|
||
| "Yaşamak" sözcüğüne çok geniş bir anlam verirsek, "Her sanatçı yaşadığını yazar," diyebiliriz. Düşünmek, düş kurmak, okumak, başkalarının, yaşadığından etkiler almak da yaşamaktır çünkü. Şapkanın içinden sözcükler çekmenin bile bir gerçek işi olduğu, yaşamakla sıkı bir ilgisi bulunduğu söylenebilir. Düşüncenin anlamlarla oynayışı önlenebilecek bir şey değil. "Yaşadığını yazmak" sözünün bir de okunur okunmaz akla geliveren dar anlamı var; son günlerdeki edebiyat konuşmalarında bu söz, daha çok, bu dar anlamı ile kullanılıyor. Günlük yaşayışındaki bir olay, bir dış gerçek karşısında sanatçının davranışı iki türlü olabilir: 1. Dıştan içe doğru. Birinci davranışta sanatçı dış gerçekten yola çıkıp kendi iç gerçeklerine, o dış gerçek karşısındaki düşüncelerine, duygularına yönelir. Bu işde öylesine ileri gidebilir ki dış gerçek, olay ortadan silinip unutulabilir. İkinci davranışta sanatçı iç gerçeklerini, düşüncelerini, duygularını dış gerçeğe doğru yöneltir. Olaya sarılır. İç gerçeklerinin ışığında o olayı, o dış gerçeği aydınlığa çıkarır, açıklar, iyice belirtir. O olay karşısında düşündüğü, duyduğu şeyleri, başkalarının da kendiliklerinden düşünmelerini, duymalarını sağlamaya çalışır. Bu davranışta iç gerçekler ne kadar güçlü olursa olsun, dış gerçeği ezmez, büsbütün yok etmez. Yalnız, şunu unutmayalım: Yaptığımız bu ayırma çok geniş bir genelleme olarak düşünülürse doğrudur. Yaşayışlarını dolduran olaylar, dış gerçekler karşısında sanatçının davranışları böyle ikiye bölünerek ele alınabilecek kadar açık, karışıklıktan uzak değildir. Bu iki davranış birçok noktalarda iç içe örülüdür. Birisinden umulan sonuçlara ötekinden varılabilir. Sonra, iç gerçeklerden, düşüncelerden, duygulardan, düşlerden yola çıkıp bir dış gerçeğe varmak, bir olay yaratıp onu günlük yaşayışında karşılaştığı bir gerçekmiş gibi anlatmak da sanatçıların sık sık başvurduğu bir yaratma yoludur. Açıkçası "Yaşadığını yazmak" sözünü dar anlamı ile kullananlar yanılmaların kıyıcığında dolaştıklarını bilmelidirler. Bu noktada, kendi toplum katının düşüncelerinden, duygularından sıyrılıp başka bir toplum katının düşüncelerini, duygularını işlemiye çalışan sanatçıları da anlamalıyız. İşinin ustası bir sanatçı bu yolda başarılı bir içtenliğe ulaşabilir, yaşadığını yazıyormuş gibi görünebilir; o kadar ki yaşadığının yazdıklarına uymadığını Öğrenince şaşar kalır insan, inanmak istemez bir türlü. "Yaşadığını yazmak" konusunda okuyucunun kolayca yanılabileceğini gösteren küçük çapta örnekler Orhan Veli’de çoktur. OKTAY’A MEKTUPLAR II Ankara 10.12.37 Saat 14.30 Şu anda dışarda yağmur yağıyor Ve bulutlar geçiyor aynadan Ve bu günlerde Melihle ben Aynı kızı seviyoruz. Yıllarca sonra Melih Cevdet’in bir yazısından öğrendik ki olmamış böyle bir şey; Melih ile Orhan aynı kızı sevmemişler. Üstelik, dışarda yağmur yağarken -serpiştirirken değil- aynadan bulutların geçmesi gerçekliğine kolay kolay inanılamayacak bir görüntü. Gene de şair yaşadığını yazıyormuş gibi bir hava yaratabilmiş. ESKİ KARIM Nedendir, biliyor musun; Her gece rüyama girişin. Her gece şeytana uyuşum, Bembeyaz çarşafların üstünde; Nedendir, biliyor musun ? Seni hâlâ seviyorum, eski karım. Ama ne kadınsın, biliyor musun. Hayatı yazılınca öğrendik ki Orhan Veli hiç evlenmemiş. Bir de bu işin tersine örnek verelim; Gemliğe doğru Denizi göreceksin; Sakın şaşırma. "Gemliğe doğru denizi görmemiş" olanlar bu şiirin yalnızca "Garip" deki şaşırtma gücü ile ilgili -daha çok dile, biçime yaslanmanın tadını çıkarmak için yazılmış- bir şiir olduğunu sanırlar; yaşanmamış bir şiir. Oysa Orhan Veli, dar anlamı ile, yaşadığını yazmış. Bursa’dan Gemlik’e doğru gelirken dağların arasından birdenbire deniz görünüverir; öylesine güzel bir görünüştür ki bu, ne diyeceğini, ne yapacağını şaşırır insan; "şair olup şiir söyleyeceği" gelir. Görüldüğü gibi, bu konuda yanılmak işten bile değil. Ama sanat üzerine düşünürkenbu gibi yanılmalardan korkmamak gerek. Şöyle diyeceğim: Yaşadığını yazan, düşüncelerini, duygularını dış gerçeklerden büsbütün uzaklaştırmadan işleyen, yaşayışı ile yaratıcılığını el ele yürüten sanatçıların ayrı bir önemi vardır benim gözümde. Yenilik alanında en az onların yanılacağına inandığım gibi, çağımızın dört gözle beklenen güçlü, kalıcı yeniliklerini de onların getireceğine inanırım. Yalnız, bu sanatçıları da ikiye ayırarak düşünmeliyiz: 1. Yaşayışlarına eldeki biçimlerin açısından bakanlar. Uyguladıkları sanatlaştırma yöntemlerine uygun dış gerçekler, düşünceler, duygular arıyanlar. Onları seçip işlemekle yetinenler. 2. Yaşayışlarını, eldeki biçimlere sığmıyan yönlerini ayıklamadan, bütünüyle vermeye çalışanlar. Bilinen sanatlaştırma yöntemlerine uygun düşmeyen dış gerçekleri, düşünceleri, duyguları ele almaktan çekinmeyenler. Öz adına biçimle savaşanlar. Birincilerin yenilik alanında bir sözü alamaz. Çağının buyruğunu, itişini sezebilen, köşeleri önde dönen sanatçılar ikinciler arasından çıkar. "Yaşadığını yazmak" sözünün önemi de en iyi onların davranışları incelenirken belirir. Ne var ki, öz adına biçimle savaşan sanatçılarla, bu sanatçıların yenilik alanındaki başarılarını görüp yenilik olsun diye yenilik yoluna dökülenleri birbirine karıştırmamak gerekir. Özü çoğaltan, sanatın anlatma gücünü artıran yeniliklerle, öze karşı dönen, biçim oyunlarına yönelen yenilikler bir tutulamaz. Son yirmi yıllık edebiyatımız düşünülürse, yaşadığını yazan sanatçıların epeyce çoğalmış olduğu söylenebilir. Ama bunlar daha çok hikâye ile roman alanlarında çalışan, üstelik de yukarda yaptığımız ayırmanın birinci bölümüne girecek nitelikte sanatçılar. Şairlerimizden yaşadığını yazanlar ise çok az; birkaç kişi. Oysa en güçlü yenilikleri de şiir alanında gördük; yalnızca o birkaç kişi mi başardı bunca yeniliği? Bu soruya "evet" demek savunduğum düşünceyi doğrular ama, gerçeğe aykırı olur. Bizim şairlerimiz arasında, anlatacağı şeylere yeni biçimler ararken Batı’ya yönelen, bir türlü sanatlaştıramadıkları özleri Batı’nın büyük ustalarından kaptıkları yöntemlerle sanatlaştırmak yoluna sapanlar da oldu olmasına; ama çoğunluk Batı’dan toplayıp getirilen yeni biçimlere yerli özler aramanın göz kamaştırıcı kolaylığından kendini kurtaramadı. Kolay görünür ama pek de kolay değildir bu iş. Öze uygun biçimi bulmak nasıl ustalık istiyorsa, biçime uygun özü bulmak da öylesine ustalık ister. Büyük sanatçılar bu iki yoldan da başarıya erebilirler; ama küçükler, minik sanatçılar bir kere biçimin eline düştüler mi, büyümeleri çok zorlaşır, kavrulur kalırlar. Şairlerimizi yaşadığını yazmaktan uzaklaştıran yalnızca biçimden öze gitmeleri olmadı. "Şiir sözcüklerle yazılır, düşüncelerle değil," sözüne bağlılıkları da unutulmamalı. Oysa Mallarme’nin ressam arkadaşına söylediği bu söz, edebiyat alanındaki bir tepkinin sonucuydu. Bir gerçeği savunurken sonuna kadar gitmek, başka bir gerçeği çiğnemekten çekinmemek idi. Bu tepkiye dört elle sarılanlar -şiirde düşüncelerin, duyguların sanatlaştıncı bir etkisi yoktur sanarak- özün şiirini yitirdiler, yaşayışlarından bir şey beklemez oldular. Yeni bir kuşağın şiir gücünü duyurmaya çalıştığı şu günlerde de durum değişmişe benzemiyor; yüreğini ortaya koymadan şiir oynayanlar gene çoğunlukta. Yalnız, genç sanatçıların son yazılarında beliren bir istekleri var ki bana önemli göründü. "Birlikte gitmekten, birbirimizin arkasında yürümekten vazgeçelim, herkes kendi kişiliğine yönelsin, kendi şiirini kursun," diyorlar. Genç sanatçılar gerçekten kendi kişiliklerine yönelirlerse, iç gerçeklerinin, düşüncelerinin, duygularının, giderek o düşünceleri, duyguları yaratan dış gerçeklerin şiirine ulaşabilirler. Şiirin sözcüklerde başlayıp sözcüklerde biten bir şey olmadığını sezerler. Belki de "Yaşadığını yazan" sanatçıları ayırırken ikinci bölüme koyduklarımızın, öz adına biçimle savaşanların arasına katılırlar. Memet Fuat Düşünceye Saygı’dan |
||