|
||
| ''... Foucault şöyle diyor: 'Rasyonalizm aklın içinde, bozulmaz. Ama ahlaki hayatın dengesizleştirdiği ve niyetin bozuk olduğu bir delilik kavrayışına paradoksal olarak ulaşabilir. Deliliğin sınırı nihayetinde aklın bütünlüğünde değil de iradenin niteliği içinde yer almaktadır...' Buna katılıyorum, deli ile delilik numarası yapanı ayırd etmek, gündelik hayatta uzmanlık alanı olmaktan çıktı ama bir bakıma da çıkmadı... Burada şair galiba peygamberlere delilere en yakın kişidir. Çünkü kurdukları metaforlar ilktir ve sahicidir. Ve akılla anlamanız pek kolay değildir. Gelgelelim dinler ve inanç sistemleri sahici kalmayı sonuna kadar göze alamadılar.. Kendi kurdukları metaforlara biat edilmesini isterler. Bu yüzden kutsal kitaplara bakarsanız eğer, gerçekten metaforlar toplamıdır... Ve denebilir ki başlangıçta peygamberler ve şairler aynı dili kullanırlar, aynı düzlemdedirler. Ama inanç sistemleri, giderek sahici olmakta ısrar ve inat ettikleri için, şairleri yasadışı ilan etmişlerdir. Şuara Sueresi'nde bellidir. Ne denir; 'Onlar değil midir ki olmamışı olmuş gösterenler. Onların peşinden gitmeyiniz, onlar sapık ve sapkındırlar.' Doğrusu şair tam da budur, bir tarif gerekirse. En doğru tarif Kuran'daki tariftir; onlar sapık ve sapkındırlar. Onların peşinden gitmeyiniz! Kimler? Ey inanlar, yani iktidara boyun eğenler, muhalif olamayanlar. İşte şair tam da burada göze alan, göğüsleyen, biat etmeyendir. Ve doğru tanımı gerçekten de 'karşı olan' da bulmaktadır. Ve hatta şair, yalnızca din değil,tüm inanç sistemlerini atomize etmek gibi bir metaforik dile ulaşmak durumundadır...'' Ahmet Telli / Papirüs dergisi, Aralık 1997 / 10.sayı'sındaki makaleden |
||
|
||
Bu bir önermemidir? Peki önerme nedir? Lenin Puşkin'mi almıştır yoksa kendine ? Gotik edebiyat içi boş binalar sadece görsel anılar. "... kendimize işkence etmek için kullanmak isteyeceğimiz bir şey hep bulunur sanırım. hipodromda başkalarının hislerini paylaşırsın; o ümitsiz karanlığı, pes edip vazgeçmenin kolaylığını. bahisçilerin dünyası gerçek dünyanın makul ölçülere indirgenmiş şeklidir; hayatın ölümle sürtüşmesi ve kaybetmesidir. sonuçta kimse kazanmaz. geciktirmektir tek isteğimiz, o göz kamaştırıcı ışıktan gözlerimizi bir an için kaçırmak. allah kahretsin, amaçsızlık üzerine düşünürken sigaramın yanık ucu parmağıma çarptı. bu da beni uyandırıp sartre havasından çıkardı. mizah gerek bize, kahkaha gerek. eskiden daha çok gülerdim, herşeyi daha çok yapardım. yazmak hariç. artık yazıyorum, yazıyorum ve yazıyorum. yaşlandıkça daha çok yazıyor, ölümle dans ediyorum. iyi bir gösteri. iyi de yazdığımı düşünüyorum. bir gün "bukowski ölmüş" diyecekler ve gerçekten keşfedilip yaldızlanacağım. ne fayda? ölümsüzlük fanilerin aptal bir icadıdır. hipodromun işlevini anlayabiliyor musunuz? dizelerin yuvarlanmalarını sağlar. talih kuşu. bülbülün son ötüşü. ağzımdan çıkan her söz mükemmeldir çünkü yazarken kumar oynarım. çok fazla yazar çok dikkatli yazıyor. çalışıyorlar, öğretiyorlar ve başarısız oluyorlar. alışılagelmiş kalıplar ateşlerini söndürüyor. burada ikinci katta macintosh'umla mutluyum şimdi. dostumla. ve radyoda mahler çalıyor; kolaylıkla süzülen, büyük risklere giren bir müzik. risk gereklidir bazen. şimdi de o güçlü uzun dalgaları gönderiyor. sağol mahler; senden ödünç alıyorum ve borcumu asla ödeyemeyeceğim. çok fazla sigara içiyorum, çok fazla içki içiyorum, ama çok fazla yazmam mümkün değil. durmadan geliyor ve doyamıyorum ve herşey mahler'e karışıyor. bazen durdururum kendimi. dur bir dakika derim, git yat ya da dokuz kedini seyret ya da karınla otur biraz. ya hipodromdasın ya da macintosh'un başında. ve dururum, frene basıp park ederim. kitaplarımın devam etmelerine yardımcı olduklarını söyleyen mektuplar alırım bazen. benim de devam etmeme yardımcı oldular. yazmak, atlar ve dokuz kedi. bu odanın küçük bir balkonu var, şu anda kapısı açık ve harbor karayolunda seyreden arabaların ışıklarını görebiliyorum. sonu gelmeyen bir ışık akışı. bu kadar insan. ne yaparlar? ne düşünürler? hepimiz öleceğiz, hepimiz, ne sirk! bunu bilmek birbirimizi daha çok sevmemiz için bir yeterli bir neden olmalı, ama değil. son derece önemsiz şeyler bizi dehşete sürükleyip dümdüz ediyor, yutuyor. devam et mahler! harikulade kıldın geceyi. durma, orospu çocuğu! durma!" (charles bukowski, 'kaptan yemeğe çıktı ve tayfalar gemiyi ele geçirdi' sf. 7-8) |
||