SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => İç Politika

Konu: iki de türk büyüğü

Sayfa: [ 1 ]

05.02.2008 14:59:56
İKİ DE TÜRK BÜYÜĞÜ (II)
 Doğu Perinçek ile hukukumuz
12 Eylül 1980 öncesine kadar uzanır.

Ben 1970'lerden beri o-nu tanırım.

Ama
 
1979'da Perinçek‘in redaktörlüğünde yayınlanan

Aydınlık Gazetesi beni ihbar
edince karşı karşıya geldik.....

O tarihlerde ben D.Bakır‘da idim. Özgürlük Yolu
çevresinden kopan bir Grupla görüşür, parkta oturur, tartışırdım. Bir gün
parkın kapısından içeri girip arkadaşlarımın oturduğu masaya doğru gidiyordum;
herkesin bana bakıp gülümsediğini gördüm.
„Hayırdır arkadaşlar bir şey mi oldu?" dedim. Bir arkadaş elindeki Aydınlık
gazetesini bana uzattı. Manşete baktım: "Tilki Selim Diyarbakır'da!" Hala bir
şey anlamamıştım. Bir sandalye çektim; oturdum ve gazetenin haberini okumaya
başladım:




"Doğu ve Güneydoğu'da
pek çok cinayetin sorumlusu Selim Çürükkaya ellerini kollarını sallayarak
Diyarbakır'da dolaşıyor." Bu cümleyi okuyunca arkadaşlarımın neden bana bakıp
gülümsediklerini yeni anladım ve gazeteyi elime alarak "Haydi bana eyvallah"
dedim; parktan ayrıldım. Bu olaydan sonra yakalandığım 1 Mayıs 1980 gününe
kadar Diyarbakır'da illegal yaşamaya başladım.




Gazetedeki haberin
doğru olan tek tarafı benim D.Bakır'da ellerimi kollarımı sallayıp dolaşmamdı.
Gerçekten hiç bir cinayetin faili değildim. Nitekim Doğu beyin çok güvendiği
Türk ordusu bu haberden bir yıl sonra darbe yaptı. Ve ben bu ordunun emrinde
çalışan mahkemelerde yargılandım. Beni cinayetten sorumlu tutamadılar. Örgüt
üyesi olduğumu tesbit ettiler. Türk Ceza Kanunun 168. maddesi gereğince o-nbeş
yıl hapis cezasına çaptırdılar. Bunu yeterli görmemiş olacaklar ki "şiddetli
siyasi savunma yaptığımdan" dolayı, sekiz yıl daha eklediler. Ama yargıtay
yüksek daireler kurulu mahkemenin verdiği bu karları bozdu, sadece örgütün
sempatizanı olduğum gerekçesiyle bana hafif bir ceza verdi.

Öyle anlaşılıyor ki demokrasinin, insan haklarının ve hukukun katili
sıkıyönetim mahkemeleri bile Doğu bey gibi, beni cinayet işlemekle suçlayamadı.
Ama Türk cuntası beni tutukladığı gibi Doğu‘yu da tutukladı.




Aradan yıllar geçti.
Biz, o-nlar gibi duvarlar arasında boyun eğmedik; bize işkence yapanlara
yalvarmadık: "Biz de sizin gibi düşünüyoruz, niye bizi tutukladınız?" demedik.




İşkenceye, zulme,
zorbalığa karşı direndik. Mahkeme salonlarında sömürgeciliği yargıladık. Bizi
çevreleyen bütün duvarları "yıktık" sesimizi halkımıza ve insanlığa duyurduk.
Ve yankı buldu sesimiz; Eruh'tan Şemdinli'den. Ailelerimiz sokaklara döküldü;
açlık grevlerine yattılar o-nar-onar, yüzer-yüzer!




Ama o-nları
barındırması gereken partiler, sendikalar, insani kuruluşlar korkudan
kapılarına kilit vurdular. Bir camilerin, bir de başını Doğu Perinçek‘in
çektiği partinin kapıları açıktı. Kimimizi ihbar edip yakalatan, kimimizi
illegal duruma düşüren Perinçek ve arkadaşları, bu kez işkencelere karşı
direnen ailelerimize partilerinin kapılarını açıyorlardı. Bu bir pişmanlık
belirtisi miydi? Yoksa oynanan bir oyunun başka bir sahnesi miydi? Onu ileride
anlayacağız!




Doğu Perinçek ile ilk
doğrudan temasım 1989 tarihinde Ceyhan Cezaevi'ndeyken oldu. Bekaa‘ya gitmiş,

dergisinde bir yazı dizisi başlatmıştı. Derginin sonraki sayısında dizi yazıyı
durdurmuş, bana ve Mustafa Karasu‘ya şu haberi ulaştırmıştı: "Bekaa‘ya gittim,
bana ajan olarak gösterilenlerle konuştum. Türkiyeye döndüm. Araştırma yaptım,
tutuklanan kişilerden hiçbiri ajan değildir. Bize yalan söylendi. Bu konuda Apo‘ya
da mektup yazdım. Haberiniz olsun!"




Biz içerdekiler Apo
ile Doğu‘nun dışarda ne dolaplar çevirdiğini bilmiyorduk. Ama 2000‘e doğru
dergisinin yaptığı yayınları ve İşçi Partisi'nin kapılarını ailelerimize
açmasını olumlu buluyorduk. Geçmişte bize yapılan haksızlıkları unutmaya
hazırdık.




27 Nisan 1991 günü
Bartın Cezaevi'nden tahliye olup İstanbul‘a gittim. Ki bu tarihlerde Türkiye´de
iki, Avrupa‘da bir kitabım, birçok dergi ve gazetede o-nlarca makalem
yayınlanmıştı. Yani kitaplarımı okuyan Doğu Perinçek artık beni yakından
tanıyordu. Yeni Ülke gazetesinin başına geçtiğimi öğrenince telefonla beni
aramış, geçmiş olsun dileğinde bulunmuş ve beni evine davet etmişti.




"Oniki yıl önce ihbar
ettiğin adamı, o-niki yıl sonra misafir olarak evine davet et!"




Yanıma  Yeni Ülke gazetesinin sahibini, İnsan Hakları
Derneğinden iki kişiyi alarak, birlikte Perinçek‘in evine gittim. Bizi çok
sıcak karşıladı. Karşılıklı kahvelerimizi içerek sohbet ettik. Bir ara gözlerim
"Aydınlık" gazetesinin arşivine takıldı:"Doğu bey bir bakabilir miyim?" diye
sordum. O da: "Selim bey, eski defterleri karıştırmazsak daha iyi olur" diyerek
güldü. Lafı dolaştırıp yeni kuralan HDP‘e getirdi: "Bu partiyi kuranlar Amerika
yanlısı Kürtlerdir, siz gelin bunlara destek vermeyin, biz bizim partide
birlikte çalışalım" dedi. Bende:




"Siz her taşın altında
 
Amerika ararsınız; bu sizin fobiniz" deyince, konuyu değiştirdi.




Geçmiş gelecek her
şeyi tartıştık. Bekaa filmlerini izledik; derken sabah oldu. Yani o gece Şule Hanım
da dahil, hiç birimiz uyuyamadık.




Aradan bir kaç gün
geçti. Doğu Perinçek tekrar beni aradı:




"Selim bey önemli bir
mevzuu için sizinle görüşmem gerekiyor. Ya ben Yeni Ülke'ye geleyim ya da siz
bizim derginin bürosuna kadar gelebilir misiniz?" dedi. Gazetemize yakın olan
2000‚e doğru dergisinin bürosuna gittim. Beni Doğu´nun özel odasına aldılar.
Hoş geldinden sonra karşılıklı oturduk. Hal hatır sorduk. Nazikce karşılık
verdim. Çekmecesinden bir zarf çıkarttı. Zarfı açtı; içinde beş adet fotoğraf
vardı:




„Selim Bey, bunlar
benle Öcalan`ın Bekaa'da çekilmiş fotoğraflarımızdır. Bu fotograflar dün Milli
İstihbarat Teşkilatı tarafından, İstanbul'daki bütün gazetelerin bürolarına
gönderilmiş. Yanılmıyorsam sizin gazeteyede gelmiş" dedi.




Evet aynı
fotoğraflardan beş adet bizim gazeteyede postalanmıştı. Doğu Bey, bununla
yetinmedi, çekmecesinden bir zarf daha çıkardı. O-nun içinde çok sayıda
fotoğraf vardı. İçinden beş tane seçti:




 „Bakın Selim Bey, bu fotograflardan birer adet
bende, birer adet de Öcalan'daydı. Benimkiler burada! Size göre bunların bir
nüshası Mit'in eline nasıl geçti?"




Gülümsedim: „Doğu Bey,
bir nüshası sizde, bir nüshası     o-nda
ise ve başka nüshası yok ise ikinizden birisi vermiştir" dedim. O da gülümsedi...




Bürodan ayrıldım.
Köyüme gittim, beş gün sonra İstanbul‘a geri döndüm. Doğu Bey geldiğimi duyunca
beni tekrar aradı. Bu kez ben o-nu Yeni Ülke gazetesinin bürosuna çağırdım.
Geldi; ikimiz yalnız bir odadaydık; yine çantasını açtı:




„Biliyor musun bu gece
Mehmet Şener bana telefon açtı. Her ne kadar telefonlar dinleniyor dedimse de,
konuştu, ben de not aldım." Notlarını okumaya başladı. Bitirince: „Sen ne
düşünüyorsun?" Dedi, bende: „Konu hakkında yeterince bilgi sahibi olamadığım
için şu anda bir şey diyemem ama araştırırım" dedim.




 Doğu Beyle vedalaştık. Ben Bekaa‘ya gittim.
Orada Öcalan‘la (Apo'nun Ayetleri‘nde www.newroz.net/aa) izah ettiğim gibi karşı
karşıya
geldik. Bunu duyan Doğu Perinçek 2000'e doğru dergisinde benim ile Sakine
Cansız‘ın Öcalan tarafından idam edilmek üzere olduğumuzu yazmıştı. Bu yazı
Öcalan‘ı köşeye sıkıştırdığından bana „git Doğu‘ya, ben tutuklu değilim diye
telefon aç" dedi. Ve ben aynısını yapmak zorunda kaldım.




Doğu ile son
görüşmemiz Almanya'da olmuştu. Apo'nun Ayetleri'nin Türkçe baskısı yapılmıştı.
Ben de Köln'de bir kitapçıyı aradım. Kitabı satıp satmayacağını öğrenmeye
çalıştım. Doğu'nun arkadaşı olan bu kitapçı "yahu kardeşim kitabevimi
bombalatırmak mı istiyorsun?" dedi. Hemen ardından telefon numaramı istedi,
verdim.




Aradan ne kadar zaman
geçmişti bilemiyorum. Ben İsviçre'de Longo Mayi'nin çiftliğindeydim. Doğu
aradı: "Frankfurt'tayım; kitabın Türkiye baskısı için gel görüşelim" dedi.




Durumu Longo Mayi
yöneticilerine anlattım. Bize bir araba ve iki kişi verdiler; ben ve eşim
Frankfurt'ta bize verilen adrese gittik. Doğu'nun arkadaşının evinde kaldık.
Longo Mayi'nin adamları geri döndüler.




Akşam Doğu geldi.
Sohbet ettik. Kitap hakkında şunları söyledi:




"Benle Şule Hanım
birlikte okuduk. O okuduğunda ben ağlıyordum, ben okuduğumda o ağlıyordu;
korkunç bir durum. Yalnız şu Stalin eleştirilerini çıkarırsanız, Kaynak
Yayınları'nda yayınlayabiliriz. Türkiye solu da kitaba cephe alsın istemiyorum"
dedi.




Kitapta hiç bir
değişikliği kabul etmeyeceğimi, redaktesi bozuk olduğundan sadece redakteye razı
olacağımı, Kaynak Yayınları'nda olduğu gibi yayınlanırsa kabul edeceğimi
söyledim. Uyumadan önce bana bir tavsiyesi oldu; o-nuda burada yazmadan
geçemiyeceğim:




"Seni nasıl öldürtecek
biliyor musun?" diye sordu.
"Nasıl?"




"Birisini
 
MADİYA
 
görevlendirecek, sonra hain ilan edecek ve bu adam senin yanına gelecek; seni öldürecek!
Kendine dikkat et!"




"Ben bu taktiği
biliyorum, sağolun" dedim.




Sabah uyandık;
kahvaltımızı yaptık. Hazırlandık ayrılacağız.




Doğu: "Bir dakika siz nereye
ve neyle gideceksiniz?"




" Trenle, Köln‘e "




"Delirmişsin sen, ne yaptığını biliyor musun? Hayır imkansız! Buna
müsaade edemem!" dedi.




Arkadaşının kulağına
bir şeyler fısıldadı. Arkadaşı beklememizi istedi; dışarı çıktı, bir müddet
sonra geri döndü. Belinde iki adet 14'lü tabanca vardı. Birini Doğu‘ya verdi.
Doğu 14'lü tabancayı beline takınca "haydi çıkalım" dedi. Dışarda bekleyen
mercedes otomobile bindik, Köln‘e kadar bizi götürdü; istediğimiz adrese
bırakarak geri döndüler. Yani allah razı olsun Doğu Bey zor dönemde korumalığımı
da tabancayla yapmıştır!




Bu bölümü geçiyorum.
Doğu Türkiyeye döndükten bir ay sonra telefonla aradı. "Kitabın Kaynak
Yayınları'nda basılması için parti olarak görüştüklerini, arkadaşlarının
basarsak bizden çok adam öldüreceklerini, eğer kabul edersem Kaynak
Yayınları'nda değil, korsan basabileceklerini" söyledi. Bu öneriyi kabul
etmedim. "Benim her şeyim açık, arkasında kimin olduğu belli olmayan korsan bir
yayınevinde kitabı bastırmayacağımı" söyledim. "Tamam" dedi vedalaştık.




Ama korsanların kitabı
çoğaltıp dağıttıklarını çok sonraları duydum. Bunun üzerine Doğu ile
ilişkilerim tam olarak koptu. Ne ben o-nu artık sordum ne de o beni! Gel zaman
git zaman Abdullah İmralı'ya gitti; Kemalist oldu. Doğu ile aynı makamdan
çalmaya başladı. Bir baktım ki Doğu Aydınlık gazetesinde yine beni manşete
çıkarmış: "Almanya Selim Çürükkaya‘yı koruyor ve Apo‘nun yerine hazırlıyor!"

Hayatında beline silah takıp hiç birini korumayan Doğu, beni silahla korudu,
ama işi Almanya‘nın üzerine attı.

Çünkü makamını Apo‘ya uydurmak zorundaydı. Orkestra Şefi öyle istiyordu!


Sayfa: [ 1 ]