyin kendine özdeşliğini korurken kendine hiç özdeş olmamasının da o şeyde bir arada bulunduğunu şu ya da bu bilinç düzeyinde anlamanın tam olarak ötesinde olduğunu görebiliriz. Parmenides, Varlık=Varlık ve Yokluk=Yokluk, der ve kavramların dağılmaktan nasıl korunduğunu belirli bir başarı ile gösterir. Belki de Parmenides bunu Herakleitos’un izleyicilerinin yarattığı düşünsel bunalım ortamını üstenerek gerçekleştirmiştir. Gerçekten de Herakleitos belirli bir karşıtlık içinde bulunur Parmenides’e; ve düşünceye ‘fesat’ sokmuştur. Herakleitos’un ruhu, ruhundaki karşıtlığı gerçekten de bir çelişki olarak sunmuştur. Ama onu izleyenler daha çok çelişkiye bakarken onun ruhuna değil, ruhunun nesnesine, Doğa’ya, doğa parçalarına bakma eğilimindedirler. Herakleitos, doğa parçalarında, onların aralarındaki bağlantılarda çelişkiyi, karşıtların savaşımı şeklinde gösterir; ve buna rağmen uyumlu da olabilen çelişkiyi Oluş’un ilkesi haline getirip, bunun ussal olduğunu usun oluşta belirişi olduğunu göstermiştir. İşte tam bu yüzden de uyumsuzluğun o denli de uyumlu bütün olduğunu nesnesinde gösterdiği için felsefesini inceleyenlerin tümünün bakışı daha çok Doğa’ya kayar. Bulana değil, bulunana bakarlar. Sanki bu yüksek nitelikli emek, yani bu yüksek düşünsel etkinlik, ve bir sonuç olarak da bu başarı, felsefeciye değil doğa parçalarına; taşlara, sulara, otlara, kargalara, çoklara aitmiş de felsefeci sadece bir dile getirenden ibaret imiş gibi. Bu bilinç de bilgenin üzerinde mistik bulutların dolaşmasına neden olur. Ve yetersiz ussallıkları Herakleitos felsefesini belirlenimsiz bırakmak zorunda kaldıklarında, işte o zaman özneye bakarlar: Herakleitos karanlıktır. Oysa karanlığa ışık düşürmede büyük bir başarısı olan bir filozoftur. Karanlık ise, daha çok baktıklarındadır. Ve varsın biraz Platon, Platon’dan çok çok daha fazla da Aristoteles, Parmenides’in hakkını verdikleri kadar Herakleitos’un hakkını vermesinler. Ben bu konuda Aristoteles’in tarafını tutmaktan çok Hegel’in tarafını tutacağım. Parmenides'in şiirinden yaptığım alıntılar Walther Kranz'ın Antik Felsefe adlı eserinden alınmıştır. Platon'dan alıntılar Platon'un Sofist adlı eserinden, I. Pavlov'dan alıntılar da Şartlı reflexler ve sinir bozuklukları adlı eserden yapılmıştır. yazan: possible_outside (ben ki önemli şahsiyet , bir daha altında bir şey (kaynak/yazar ismi falan) yoksa o benimdir ben, ben bee) |
||
|
||
sana da mı kendi yazdıklarına laf ediyorlar umursama. Bu yazıyı aynı nick in ile anarşist org a da koymuşsun ondan cesaret almışlardır benim de bir başka sitedeki yazımı bu yazıyı burdan almışın diye burnuma dayamışlardı bi sefer bir şey olmaz Güzel bir çalışma olmuş emeğine sağlık teşekkürler.Her ne kadar işlerine gelmeyip, sevmeseler de Heraklaeitos hep haklı çıkmış parmenides in söylemleri boş soyutlamaların ötesine geçememiştir geçtiğimiz tüm çağlar boyunca.
|
||
|
||
okuduguma değmedi yazı ,sanki anlaşılmasın diye yazılmış. nedir konu, onu bile karmalaştırmışsın,daha anlaşılır bir dille olabilirdi. |
||
|
||
sana da mı kendi yazdıklarına laf ediyorlar umursama. Bu yazıyı aynı nick in ile anarşist org a da koymuşsun ondan cesaret almışlardır benim de bir başka sitedeki yazımı bu yazıyı burdan almışın diye burnuma dayamışlardı bi sefer bir şey olmaz Güzel bir çalışma olmuş emeğine sağlık teşekkürler.Her ne kadar işlerine gelmeyip, sevmeseler de Heraklaeitos hep haklı çıkmış parmenides in söylemleri boş soyutlamaların ötesine geçememiştir geçtiğimiz tüm çağlar boyunca. ![]() Benim bu yazıma, başka yerlerde de rastlamıştım. Şimdi, beğenen olursa alsın kopyalasın ama en azından anarsist'in linkini verebilirlerdi. Altına hiçbir kaynak belirtmemişlerdi. Forumlara ilk zamanlar takıldığımda bende beğendiğim bir yazıya rastladığımda copy&paste yaparken kaynak belirtmeyi unutur, dahası sonra bu yazıyı nereden aldığımı da unuturdum...artık sütten ağzım yandı kaos, bu yüzden yoğurdu üfleyerek yiyorum. okuduguma değmedi yazı ,sanki anlaşılmasın diye yazılmış. nedir konu, onu bile karmalaştırmışsın,daha anlaşılır bir dille olabilirdi. Evet ama o zaman da ne olurdu biliyor musunuz? Varlık-yokluk soyutlaması da Diyalektik de çok basit kolayca anlaşılır konularmış gibi dururdu. Şunun gibi, nedir diyalektik: Tez sonra antitez sonra bireşim ki içinde yeni tezler ve antitezler kapsar ve işte bu döngü böyle devam eder. Hiç mi hiç bu kadar dar, sığ ve kolayca anlaşılabilecek bir konu olduğuna inanmıyorum. Örneğin ben diyalektik bir evren tablosuna inanırım da bunu kafamda tasarlamaya çalışsam kafam patlar!!! |
||