SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => İç Politika

Konu: Ergenekon Terör Örgütü

Sayfa: 1 [ 2 ] 3

gobilibozo 12.04.2008 01:39:10
Ergenekon mu, kontrgerilla mı?
- 11 / 04 / 2008 04:31
   
 

Dün, bizim star’ın manşeti çok çarpıcıydı: ‘Dövmeli Ömer onların adamı’...

Manşetinin altında şu ifadeler yer alıyordu: MHP eski İl Başkanı Sağır’dan müthiş itiraflar...

Ergenekoncular ve ülkede kaos yaratmak isteyenler o adamı özel olarak görevlendirdi.’

Gene dün, Sabah’ın manşeti ise star’ın haberini tamamlar gibiydi:

‘Hep aynı bombalar’...

Başlığın altında şunlar yazılıydı:

‘İstanbul otogarında bulunan çantanın içindeki 5 adet el bombasında da yine aynı adres çıktı: Ergenekon örgütü.’

Taraf Gazetesi Sabah’ın manşetini emniyet kaynaklarına dayanarak adeta daha da geliştirmişti.

‘Ergenokon’un sekiz bin bombası var...’

Bu nasıl olur? Sorusunun cevabını da gene Taraf’ta bulabiliyordunuz:

‘Ergenekon soruşturmasının büyümesiyle birlikte son 15 gündür birbiri ardına ele geçirilen, adeta ortalığa yayılmış bomba, patlayıcı, silah ve mermilerin kontrgerilla örgütlenmesinin ‘gerektiğinde kullanılmak üzere’ edindiği malzeme olduğu iddia edildi. Emniyetin ‘alarmda’ olduğu ve önemli eylemler bekledikleri de öğrenildi.’

***

Ergenekon bombalarına ait gazete manşetleri arka arkaya sıralanınca gelişmelerin boyutunu görebilmek için ufak kronolojik bir araştırma yaptım.

Olaylar şöyle gelişmişti:

6 Mart: Isparta’da jandarmayla polisin Selahattin M.’ye ait evde yaptığı aramada, el bombası, iki tabanca ve fişekler bulundu.

10 Mart: Kahramanmaraş’ta yapımı devam eden Akdere Köprülü Kavşağı çalışması sırasında çok sayıda el bombası bulundu.

30 Mart: Cumhuriyet gazetesine molotofkokteyli atıldı. Gözaltına alınan altı zanlıdan üçünün yaşı 18’den küçüktü. Dört zanlı tutuklanarak cezaevine gönderildi.

31 Mart: Adana Tufanpaşa Mahallesi Şehit Ahmet Köse Sokak’ta park halindeki bir araçta arama yapan polis, üç el bombası buldu.

31 Mart: Hasdal Hava Üs Tabur Komutanlığı’nda görevli Astsubay Murat Z.’ye ait Gaziosmanpaşa’daki eve yapılan baskında bir mayın, 683 adet G-3 mermisi, işaret fişekleri ve TNT kalıpları bulundu. Murat Z., tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

***

1 Nisan: Çanakkale Biga’da, polis takibi sonucu ele geçirilen iki el bombası ve çok sayıda bombaya ilişkin soruşturma kapsamında Biga Jandarma Komutanlığı’nda uzman çavuş olarak görev yapan ve bombaları temin ettiği iddia edilen P.G. ile S.D. ile yedi kişi, ‘Çıkar ve menfaat elde etmek için organize suç örgütü kurmak ve örgüte üye olmak’tan tutuklandı.

6 Nisan: Fatih’te 8-9 yaşlarında olduğu tahmin edilen bir çocuk caddeye el bombası atıp kaçtı. İkiye ayrılan ve üzerinden iki araç geçen bomba şans eseri patlamadı.

8 Nisan: Polis, 155’e gelen ihbar üzerine önceki gün Zafer Malatya Seyahat adlı otobüs şirketinin emanetine bırakılan sırt çantasını inceledi. Çantada, seri numaraları kazınarak silinen beş el bombası , TNT kalıpları, 75 fişek ve üç fünye bulundu.

10 Nisan: Maltepe Küçükyalı’daki İstanbul Ticaret Üniversitesi’nin bahçesinde bomba bulundu. Üniversitenin güvenlik müdürünün bulduğu bomba etkisiz hale getirildi.

Aslında bu sıralamadaki en önemli son gelişme Hasdal’daki Hava Üs Tabur Komutanlığı’nda görevli Astsubay Murat Z.’nin Alibeyköy barajına mayın ve mühimmat atarken bir kişinin Emniyet’e ihbarda bulunması...

***

Eğer, gerçekten söylendiği gibi ortalığa yayılan bomba, patlayıcı, silah ve mermiler ‘kontrgerilla’ örgütlenmesinin gerektiğinde kullanılmak üzere edindiği malzemeler ise...

Devletin bir kanadı, ‘Ergenekon’ diye, bütün batı ülkelerinde ortadan kaldırılan ‘kontrgerillanın’ izini mi sürmekte?

Çeteleşerek darbe hazırlığı yapan, isim değiştirmiş ‘kontgerilla’ mı var karşımızda?
Mehmet Altan

Mehmet altanın başıkabakmı? oda yazmış ergenekonu Smiley yazıyı buraya almayı uygun gördüm Smiley

ice 18.04.2008 00:27:09
Son dönemde olan bitene dair Fikret Başkaya'nın güzel bir yazısı elime geçti buraya aynen alıyorum.

******************************************************************************
-I-
                        Fikret Başkaya

Türkiye’de olup-bitenleri anlamanın yolu, resmi tarih ve resmi ideolojiden bağımsızlaşmış, Avrupa-merkezli de olmayan bir yaklaşımla mümkün. Tarihsel geri planı dikkate almayan yaklaşımlarla mevcut durumu bilince çıkarmak, olup-bitenleri anlamak mümkün değil. Sorunları bilince çıkarmanın yolu kaynağa inmeyi gerektiriyor, oysa resmi söylem veya geçerli ideolojik anlayış, şeylerin kaynağına inmeyi engellemek üzere kurgulanmış durumda... Neden İttihatçı darbeden [1908] yüzyıl sonra gündemi hâlâ devlet çeteleri, parti kapatmalar, v.b. işgal ediyor? Rejimin niteliğine dair kafa karışıklığından kurtulmadan bu sorunun cevabını vermek mümkün değil. Kafa karışıklığından kurtulmanın yolu da resmi ideolojiden, resmi tarihten ve Avrupa-merkezli ideolojik yabancılaşmadan kurtulmakla mümkün. Ancak radikal bir perspektife sahip olanlar, bilinci resmi ideoloji, resmi tarih ve Avrupa-merkezli ideolojik yabancılaşma tarafından zehirlenmemiş, sömürgeleştirilmemiş, dumura uğratılmamış olanlar, görüntüyle gerçek arasındaki uyumsuzluğu teşhir edebilirler. Zaten radikal olmak demek, şeyleri kökeninden ele almaktır denmiştir... Öyleyse olup-bitenler kimin için ne anlama geliyor? Tartışmalar neyi gizliyor? Gerçek bir tartışma ortamı neden yaratılamıyor? Böyle kısa bir yazıda bu soruların cevabını vermek elbette kolay değil ama yine de bir özet denemesi mümkündür. Eğer geçerli hâkim perspektifin dışına çıkabilirseniz, şeyler, olaylar, toplumsal süreçler, velhasıl yaşananlar size bambaşka görünecektir... Perspektif değiştiğinde önünüzde yeni ufuklar açılacaktır.

Bir toplumsal/siyasal olayın anlamı, ekseri onu kimin hikaye ettiğinden bağımsız değildir.  Bir askerî darbeyi, darbeciler ve sözcüleriyle, darbeye maruz kalanlar ve onların organik aydınları aynı şekilde anlatmazlar. Elbette bu darbeye dair iki farklı gerçek olduğu anlamına gelmez. Egemenin söyleminin egemen kılınması için, ezilenlerin söyleminin etkisizleştirilmesi gerekir. Aksi halde ilişki tersine dönecektir. 1908 İttihatçı darbesi veya 1923 Kemalist darbe [ikinci ittihatçı darbesi de diyebilirsiniz] hep darbeciler ve sözcüleri tarafından anlatıldı. Dolayısıyla darbelere dair gerçek söylenmedi, söylenmesinin önü resmi tarih, resmi ideoloji ve sayısız yasaklar ve müeyyidelerle kesildi. Bu yüzden Türkiye’nin yakın tarihinin tam bir yalan çöplüğü olduğunu söylemek abartma değildir. Üzerinde durulması gereken önemli husus da, nasıl olup da resmi gerçeğin bunca yıl varlığını sürdürdüğüdür. İlginç bir şey de bu durumla Türkiye’deki entellektüel azgelişmişlik arasındaki karşılıklı belirleyicilik ilişkisidir... 

Yüzyıllık geleneği anlamak

Osmanlı imparatorluğu kendi iç çelişkileri ve emperyalist kapitalizmin aşındırması sonucu güç kaybına uğruyordu ama yönetici sınıf aşınmanın mahiyetini anlamakta, bilince çıkarmakta yetersiz kalıyordu. Önce ‘kötü gidişten’ şanlı geçmişi, ‘nazam-ı âlemi’  ihya ederek kurtulma girişimi söz konusu oldu. Böyle bir şeyin imkânsızlığının anlaşılması için fazla zaman gerekmedi. Zira, birincisi bu güne ait sorunları düne ait yöntem ve araçlarla çözmek mümkün değildir –tarihte geriye dönüş yolu kapalıdır-; ikincisi de arzulanır bir şey değildir. Başa dönmenin mümkün olmadığı anlaşılınca, meydan okumayı göğüslemek için Avrupa’dan bazı kurumlar, mekanizmalar ve söylemler ithal etme yoluna gidildi. Fakat çelişik olarak yenilikler yeninin, yeni ve farklı bir şey yapmanın değil, eskiyi yaşatmanın hizmetindeydi. Türkiye’nin yakın tarihinin anlaşılmasında bu durum kritik bir öneme sahiptir. Yeniliklerin misyonu Eski Rejimi [Ancién Régime densin] yaşatmaktı. Dolayısıyla tam bir ilişki tersliği söz konusuydu... Avrupa-merkezli ideolojik yabancılaşmadan yakayı kurtarmadan olup-biteni anlamak mümkün değildir derken kastettiğim budur. Modern kurumlar, söylemler ve mekanizmalarla, eski vücuda giydirilmiş yeni elbiseler gibiydi. Elbiseyi giyen olduğu gibi kalmıştı veya kayda değer bir değişime uğramamıştı. Bunun anlamı, Türkiye’nin tarihinde bilinen anlamda bir modernite devriminin ve aydınlanmanın yaşanmamış olmasıdır. Ortalıkta ne Eski Rejime meydan okuyan yeni ve farklı bir sosyal sınıfın baskısı ve dayatması, ne de onun politik programını temsil eden bir muhalefet hareketi vardı. Yeniliklerin, reformların, Tanzimatın, Islahatın, Meşrutiyetin, Cumhuriyetin gerisindeki güç ve iktidar odağı hep aynıydı ve yegâne kaygısı varolanı değiştirmek/dönüştürmek değil, Eskiyi [kutsal devleti] yaşatmaktı. Dolayısıyla modern kurumlar, mekanizmalar ve söylemler sanılanın aksine yeninin değil, eskinin hizmetindeydi. Osmanlı imparatorluğunda farklı, yeni, orijinal bir paradigmayı temsil eden bir muhalefet hareketi, sistemin temelini değiştirme, devleti dönüştürme kaygısı taşıyan ideolojik/entellektüel/kültürel muhalif akımlar hiçbir zaman ortaya çıkmadı. Neden çıkmadığının tahliline burada girmemiz uygun değil. Muhalefet her zaman bir iç muhalefetti. Türkiye’nin yakın tarihinin anlaşılması bakımından bu durum son derecede önemlidir. 1908 de bir darbeyle anayasal monarşiyi [meşrutiyeti] dayatan İttihatçıların amacı, yeni ve farklı bir şey yapmak değil, varlığı tehlikeye giren imparatorluğu, kendileri için kutsal olan devleti kurtarmaktı. Aslında devleti kurtarmak, kendilerini kurtarmak demekti... İttihatçılar dışındaki diğer “muhalefet odakları” için de aynı şey söz konusuydu. Muhalif oldukları Padişahla aralarındaki fark paradigmatik bir fark değil, yönteme dairdi. Dağarcıklarındaki de şöyle ifade edilebilirdi: Padişah devleti yeteri kadar koruyamıyor ancak biz koruyabiliriz... Böylesi bir anlayışın geçerli olması demek, ortada yeni ve farklı bir şey olmaması demektir. Başka türlü ifade edersek Nizam-ı Cedid’le başlayan süreçte devletin niteliğinde, yönetim zihniyetinde, devlet/toplum sınıfları ilişkisinde bir dönüşüm ve değişiklik hiçbir zaman söz konusu olmadı. Osmanlı devletinde köklü bir devlet-halk yabancılaşması geçerliydi, ilişkinin yönü devletten topluma doğruydu, bilindiği gibi halk tebaa idi.  Devlet ve yönetenler katında bir değişiklik olmadı ama bütün bu zaman zarfında kimi yeni kurumlar, mekanizmalar ve söylemler ortalığı kapladı ve söz konusu ‘yenilikler’ Eski Rejimin üstünü örtmek, yanılsama yaratmak içindi veya öyle bir işlev gördü. Kapitalist modernitenin ürünü olan kurumsal yapıların, mekanizmaların ve modernliğe [moderniteye değil] aşırı gönderme yapan söylemlerin işlevi, Batı burjuva toplumlarındakinden farklıydı. Mesela bizdeki parlamento hiç bir zaman bilinen anlamda bir parlamento olmadı. Devlet dışı [eski rejim dışı densin] güçlerin bir kazanımı değildi... Egemen elitin elinde bir meşrulaştırma ve yönetim aracıydı.

İttihatçılar 1908’i izleyen bir dizi darbeler ve suikastlerle [31 Mart ve Mahmut Şevket Paşa suikasti, vb.] 1913 yılına gelindiğinde iktidar üzerinde tam bir denetim sağladılar. Bağnaz bir dikta rejimi kurdular, hertürlü muhalefeti ezdiler, kendileri dışındaki herkesi düşman ilan ettiler. Aslında II. Meşrutiyet denilen, bilinen anlamada bir meşruti yönetim kurmaktan çok, Padişahı by-pass eden askeri bir darbeydi. İzleyen dönemin anlaşılması bakımından büyük önem arzeden bir husus da, gizli örgüt olan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin iktidarı ele geçirmesine rağmen gizli örgüt olarak kalmasıdır. En azından örgütün Merkez-i Umumisi gizliliğini korumaya devam etti. Bunun anlamı iktidarın sadece görünen yöneticilerden ibaret olmaması veya ikili bir yapının mevcudiyetidir. İttihatçılar Birinci emperyalistler arası savaşın ardından yaklaşık beş yıllık [1918-1922] bir belirsizlik ve bocalama döneminin sonunda, 1923 de bir darbeyle rejimin adını Cumhuriyet olarak değiştirdiler. Nasıl 1908 gerçek anlamda bir meşrutiyet rejimine denk gelmiyorduysa, 1923’te cumhuriyete benzemiyordu ama resmi söylem, harikalar yaratıldığını, yepyeni bir çağın başladığını, vb. söylemekten geri kalmadı... 1923 sonrası tipik bir dikta rejimiydi. Tüm modern kurum, söylem ve mekanizmalar, ‘ilkeler ve inkılaplar’, diktatörlüğü takviye etmek içindi. Eğer mutlaka bir modernleşmeden söz edilecekse, modernleşen toplum değil devletti. Bu zaman zarfında devlet/hükümet/parti özdeşliği olduğu için, benim asıl devlet partisi [ADP] dediğim odağa [iktidarın görünmeyen kanadı] pek iş düşmedi. Cumhuriyet denilen dönemde de devlet/halk ilişkisinin yönü ve mahiyeti değişmedi, imparatorluk döneminde geçerli olan yabancılaşma devam etti ama bir farkla: yönetici cumhuriyet eliti halkı adam etmek istiyordu. Başka türlü söylersek, kendi suretinde bir toplum yaratmak istiyordu... Bu bakımdan kendi halkını sömürgeleştiren bir rejim söz konusuydu. Kemalist yönetici bürokrasi, Avrupalı sömürgecilerin yaptığının bir benzerini gerçekleştirmek istiyordu. Bu sorun üzerinde önemle ve ısrarla durmadan yaşanan süreci yetkin bir tarzda kavramak mümkün değildir. İttihatçıların birinci iktidar dönemi 1908’den yaklaşık 1946-50’ye kadar devam etti. İkinci emperyalistler arası savaşın sonunda hem dünyanın manzarası değişmiş hem de mevcut haliyle dikta rejimini sürdürmek zorlaşmıştı. İç ve dış faktörlerin diyalektiği yeni bir yönetim üslubunu dayatıyordu. Halkı bütünüyle siyasi sürecin dışında tutmak artık eskisi kadar kolay değildi. Halkın sürece dahil edilmesi için kapı azıcık aralanmalıydı... Bu aşamada tam bir muvazaa olan “çok partili sisteme”  geçildi. Aslında birden çok partinin kurulmasına izin verilmişti. Artık izinle kurulan-kurdurulan partiler dönemi açılmıştı. İşte Asıl Devlet Partisi [ADP]  bu yeni dönemde tekrar önem kazandı. 1946 da bir muvazaa [danışıklı döğüş] sonucu kurulan Demokrat Parti, 1950 seçimlerinde ezici çoğunluk sağlayıp hükümet kurdu. İttihatçıların bir kesimi yeni partinin yöneticileriydi. 1950-1960 döneminde Demokrat Parti [DP] üst üste üç seçim kazandı ve bu zaman zarfında kitlelerin sınırlı da olsa sürece dahil olması Asıl Devlet Partisini [ADP] kuşkulandırdı. ‘Ayak takımının’ işe fazlaca karıştığını düşünüyorlardı. Güdümlü muhalefetin güdümlü olmaktan çıkma ihtimali ‘memleketin sahiplerini’ telaşlandırmıştı. Bilindiği gibi insan iradesi işe karıştığında, güdümlü hareketlerin her zaman güdümlü olmaktan çıkma potansiyeli vardır. Aslında 1950-60 onyılı Asıl Devlet Partisi [ADP] için bir ‘deneme dönemiydi’. Demokrat Parti’nin Adnan Menderes hükümetinin baskıcı yöntemlere başvurması bahane edilerek 27 Mayıs 1960 da yapılan darbe, 1946 da aralanan kapının biraz daha kapatılması içindi... Gerçi Menderes hükümeti 1958 sonrasında baskıcı yöntemlere daha çok başvuruyordu ama bu asla bir darbe gerekçesi olamazdı. Asıl önemli olan bağnaz bir özgürlük ve demokrasi düşmanı olanların bu durumu bahane etmiş olmalarıdır. Zira, İttihatçı geleneğin adamları hiç bir şeyden özgürlük ve demokrasiden korktuğu kadar korkmazlardı... [1]


ice 18.04.2008 00:28:24
-II-
Kulisten yönetmek

Halkın sürece dahil olmasının önünü kesmek, değilse sınırlamak, kuliste kalarak yönetmeyi sağlayacak bir yapı ve işleyiş oluşturmak üzere harekete geçildi. Öyle bir kurumsal yapı ve işleyiş oluşturmalıydı ki, bir daha darbeye gerek kalmasın... Elbette böyle bir şey mümkün değildir zira insan iradesi [toplumsal dinamik] işin içine giriyor. Cuntacılar ayak takımının işe karışmasını engellemek üzere bir dizi kurum oluşturdular: MGK, Senato, Anayasa Mahkemesi, Tabii senatörlük, Kontenjan senatörlüğü, Devlet Planlama Teşkilatı [DPT], ordu iç hizmet tüzüğünün bir maddesi kanun haline getirilerek ordunun darbe yapması nerdeyse yasal hale getirildi... Bütün bunlar seçimle gelen hükümetlerin iktidar olmasını engellemek içindi. Böyle bir kurumsal-ideolojik ortamda varolan siyasi partilerle Asıl Devlet partisi arasında bir tür müteahhit/ taşeron ilişkisi veya işbölümü oluşmuştu. Siyasi parti hükümeti ancak kendisine bırakılan işlerle ilgilenebilirdi. Mesela Kürt sorunuyla ilgilenmeleri yasaktır. O Asıl Devlet Partisinin ilgi alanındadır... Seçim kazanıp hükümet kuran bir siyasi partinin bu durumunu sürdürebilmesi için kendini Asıl Devlet Partisi‘nin üslubuna uyumlandırması gerekiyor. Aksi halde bir darbeyle tasfiye edilmekten veya oyun dışına atılmaktan kurtulamaz... Velhasıl 1961 anayasasıyla gelen kurumsal yapılar ve mekanizmalar demokrasinin değil, Asıl Devlet Partisinin kulisten yönetmesini sağlayacak kurum ve mekanizmalardı. Sol hareket anayasadaki bazı maddelere bakarak, anayasayı demokratik bir anayasa olarak görme eğilimindeydi, dolayısıyla kurulan tuzağın farkında değildi. Kaldı ki bir yasanın niteliğini belirleyen içerdiği kimi maddeler değil, kimin tarafından nasıl yapıldığı, arkasında hangi gücün bulunduğudur... Nitekim öyle olduğunun anlaşılması için fazla zaman gerekmedi. 1971 darbesiyle anayasadaki kimi ‘fazlalıklar’ temizlendi, 12 Eylül 1980 cuntasıyla da anayasa tümden çöpe atıldı. Anayasayı yapan da,  çöpe atan da memleketin sahipleriydi. Fakat, gerisinde Asıl Devlet Partisinin bulunduğu cuntacılar muratlarına bir türlü eremediler, kuliste kalarak yönetmeleri mümkün olmadı. Yaklaşık onar yıllık aralarla kulisten sahneye çıkmak zorunda kaldılar. 1960 darbesiyle kurulan tuzak 1971 darbesiyle ama asıl 12 Eylül’le iyice takviye edildi. 12 Eylül cuntası siyaseti nerdeyse yasaklamıştı. 

Darbeci, komitacı, çeteci, komplocu geleneğin krizi veya ‘ateş en çok dumanı sönerken çıkarır’...

İkinci emperyalistler arası savaş sonrasının dünyasına her ne kadar ‘hür dünya’ dense de, gerçek durum farklıydı. Emperyalist blokun lideri ABD önce komünizmin yayılmasını durdurmayı, sonra da çökertmeyi amaçlayan, ‘çevreleme veya kuşatma liberalizmi’ denilen bir jeostrateji izliyordu. Bu amaçla elinin ulaşabildiği her yerde Gladio olarak da bilinen kontr-gerilla örgütleri, cinayet müfrezeleri, ölüm mangaları, vb. oluşturuyor ve/veya teşvik ediyordu. ‘Radikal’ saydığı Üçüncü Dünya Rejimlerini çökertmek için CIA aracılığıyla darbeler tezgâhlıyordu. 1950 sonrasında tam bir ABD uydusu ve NATO üyesi olan Türkiye, bu sürecin dışında değil, tam da göbeğindeydi. Zaten köklü bir darbeci, komitacı, komplocu ve provokasyoncu gelenek geçerliydi. ABD’nin söz konusu stratejisi, Türkiye’de Asıl Devlet Partisinin manevra alanını iyice genişletmişti. Özellikle 1960’lı ve 1970’li yıllarda Türkiye, bir tür ‘faili meçhul’ cinayetler ve katliamlar cumhuriyeti’ haline gelmişti. Fakat, 1980’li yılların sonunda birincisi Sovyet sisteminin çökmesi [soğuk savaşın sona ermesi], ikincisi de neoliberal ideolojinin ve politikaların kesin hakimiyet sağlaması, Asıl Devlet Partisi veya memleketin sahipleri için ‘olumlu dış konjonktürün’ ortadan kalkması demekti. Nitekim 28 Şubat [1997] darbesinin bir tür ‘yarım darbe’ oluşunu açıklayan söz konusu dış konjonktürdü. Fakat Asıl Devlet Partisinin işini zorlaştıran sadece dış konjonkürün aleyhe dönmesi değildi. Memleketin sahiplerinin varlığını ve iktidarını aşındırıp/tehdit eden iki unsur daha vardı: Kürt hareketi ve Politik İslam. Bu üçünün diyalektiği, yüzyıllık dönemde ilk defa ayrıcalıklı elitlerin varlığını ve statüsünü aşındırma istidadı taşıyor. Kürt hareketi ve Politik İslam rejimin daha çok teşhir edilmesini sağlarken, neoliberal küreselleşme de devleti yeni dönemin ihtiyaçlarıyla uyumlandırma yönünde baskı yapıyor. Devleti sadece sermayenin çıkarını gözeten bir yapı ve işleyişe kavuşturmak istiyor, dolayısıyla geleneksel devlet yapısını ve zihniyetini dönüştürüyor. Devletçi/bürokratik eliti asıl bulunması gereken zemine çekiyor: sermayenin ayak işlerine koşulmak... Taşlar yerinden oynadıkça birilerinin altındaki taşlar da kayıyor... Son 3 - 4 yılda darbeci eğilimlerin, çetelerin, Cumhuriyet mitinglerinin, 367 kepazeliğinin, ‘dijital darbenin’, şurda burda patlayan/patlamayan bombaların, üniversitelerde provokasyonların, vb. yeniden sahneye çıkması memleketin sahiplerini saran korkunun bir tezahürü. Bu sefer iktidarlarını, ayrıcalıklarını ve statülerini kaybetmekten gerçekten korkuyorlar ve korkuları yerinde... Asıl devlet partisi cephesinin sözcüleri sıklıkla Türkiye’nin hiçbir dönemde olmadığı kadar iç ve dış tehditlere maruz olduğunu söylüyorlar. Elbette bu söylem tartışmalıdır ama ayrıcalıklı, dokunulmaz-dokunulamaz elitlerin iktidarının ve statüsünün ilk defa tehdit altında olduğu kesin...  Bir Arap atasözü: ateş ençok dumanı sönerken çıkarır der...

Devlet hukuku veya ‘adalet mülkün temelidir’...

1982 tarihli cunta anayasasının dibacesindeki ikinci maddede “Türkiye cumhuriyeti... bir hukuk devletidir” deniyor. Hukukçular, politikacılar, devlet ricalinin yükseklerindekiler, akademisyenler, herşeyi bilen köşe yazarları da aynı fikirde... Ağızlarını her açtıklarında Türkiye’nin ‘demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti’ olduğunu söylüyorlar. Elbette TC’nin bir hukuku var ve bu dünyada hukuku olmayan bir devlet mümkün değildir. Fakat nüanse edilmesi gereken bir şey veya ilişki tersliği var: hukuk devleti yerine devlet hukuku demek daha uygun... Eğer Türkiyedeki rejim gerçekten hukuka uygun bir işleyişe sahip olsaydı devletin önüne bir niteleme sıfatı koymaya gerek olmazdı. Doğrusu hukuk devleti değil, devlet hukukudur. Fakat Türkiye’de standart devlet hukukunun ötesine geçen bir şey var: geçerli hukuk sistemi daha çok asıl devlet partisinin hukuku... Aksi halde hükümet partisine karşı bir araç olarak kullanılmazdı... Elbette hukuk, devlet hukuku olmaya devam ettikçe onun hangi odak tarafından kullanıldığı o kadar önemli değildir. Gün Zileli’nin isabetli bir şekilde işaret ettiği gibi, hukuk ve adalet zaten aynı şey değil: “... adalet canlıların, bireylerin bilinci ve vicdanıyla, hukuk ise devletlerin ve iktidarların çıkarlarıyla belirlenir. Bu yüzden de bu ikisi bırakın aynı şey olmayı, birbirinin tam zıddıdır”.[2] Kelli felli adamlar, süslü püslü kadınlar AKP’ye yönelik kapatma davasının ‘hukukî mi yoksa siyasî mi’ olduğunu, bıkıp-usanmadan tartışıp duruyorlar. Neyi tartıştıklarının farkındalar mı? İnsanlarla alay mı ediyorlar yoksa söylediklerine gerçekten inanıyorlar mı?  Durum doğrudan devlet hukukunu, dolayısıyla siyaseti angaje eden bir şey olduğuna göre... Aslında doğrusunu Eskiler söylemiş: “Adalet mülkün temelidir”. Bunu hukuk devletin temelidir şeklinde okuyabilirsiniz. Velhasıl devletlerin hukuka, insanların da adalete ihtiyacı var...

İttihatçı geleneğin geçerli olduğu Türkiye’de halkı siyasi sürecin dışında tutmak esastır. Söz konusu geleneğin adamları [aralarında kadın yok gibidir] en çok özgürlük ve demokrasiden korkarlar. Aslında bu yerinde bir korkudur zira halk işe karıştığında, ayak takımı dedikleri siyasi sürece dahil olduğunda, ayrıcalıklarını ve dokunulmazlıklarını kaybedeceklerini gayet iyi bilirler. İşte bu yüzden darbeler, siyasi cinayetler, komplo ve provokasyonlar, muhtıralar, vb. her zaman gündemdedir. Bürokratik/yönetici elit ‘kendi’ halkına tam bir sömürgeci gözüyle bakar ve öyle davranır. Dolayısıyla Ergenekon bir istisna değil kuraldır. ‘Ergenekon operasyonunun’ nasıl sonuçlanacağını görmek için geriye dönük onlarca, yüzlerce örneğe bakılabilir zira tarihsel ‘miras’ ne yazık ki, çok zengin ama son birkaç yılın üç örneğini hatırlamak yeter: Şemdinli suçüstüsü, Hrant Dink cinayeti ve Nokta Dergisi skandalı. Şemdinlide neler olduğunu, Hrant Dink davasının nasıl seyrettiğini, darbe günlüklerini yayınladığı için derginin ve genel yayın yönetmeni Alper Görmüş’ün başına gelenleri hatırlamak, rejimin niteliği ve ‘hukuk devleti’ denilen hakkında yeterli fikir veriyor. Asıl İktidar odağı olan dokunulmazlara dokunuluncaya kadar Ergenekon varlığını sürdürecek ama artık yolun sonuna gelinmekte olduğunu söylemek mümkün. Zira, hem dünya artık eski dünya değil, hem de ayak takımını aldatmak eskisi kadar kolay değil...

[1] Rejimin niteliğine ilgi duyan okuyucu Yediyüz, Paradigmanın İflası ve Reel Atatürkçülük adlı kitaplarla, ozguruniversite.org’daki güncel yazılara bakabilir.
[2] Bkz: Gün Zileli, ozguruniversite.org güncel yazılar.

Kardelen 16 Nisan 2008


son tango 04.07.2008 23:43:02
herkesin bi teorisi var madem bide benim var..aslında savcı zekeriya öz laik kesimdenndir ve ajan olarak islamcılara katılır.zekası ve güveni ile kısa sürede -30 yaşında dimi? bide 2 ilçede görev yapmış sanırım- netice itibarı ile bulunan bombalar aslında iktadara kurulmuş bi komplodur.savcı öle yanlış işler yaparki iktidarın sonunu hazırlar..çok daha uzun yazmak isterdim ama yazmak kadar sıkıcı bi iş yok hakketten..

Tigris 05.07.2008 00:39:27
"hıncal uluç misali,her konuda yazabilirim,her konu hakkında bilgim var diye kendi kendini gaza getirip o gazla spor yazıları yazmaya heveslenmiş,ama aldığı müthiş tepki üzerine aydın doğandan fırça yiyip bir daha bilmediği konulardan uzak durmaya karar vermiş olan kel kafalı yazar.bir ara kendini çok yakışıklı bulduğu,kadınların peşini bırakmayarak onu bunalttığı,kendisinin müthiş çekici bir erkek olduğu gibi narsizmin doruklarında yazılar yayınlamaya başlamıştı köşesinde pazar günleri.ama bir fırça daha yedi sanırım,bıraktı bu yazıları da."

Ne zaman Ergenekon'u araştırıp, yakın tarihini yazdı? Hayret doğrusu..
milliyetçi duygulara bok atmak için ellerine fırsat geçenler bu çeteye, milliyetçilere bok atmak adına '' terör örgütü '' sıfatını yakıştırmışlardır.

asya 25.07.2008 19:08:12
Ergenekon soruşturmasında iddianamenin İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edilmesiyle yeni bir süreç başladı.

Henüz avukatlara dağıtılmadığı için doğruluğundan emin olmamamız gereken ama basına sızan bilgileri paylaşmak istedim.


KİM NEYLE SUÇLANIYOR?
Veli Küçük: Danıştay ve Cumhuriyet Gazetesi saldırılarını azmettirmek
Doğu Perinçek: Örgüt kurma, yönetme ve silahlı isyana teşvik etmek
İlhan Selçuk: Silahlı terör örgütü kurmak ve yönetmek
Muzaffer Tekin: Terör örgütü yöneticisi olmak, hükümete karşı silahlı isyana teşvik
Kemal Kerinçsiz: Silahlı isyana tahrik, gizli belgeleri bulundurma ve kaydetmek
Oktay Yıldırım: Terör örgütüne üyelik ve isyana tahrik
Kemal Alemdaroğlu: Silahlı örgüt kurma ve yönetmek
Ümit Sayın: Terör örgütüne üyelik ve halkı silahlı isyana teşvik etmek
Sami Hoştan, Sedat Peker ve Ali Yasak: Örgüt üyesi olmak
Mehmet Fikri Karadağ: Terör örgütü kurmak, hükümeti zorla düşürmeye çalışmak

YÖNELTİLEN SUÇLAMALAR
* Askerleri İtaatsizliğe Teşvik Etme
* Açıklanması Yasaklanan Gizli Bilgileri Açıklama
* Açıklanması Yasaklanan Gizli Bilgileri Temin Etme
* Bıçak veya Diğer Aletleri İzinsiz Olarak Satma Satın Alma, Taşıma veya Bulundurma
* Devletin Güvenliğine İlişkin Belgeleri Tahrip Etme Amacı Dışında Kullanma Hile İle Alma Çalma
* Devletin Güvenliğine İlişkin Gizli Belgeleri Temin Etme
* Görevi Kötüye Kullanma
* Halkı Kin ve Düşmanlığa Alanen Tahrik Etme
* Hukuka Aykırı Olarak Kişisel Verileri Kaydetmek
* Kasten Yangın Çıkarma
* Kişiyi Yerine Getirdiği Kamu Görevi Nedeniyle Bir Kişiyi Öldürme
* Korku, Kaygı veya Panik Yaratabilecek Tarzda Patlayıcı Madde Kullanma
* Korku, Kaygı veya Panik Yaratabilecek Tarzda Silahla Ateş Etme Mala Zarar Verme
* Pek Az Sayıda Mermi Bulundurma veya Taşıma Ruhsatsız Ateşli Silahlarla Mermileri Satın Alma veya Taşıma veya Bulundurma
* Savaşta Devletin Güvenliğine İlişkin Belgeleri Tahrip ve Amacı Dışında Kullanma
* Hile İle Alma Çalma Sayı ve Nitelik Bakımından Vahim Olan Silah veya Mermileri Satın Alınması Taşınması Bulundurulması
* Silahlı Terör Örgütlerine Silah Sağlama
* Silahlı Terör Örgütü Kurma veya Yönetme
* Silahlı Terör Örgütüne Üye Olma Suç Üstlenme
* Suç İşlemek Amacıyla Örgüt Kurma
* Eyleminde Pişmanlık Suçu Bildirmeme
* Tasarlayarak Öldürme
* Tehlikeli Maddeleri İzinsiz Olarak Bulundurma veya El Değiştirme
* Tutuklu, Hükümlü veya Suç Delillerini Bildirmeme
* Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine Karşı Silahlı İsyana Tahrik Etme
* Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini Ortadan Kaldırmaya veya Görevini Yapmasını Engellemeye Teşebbüs Etme
* Önemsiz Tür ve Miktarda Patlayıcı Maddeyi Satın Alma,
* Kabul Etme veya Bulundurma Örgüte Bilerek İsteyerek Yardım Etme
* İzinsiz Olarak Ateşli Silah ve Mermileri Ülkeye Sokma
* İmal Etme Nakletme Satma İzinsiz Olarak Bıcak veya Diğer Aletleri Ülkeye Sokma İmal Etme veya Nakletme

http://www.ntvmsnbc.com/news/454297.asp

emet 25.07.2008 20:47:43
bir dönem cumhur başkanlığı yapmış olsada, gelecekte asla unutulmayacak olan sezer beyinde yasadışı ergenekon yapılanması ile bağlantısının olup olmadığı araştırılmalıdır bence.

paşanın bir cümlesini de eklemek isterim;

"Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri, şahsî menfaatlerini, müstevlîlerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler. "
Çok değil, az suçlanmışlar kanaatimce. gerçi bukadarıda yeter ya ceza almaları durumunda. Heberlerden bakıyorumda, bazı yanlı medya ve müdafiler, silahlı bir yapılanmadan söz edilemeyeceği savunması üzerine yoğunlaşmışlar. arkadaşım, ülkeyi içsavaştan tutda, khaos ortamına sürüklemek için işlenen faili mechullerden, tüm silahlı örgütlerine kadar arkasında siz var gibi duruyorsunuz! her taşın altında siz çıkıyorsunuz! bi durun daaaa! Bu dosyadan çıkışın zor olacağını tahmin ediyorum, delillendirilmiş gerekçeleri  biraz zor karartır, zor şekillendirirsiniz.

allah kurtarsın laugh


rapsodi 25.07.2008 21:31:35
Devlet üzerinde gizlilik meşru iken içler ve dışlar toplamının sonuçlarını bilmeyecek olanınız yoktur heralde. İddeanemeye medaya'nın çarpıtmalarından uzak bakınca ortada bir cürümün dahi olmadı açık ve net. Ortada hükümetin can çekişmesinden ve tayip erdoğanın idam fermanını imzalamasından başka hiç bir şey yok.Sadece önyargı bile olmayacak nitelikteki ithamlarla bu ülke gündemi bu kadar karışıyorsa paşaları bırakın itham sahiplerinden biri a = b dir derse bu ülkede taş üzerinde taş kalmaz.

Benim dikkat çekmek istediğim şey vatanın bölünmezliği tartışılmaz iken hükümetlerin dağıltıması ve bölünmesinin meşruluğudur. Çünkü genel irade aldatılmaya son derece açık bir şekildedir. Nüfusumun neredeyse %60 ı eğitimsiz ve cahil aldatılmaya müsait bir yapıda aydınlarımızın yüzde %80'i ise iş birlikçi akan çeşmeden yararlanma konumundalar. Ve çoğu aydınımız 12 eylül sürecinin intikamını alıyor. Aslında onlarda biliyorlar varolduğu savunulan örgütte bir tane burjuva ( iş adamı yok ) Bu örgüt gücünü parasını nereden alıyor.  Arkasında CIA mı yoksa MOSSAT mı var. Yada bizim şu yeşil sermayemiz mi? Aydınlarımız bu soruların cevaplarını çok iyi biliyorlar ve ülkeyi sarsamayacak şu konumda 12 eylül sürecinin intikamını alıyorlar çünkü suçlanan herkes boş adamlar, hiçbiri kapitalist sistemin temel taşlarından değil. Biri tutuklansa kimse iflas etmez yüzbinlerce işçi açıkta kalmaz. Bunun bilincede olarak serbest top atışı yapıyorlar.

Oysaki memleketi aydınlığa kavuşturacak gündem bunlar değil Sabancı ve koç ortakılıklarının, pazar isimi altında peşkeş çekilen ülkemizle dış güçlerin gündemleri olmalıdır. Neden hiç bir aydınımız çıkıp şöyle bir soru sormuyor çok merak ediyorum.

Bizlerin refahını ve mutluluğunu daim bir ortam içerisinde sürdürmek için görevlendirelen devlet, milli iradede adına iktidarı alıp tüm üretim ve yönetim araçlarını serbest bir şekilde kullanıp halkı sürekli açlığa fakirliğe iteliyorlar. Ve sonra kaynakları belirli olmayan bir şekilde iktidar partisi kömür erzak migros çek yardımı yapıyor. Muhalefet partilerinde bu durum anlaşılırken ekonomin patronları devletin bütçesini boşaltıp neden oy alıp rant sağlamak için insanları rüşvetçiliğe itiyorlar. Bu toplum rüşvet alarak kişisel yardımlarla mı kurtulacak. Kilise yardım sistemi bu. Laiklik tartışılacaksa burada tartışılabilir. Klise tanrıya inanır, ve tanrıdan merhamet dilenir kişisel yardımlaşmayı savunur. Devlet ise tanrıdan umudunu keserek bu olayın imeci usulü çözülmeyeceğini bilerek, toplumunun üretici ve dinamik yapısına güvenir ve bu olayın sistem sorunu olduğunun bilincinde kendine yatırımlar yapar. Yani iktidar partisi halkı aç sefil bırakıp nasıl parti binasından ve kaynağı belirli olmayan bir kurumdan yatırım yapar.İktidar iken devletin bütçesinden çalıp (parti ödenekleri) ile nasıl yardım isteyebilir.Ve halktan oy isteyebilir. Rüşveti toplumsal ahlakın içerisine katan ve bunun farkındalığına varan ama bu akışa kapılan yazarlarımızın düşünceleri ergenekon olayından çok daha kötü ve sarsıcı.

Hal böyleyken hükümetlerin güvenirliliğinide tartışmak gerekir.Halkın genel iradesini eline geçiren güç ne kadar güvenilir ve doğrucudur. Oy toplamak için devletin kasasından alıp kendi yatırım ilişkilerinde kullanıldığıan dair basit bir örnek vermiştim. Bu örnekler rahatlıkla çoğaltılabilir. Ve bu olaylar butür şeyleri gören insaları fazlasıyla rahatsız edebilir. Çünkü genel irade fazlasıyla suistimale açık bir şeydir. CIA gelir, senelerce sessizlik içerisinde bir parti kurar ve doğru anda iktidara oynayıp kazanır. Ve devletin tüm gizliliği meşruluğu kalkar. Cumhuriyet sistemine göre CIA bir tek art niyetinden dolayı suçludur. Bunun dışında halkın içerisinde halka uygun bir örgütlenme ve propaganda zemini gayet meşru bir olaydır.Anayasa insanlara örgütlenme ve iktidar hakkını tanıyor ve bunu demokratik bir zeminde suistimale açık bir şekilde bırakıyor.Oysa devletde daim olan şey süreklilik ve gizliliktir.A partisi işbirlikçi olabilir B de olabilir farklı çevrelere hizmet etmek üzere donatılmış olabilir. Ama cumhuriyetin devamı ve bu ülkenin selameti için  vatansever güçler birliğide aynı demokratik haklara sahiptir bu nokta örgütlenibilir gelişebilir ve önünü açabilecek propagndalar yapabilir.Nasıl ki zihnimizin %100'nü kullanamıyorsak aynı şekilde sınıflı toplumlarda ve düşman ülkelerin çemberi altında da cumhuriyet ve demokrasinin %100'ünü kullanmak bizi yokeder. Sınırsız özgürlük ve demokrasi diye bir şey yoktur.Sınırsız bir cumhuriyet anlayışıda yoktur.Olduğunu iddea edenler varsa eğer politzerin, felesefenin temel ilkeleri adlı çocuk kitabını okusunlar.Sosyalit oluşumlar dahi bu temelde şekillenirler, Anarşistleri ise saymıyorum onlar doğaları gereği potansiyel devlet düşmanı oldukları için devlet ve özgürlük eleştirileri farklı bir tartışmanın konu başlığı olur. Sınırıları ve hatları çizilmiş bir cumhuriyet  ve devlet anlayışı içerisinde ergonekon cürüm işlemiş dahi olsa bu varolan etik anlayış noktasında suç olamaz. Bu bir sistem yapılanışı ve sistem sorunudur. Bu tablodaki en güzel ve iç açan olay paşalarında yargılanabilir olmasıydı. Bir kez böyle bir hak kazanılmışsa bir daha geri verilmemeli, ama cumhuriyetin ve ülkemizin koşullar değişip gerçek manada bir kültür devrimi geçirene kadar çok açılmamalı diye düşünüyorum.

Türkiye son 20 senede çok büyük bir yol aldı ve alıyorda, ama hala bazılarımızın sandığı gibi bir çok şeyi idrak edip anlayıp kültür devrimimizi tamamlayamadık ve cahillerin elinde özgürlükte,bilimde, cumhuriyet'te tam bir kaos mekanizması haline döner. Son olarak şunu belirtymek istiyorum Türkiye ne açık(kapitalist) nede kapalı (sosyalist) ekonomi ile yönetiliyor. Ülkemizdeki sistem karma ekonomidir.Bu yüzden ne fazla liberal nede fazla demokrat olabiliriz. Hal böyleyken seçim sandığına gidiyorsak ve boşta olsa oy atıyorsak varolan karma sistemin güvenirliğine mühür atıyoruz ve derin devleti meşrulaştırıyoruz.Temel hak ve özgürlüklerimiz anayasayla sınırlandırılmıştır.Ben dahil çoğumuz anayasanın bütünü bilmiyoruz, bilsekte gerektiği gibi kavrayamıyoruz. Sadece komplo teorilerinin bir parçası oluyoruz.Aldatılıyoruz.Bizlerin ergonekonlara değil hükümetlere yönelmemiz gerekli, yönetim ve üretim gücü onlarda, şu yazalar ve medya birazda hükümetlere örgütlenmelerine yönelse en azından senelerdir olduğu gibi açık açık dolandırılmayacağız.Ve bu durum direkt olarak ceplerimize, ceplerimizden de ailemize, toplum refahına yaracak. Derin devlet ilişkilerini açmayı ev derinleştirmeyi ben rasyonel bulmuyorum. Çünkü Mustafa Kemal Atatürk dahil bu tür örgütlenmelere girmiştir. Baş ne ise sonda odur.Ve tür olaylar demokrasi haraketini yaygınlaştırmak dışında hiç bir sorunu çözmez.Sorunları sistemler konusunda çözmüyorsak sistem içi değerlendiriyorsak, üretim mekanizmalerımızı ve kaynaklarımızı kullanan noktaları irdelemek daha hayırlı bir şey. Madem şeffaf bir devlet isteniliyor o zaman tüm, muhtarlıklar,belediyeler tüm blançolarını halka açmak ile işe başlasınlar.

son tango 25.07.2008 21:38:32
RDX, deliller neymiş abi?

emet 25.07.2008 23:33:12
tangocan  duruşma devam ederken hep beraber göreceğiz delilleri. ben sıradan bir vatandaş olarak görebiliyor ve parçaları birleştirebilirken kanaatlerimi söylüyorum. Senin ergenekon yapılanmasının fiyasko olduğunu  idea ettiğin gibi. Ama olayı bir bütün olarak ele alınca, olayın nereye nasıl gittiğini kestirmek zor değil! bak bensana şunuda söyleyeyim, o ülkemizin kelle avukatları varya, aylarca savunma dahi veremeyecekler mahkemeye.Basın aracılığı ile ufak tefek etkisiz, kamuoyu oluşturmaya çalışacaklar sadece. Bu okadar yıpratıcı bir süreç olacakki suçlu tutuklular için, akıttıkları kanın hesabını her an mükemmel bir acı çekerek yaşayacaklar!

Neyse boş işler bu konular tangocan, dışarı çıkıp  kıslarla ilgilenmek gerek  Azn

son tango 25.07.2008 23:43:29
sadece,daha iddianamesi bile bilinmeyen bişiden dolayı,insanları mahkum ettiğini görmem tuhaf geldi..ben bu konu hakkında yorum yapmıyorum..bekleyeyip göreceğiz ve mahkeme sonuçlanana kadar insanlara suclu muamelesi yapmamamız lazım geldiğini biliyorum..meşhurdur, amerika dizilerinde bile hep duyarız,aksi kanıtlanana kadar insnlar masumdur..öteki türlü olunca,bok at izi kalsın a dönüşüyor ..

baodilino81 26.07.2008 01:14:07
anlamıyorum niye rahatsız oluyursunuz.türkiyede bu kadar fail meçhul varken. bu kadar aydın öldürülmüşken hala birileri derin devlet yok diyor. işte herşey orta da birileri devlete kendince yön vermek istemiş gerektiğinde törpülemiş, gerektiğinde biçmişler.
duy sayın Baykal yada diğer siyesiler siz bildiğiniz halde üzerine gidmiyorsanız bak kaymağı  Erdoğan gibilere kalır. bunu diğre siyesiler de biliyordu bence 

aam hepsinin üzeri zamanla örtülkecek. bu sadece biraz ayar vermek bide akp nin oy kampanyası

gobilibozo 26.07.2008 13:54:57
İŞTE Ergenekon Sanıkları ve Suçları
''Ergenekon'' iddianamesinde, İP Genel Başkanı Doğu Perinçek, Emekli Tuggeneral Veli Küçük ile birlikte adı geçen 86 sanık iddalarla birlikte sıralandı.
. - 26 / 07 / 2008 01:27
   



'Ergenekon'' davasının iddianamesinde, İşçi Partisi (İP) Genel Başkanı Doğu Perinçek, Emekli Tuggeneral Veli Küçük, emekli Yüzbaşı Muzaffer Tekin ve avukat Kemal Kerinçsiz'in de aralarında bulunduğu tutuklu sanıklar ile Cumhuriyet Gazetesi Başyazarı İlhan Selçuk ve İstanbul Üniversitesi (İÜ) eski Rektörü Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu'nun da aralarında bulunduğu tutuksuz sanıklara ilişkin iddialar tek tek yer alıyor.

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesince kabul edilen 2 bin 455 sayfalık iddianamede, tutuklu sanıklardan Doğu Perinçek ''silahlı terör örgütü kurmak, yönetmek'', ''zorlu hükümeti ıskata teşebbüs'', ''Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'ne karşı silahlı isyana tahrik'', ''Açıklanması yasak belgeleri temin etmek'', Veli Küçük ''silahlı terör örgütü kurmak, yönetmek'', ''Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'ne karşı silahlı isyana tahrik'', ''zorla hükümeti ıskata teşebbüs'', ''kasten öldürmeye azmettirmek'', ''korku ve panik yaratacak şekilde patlayıcı madde atmaya azmettirmek'', ''mala zarar vermeye ve ruhsatsız patlayıcı bulundurmaya azmettirmek'', Muzaffer Tekin ''silahlı terör örgütü yöneticisi olmak'', ''zorla hükümeti ıskata teşebbüs'', ''Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'ne karşı silahlı isyana tahrik'', ''devletin güvenliğine ilişkin belgeleri bulundurmak'', ''tehlikeli maddeleri izinsiz bulundurmak'', ''mala zarar vermek'', ''kasten öldürmeye azmettirmek'', korku ve panik yaratacak şekilde patlayıcı madde atma suçlarına azmettirmek'', avukat Kemal Kerinçsiz de ''silahlı terör örgütüne üye olmak'', ''Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'ne karşı silahlı isyana tahrik'', ''devletin güvenliğine ilişkin bilgileri bulundurmak'' ve ''hukuka aykırı olarak kişisel verileri kaydetmek'' ile suçlanıyor.

-DİĞER TUTUKLU SANIKLAR VE SUÇLAMALAR-

İddianamede yer alan diğer tutuklu sanıklar ve haklarındaki suçlamalar ise şöyle:

''-Oktay Yıldırım, 'silahlı terör örgütüne üye olmak'', 'Türkiye Cumhuriyeti hükümetine karşı silahlı isyana tahrik', ''silahlı terör örgütlerine silah sağlamak, 'mala zarar vermek', 'korku, kaygı veya panik yaratabilecek tarzda patlayıcı madde kullanma suçuna yardım etmek',

-Mehmet Demirtaş, ''silahlı terör örgütüne üye olmak'' ve ''silahlı terör örgütüne silah sağlamak''

-Mehmet Adnan Akfırat, Mahmut Öztürk, Ümit Oğuztan, Oğuz Alpaslan Abdülkadir, Selim Akkurt, Vatan Bölükbaşoğlu, Kahraman Şahin, Erol Ölmez ve Abdullah Arapoğulları, 'silahlı terör örgütüne üye olmak',

-Gazi Güder, ''silahlı terör örgütüne üye olmak', 'hukuka aykırı olarak kişisel verileri kaydetmek'

-Halil Behic Gürcihan, 'silahlı terör örgütüne üye olmak', 'yasaklanan bilgileri temin etmek', 'hukuka aykırı olarak kişisel verileri kaydetmek', 'adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs' ve 'açıklanması yasaklanan gizli bilgileri temin etmek',

-Ergün Poyraz, 'silahlı terör örgütüne üye olmak'', 'açıklanması yasak belgeleri temin etmek, açıklamak', 'devletin güvenliğine ilişkin belgeleri çalmak, bulundurmak', 'hukuka aykırı olarak kişisel verileri kaydetmek', 'TC Hükümeti'ne karşı silahlı isyana tahrik' ve ''6136 sayılı Ateşli Silahlar Kanunu'na muhalefet',

-Hayrettin Ertekin, 'silahlı terör örgütüne üye olma', 'halkı Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'ne karşı isyana tahrik', 'halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik', 'tutuklu, hükümlü veya suçu bildirmeme', 'açıklanması yasak bilgileri temin', 'suç üstlenmeye azmettirme', '2813 sayılı kanuna muhalefet', '2863 sayılı kanuna muhalefet', '6136 sayılı Kanuna muhalefet',

-Bekir Öztürk, 'silahlı terör örgütüne üye olmak'', 'TC Hükümeti'ne karşı silahlı isyana tahrik', ''askerleri itaatsizliğe teşvik etmek'',

-Mete Yalazangil, 'silahlı terör örgütüne üye olmak'', ''devletin güvenliğine ilişkin belgeleri temin etmek ve tahsis edildiği amacı dışında kullanmak',

-Aydın Yüksek, 'silahlı terör örgütüne üye olmak', 'devletin güvenliğine ilişkin belgeleri temin etmek ve tahsis ettiği amacı dışında kullanmak', 'sahtecilik', '6136 sayılı Kanun'a muhalefet' ve '2863 sayılı Kanun'a muhalefet',

-Muzaffer Şenocak, 'silahlı terör örgütüne üye olmak', 'devletin güvenliğine ilişkin bilgileri çalmak, bulundurmak', 'tehlikeli maddeleri izinsiz olarak bulundurmak',

-Sevgi Erenerol, 'silahlı terör örgütü kurmak, yönetmek', 'TC Hükümeti'ne karşı silahlı isyana tahrik', 'hukuka aykırı olarak kişisel verileri kaydetmek'',

-Mehmet Zekeriya Öztürk, 'silahlı terör örgütüne üye olmak'', 'hukuka aykırı olarak kişisel verileri kaydetmek', 'örgüte bilerek ve isteyerek yardım etmek',

-Sami Hoştan ve Vedat Yenerer, 'silahlı terör örgütüne üye olmak' ve '6136 sayılı Kanun'a muhalefet',

-Ferit İlsever, Orhan Tunç, Emin Gürses ve Serhan Bolluk, 'silahlı terör örgütüne üye olmak', 'TC Hükümeti'ne karşı silahlı isyana tahrik etmek',

-Habip Ümit Sayın, 'silahlı terör örgütüne üye olmak', 'TC Hükümeti'ne karşı silahlı isyana tahrik etme', 'hukuka aykırı olarak kişisel verileri kaydetmek'',

-Hikmet Çiçek, 'silahlı terör örgütüne üye olmak', ''açıklanması yasaklanan gizli bilgileri temin etmek'', ''hukuka aykırı olarak kişisel verileri kaydetmek',

-Hayati Özcan, 'silahlı terör örgütüne üye olmak', 'devletin güvenliğine ilişkin belgeleri çalmak veya tahsis edildiği yerden başka yerde kullanmak', 'açıklanması yasak belgeleri bilgileri temin etmek'',

-Nusret Senem, 'silahlı terör örgütüne üye olma', 'hukuka aykırı olarak kişisel verileri kaydetme', 'açıklanması yasak belgeleri temin etmek',

-Abdülmuttalip Tonçer, 'silahlı terör örgütüne üye olma' ve 'suç üstlenme',

-Mehmet Fikri Karadağ, 'silahlı terör örgütü kurma veya yönetme', 'Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'ne karşı silahlı isyana tahrik', 'zorla hükümeti ıskata teşebbüs'', 'hukuka aykırı olarak kişisel verileri kaydetme', 'halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etme veya aşağılama'', 'tutuklu, hükümlünün yerini bildiği halde yetkili merciye bildirmeme',

-Hüseyin Görüm, 'silahlı terör örgütüne üye olma', 'askerleri itaatsizliğe teşvik etmek',

-Erkut Ersoy, 'silahlı terör örgütüne üye olma', 'hukuka aykırı olarak kişisel verileri kaydetme',

-Muhammet Yüce, 'Silahlı terör örgütüne üye olma', 'tutuklu, hükümlü veya suç delillerini bildirmeme'',

-Hüseyin Gazi Oğuz, 'silahlı terör örgütüne üye olmak', '6136 sayılı yasaya muhalefet etmek',

-Rasim Görüm ve Ali Kutlu, 'silahlı terör örgütüne üye olmak'

-Murat Çağlar, 'silahlı terör örgütüne üye olmak' 'hukuka aykırı olarak kişisel verileri kaydetme', '6136 sayılı kanuna muhalefet'

-Fikret Emek, 'silahlı terör örgütüne üye olma', 'devletin güvenliğine ilişkin belgeleri çalma, bulundurma', 'tehlikeli maddeleri izinsiz olarak bulundurma', 'silahlı terör örgütüne silah sağlama', 'mala zarar verme' ve 'açıklanması yasaklanan gizli bilgileri temin etme',

-İsmail Yıldız, 'silahlı terör örgütüne üye olma', 'askeri itaatsizliğe teşvik', 'devletin güvenliğine ilişkin bilgileri temin etmek', 'tahsis edildiği amacı dışında kullanma ve hukuka aykırı olarak kişisel verileri kaydetme',

-TUTUKSUZ SANIKLAR VE SUÇLAMALAR-

İddianamede, tutuksuz sanıklardan İlhan Selçuk ''silahlı terör örgütü kurma, yönetme'', ''zorla hükümeti ıskata teşebbüs'', ''Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'ne karşı silahlı isyana tahrik'', Kemal Alemdaroğlu ''silahlı terör örgütü kurma, yönetme'', ''Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'ne karşı silahlı isyana tahrik etmek''le suçlanıyor.

İddianamede, diğer tutuksuz sanıklar ve haklarındaki suçlamalar ise şöyle:

''-Güler Kömürcü, İhsan Göktaş, İbrahim Benli, Coşkun Çalık, Ayhan Çelik, Erdal İrten, Raif Görüm, Yusuf Görüm, Tuğrul Derme, Ali Yasak, İsmail Eksik, Hayrullah Mahmud Özgür, Rafet Aslan, Zeki Yurdakul Çağman, Tuncay Hacıbektaşoğlu, Rusya vatandaşı Saipir Debzlelvidze 'silahlı terör örgütüne üye olma'',

-Ayşe Asuman Özdemir, 'silahlı terör örgütüne üye olmak', 'hukuka aykırı olarak kişisel verileri kaydetmek', 'adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs',

-Kemal Şahin, 'silahlı terör örgütüne üye olmak', 'hukuka aykırı olarak kişisel verileri kaydetmek' ve ''6136 sayılı Kanun'a muhalefet'',

-Mehmet Murat Yücel, 'silahlı terör örgütüne üye olmak', 'hukuka aykırı olarak kişisel verileri kaydetmek' ve '6136 sayılı Kanun'a muhalefet',

-Ferudun Refik Nuhoğlu, 'silahlı terör örgütüne üye olmak', 'hukuka aykırı olarak kişisel verileri kaydetmek',

-Fuat Ermiş, 'silahlı terör örgütüne üye olma', 'Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'ne karşı silahlı isyana tahrik etme', 'askerleri itaatsizliğe teşvik etme',

-Muammer Karabulut, 'silahlı terör örgütüne üye olma', 'Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'ne karşı silahlı isyana tahrik etme',

-Emin Caner Yiğit, Tanju Okan, Yaşar Arslanköylü, Mahir Çayan Güngör, Recep Gökhan Sipahioğlu, Asim Demir, Yusuf Tunçer ve Aydın Gergin, 'silahlı terör örgütüne üye olma', '6136 sayılı Kanun'a muhalefet',

-Yusuf Beşirik ve Murat Özkan, 'silahlı terör örgütüne üye olma', 'örgüte bilerek ve isteyerek yardım etme',

-Fuat Turgut ve Satılmış Balkaş, ''silahlı terör örgütüne üye olma', 'Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'ne karşı silahlı isyana tahrik etme',

-Atilla Aksu, 'silahlı terör örgütüne üye olma'', ''örgüte bilerek ve isteyerek yardım etme'', ''görevi kötüye kullanma'',

-Ali Yiğit, 'suçu bildirmeme''.

Ayrıca, başka bir dava kapsamında tutuklu olan bu davanın tutuksuz sanıkları Sedat Peker ve Semih Tufan Gülaltay da ''silahlı terör örgütüne üye olmak''la suçlanıyor.

AA

cosinus78 27.07.2008 12:52:50
Geçen gün Cumhuriyet gazetesi "bu dava 20 yıl sürer" demiş. Bu bir göz dağı mı diye düşündüm, en büyük korkumuz da bu değil mi? Fatih altaylı da benzer bişey söylemişti. "Bu dava 10 yıl sürer, dava sonuca bağlanbdığında kimse neden açıldığını bile bilmeyecek" Altaylının kini gözdağı olarak görmüyorum tabi.

Ama hep böyle olmuyor mu? Temizeller, susurluk,şemdinli, umarım ergenekon davasının da akıbeti bunlar gibi olmaz.

nisan 28.07.2008 01:38:08
En gulunesi gerekce de atesli silah ve mermilerin izinsiz yurda sokulmasi...


Sayfa: 1 [ 2 ] 3