|
||
| Yanılıyorsunuz Sayın General Ben basit bir adamım. Onun için hayat anlayışım da gayet basit ve sadedir. Hatta o kadar sadedir ki bunu iki kurala indirgeyebilirim. Birincisi, herkes kendi hatasının bedelini kendi ödemelidir, başkasına ödetmemelidir. İkincisi de, kimse hak ettiğinden fazlasını almamalıdır. Bizim ordunun duruşuna da bu iki nedenle karşı çıkarım. Çünkü generallerimiz hatalarının bedelini bize, tüm halka ödetiyorlar. İkincisi, hak ettiklerinden fazlasını isteyerek siyasi bir güç olarak kalmak için gereksiz bir çaba gösteriyorlar. Önceki akşam televizyonda Kara Kuvvetleri Komutanı’nı gördüm. İsim vermeden, Neşe Düzel’in röportaj yaptığı emekli generalin iddialarını cevaplıyordu. Dağlıca baskınında “yönetim zaafı” yani bir “hata” olmadığını söylüyordu. Bir askeri karakol basılıyor, çatışma otuz altı saat sürüyor, 13 asker öldürülüyor, sekiz asker kaçırılıyor. Ve bu olayda bir “askeri hata” yok. Sanrım sayın general bu açıklamanın ne kadar dehşet verici olduğunun pek farkında değil. Bu olayda “askeri bir hata olmaması,” olmasından daha kötü çünkü. Hata varsa düzeltirsiniz. Ama “hata” olmadığı halde bir askeri karakol bu kadar rahat basılıyorsa, otuz altı saatlik çatışma sırasında yardım gitmiyorsa, on üç çocuğumuz öldürülüyor ve sekizi kaçırılıyorsa, o zaman yerleşik ve çok ciddi bir sorun var demektir. Ordunun bütün yapılanmasını, eğitimini, stratejisini yeniden gözden geçirmemiz gerekir. Bu baskın ülkeyi temelinden sarstı. Çok tehlikeli sokak gösterileri, öfke kabarmaları, intikam istekleri toplumun psikolojisini derinden yaraladı. Birçok kentte Kürtler saldırıya uğradı, Kürtlerin dükkânlarından, pazarlarından alış veriş yapılmaması için el ilanları dağıtıldı. Oradaki Amerikan ordusu ve peşmergelerle savaşmak ihtimalini de göze alarak Kuzey Irak’a girilmesi gündemimize oturdu. Operasyon hazırlığı nedeniyle birçok ülkeyi karşımıza aldık. Ülke ekonomisinin altüst olacağı, kalkınmanın duracağı, işsizliğin, fakirliğin artacağı gerçeği, “konu vatan olunca her şey teferruattır” cümlesiyle bize kabul ettirildi. Ve biz bütün geleceğimizi etkileyecek bir gelişmenin başlangıç noktası olan Dağlıca’da neler yaşandığını öğrenemedik. O kadar kalabalık bir grup nasıl fark edilmeden o karakolu sardı, o ağır silahlar nasıl kimse görmeden oralara çıkarıldı, otuz altı saat neden yardım gelmedi, sekiz asker nasıl esir düştü… Bilmiyoruz. Ve orgeneral bu trajedide bir “yönetim zaafı”, bir “hata” olmadığını söylüyor bize. O karakolda o kadar çocuk öldüyse bir ey yanlış yapıldı. Bize o yanlışı söyleyin o zaman. Kara Kuvvetleri Komutanı’nın buna erdiği cevap gerçekten şaşırtıcı. Aynen şunu söyledi, “yaptığımız incelemelerin sonuçlarını hiç kimseyle paylaşmak zorunda değiliz.” Yanılıyorsunuz sayın general. Hem de çok yanılıyorsunuz. “Hiç kimseyle paylaşmama” lüksüne sadece imparatorlar, krallar, padişahlar sahipti, onlar güçlerini ve “meşruiyetlerini” tanrıdan aldıklarını iddia ettikleri için kimseye hesap vermezlerdi. Ama onlar tarihe karıştılar. Artık herkes görevini kötü yaptığında toplumuna hesap vermek zorunda. Siz bir devlet görevlisisiniz. Meşruiyetinizi, gücünüzü, maaşınızı bu halktan alıyorsunuz. Bu halkın bütün geleceğini etkileyecek bir olay sizin görev alanınızda yaşandı. Sizin sorumluluğunuzda olan çocuklar öldü. Neşe Düzel’le konuşan emekli tümgeneral Pamukoğlu, bütün sorumluların en alttan en üste kadar yargılanmasını istiyor. Ben birilerinin yargılanmasını istediğim için söylemiyorum bunları, ceza verilmesi değil benim amacım. Ben, gerçekleri açıklamanızı istiyorum. Gerçekleri açıklamak zorunda olduğunuzu bilmenizi istiyorum. Padişahlıkla generalliği karıştırmamanızı istiyorum. Parlamentoya ve halka hesap vermekle yükümlü olduğunuzu fark etmenizi istiyorum. Bizim “efendilerimiz” değil, bizim “görevlilerimizsiniz”. Size görevi halk veriyor, siz de hesabı halka vereceksiniz. Dağlıca’da ne olduğunu anlatacaksınız. O çocuklar niye öldü, öğreneceğiz. Öğrenelim ki, bir daha çocuklar o kadar kolay ölmesin. Hataların “paylaşılmadan” kalacağına kimse güvenmesin, kimse o kadar kolay hata yapmasın. Konuşmanızda, sizinle aynı görüşte olduğum bir bölüm de vardı. “Kuzey Irak’a gidelim,” “saldıralım,” “uçakları gönderelim Kürtlerin camlarını kıralım” diye tutturan “savaşkan” Türk basınına sizi ve politikacıları biraz rahat bırakmasını söylüyordunuz. Bu ölüm ve savaş merakları çok can sıkıcı, haklısınız. Ama onları bu hale kim getirdi? Başbakana, hükümete, parlamentoya bilgi vermek, öneride bulunmak yerine basın toplantısı düzenleyip, “sınır ötesi operasyon yapmalıyız” diye fikrini önce basınla paylaşan Genelkurmay Başkanının da bir payı olabilir mi acaba bu durumda? Sanırım herkesin görev alanlarına dönmesi, mesleklerini evrensel ölçüler içinde gerçekleştirmesi, hataların ortaya çıkarılması ve halka hesap verilmesi hepimizin hayatını daha kolaylaştıracak. Bir de bunu düşünün isterseniz. Taraf Gazetesi, 17 Kasım 2007 ahmet altan... |
||
|
||
| Bu yazıyı kaleme alan yazar çok önemli bir ayrıntıyı ıskalamış! Orduda sadece ve sadece iki kural vardır: 1= Komutan daima haklıdır. 2= Komutanın yanıldığı durumlarda 1. madde geçerlidir. Sonra demişki '' Sanırım herkesin görev alanlarına dönmesi, mesleklerini evrensel ölçüler içinde gerçekleştirmesi, hataların ortaya çıkarılması ve halka hesap verilmesi hepimizin hayatını daha kolaylaştıracak.'' ve bunuda Genelkurmay başkanına hitaben yazmış. İşte bir ıska daha; Dünyanın hiçbir yerinde askerin hedefi toplumu rahat yaşatmak olmamıştırki zaten, aksine toplumu daima germektedir askerin çıkarı, sonra hesap vermek diye bişey mümkünmü? askeri açıdan, mesela aklıma hemen bir örnek geldi. Yanılmıyorsam 80 li yılların sonlarına doğru doğuda Askerler ve PKK arasında çatışmaların sıkça yaşandığı günlerde bir Yüzbaşı, PKK işbirlikçiliği ile suçladığı köylüleri köy meydanında falakaya yatırmış ve ağızlarına avuç avuç bok (evet yanlış okumadınız insan boku üstelik) koyarak yemeye zorlamış, yemeyenleride gözünü kırpmadan vurmuştu, Askerler bunun için hesap verdimi? hayır. Yine bir çatışmada ölü ele geçirilen bir PKK lı Tankların arkasına bağlanarak dağ, bayrı demeden yerlerde sürüklenerek parçalanmıştı, bunun hesabını verdimi asker? hayır, köyleri yakılan, sebepsiz öldürülen ve sürgün edilenler için hesap verdimi ordu? hayır, yahu binlerce insanın katili Kenan Evren hesap verdimiki Orduda hesap versin!!! |
||
|
||
| Çok haklısın akrep... Asker sadece işine geleni yapar ve hesap vermez. Yazındaki ironinin de farkındayım. Yine de sormak istiyorum; "asker hesap vermez" diyerek biz de susmalı mıyız yani? Nerde kaldı "birey olma" hakkımız? Hep "nasıl olsa bir şey değişmez bu ülkede" düşüncesiyle sessiz kaldığımız için değil mi meydanlardaki başıbozuklukları yaşamamız? Taraf Gazetesi birtakım sorular sormuş ve bize düşen de bu soruların yanıtlarını muhataplarından alabilmek için takipte olmak ve hakkımız olan yeni sorular yöneltmek onlara. Bugün emekli bir general hata yapıldığını söylüyor, Genel Kurmay Bşk. onu yalanlıyorken, yarın çocuklarımızın karşısında, görevdeki komutanın hata yaptıklarında bunu itiraf edebilmesi için sormalıyız, hesap istemeliyiz... Yanıtlarının verilmeyeceğini ya da uyutma politikası güdülerek yalan söyleneceğini bilsek de soracağız... Yarınımızı düşünerek bunu yapmak boynumuzun borcu... |
||
|
||
| Kesinlikle katılıyorum fikirlerine asya, ama ne yalan söyleyeyim bu konuda yani '' Askerin Hesap Vermesi'' meselesinde tamamen karamsarım. İster istemez Demokratik çıkışlar veya açılımlar Ordunun içindede olacaktır ama bunun '' Hesap Sorma yada Verme'' aşamasına gelmesini ummak benim için şu şartlarda biraz fazla iyimserlik olur. Devletin Ordudan sonraki en büyük kolluk gücü olan Polis dahi bu kadar göz önünde olmasına rağmen, bu kadar alenen katletmesine yada işkence yapmasına rağmen yeterince hesap vermezken çok daha koruğan ve ketum bir yapı içeren, üst'ün emrini Tanrı emri gibi gören Ordu'nun hesap vermesi benim hayat süremde pek denk gelebileceğimi düşünmediğim bir olğu. ''Yanıtlarının verilmeyeceğini ya da uyutma politikası güdülerek yalan söyleneceğini bilsek de soracağız... Yarınımızı düşünerek bunu yapmak boynumuzun borcu...'' demişsin. Temennilerine tamamen katılıyorum ve bu düşüncelerini hiç çıkarsız ve umarsız sadece insan olmanın gereği olduğunu biliyorum. |
||
|
||
| İş karamsarlık-iyimserlik konusuna gelirse durumumuz harap... O zaman ölelim daha iyi akrep, nasıl olsa bu düzen böyle gelmiş böyle gidecek... Ben yukarıda anlattıklarımı yazarken çok mu iyimserim sence? Hayır arkadaşım, çok karamsarım, düşündüğünden daha çok... Ama karamsarlığımın sorumluluğumu engallememesi için de ayrıca çaba gösteriyorum, aksi halde adım atamayacağımı biliyorum çünkü. Polislerden söz ediyorsun, bak yine iyimser bulacaksın belki beni ama, şöyle düşünüyorum: Ben kendimi bildim bileli (ki bu oldukça uzun bir süre) polisin yanlış eylemlerinden hep haberdar oldum. Bu olaylarda sessiz kalan yığınlardan da... Ama şimdi yavaş yavaş onların da eylemleri sorgulanmaya başladı. Mahkemelerimiz yetersiz kalınca AİHM devreye sokuluyor artık. Çok yavaş gitse de (öylesine yavaş ki, hareketin farkına varamıyoruz bile) bir şeyler düzeliyor, düzelecek ve düzelmek zorunda... Yeter ki bizler, yurttaş-birey olma bilinciyle doğru yapılanların yanında, yanlışların karşısında yerimizi alıp, sesimizi çıkaralım... |
||
|
||
| Türkiyede vatanseverlik den ziyade bir Askeri kahramanlık ideolojisi güdülür. Yıllardır halk anketlerinde öne çıkan,halk en çok orduya güveniyor dayatması da meşhurdur. Ancak en faşisti de içinde olmak üzere hiç bir sivil iktidar tarafından kabul görmeyen, 80 darbesinin hem biçimsel olarak pratiğe geçiş biçimi hem de sonuçları açısından pratikrte yargının konusu olduğu görülmemiştir. Şu anda öyle bir oyun oynanmaktadır ki,mevcut iktidarın rejim tehditi olarak algılanmasının da yardımıyla, Türk ordusu kendi eksiklerini daha da görünmez kılmaz gösterme çabası için durmadan yeni olanaklar bulmaktadır. İki ucu boklu değnek misali ordu ne eleştirilebilmektedir ne de savunulabilir. Eleştirilirse her türlü şeriat yanlısı gruplar ve ayrılıkçı kesim sesini yükseltmekte, eleştirilmezse de ideolojik devlet baskısı artırılmaktadır. Bugüne dek ordu mensupları hakkında hiç bir dava,yolsuzluk, usulsüzlük olmamasının nedeni ordunun dürüstlüğü olarak algılatılmak istense de objektif bir bakış açısıyla ordu yönetiminin kendi adaletini de kendi sağlaması çelişkisi gözlerden saklanmıştır. Türk ordusu laik düzeni korumak adı altında her türlü yasal dayatmadan kendini soyutlamış, devlet içinde devlet görüntüsü çizmiştir. Televizyonlara yansımayan güncel gerçeklerden birinden örnek verelim,ordu mensubu bir er in dahi dokunulmazlığı olanlar dışında herkesi tutuklama yetkisi bulunan polis tarafından kışla dışında yaptığı eylemlerden dolayı bile tutuklama yetkisi uygulamada bulunmaz. Bugüne dek hiç bir dava açılan şüpheli rütbeliler yoktur, dava açılabilmesinin koşulu ordudan atılmaktır. Oysa işin içinde bulunan mesleği orduda çalışmak olan ordu memuriyeti assubaylar da bilmektedir ki emir komuta zinciri nedeniyle en büyük usulsüzlükler de burada gerçekleşebilmektedir. (Kendisi Kenan Evren yanlısı düşünen, muhafazakar devletçi, orducu, sağ görüşlü bir assubay olan ve 80 darbesinde de görevli olan dedemden duymuştum bunu bizzat.) Daha başka burada ayrıntıları açıklanamayacak olan askerlik görevi sırasında uygulamadaki sorunlardan bahseden, doğuda görev almış arkadaşlarım da özellikle PKK konusunda hiç bir şeyin tam da göründüğü gibi olmadığını belirtmek gerekir. Örneğin resmi olarak kesinlikle yalanlanacak olan ve gerekli kontrolün sağlanamadığı noktalarda terör örgütü ile lokal antlaşmalar bile sözkonusudur. Özellikle bazı bölgelerde operasyon ve savaş sürekli olmadığı takdirde ordunun güvenliğini sağlayamayacağı stratejik karakollar mevcuttur. Bu noktada ise terör örgütü ile lokal ateşkeslerle güvenlik sağlanmakta, daha doğrusu yasadışı örgüt kovuşturulmamakta ve bölgedeki varlığına izin verilmekte ancak karakola saldırı da yapılmamaktadır. Devlet içinde devlet yapısıyla,susurluk vakasında görüldüğü şekilde devletin mafya ile anlaşmalı olduğu durumların ordudaki yansıması bu şekildedir. Bunun hiç olmadığını düşünmek, sadece idealistlere has bir iyimserliktir. Bürokratik yapısı ile ordunun tamamen ak kaşık olduğu düşüncesi ise daha da mantıksızdır; çünkü örneğin taraflı medya bile orduyu dışardan gözetleyemez. Genel olarak bu durumu ordunun yapısal bir sorunu olarak Tüm dünyaya özgü görebilsek de. Kürt-Türk gerginliği her durumda Türk ordusunun lehine olarak Türk halkının da milliyetçi duyguları vasıtasıyla kendini aklayabilmektedir. Bu eleştiriler derinleştirilip, ordunun bakanlıklara bağlanarak denetlenmesi ve meclis dışında karar mekanizması ve siyaset gütmesi tamamen elinden alınması teoride mümkün görünse de maalesef Türk halkı rejim tehditi ve iç savaş korkusu yanında genel olarak da bürokratik devlet ve sivil iktidarların yolsuzlukları dolayısıyla meclise de güvenmez. Yani burada orduyu eleştirenlere denilse ki meclis orduyu denetlemeli; ozaman da AKP nedeniyle bunu istemezler. Yarın da CHP nedeniyle öbürgün TKP, MHP, ÇÇP(Çok Çalışan Parti), BNN (Bilmem Ne Partisi), vs vs. nedeniyle istemezler. Halk ın ne istediği belli olmadığından, daha çok insan şanssızlığı ve bunu destekleyen etnik,ideolojik,düşünsel kimliği nedeniyle kurban durumuna düşecektir. (Burada etnik şanssızlıktan değil,şansızlığın yanındaki artı bir de etnik kimlik kast edilmiştir) Bu insanlar neyi neye karşı korumayı istemekte ve nasıl yaşamak istemektedir? Seçim sonuçlarında da ve seçime girebilen partilerden de anlaşıldığı gibi bu konudaki avanaklıklarının sonucu yukarıdaki askerler vasıtasıyla varolan usulsüzlük ve bozuklarla birlikte belirti vermektedir. Bence. |
||