Sıska, beyaz tenli, yeniyetme, kaykaycı Jay Kay. Yırtık dondan çıkıverdi, 1992 yılı ‘sularıydı’. Funky gezegeninin “sanat güneşi” olacağını kim bilebilirdi. Şimdi ona “şapkadan çıkan en yaratıcı adam” diyoruz. Ruhumu reklam ve pazarlama harikası bir şeye satmam gibi bir dangalaklığa girmeyin. Jamiroquai da dinlemem demeyin. Hayatınızın bir anında bir Jamiroquai parçasına mutlaka eşlik etmiş, zevk almışsınızdır, inkar etmeyin, söz dinleyin. Ya da Jamiroquai dinleyin. Let’s JAM!
Gezeni parmağının ucunda döndüren adamlar vardır ya, Jay Kay onlardan biri. O her genç kızın rüyası. İnsan bazen gidip şu adamla evlensem hayatımı kurtarsam, düğünün ertesi günü de malikanenin garajında yatan tüm arabalarını alıp kaçma adiliğini yapsam diye düşünüyor. Sonra debelense dursa “Too Young To Die” diye. Belki. Ancak kesinlikle hayırlı bir koca olacağı su götürmez gerçek. En azından kayınvalide için. Parasal açıdan düşünmeyi bir yana bırakırsak -ruhumuzu satmayacağız ya-, özellikle 1992 yılında kurduğu grubu Jamiroquai’dan beri gözlerinde yıldız tozu, yıldız pırıltısı taşıyan biri Jay Kay. Aslında doğuştan bir yıldız. Tam bir popstar ya da funkstar. “Funk” derken de kelimelerle anlatılamayacak ve sadece Jamiroquai sound’unun sahip olduğu özel bir funk’tan söz ediyoruz. Grubun ismini duyduğunuz anda aklınıza gelen o özel “funky” tavırdan. Akla gelenlerin en önemli diğer ayrıntıları da, sürekli taktığı çeşit çeşit kimi zaman komik, kimi zaman şaşırtıcı, kimi zaman gerçekten çok farklı şapkaları, biyonik, robotik silüeti ve dansı, dik bakışı.
İşin arkasında yani tüm Jamiroquai konseptinin arkasında Jay Kay haricinde aslında birçok isim var, grubun diğer üyeleri var. Ancak kim inkar edebilir ki? Jay Kay’in o dik bakışı ve karizması olmadan grubun pek de bir işlevi yok. İsterse hepsi virtüöz olsun. 90’larda ortaya çıkmış olsa da daha o yıllardan tam 2000’li yılların grubuydu Jamiroquai. Şimdi belki sound’una, kişiliğine alışıldığı için çok yadırganmıyor ya da daha doğru deyimle çok fazla şaşırtmıyor ve yepyeni hissi uyandırmıyor. Ancak hem Jay Kay’in hem de grubun diğer elemanlarının hala bir bakıma kült olduğu ve bu özgün tarzı korumayı, katlana katlana artan başarıyla pekiştirdikleri de bir gerçek. Sayılarla Jamiroquai yaparsak; 20 milyonun çok üzerinde satışlar, dört dünya turu ve tabii ki haftalarca ilk sıraya ya da en azından ilk 10’a demir atan single’lardan bahsetmek gerek öncelikle herhalde. Ve tabii şu ana kadar yayınladığı beş -ve hatta yepyenisi ve altıncısı olan “Dynamite”- albümden ya da arşivinde hiçbir Jamiroquai albümü bulunmayanlara bile hepsi çok tanıdık gelecek onlarca single.
Büyük planın ilk ayağı 1992 yılında başlıyor. “Emergency On Planet Earth” albümü gezegeni funk’la ya da post-acid ile istila edip sonraki albümlere yer açmak için alçalmaya başlıyor. Boogie geri dönmeye mi başlıyor. Garip bir adam güzel güzel dans ediyor. Jay Kay yapmak istediği tek seyin yani amacının insanları dans ettirmek olduğunu söyleyip duruyor. Londralı çocuk doğru yolda ilerlerken ikinci albüm iyice genişlemeye başlayan yandaşlarının sayısını uzaya kadar zıplatıyor. Albümün ismi de zaten “Return Of The Space Cowboy”. Funky, füzyon şeklini bulmaya başlıyor. 1996 yılında “Travelling Without Moving” hayranları coşturacak, hayran olmayanların kaşlarını kaldıracak etkisiyle piyasanın kanını donduruyor. Jay Kay durduğu yerde sihirli fasulye misali büyüyor büyüyor büyüyor...
Şimdi herkes Jamiroquai’ın nasıl bir yıldıza dönüştüğünü ve bunu hak ettiğini yavaş yavaş kavradığına göre Jay Kay ve arkadaşları adımları daha rahat ve kendinden emin atmaya başlıyor. Kendilerini tekrarlıyorlar ya da artık risk almıyorlar ve yeni bir şey yapmıyorlar yorumlarının ortaya çıkmasına neden olan 2001 tarihli “A Funk Odyssey” albümü öncesi “Synkronized” yayınlanıyor. Eleştiriler biraz haklı, biraz haksız gibi. Yani neden iyi tutan bir şey bulmuşken biraz daha zirveye çıkarmak salaklık olsun ki? Ancak bunun sınırını iyi ayarlamak gerek tabii, tembelliğe doğru biraz yelken açan üyeler, özellikle de Jay Kay dünyada sayılı üretim biricik ve bir sürücük arabalarını sürmenin keyfini sürerken aslında yine de çok haksız değil. Çünkü mesajı, ödevlerimi yaparım sonra da gezerim. Garajında milyon dolarlık eğlenceler yatarken stüdyodan biraz kaçmaması zaten asıl aptallık.
Kısa bir süre sonra malikanesinin içine yerleştirilmiş ünlü Buckinghamshire stüdyosu kıpırdanmaya başlasa da kimse Jay Kay’in içeride dinamit depoladığını tahmin edemiyor. Arabalarıyla fotolar çektiriyor, yeni şapka tasarımlarını hazırlıyor, imaji tazeliyor ve dün de vardım şimdi de varım ve hep olacağım diyerek bu defa müziğe ilk başladığı zamandaki gibi yırtık dondan değil muhteşem bir şapkanın içinden pırıltılar içinde çıkıyor. 13 yıllık marka Jamiroquai bu arada bir de özel bir şapka markasına isim vermek için proje üretiyor. Quai ismindeki bu marka için Jay Kay’in amacı o deli şapkalarını önce Londra’daki mağazalarıyla sonra da dünya çapında birçok mağaza ile bir zincir halinde, kliplerini izleyip “Vay be o ne şapka” diyenlere ulaştırmak.
2005’in bombası “Dynamite” şapkanın içinde kıpır kıpırken ilk single ‘Feels Just Like It Should’ yayınlanıyor. Albümde kontrol bir Jay Kay bir prodüktör Mike Spencer olmak üzere el değiştiriyor. Albümün isim parçası ‘Dynamite’ ve ‘Give Hate A Chance’ disko ateşiyle kavururken, ‘Black Devil Car’ ve ‘Seven Days In Sunny June’ Jamiroquai’ın funky imzasının üstüne rock da ekleniyor.
Anladığımız kadarıyla Jay Kay dünyayı parmağında döndürmeye devam ediyor. Yorulursan haber ver. Seve seve yardım ederiz.
Nilhan Durmuşoğlu Johansen
Caz-Funk-Matik: Jamiroquai
Dayanılmaz house ritim ve 70'li soul/funk dönemini en iyi harmanlayıp bize sunan günümüzdeki tek grup kuşkusuz Jamiroquai. 15 yaşında evden kaçıp evsizliği, hırsızlığı, ölme tehlikesini yaşayan 30 Aralık 1969 doğumlu Jason Kay (a.k.a J.K.), tüm bu yaşadıklarından sonra 90'ların başında evine geri dönüp doğru yol olarak belirlediği müziğe soyunmuş. Çok sevdiği Kızılderili kabile the Iroquois ve jam kelimeleri birleştirerek oluşturduğu Jamiroquai adlı grubu ile demo müzik kaydetmeye başlayan Jay Kay, 1992 yılında Acid Jazz şirketinin dikkatini çekmeyi başardı. Yılsonunda ise dünya çapında ses getiren ilk 45'liği When You Gonna Learn? piyasaya çıktı. Bu parçaları sayesinde Sony (artık SONY BMG) gibi bir müzik devinin bünyesinde olan S2 (Soho 2)şirketi ile 8 albümlük bir anlaşma yaptı. Kendi toprakları Britanya'da listelerin başından uzun Süre inmeyen ilk albümleri Emergency On Planet Earth'ü 1993 yılında çıkarttı. Albümle ölümsüzleşen iki 45'lik Too Young to Die ve Blow Your Mind çok uzun Süre ilk on listesine demir attı. Böylece müzik çevresi Jamiroquai'ın başını çeken emsalsiz şapka koleksiyoncusu (yakında Quai markası ile kendi şapkalarını üretecek), Adidas tutkunu, eşsiz lüks araba koleksiyonu olan, yerinde duramayan ve boyu kadar zıplayabilen Jay Kay ile resmen tanışmış oldu. Grubun ikinci üretimi 1995 yılında The Return of the Space Cowboy adıyla piyasaya çıktı. Albüm, bir önceki satışlarını katlayarak Jamiroquai'ye göz ardı edilemeyecek kadar büyük bir başarı sağladı. Artık dünya dans müziği platformu Jamiroquai'in bir benzeri olmayan melodileri ile savrulmaya başlamıştı. Travelling Without Moving albümü 1996 yılında piyasaya sürüldükten çok kısa bir Süre sonra platin albüm statüsüne ulaştı. Bu dönemde gruptaki herkesin mutluluktan mest olduğunu zannederken, basçı Derrick Zender'ın ani ayrılışı grubun yeni projelerinde kısa da olsa bir yavaşlamasına neden oldu. O zamana kadar yeni albüm için Zender ile ortaklaşa yazılan tüm parçalar (neredeyse albümün hepsi) tamamen göz ardı edildi ve baştan sona Jay Kay tarafından yeni eserler yazıldı. Bu uzun bekleyiş Süresinde hayranlarından kopmamak için Jamiroquai aynı zamanda Godzilla'nın film müziğinde yer alan Deeper Underground adında bir 45'lik çıkarttı. Alınan tepkilere göre müzik severlerin Jamiroquai'yi unutmaya hiç niyeti yoktu. 1999 yılında gelen Synkronized albümü tüm dinleyenleri resmen başka bir frekansa senkronize etti, 'Jamiroquai frekansı'. Bu frekansın tadına bir defa varan bir müziksever mecbur kalmadıkça ayarlarında bir değişiklik yapmıyordu. Böylece yoğun bir Jamiroquai dinleyici kitlesi oluşmaya başladı. A Funk Odyssey albümü 2001 yılında çıktığında, Jamiroquai çoktan Britanya'da bir enigma statüsüne erişmişti. Albümde yer alan melodilerin gizemli dans karışımları ile dinleyenleri çok kolay atmosferlerine çekebiliyorlardı. Nitekim 20 Eylül 2003 tarihinde Türk müzikseverler Jamiroquai'in atmosferi ile tanışma fırsatı buldu. PD (Production Department)'nın organizasyonu ve FG 93.7'nin katkılarıyla, 20 Eylül 2003 Cumartesi akşamı, Mydonose Showland'de sahne alan grup, inanılmaz bir performans ile dünya turnesini tamamladı. Konserin en büyük dezavantajı şehirden çok uzak olmasının yanı sıra, şu ana kadar İstanbul'da görülmüş en pahalı konserlerden biri olmasıydı ve bundan dolayı ne yazık ki olması gerektiği kadar bir kalabalık sağlanamamıştı. Çok yazık… Her şey bir tarafa şimdi tekrar Jamiroquai zamanı! Listelerde hakkıyla fırtınalar estiren A Funk Odyssey albümünün üzerinden dört yıl geçti ve 21 Haziran 2005 tarihinde altıncı Jamiroquai albümü Dynamite çıktı. 18 ay boyunca yoğun bir şekilde İtalya, İspanya, Costa Rica, İskoçya, New York, Los Angeles ve Jay Kay'in eşsiz Buckinghamshire stüdyosunda kaydedilen albüm çok renkliliğini tüm bu farklı şehirlerden alıyor olsa gerek. Mike Spencer ortak prodüktörlüğü ile yazılan ve kaydedilen Dynamite, özünde Jamiroquai'nın 13 yıl önce bizlere tanıştırdığı tarzı koruyor ama müzik olarak çok daha sesli, keskin köşeli ve geniş kapsamlı. Bu Jamiroquai evreninin genişlediğinin en belirgin kanıtı. Dynamite hakkında kaleme alınabilecek çok az olumsuz yön var. Albümün habercisi, ilk 45'lik Feels Just Like It Should tarzı ve zaman zaman derinselleşen sert elektro funk melodileri ile Deeper Underground parçasını anımsatıyor ancak altyapısı ile Jamiroquai'in derin müzik keşfinde başarıyla ilerlediği anlaşılıyor. Jamiroquai'in organik funk melodilerinin dijital bir öğütücüden geçirildiği bu parça ilk dinlenildiğinde sizi hemen yakalamıyor ancak mükemmel ses oluşumları ile içten içe sizi fethetmeye başlıyor. Jay Kay'ın yaptığı bir açıklamaya göre Feels Just Like It Should ilk 45'lik olarak seçilmesinin en büyük nedeni dört yıl aradan sonra istenilen etkiyi yaratabilecek kapasitede bir parça olmasıymış. Parçanın arkasında yatan gizli mesaj: 4 yılın intikamını almaya geldik. Acid-caz / fusion-funk arasında çok rahat dans edebilen grup diğer albümlerine kıyasla Dynamite'da ekstra bir heyecan yakalamış durumda. 15 Ağustos'ta ikinci 45'lik olarak piyasaya çıkacak olan Seven Days In Sunny June, romantik yumuşak bir asit-caz parçası ancak diğer taraftan Black Devil Car adrenalin yüklü doruklarda dolaşan bir funk-rock parçası. Electric Mistress uzaysal bir ortamda Jay Kay'in nefesine yüklendiği bir funk-disko parçası. World That He Wants parçası minimal enstrümanlar ile yapılandırılmış, ağırlıkta Jay Kay'in sesine dayanan olgun politik bir parça. Star Child sizi her yönden yakalayan disko melodileri ile vücudunuzu isteseniz de, istemeseniz de müzikle süzülmeye zorluyor. Ancak albümde bir parça var ki, Talulah, her anlamda ön plana çıkıyor, adeta Jamiroquai'in şu ana kadar yaptığı her şeyi özetleyen altı dakikalık bir belgesel. Give Hate A Chance parçası Jay Kay pürüzsüz sesi ve arka vokallerin mükemmel senkronizesi ile albümdeki en kuvvetli oluşumlardan bir tanesi.