|
||
| Ben 'İçe dönün!’ dediğimde bu orada seni bekleyen birini bulacağın anlamına gelmiyor. Tam tersine daha çok içe döndükçe, egon git gide daha da azalır. Sen varsındır ama o ben olma hissi git gide yok olur. İçinde bu ben yoktur ama bu olmadığın anlamına gelmez. Saf halinle orada olduğun, kimseye kıyasla değil, yalnızca kendin olarak, herhangi bir bağlamda değil, mutlak kendi başınalığınla olduğun anlamına gelir. Hayatımız boyunca bir ego, bir ben olarak var olduğumuzdan, bu benin yok olması doğal olarak bir korku ve kaçma hissi yaratır. Bu doğal olsa da doğru değildir. Bu korkunun, karanlığın, endişenin, gerginliğin içine girmelisin çünkü ben ölmekte. Şu ana dek hep onunla özdeşleşmiş olduğundan sen de ölüyorsun gibi gelecek. Ama tek bir noktayı göz önünde tut: sen bu korkuyu ve benin yok oluşunu, gerginliği, karanlığı, hiç kimse olmama durumunu izliyorsun. 0 izleyici sensin. İçe dönmek bu tanığı mutlak saflığında, hiçbir şeyle kirletilmemiş haliyle, hiçbir şeyi yansıtmamakta olan saf bir ayna gibi bulmaktır. Aynalar düşünebilseydi iyi ki düşünemiyorlar— ve birileri sürekli onlara bakarak büyütülselerdi, kim olduklarıyla ilgili bir fikir edinirlerdi. Ve yıllarca hep birini yansıttıktan sonra kendileriyle ilgili belli bir imaj yaratmış olurlardı; yansıtıcı oldukları imajı. Bir gün aynada hiç kimsenin yansımadığını gözünde canlandırmaya çalış. Ayna korkuya kapılacaktır. Ayna derin bir boşluğa düşüyormuş hissine kapılacaktır, karanlık, kasvetsiz, var olmanın mevcut olmadığı bir yer; o kimdir? Kimse aynaya bakmadığı için kimliği yok olmuştur. Ayna değişmemiştir, aslında ayna saftır. Ama bu saflıkla daha önce hiç karşılaşmamıştır; kimse onu bu saflıkla tanıştırmamıştır. Meditasyon seni kendi saflığına taşır. Senin saflığın tanıklık etmek, izlemek, farkında olmaktır. “Bu izleyici kim?” diye değil, “Orada kimseyi bulamıyorum” diye soruyorsun. Bulamayan kim? İşte o sensin. Hiçliği bulacaksın, içinde hiçbir şeyin yansımadığını göreceksin; boşluğu bulacaksın. Dikkatini nesneye değil kendi öznelliğine vermen gerek. Kesin olan bir şey var: tanık orada ve bu içsel yolculuğa bu tanığı bulmak için, varlığının saf aynasını bulmak için çıkılıyor. “Meditasyonlarım esnasında git gide daha çok içime bakmaya çalıştıkça çoğu zaman orada kimsenin olmadığını hissediyorum.” diyorsun. Ama orada hiç kimse olmadığını bulanın sen olduğunun farkında değilsin. Ama sensin! Orada kendini başka biri olarak bulacağını mı sanıyorsun? Orada sana, “Merhaba Shivam Anette, nasılsın?” diyecek birini bulacağını mı sanıyorsun? Asıl bu seni korkuturdu, “Aman Tanrım! Bir değil iki kişiyim!” Orada kimsenin olmadığına dair hissin tamamen doğru bir his. Doğru yoldasın. Yalnızca hala orada olduğunu ve izlediğini görmeye devam et. Tüm bunlar nesnelerdir; bu hiç kimse, bu karanlık, korku, gerilim... “Bu sonsuz bir kara deliğin içine düşmek gibi bir şey. Bu yüzden çok geriliyorum ve kaçmak istiyorum” Tüm bunları izle. Bunlar hep senin eski alışkanlıkların. Kendi derinliklerinde hiç bulunmadın bu yüzden tanışmadığın, bilmediğin şeylerden korkuyorsun. Hep dolanıp durdun ama bu dışarıdaydı ve içindeki evinin yolunu bile unuttun. Başlangıçta bu sana ucu bucağı olmayan bir boşluk gibi görünecektir. Ona izin ver. Karanlığın da kendine has bir güzelliği vardır. Karanlık derin ve sessizdir: tadını çıkar! Ondan kaçmaya hiç gerek yok. “İçimde bir ben yoksa o zaman kimi seveceğim?” Kesinlikle kimsenin içinde bir ben yoktur. Ama bundan çok daha önemli bir şey var: senin oluşun, varlığın, saf var oluşun . Sen ona ben diyorsun çünkü dışarıda böyle bir referansa ihtiyacın var. Hiç küçük bebekleri izledin mi? Başlangıçta kendilerinden isimleriyle bahsederler, “Johnny acıktı’ gibi. Onların yaptığı çok daha doğrudur. Ama bir toplumun içinde bu delilik gibi görünür. “Johnny mi acıktı? Neden ben acıktım demiyorsun?” “Johnny” dendiğinde acıkan bir başkasıymış hissi uyandırır. Johnny senin başkaları tarafından kullanılması gereken ismindir. Bu ismi kendinden bahsederken sen kullanamazsın. Kendinden bahsederken ismini değil “ben” i kullanman gerekir. Bu Thomas Alva Edison’un başına gelmiştir. 0 en büyük mucitlerden biriydi, bin tane şey icat etmişti. Onun icat etmemiş olduğu bir şey bulmak zordur. 0 kadar saygı görüyordu ki kimse ona adıyla hitap etmiyordu. Meslektaşları kendisine profesör, Öğrencileri ise efendim diyordu ve tabi kendisi de adını kullanmıyordu. Sonra birinci dünya savaşı başladı ve insanlar ilk yiyecek kuyruklarıyla tanıştı. Edison da kuyruğa girdi ve sıra ona gelince memur, “Thomas Alva Edison kim?” diye bağırdı. Edison da sağa sola baktı, neredeydi bu Thomas Alva Edison? Memurun aklı karışmıştı çünkü elindeki numaraya göre bu önündeki adam o olmalıydı. Tüm kuyruğun da aklı karışmıştı. Herkes birbirine bakıyordu.Sonunda kuyruğun en sonlarından bir adam, “Bayım hatırladığım kadarıyla sizi daha önce görmüştüm. Thomas Alva Edison sizsiniz” dedi. “Edison yanıt verdi, “Siz öyle diyorsanız öyledir.” Memur, “Deli misin nesin?” diye söylendi. 0 da, “Deli değilim” diye yanıt verdi. “Ama bu ismi neredeyse otuz yıldır duymamıştım. Unutmuşum. Kimse beni böyle çağırmıyor. Babam ben küçükken ölmüştü. Annem de öldü. Bu artık çok uzaklarda kalmış bir anı gibi. Thomas Alva Edison gibi bir ismim olduğunu hatırlıyorum ama otuz yıldır bu ismi duymadım. 0 adamın beni tanıması iyi oldu; yoksa tek başıma bu ismi çıkaramayacaktım.” Bu seyrek bir vakadır ama otuz yıl, özellikle de Edison gibi yaratıcı bir adam için çok uzun bir zamandır. Onun otuz yılı bizim üç yüz yılımıza denktir. Başka kimselere ismiyle, kendine ise ben diye hitap etmek sadece sosyal bir buluştur. Ama içinde başka biri yoktur. ve başka biri gittiğinde o ben de gider. Ama endişeye hiç gerek yok. Benini bulamayacaksın ama daha büyük bır şey bulacaksın: var oluşunu, varlığını... Ben “Kendini sev” dediğimde bu hiç içlerine dönmemiş kişilere yöneliktir çünkü onlar yalnızca ikiliğin dilinden anlarlar. Kendini sev, kendini seven ve sevilen diye ikiye böl demektir. Bunu düşünmemiş olabilirsin ama içine döndüğünde kendini sevmezsin, sevgi sen olursun. Sevgi denen enerji sen olursun. Sevgiyle dolarsın, sevgi yayarsın. Sevgi senin yaydığın koku olur. İçinde ismin yok, egon yok. İçinde saf var oluştan ibaretsin ve o saf var oluşun içinden sevginin aroması yükseliyor. O S H O
Hiç doğmadı, hiç ölmedi. Sadece dünya denen bu gezegeni, 1931-1990 yılları arasında ziyaret etti. |
||
|
||
| iç e dönmek .. iç ve dış dediğinin aslında bir oldugunu bulmak.. bir gayrı var ..dediğinin aslında sen oldugunu anlamak için gereklidir.. yanılmıyorsam mesnevideydi... hazineyi ararken yayı çok germemek.. şu misladen yola çıkılarak.. hazine arayana aradıgı hazine bir ok atımı yerdedir ..denir oda yayı gerdikce okun düşdügü yerde ahzineyi arar..ama bulamaz.. her defasında dahada ileri atmak için yayı gerer.. sonunda yay elinden kayar ok bulundugu yere düşer.. düşdüğü yeri kazarki hazine ayaklarının altındaymış... biz o yay a benzeyen fikrimizi uzaklara atarız... |
||
|
||
| İç'i bilmek İç'e girmek İç'i görmek İç'i yaşamak ... Bir çiçek; filizlendi, tomurcuklandı, renk verdi çiçek açtı, mevsimi geçti, kurudu... İç'ten yaşadı, İç'e dönmedi... Bir ağaç; fidan iken, kök saldı toprağın derinliğine, yaprak iken dal oldu gökyüzüne, çiçek açtı meyve, yemiş verdi, susuz kaldı, ayaz yedi, dal kırıldı, gövde acıdı; kurudu Toprakta, havada yaşadı, İç'e dönmedi... Denizler, ırmaklar, kaynak suları; dağların, kayaların, bağrından dışa doğru çıktılar, hep dış'a doğru hareket ettiler, buldukları İç'leri doldurup tekrar dış'a doğru rücu ettiler. kaynakları kuruduğunda, geri dönmediler, kaldıkları yerde buhar oldular... Heeeeyyy insansoyu sen! İç'i bilirsin İç'e girersin İç'i görürsün İç'i yaşarsın Ama; İç'e dönemessin!.. |
||
|
||
| Yengo Usata dedi ki: "Yerden bir toz parçacığı kalkıyor ve bütün yeryüzü onun içinde; bir çiçek açıyor, bütün evren de onunla birlikte açılıyor. Ama yerden toz kalkmamışsa, çiçek açmamışsa gözlerimi nereye yönelteyim ? Onun için derler ki, bir yumak ipliği kesince bir kesişte hepsini ikiye bölmüş olursun; yumağı boyaya batıracak olsan, bütün iplikleri birden aynı renge boyarsın. Bunun gibi seni bağlayan bütün bağlardan sıyır kendini, onları kopar, paramparça et. Ama kendi içindeki zenginliklerle ilişkini koparma. Ancak bu yolla yüksekle alçak, evrensel bir uyum içinde ve ileridekiyle gerideki arasında bir ayırım olmadan her biri tam bir yetkinlik, eksiksizlikle, kendilerini açıklamış olurlar." | ||
|
||
| Ah Yengo Usata... Yere toz düşmemişse evren nerede? Evren yoksa gözlerin niye baksın... Oysa yumak ipliğini boyamak kolay fakat, iplik olmamış koç'ları koç salımında boyamak zor... Sorun hayattan bağlarını koparmış iplik değil Yengo Usata... İplik olacak koç'ta... Oysa koç'a ihtiyacımız var; çoğalmak, üretmek, yün alıp iplik yapmak için... Koç nerede Yengo Usata! kendi dışında, hayatın içinde... |
||
|
||
Alıntı Bir gün aynada hiç kimsenin yansımadığını gözünde canlandırmaya çalış. Ayna korkuya kapılacaktır. Ayna derin bir boşluğa düşüyormuş hissine kapılacaktır, karanlık, kasvetsiz, var olmanın mevcut olmadığı bir yer; o kimdir? Kimse aynaya bakmadığı için kimliği yok olmuştur. Ayna değişmemiştir, aslında ayna saftır. Ama bu saflıkla daha önce hiç karşılaşmamıştır; kimse onu bu saflıkla tanıştırmamıştır. Bu saflıkla tanışan bir aynayı farkeden de aynı oranda saftır fakat aynanın karşılaştığı saflıktan dolayı hayrete düşmeyecektir! |
||