SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Okuma Odası

Konu: Dut Yemiş Bülbül / Öyküler

Sayfa: [ 1 ]

03.02.2008 16:10:36
:: Ateş Çemberi ::
 
 
sadık yalsızuçanlar
 
 
 

I.

"Dün akşam yolda gördüm/ Seni yıllardan sonra" çalıyordu radyoda. Dükkândan dışarı taşan sese zaman zaman şişko kebapçının çırağı eşlik ediyordu alüminyum tepside üzeri tabakla kapalı kebap servisini taşırken. Şükran Ay söylüyordu şarkıyı. Bayram yine içiyordu. Tekel bayiiydi. Kışlalar Caddesi'nde büyükçe bir dükkânı vardı. Üstten kesilmiş inci bıyığı, siyah geriye taralı, briyantinli saçı, yumurta topuklu rugan iskarpinleri, çizgili lacivert takım elbisesi ve yüzünden eksik olmayan gülümseyişiyle; rakı, votka, şarap ve bira şişelerinin, fındık, ayçiçeği, leblebi, fıstık ve rengârenk fasulye şekerlerinin dolu olduğu tezgâhın gerisinde ellerini ovuşturur, "peşin satan veresiye satan" levhasının yanındaki Dörtyol'un kurtuluşunun otuzdördüncü yıldönüm törenlerine katılan İsmet İnönü'nün elini öperken çekilmiş fotoğrafına bakar, tezgâhın altına gizlediği kadehten bir yudum alır, dudaklarından düşürmediği Yenice sigarasından derin derin emerdi. İşler yolundaydı. Briket imalathanesi tıkır tıkır çalışıyordu. Mardinli işçilerin başına getirdiği kardeşi Balıkçı Recep'e bakılırsa yeni bir yer kiralanmalı, inşaat mevsimi başlamadan stok yapılmalıydı. Göbekli'nin Özerli'de kırk dönüm mandalin bahçesinin tapu devir işlemi bitmişti; elinde kapı gibi tapusu vardı. Çevresini telledikten sonra kalın kavakları kestirip köşeye bir işçi barakası yaptıracak, turunçlara limon aşılayacaktı. Limon mandalinden çok para ediyordu. Para parayı çekerdi. Bir tarla daha alır, mandalin fideleri getirir, Ziraat'ten emekli olan Rıza Dayı'yı kâhya yapardı. İki ay sonra fideler çiçeklenir, Payas'tan efil efil esen Karakaya rüzgârı bayıltıcı kokuyu çardağa taşır, akşamüzerleri barakada rakı içer, keyfini çıkarırdı. Çok geçmeden mağaza kiracıları sökün eder, henüz çiçekken ağaç başına ikiyüz kuruştan satın alırlardı. Hükümet Meydanında, Şalgamcı Salih'in durduğu köşede beş katlı bina yükseliyordu. Gözü kottaki dükkânlardaydı. Ardından istasyona çalışan dolmuş sayısını beşe çıkarmaya gelecekti sıra. Telefon böldü düşüncelerini. Eşiydi, "Çıktı mı Orhan?" diye sordu, bir süre dinledi, "Tamam tamam" dedi, buyruklar verdi, kapadı. Torunu gelince sıkı sıkıya tembihledi, tezgâhın altındaki gazeteye sarılı rakı şişesini aldı, çıktı. Yılancı Hacı'ya gidecekti. Adana-Ceyhan arasındaki Yılankale'de Şahmaran'ı öldürürken boğulan dedesinden el almış olan Yılancı, yılan, akrep, melimanga ve örümcek sokmalarını okur, üfler, anında zehri çıkarır, acıyı dindirirdi. Şöhreti Ankara'ya kadar ulaşmış, geçenlerde askerî bir helikopterle Kayseri'den hasta getirilmişti. Her akşam, İstasyon'daki konağının balkonunda içer, neşelenir, eski çapkınlıklarını anlatır, şarkılar söylerdi. Çıkınca kebapçıya uğradı, iki acılı adana yaptırdı, impalaya bindi, topukladı. Gece dönerken şen şakrak şarkılar söylüyordu. Arabayı kullanan Yılancı'nın oğluna takılıyor, müstehcen fıkralar anlatıyor, arada bir "Aslan yeğenim" diye sırtını sıvazlıyordu.
Eve geldiğinde eşi karşıladı ahşap merdivenin başında, "Köroğlu yatmamış daha" diyerek elini omzuna attı kadının, merdiveni çıkarken ansızın, "Fadik bana bir şeyler oluyor, göğsüm, göğss..." diyerek yığıldı. Kadın, ellerinden kayıp merdivene serilen ve boğuk, boğuk bir şeyler söyleyen adama dehşetle baktı, bağırıp çağırmaya, dövünmeye başladı. Çocuklar gürültüye uyandılar. Arabaya indirdiklerinde gözlerinin feri kesilmiş, sulanmıştı. Hastaneye giderken güçlükle araladığı gözlerini tavana dikiyor, eliyle garip işaretler yapıyor, uzaktaki akrabalarını yanına istiyor, ellerini göğsüne bastırarak, "Nefes, nefesim kesil..." diyordu. Devlet hastanesinde kalp spazmı tanısıyla üç gün yatırıldı. Adana'ya Tıp Fakültesi'ne sevkedildi. Kalp damar cerrahisinde yattığı ameliyat masasından kalkamadı. Bir gün morgda kaldı, ertesi gün öğle namazına yakın tabutu eve getirildi. Sabah, ablası "N'oldu gül yüzünü seyrettiğimiz, nerelere gittiii..." diye ağlayarak çıkageldi. Teyzesinin kızı, "Kara bir düş görmüştüm dün, kara ip, kara yumak, kara yünden..." diyerek ağlıyordu. Çocuklar kendilerini paraladılar cenazede. Kızkardeşleri saçlarını başlarını yoldular, "Bizi bırakıp da nerelere gittin gardaaaş, gardaş..." Günlerce ağlayıp sızladılar. Ölüm bu, öyle kara bir deveydi ki, herkesin kapısına çökerdi. Ölenle ölünmüyordu, zaman geçtikçe acıları azaldı, kendi hayatlarına döndüler. Kırkında kırklığı dağıtıldı, mevlit okutuldu, yemek verildi. Çok geçmeden miras davası başladı. Üç oğlu üç kızı vardı Bayram'ın.
Büyük kız, İzmir'de piyango satıcısı, kendisinden yaşlı, gut hastalığına yakalanmış biriyle evliydi. Ortanca kız kekemeydi, kocası terziydi, karınca derdince geçinip gidiyorlardı. Küçük kızı İstanbul'daydı, ölümünü duyunca gelmiş, bir hafta sonra dönmek zorunda kalmıştı. Küçük oğluyla ortanca oğul, büyükleri Necdet'ten korkarlardı. Diğerlerinin öfke topuğuna çıkmasına rağmen mirasın yarısına o kondu.
 


03.02.2008 16:14:01
II.

Neco'nun hikâyesi uzun.
İlkokulu bitiremedi. Kuran kursundaki gibi, okula diyerek evden çıkar, aşağı mahalleye top oynamaya giderdi. Artan vakitlerde, salyangoz toplayan çocukların ellerindekini zorla alır, kendisi satardı. Bir keresinde kardeşlerini Samanpazarı'na, demiryoluna götürmüş, demir artıkları toplatmış, şekerli leblebi alacağım diyerek kandırmış, sattıklarından iki şişe bira alıp içmiş, eve duyurmasınlar diye tehdit etmişti. Başöğretmen, veli toplantısı olmamasına rağmen çağırdığında bir terslik olduğunu anlamıştı Bayram. "Bu sene de kalacak" dedi öğretmen. Üçüncü sınıfta ikinci yılıydı. Dersleri zayıftı. "Devamsız" dedi öğretmen. "Her gün mutad okula geliyor" diyecek oldu annesi, üzerine yürüyen Bayram'dan çekindi, sustu. Çırak verdikleri kasap, çok geçmeden, "Al bu çocuğu, başıma bela olacak." Elimi keseceğim diye, et doğranan kütüğe sol elini koyup satırı kaldırıyor, adamın yüreğini ağzına getiriyordu. Radyo tamircisi Sami Usta'nın dükkânına götürdü babası. "Eti senin kemiği benim. Aman göz kulak ol, bir sanatı olsun bari" dedi. Kalfanın sırtına büyük bir vega radyo düşürünce kovuldu. Terzi Salim, Oto Tamircisi Celil Usta, Faytoncu Bekir derken denenmedik iş kalmadı. Kebapçının çırağı, "Seni karakoldan çağırıyorlar Bayram ağbi!" diye koşturduğunda Neco ondört yaşındaydı. Sami Kasap ve Beyaz Kelebekler'in Belediye gazinosundaki konserinde Zaza Cemil'in adamlarından birinin kafasında sandalye kırmış, Cemil, "Kimmiş bu, bulun getirin bakıyim" deyince Çakal Hanifi'nin sağ kolu olan adamın huzuruna çıkarılmıştı. Gözleri ateş gibi parlayan bu gözüpek delikanlıyı Zaza, Ceyhun Kulüp'ün sorumlusu yaptı. Çok geçmedi. Yazlık Pınar Sineması'nda, Sevda Yüklü Kervanlar filminin kadınlar matinesinden ağlayarak çıkan yavuklusu Nigâr'a laf atan delikanlıyı beş yerinden bıçakladı. Komiser, "Yahu Bayram, bu ne iş, bu çocuk sana hiç çekmemiş" diye söylenirken, Neco yaptığından zerre kadar pişmanlık duymuyordu. Onbir ay hüküm giydi. Cezası paraya çevrildi. Mahkeme süresince yattığıyla kaldı. İçerde Çakal Hanifi'nin adamlarından biriyle kankardeşi olmuştu. Çıkınca ona gitti. Duvarda, çapraz haldeki iki dev tavuskuşu tüyü arasında Çakal Hanifi'nin ustası Ağınlı Şevket'in büyütülmüş fotoğrafı, yanında kırmızı çintemanilerin lacivert ve sarı zemendi karşılıklı yaprak motifleriyle bir arada bulunduğu bir av tüfeği asılıydı. Geniş sedirde halı ve üzerindeki kalın minderde bağdaş kurmuş olan adamın elindeki kehribar tespihten çıkan seslere, kalın, boyalı bıyığına, çatık kaşlarına baktı, sert sözlerine kulak kesildi; "Erken başlamışsın yeğen..." Cevap vermedi. Başını yere eğdi. "Zaza'yı öz kardeşimden çok severim, o da gençliğinde senin gibiydi. Kısa keseceğim, bu yolda kadın ve kuruya düşmeyeceksin, kumar çürütür, bizim defterde bu işler yazmaz. Gözünü bir an kapamayacaksın, sırtından hançerlerler adamı. Çektiğin silahı kullanmadan yerine koymayacaksın, kolay kolay da silah çekmeyeceksin..." Daha neler söylendi, bakır mangalda pişen acı kahvenin tamamını içti mi, kehribar tesbihini isterken neler söyledi, tam olarak hatırlayamıyordu. "Hayat bir gemi/ Yoktur yelkeni/ Resme baktıkça/ Hatırla beni" Askerde takım komutanı, "Ben sizin ananızı avradınızı..." diye küfredince, "Ben buraya anama küfredilsin diye gelmedim" diyerek önce başçavuşu dövüp ardından firar etmiş, lakin babasının ısrarıyla teslim olmuş, altı ay hapis yatmıştı. Burada çektirdiği fotoğrafın arkasına yazıp göndermişti bu cümleleri.Yeğenleri arasında en çok sevdiği Murat'a ayrı bir fotoğraf iliştirmiş, ona da, "Bir dağ ne kadar yüce olursa olsun bir kenarı yol olur/ Neco ne kadar yiğit olursa olsun yeğenlerine kul olur" yazmıştı. Gri bir şalvar vardı üzerinde. Ayağında arkası basılı yumurta topuk ayakkabı, saçı tıraşlı, fotoğraf biraz flu olduğundan tam seçilemiyordu yüzü. Annesi, "Gözlüğümü getir kız!" diye seslenirdi her eline aldığında. İkinci firarında da rahat durmadı,Çakal Hanifi'nin yeni açtığı kulübe gitti bir akşam. Payas'a mahkûm getiren bir başçavuş da sivillerini giyip gelmişti ve sarhoştu. Ütülünce hır çıkardı. Arkadaşına saldırdı. Belindeki paslı kamayla delik deşik etti adamı. Onbir yıl hüküm giydi. Antakya Cezaevi'nde yatarken fellah gardiyanla kapıştı, iki yerinden şişledi, dişlerini kırdı. Sonra delikanlı olduğu anlaşılınca barıştı, kankardeşi oldular, dişlerini altın kaplama yaptırdı. İki yıl sonra Reyhanlı'ya, oradan Ceyhan'a sevkedildi. Ceyhan'ın azılı kabadayılarından Remzi Efe'yle koğuş ağalığı kavgası yaptı. Kötü halinden dolayı Aksaray'ın rutubetiyle meşhur hapishanesine gönderildi. İki kez hücreye kapatıldı. Ciğerleri su toplamaya başlayınca bir zaman hastanede yattı. Tedavisi sürerken günü dolmuştu. Üç ay sürdü hastane macerası. Bir hemşireyle basılınca çıkardılar. Zaten iyileşmişti. Bir zaman dinlendi, babasının açtığı hırdavat dükkânını işletti. Her işi gibi bu da uzun sürmedi. Sık sık kasayı boşaltarak Soğukoluk'a pavyon kapamaya gidiyor, toplu sünnetler yaptırıyor, garibanları Lokantacı Ahmet'te doyuruyordu. İşler kötüye gidince babası dükkânı kapattı, "Nalet olsun, ne halin varsa gör!" dedi. Belediyenin üç dönemdir başkanlığını yürüten Nebioğlu Niyazi, hamamda oğlanlarla âlem yaparken yakalanıp istifa etmek zorunda kalınca, Muazzez Turing'in "Karaoğlan" şarkısı evde çalınmaz oldu. Kapı kapı dolaşıp oy toplardı babası. Şimdi parti merkezinin Niyazi Bey'e komplo yaptığını düşünüyor, bu haksızlığı içine sindiremiyor, evdeki altı ok ve güvercinli afişleri, Ecevit mavisi gömlekleri ve propaganda plaklarını atıyordu. Neco bununla da yetinmemiş, bazıları kulübe takılan Dev-Gençli arkadaşlarının derneğine dadanmıştı. Aksaray'da yatarken koğuş arkadaşından Yılmaz Güney'in Boynu Bükük Öldüler romanını alıp okumuş, annesiyle çekilmiş fotoğrafının yanına başucuna iliştirmişti. Soğukoluk'taki pavyonların çoğu Sütçü'nündü. Bir konsomatrisi masadan sakınınca olay çıkarmış, tabancısını çekerek sağa sola ateş etmiş, "Ulan benim adım Neco, bana bunu yapanın..." diye bağırarak dehşet saçmış, Sütçü'nün adamlarının araya girmesiyle iş tatlıya bağlanmıştı. Annesi bir gün, İstanbul Küçükköy'de oturan kızkardeşinden mektup geldiğini, birlikte gidip gidemeyeceklerini sordu. "Ben de sıkılmıştım zati, bakalım Maviş ne durumda..." diyerek yola düştüler. Bir hafta geçmedi, sıkıntıdan patlamaya başladı. Karşı dairede oturan Rizeli Şükran da okumuştu Yılmaz Güney'in romanını, lakin lastik fabrikasında çalışıyor olması hoşuna gitmemişti Neco'nun. Eniştesinin sazıyla pencerede hem rakısını içiyor, hem de "sevda olmasaydı/ gönüle dolmasaydı"yı söylüyordu, türkünün nakaratında bir değişiklik yaparak, "bu dünyada sevmeyene ahrette keriz derler" diyor, Şükran'ın kendisini dikizlediğini bilerek keyifleniyordu. "Kız abla ilk gördüğümde içim cızz etti, ama konuşmaya çekiniyorum, ne kadar sinirli görünüyor" deyince, Maviş "Kız bakma onun sert göründüğüne, çocuk gibi yüreği vardır, hem seni sordu geçen..." cevabını vermiş, Şükran'ın kalbi duracak gibi olmuştu. "Nee, beni mi sordu, ne dedi ne dedi?" "Bekâr mı? diye sordu." Ertesi gün Maviş, kızının doğum günü için Şükran'ı da çağırdı. Yenildi, içildi, Neco'dan şarkı istediler, "dün akşam yolda gördüm/ seni yıllardan sonra"yı söylerken Şükran'ın içi eriyordu. El ayak çekilince yalnız yakaladı, yanına sokuldu, avucuna bir kâğıt bıraktı, hafta sonu Şükran işten eve dönmedi. Birkaç gün sonra Neco'nun telefonu geldi, Dörtyol'a kaçmışlar, yıldırım nikâhla evlenmişlerdi. Kızın babasıyla annesi tehditler savurdu, Maviş'in evine polis getirdiler, fayda etmedi, Neco'yu tanıyınca korkudan kabul ettiler. Bir yıl geçmeden oğlu oldu Neco'nun, adını Feyzi koydular. İlkokul üçüncü sınıfta büyük yeğeninin elinden düşürmediği Karanlık Gecelerin Nurlu Sabahı'nı görünce alıp göz attı, "Bizim rahmetli dede de severdi böyle kitapları, sende mi sofu olacaksın lan" diyerek ensesine bir tokat indirdi. Nereden bilebilirdi oğlunun okumayı sökünce Minyeli Abdullah'ı kanlanmış gözlerle masa lambasının ışığında okuyacağını. Neco'nun evine bağlılığı ikinci çocuğu Ayşe'nin doğumuna rağmen dört yıl sürdü. Dükkânına arada bir uğruyor, kulübe ve yeni açtıkları Atom Kıraathanesi'ne poker oynamaya gidiyor, soluğu Soğukoluk'ta alıyordu. Şükran'ın özenle yetiştirdiği karanfil, begonya, küpeli, menekşe ve akşam sefaları, nikâhta başını yaslayarak çektirdiği fotoğraf, beyaz badanayla tertemiz görünen Rum yapısı taş evi çevreleyen bahçeye ektiği soğan, tereotu ve maydanozlar fayda etmedi. Şafağa doğru ter, rakı ve sidik kokusuyla, kapıyı tekmeleyerek geliyor, sızıyor, öğleyin uyanıyordu. Çok geçmeden Kasap Salih'in çırağı beliriyor kapıda, "Usta, güveç yaptırıyorum gelsin dedi" diyor, "Tamam yeğenim, tıraş olup geliyormuş dersin" cevabı veriliyordu. Çıkarken, kapıdan, "Komodine para bıraktım, akşam beklemeyin" diye sesleniyordu. Kaç kez konuşmak isteyen kadını terslemişti. Bir defasında ısrar edince yüzünde şaklayan tokatla susmuş, gözündeki morluğu soranlara, "Mutfağın kapısına çarptım" demişti. Babası, bu tatsız günlerde öldü. Yarısına konduğu mirası Soğukoluk'ta eritmeye başladı. Bir gün serviste kelek yapılınca kavga çıktı. Sütçü'nün güvendiği adamlardan birine, işaret parmağını sallayarak, "Ulan cin olmadan şeytan çarpmaya mı kalkıyorsun, kendine ölümlerden ölüm beğen!" diye bağırdı. Ertesi akşam Salih ve Ayhan'la birlikte Koçero'nun cins horozlarından birini götürdüler, İzmir'den yeni gelen Şantöz Şebnem Güneş'in "Veremli Gelin"i okuduğu sahneye atıp kurşunladılar. Kan revan içinde çırpınarak can veren horoza korkuyla bakan Şebnem'i ilk kez orada gördü. Sütçü'nün adamlarını püskürtmek için havaya ateş edip kaçtılar. Haftasına Salih'in küçük oğlunun sünnetine getirdiler Şebnem'i. "Gönlümde gizli bir sevgili arar/ Gözlerime bakıp dalan gözlerin" şarkısını istedi, söylerken bir tabak gül yaprağını döktürdü, paralar saçtı, miskete kaldırdı arkadaşlarını, kadınla birlikte şarkı söylediler. Buluttan çıkmış yeni ay gibiydi Şebnem. İri, siyah gözleri, abartılı allık sürülmüş yanağına dağılan bukleleri, gamzeleri, ruju dağılmış etli dudakları, endamı, buğulu sesiyle yüreğinde bir yeri fena halde yakaladı. Nasıl olduğunu anlamadan kalbinden bir kudret oku çıkmasıyla giderek Şebnem'in sinesine saplandı, kalbini kuşattı, ikisi de üçyüzaltmışaltı damar sevdaya düştü. Şebnem'e, İskenderun'da sahil yolunda bir daire kiraladı, dayadı, döşedi. Evindeki plak ve içki koleksiyonunu buraya taşıdı. Çiçeklerle, duvar süsleriyle, kristal avizelerle süsledi. Arada bir evine gidiyor, çocuklarını seviyor, eşinin serzenişlerine kızıyor, kulübe uğrayıp akşam pavyona geçiyor, programdan sonra Şebnem'le aşk yuvalarına geliyorlardı. Babasından kalma cumhuriyet altınları tükendi. Şebnem doymadı. Hafta sonları Gölcük'e kardeşine götürmesini istedi, arabasını yeniletti, tayyareyle İstanbul'a gidip Adalar'a vapur gezisi yaptı, Ankara'da Gençlik Parkı'nda Ümit Yaşar'dan güç bela ezberlediği şiirleri okudular. Program sonrası birlikte çıkmak isteyen Tarsuslu bir tüccarı öldüresiye dövdü. Kaçak gezdi. Evi değiştirdiler. Bir gün, "Beni çok kısıtlıyorsun, bıktım artık" diye söylenince olan oldu. Küfürler yağdırarak tekme tokat dövmeye başladı kadını. Bağırtılara yetişenler içeri girdiklerinde, elinde bir tutam saç, gözü dönmüş, ağzından köpükler saçarken gördüler Neco'yu. Kadınsa endam aynasının dibinde cansız bir külçe gibi yatıyordu. Yirmi gün yattı Şebnem. Kaburga kemiğindeki çatlak geçinceye, yüzündeki çürükler iyileşinceye kadar evden çıkmadı. Her gün bir hemşire geliyor, akşama kadar bakımını ve hizmetini görüp gidiyordu. Neco'yu çoktan affetmişti fakat araya buz dağları girmişti. Artık içeri girince boynuna sarılan, "Yaktın lan beni" diyerek sevinçten gözleri ateş gibi yanan, başını göğsüne yasladığında çocuk gibi saçını okşayarak ona eski zaman hikâyeleri anlatan ve "Çocuk istiyorum" diye tutturan kadın gitmiş, yerine duygusuz biri gelmişti. Neco kahroluyordu. Yaptıklarına yanıyor, eskisinden daha çok sevdiği kadının her gün bir adım uzaklaştığını düşünerek kendini yiyordu. Âşığı sevdadan vazgeçirmeye say deryayı kurutmaya say gibiymiş.
Neco'nun annesiyle, eşinin Kırıkhanlı hocaya yaptırdığı muskalar fayda etmedi, Hamiyet Hala'nın fincan falından okudukları çıkmadı, Şükran'ın arada bir kıldığı namazlardan sonra yaptığı dualar kabul olmadı, oğlu Feyzi'nin aklının ermeye başlamasıyla onunla dertleşti. Babasının bir aşüftenin yolunda yitip gittiğini, kendilerine bu zulmü reva gördüğünü anlattı. Şebnem işe başladığında Üçyol'daki dükkânları satmaya başlamıştı Neco. Kala kala istasyona çalışan taksilerle Çağlalık'taki tarla kalmıştı. Aralarındaki arzunun canlanması için Şebnem'e sevdiği kalın kremsiyelerden, gerdanlıklardan, yüzüklerden aldı. İpek bluzlar, yılan derisi ayakkabılar, kürklü mantolar getirdi. Hazıra dağlar dayanır mı? Elde avuçta bir şey kalmadı. Kadının kırk çerağı varmış, biri sönse biri yanarmış demişti Salih Menekşe Gazinosu'ndaki falcı. O da yalan çıktı. Her gün yeni bir kâbusun başlangıcı oldu Neco için. Artık evine uğramıyor, pavyondan erken çıkıyor, Salih'in dükkânında birayla votkayı karıştırıyor, oracığa sızıyordu. Şebnem bazı geceler evde kalmasına da laf eder olmuştu. Görmezden geliyordu Neco. Fakat aralarına sığmayan tüy gözüne diken olunca içinde bir yerlerde derin bir sızı duydu. Bir öpücük istese yüzlerce hakarete uğrayacağını anladığında karnında, hapisteki gibi şişlik oldu. Salih'in ısrarıyla hastaneye gittiler, doktor hemen yatış yaptı. Siroz olduğu ve geç kalındığı anlaşıldıktan bir ay sonra bir hayli erimiş, her gün hastaneye taşınan karısına "Beni eve götürün, dayanamıyorum" demiş, doktora yapılan ricalardan sonra eve getirilmişti. Her gün akraba ve komşularla dolup taşıyordu ev. Kimsenin görmesine izin vermiyordu Neco. Bir deri bir kemik kalmıştı. Nefes alıp verişi güçleşmişti. Arada bir Şebnem'i sayıklıyordu. Eşi başında ağlıyor, alnına biriken teri siliyor, beddualarını hatırlayarak üzülüyordu. Gözlerini araladı güçlükle, Elini tuttu Şebnem, buz gibiydi. Kadını fark etti. Gözlerini aralamaya, bir şeyler söylemeye çalıştı, hırıltı çıktı boğazından. Eğildi, "Benim" diye fısıldadı. "Senden..." dedi Neco heceleyerek, "bir isteğim var." "Ne istiyorsun, söyle." Soluklanmaya çalışarak, "Üzerini çıkar" dedi. Kadın şaşırdı. Herkes başını eğmişti önüne, birer birer terk ettiler odayı. Yalnız kalmışlardı.
Soyunmaya başladı. Göz kapaklarını aralamaya çalışarak seyrediyordu bedenini. İç çamaşırıyla kaldı kadın. "Onu da..." dedi. İtiraz etti kadın. "Lütfen." Çıkardı. Baktı baktı yüz hatları gerildi, gözünden birkaç damla yaş süzüldü. "N'oldu. Neden ağlıyorsun?" Başını çevirdi, ağlamaklı bir sesle, "Yitirdiğim hiçbirşeyi göremiyorum orada" diye fısıldadı.

03.02.2008 16:14:33
III.

Neco'nun öldüğünü Feyzi anlamıştı ilkin. "Ana, kalbi çarpmıyor..." diye bağırınca kadın feryadı bastı. Üzerini örten çarşafı başından aşıran annesi saçını başını yoluyordu. Feyzi, babasının cansız bedenine bir heyula gibi korkulu gözlerle bakarken, çocukken oynamayı çok sevdiği bir oyunu hatırlıyordu. Söğüt çubuğunun ucunu yakar, akşam karanlıkta hızla çevirir, ateşten çember yaparlardı.

03.02.2008 16:15:05
KIRILGAN KIZLAR KULÜBÜ


Bir ses etseniz uçuşup gidecekler. Kazara bir sözcük düşürseniz yere, onun boşluktaki hışırtısıyla kaçışacaklar saklandıkları kovuklara. Her sözcüğün özenle kurulması gerek, ses tonunuz sessizlikle mırıltı arasında gidip gelmeli ki incinmesinler. Onlar, hayat meydan savaşına çıkmadan kendilerini mağlup ilan eden kızlar. Gönüllü mağlupları hayatın.

Kâh yorganlarını başına çeker, kâh kendilerini eve ve sürgit bir mutsuzluğa hapseder ve bir istiğna makamında yaşarlar. İsterler ki bir ses, bir yürek onları bulsun ve onları çocukluğun o sert kışından çekip çıkarsın. Yeterince soğuk yemişlerdir, isterler ki bir yürek onları sarmalasın ve sıcaklığıyla ısıtsın. Sadece böyle bir tesadüf onları hayata çıkarabilir. İncinmiş bir çocukluk, ancak bir başkasına yaslanarak, sendelediğinde mutlaka orada yanı başında olacağını bildikleri bir yürek değneği ile şifa bulacaktır. Kayıtsız şartsız bir anne, varlığını ona sunan bir âşık, ürkekliğin dilini konuşabilen bir insan. Hayat hep kendimize doğru bir yolculuktur.

Onlar çocukluğun o sert kışında dünyanın tehditkâr bir yer olduğu bilgisini edinir. Ruhun karanlığı derinleşir. O derinlik, kendisine mahsus bir neşe üretmekte gecikmez. Acıyla teselli bulmanın neşesi. Maruz kaldıkları her türlü duyarsızlık, dünyanın tekinsizliğini doğrulayan bir kayıt olarak bireysel tarihe not düşülür. Dünya kötüdür ve ondan saklanmak gerekir. Nihilizmin o serin kuyusunda, eylemsiz durarak, dünyaya bir bildiri bırakılır. Hayattan öğrenecekleri her yeni şeyin, yeni darbeler yemekle olabileceği sezgisiyle insandan uzak yaşanır. Kötülükten kendini sakınamayan kızlar, yiğit bir adamın çıkıp da onları serazat sevemediği kızlar, kırılgan kızlar. Mesafe ve kayıtsızlığın zırhıyla, hayatın mızraklarından korunanlar.

Onların birkaçını tanıdım. O zırh ruhun yaralarının bağladığı bir kabuk gibi, onlara ulaşmanızı engeller. Cerahatli yarada yol alan bir cerrah gibi, ustaca sokulmalısınız o sisli geçmişin sokaklarına. Sevilme açlığının açtığı yaralar narindir. Düşünmeden ve hissedilmeden söylenmiş her söz, o yaraya tuz basar. Orada ancak sahici bir insan olabilirseniz, onun yaraları kadar sahici durabilirseniz, kendi yaralarınızla yüzleşecek kadar bir cesaretiniz varsa, varsınız. Kuru nasihatler, ezberlenmiş cümleler, acının örsünde dövülmemiş yaşantılar ruhun yaralarına nüfuz etmez. Ancak kendi kırılganlığının sesini duyabilen birisi, o kırılgan kızları da işitir. İnsan bir başkasını en çok yaralarından tanır. Kendi yaralarından.

Kırılgan kızlarla konuşmak benim için iki türlü bir yolculuktur. Onları, 'içlerinde var olduğunu bilmedikleri' bir yere götürmek için, bir tür kılavuz kaptanlık yapmak zorundayımdır. Ruhun derin acısı o 'var olmayan yer'den yayılır. Orayla karşılaşmak acıyı hafifletmez belki ama bir farkına varış imkânı verir. Farkına varmakla anlam veririz. Bir acıyı anlamlandırabildiğimiz zaman ruh eksik olanı ikmal eder, tamamlanır, olgunlaşır. O acıyı üreten yanlışları durmaksızın tekrarlamaktan vazgeçeriz.

Ve onlarla yürümek beni kendimle buluşturur. Hayatın türlü telâşı içinde kendime söylediğim yalanlarla, kendimden sakladığım gerçeklerle, kendime değmekten kaçındığım yerlerle buluşturur. Bazen onların öyküsünden ayrılarak kendi karanlığıma doğru giderim. O karanlıkta bulduğum bir yaşantı, geri döndüğümde, bana anlatılan öyküyü de anlamamı sağlar. Aslında ben kendi karanlığıma giderken, kendi yolumu yürür ve kendi kırılganlığımla yüzleşirken, ona doğru iz sürmüş olurum. Hayat bazen bir şifa verme çabasıdır. Ötekine, kendimize ve bütün varlığa.

Kırılgan kızlar ya terk edişin soylu dağında bir münzevi olur, ya da hayata bir yerinden katılır ve içlerinde zaman zaman nöbetler halinde dışarı vuran bir sızıyla yaşamayı sürdürürler. 'Yaşamıyor gibi yaşamak' sanatının ustasıdır onlar. Bir keşiş, yedi yüz yıldır mağarasında konaklayan bir bilgeyle karşılaşmış dağda. 'Güzel insan' demiş ona, 'neden şuraya bir ev yapıp da rahat etmiyorsun?' 'Hayat çok kısa' diye cevap vermiş bilge, 'yerleşmeye değmez'. Mağlupların bir bilgeliği vardır. Dünyanın mağlupları, dünyayı yerleşmeye değer bir yer olarak görmeyenlerdir.

Kırılgan kızlar işte biraz da bunun için kırılgandır..
                                                                               Kemal SAYAR

03.02.2008 16:15:24
“Tanrı'nın adını anıyorum diye kızma yine!”
“İki kitap arasında seni çalmaya çalıştım” diye yoksanan 'kadını'nın seslenişini, hatta sesini bile duyamayacak denli içine gömülmüş erkeğin, kendisine yakınmak için seçeceği kişi, ne ilginç ki kadını değil, anası. Ölüm döşeğindeki yaşlı anası.

Theo Angelopoulos'un ünlü filmi “Sonsuzluk ve Bir gün”'ün (1998) zihnimde yer eden en ilginç sahnelerinden birinde geçiyordu, geçmişi şimdide eriten o yorgun, o bitkin konuşma. Bruno Ganz'ın başarıyla canlandırdığı Alexander adlı ozanın konuşması.

Biriktirilmiş sözcükleri sayıklayan bir konuşma. Cevapsız soruların, usulca yazarın ağız kenarından akıverdiğine tanık olduğumuz bir konuşma.

Ozan yakınır sadece, cevap beklemez. İç geçirir, dertlenir, sorar da sorar. Bakışlarıysa hep kendi dışına doğrudur, hep ötede, hep ötelerde.

Alexander, kendisini uzaklarda seyreder. Yakın(ın)daki uzaklığı görmek ister gibi kendisini daima uzaklarda arar. Yakınındakini uzağa doğru iterken, uzaktakini yakınına getirmeyi ister. Kendine gelmekten çok kendine giden biri gibidir.

Alexander, anne şefkatinin cömertliklerine sırtını dayayıp gönlünce şımaran her erkek çocuğu gibi şımardıkça şımarmış, bencilliğin tadını çıkarmış. Kadınından himaye talep etmiş. “İzin ver de şu tepeye bir tırmanıp geleyim” demiş.

Sanki en büyük talihsizliği, hep kendisiyle olmasıymış gibidir. Kendisiyle olmak, kendisiyle kalmak, yazgısıymış gibi. Garip ama öyle, yazgısı dahî, bile isteye yazılmış gibi. Yazgısı bile kendi kaleminden çıkmış gibi.

— “Neden sadece ve sadece kendi ayak seslerimi duydum evin içinde?”

Ne kahredici bir yalnızlıktır bu!

Sebebi pis bir gurur mu acaba? Düşünürlere, sanatçılara has bir kibir belki de.

Belki de bencilliktir asıl sebep, tamıtamına erkek bencilliği. Yaşamına eşlik edenlere karşı olabildiğince hoyrat ve onları ne kadar mümkünse o kadar yoksayıcı bir bencillik.

Evin içinde yankılanan sadece kendi ayak sesleri değil; bilâkis onun duyduğu, bir tek kendi ayak seslerinden ibaret.

Niçin sadece kendi ayak sesleri?

Benciller kibirli olur. Kibirliler ise bencil. Çünkü bencillik, şöyle veya böyle bir gizli büyüklenişin kendisine omuz vermesiyle yükselir. Biri varsa, diğeri de vardır. Alt alta, üst üste, yana yana, ama hep birlikte.

Böylesi bir gizli büyüklenişin, hem de süratle, şişinmeye dönüşmemesi çok zordur.

Düşünce ve sanat, kendisine talip olanlardan, önce büyüklenişin ve bencilliğin bedelini ödemelerini ister; tutku sahibi olmanın, olabildiğince tutkulu olmanın bedelini... olabildiğince kibirli, olabildiğince bencil olmanın bedelini...

Ne zaman cennete yükselirler, ne zaman cehennemin dibini boylarlar, ilk anda anlaşılmaz. Yaratırken yükseldikleri varsayılır, yaşama dönerken de çöktükleri.

Altı üstü vehim işte! Oysa böyleleri yaratırken ve yarattıkça dibe, en dibe doğru çökerler. Yaratmanın bedelidir: gün gelir, tıpkı Alexander gibi, sorarlar:

— “Neden tüm hayatım sürgünde geçti?”

Bu sürgünü nasıl anlayacak, nasıl anlamlandıracağız?

Yaşamın, yani annenin, yani kadının izin verdiği kadarıyla kendi sokağında kaybolan bir erkeğin gönüllü sürgünü müdür düşünceyi ve sanatı mümkün kılan?

Kadının sâyesinde (gölgesinde), ve fakat yine de kadına rağmen, erkek kendini kendine sürmedikçe, kendini kendi içine itmedikçe, tıkmadıkça; hâsılı, yaratmak uğruna yaşama arkasını dönmedikçe, düşünce ve sanat, kadınca bir doğumun, hem de acı verici bir doğumun eseri olmayı başarabilir mi?

Tolstoy, durmadan mızmızlanan karısına birgün der ki:

— “Tanrı'nın adını anıyorum diye kızma yine, elimde değil.”

VE fakat kadın, yine de kızmayı sürdürür. Ne yapsın, Tolstoy da yalnız kalmak (ölmek) amacıyla karısının yanından kaçar sonunda. Bu sefer peşinden gelen, sevgili kızıdır.
                                           dücane cündioğlu

03.02.2008 16:15:50
             Züleyha’nın Gelecek Zamanlara Seslenmesi


Hiç olmadığı kadar karanlık ve hiç olmadığı kadar yağmurlu bir gecede Yûsuf’u hatırlayan Züleyha, çöle ve ırmağa baktı. Buhur yakma saati çoktan geçmişti tapınakların.Züleyha geçmiş zamanlara ve gelecek zamanlara baktı. Dudağının ucunda kendi hikayesine tanıdık acı bir gülümseme vardı.
Duy, dedi Züleyha, duy beni ey gelecek zaman,
duy beni yazılmış ve yazılacak olan bütün hikayelerin kadın kahramanları.
Bütün o yaşanmış ve yazılmış olan,
bütün o yaşanmamış ve yazılmamış olan
hikâyelerin kadın kahramanları.
Kadınlar ve kızlar,
dişil ve doğurgan,
duygusal ve duyarlı olan.
Eril olmayan yani,
fethetmeyi değil fethedilmeyi bekleyen kale, daima.



Gecenin karanlık koynunda kapılarını açan kent,en fazla
en fazla bir sandalı koynuna alan deniz.
Durağan
ve çaresiz
ve lekesiz
ve temiz tertemiz.
Adı tarihe geçmiş ve geçecek
dişil ve doğurgan,
kadın ve kız olan yani ki
yani ki bütün hikâyelerin baş kahramanı olan.
Dünyanın çevresinde döndüğü asıl güneş, çağların gerçek sahibi, gerçek yazıcısı tarihin,
bir anda en güçlü hükümdarları yerle bir kılan
en güçlü kumandanları köle, en zelil köleleri hükümdar kılan,
tutsakları en derin aydınlıkta hür, hür olanı en koyu karanlıkta tutsak kılan,
hükümsüzü birden bire hükümlüye çeviren,
hükümlüyü birden hükümsüz eden.

Geçer akçeleri geçmeze, geçmez akçeleri geçere dönüştüren saklı ve gizli el.
Ama güçsüz,
çünkü daima ödeyen ve ödenen bedel.
Duyun beni geçmiş ve gelecek zamanların bütün hikâye kahramanı kadınları
ve hikâye kahramanı olmayan kadınları.

Bir ben gibisi olmayacak aranızda,
hiçbirinize benzemediğim kadar hiçbiriniz benzemeyeceksiniz bana.
Hepiniz düz yollarda, sakin ve güvenli bir yaşamın kollarındasınız,
bense derin ve karanlık bir kuyunun başındayım.

Fethedilen değil fethe kalkışan olarak kalacak geçmiş ve gelecek zamanlara adım.
Acım acınızdan,
gücüm gücünüzden çünkü çok daha fazla
aşk benim hakkım,
aşkın, hakkımız olmayanı istemek anlamına geldiğini bildiğimden bu hak ediş,
çünkü bu aşk benim yazgım,
çünkü kutsal kitaplarda zikredilecek benim adım.
Yükselmek için düşmek ,arınmak için kirlenmek,
çıkmak için batmak lâzım.
Yeniden doğmak için ölmeli insan bir kere,
ruh olmak için teni yakmalı kadın
ve suyun serinliğini bilmek için ateşe düşmeli kadın.
Vurucu ,kavrayıcı ve kuşatan,
durmayan, koşan,
böyle yazılmış benim yazgım,
kutsal kitaplarda böyle geçecek adım,
yazgıma ben nasıl baş kaldırırım?

Hanım hanımcık ol, böyle denecek Leylâ’ya .Ve oda öyle olacak.Çöle düşen Mecnun, Leylâ değil.Leylâ ağlamak için bile bahane bulmak zorunda. Ben öyle miyim ya?

Şirin’in bahtına düşen, uğrunda dağlar delinen olmak olacak, dağları delen değil.Suyu bulmak Ferhâd’ın bahtı.

Aslı, en fazla bir âh, felekleri tutuştursa da. Açılıp kapanan düğme Aslı boyundan ayağa.Yanıp küle dönmek Kerem’in hakkı olacak.

Ben Aslı gibi miyim ya?
Evli evinde, yerli yerinde,
bana yazılansa, benim alnıma, Yûsuf’un gömleğini yırtmak boydan boya,
nasıl karşı çıkarım yazgıma?
Adım,
ey geçmiş ve gelecek zamanların
dişil ve doğurgan, duygusal ve duyarlı,
hanım hanımcık, durağan,
ve çaresiz
ve lekesiz
bütün hikâye kahramanları.
Adım adınızla birlikte anılsa da,
dağlar ve ırmaklar arasında,
gökler ve yer arasında olduğu kadar mesafe olacak adımla adınız arasında.

Siz, yazgınızla iffetli,
çaba harcamayacaksınız eteğinizdeki çamuru akıtmaya.
Ben yazgımı yükleneceğim önce
sonra yazgımdan iffet çıkaracağım.
Bu yüzden Yûsuf’un arka tarafından yırtılan gömleğinden
Züleyha’nın önden yırtılan eteğine kadar uzanacak yolum,
Adım adım,

aşk benim hakkım.

 

Yûsuf ve Züleyha sy.80.83    Nazan BEKİROĞLU

UGraSHAMAN 21.06.2008 17:01:23
           sessiz

Sen elifsin.
Çünkü otuzüç yıl önce doğdun ve birsin.
Ben he'yim. Kırkdört yıl önce öldüm ve ikiyim.
İkimiz bir olunca aşıklar ah çeker. Ah bir iklimdir, orada sadece benzersizler oturur. Kendine benzemeyen ancak kendine benzemeyenlerce görülebilir. Gören de görülen de bir olur.
Ben birlik için geldim bu deme. Gördüğüm demi hoş gören bir Settar var bilirim.
Şimdi buradayım, şehrin güneybatı ucundaki sitede.
Salonundan dünyanın diğer ucunun göründüğü kirli sarı renkteki duvarın bu yanında.
Diğer yanında senin düşürdüğün gölgeler var. Onları parçalıyorlar görüyorum.
Çocukların da beynini dağıtıyorlar.
Kadın balkon kapısını açıp çıkıyor, aşağı atıyor kendini, onu da görüyorum, ama biliyorum ki sen birsin ve otuzüç yıl sonra hala bu bahçedesin.
Ben güzel he'yim, seninle bu bahçeden çıkmak istemiyorum.
Bu kaçınılmazdı, çünkü ben senin ben olman için sen olmuş, bu yüzden kırkdört yıl önce ölmüştüm.
Sen gecesin. Çünkü annesin. Üç ay doğdu senden.
Ben gündüzüm. Çünkü babayım. Üç yıldız kaydı benden.
Sen bürünensin, ben bürüyenim.
İkimiz bir günüz, bir gece bir gündüzüz, bizi üç dolunay ışığı yıkıyor bu kentin kirlerinden paslarından.
Bu pası bir tas ağu gibi içiyor ama zehirlenmiyoruz.
Sen simyasın. Çünkü şehvetinin gecesinden kurtuldun, kirin pasın gitti, kehribar gibi içinden bir ışık çıkıyor, gündüzü kuruyor.
Ben anları eşit olan gündüzüm, ancak seninle görebilirim.
Sen güneşsin, çünkü elif birdir ve ancak güneş birlenir, ayları yıldızları içinde gizlenir.
Ben biçim ve kalıbım, seni birleyince düştüğüm şirkten beni ancak aşk denilen sultan kurtarabilir.
Görüyorsun, sana her zamanki gibi eski zaman hikayeleri anlatıyorum.
Elimden bu geliyor ancak, çünkü sen bütün maceraları biliyorsun.
Sen günahsın ben günahkarınım, sana kulluk ediyor nura gidiyorum, günah işledikçe ateşe düşüyorum, oysa diyor, nur ateşten daha çok yakar.
Nur aşktır o halde, bunu ancak sen bilirsin.
Sen haysın, beni öldürdün şimdi dirilteceksin. Az önce öldüm, az sonra dirileceğim.
Dirilt beni, sen Haysın, senden otuzüç çocuğun yüzü ay gibi ışıldar, ben perdeyim, benimle örtünürsün.
Sen örtünensin ben örtüyüm, ben, senin kendini örtmen için açıldım, gizlenerek açığa çıkarsın.
Sen elif'tin ve hala öylesin, ben güzel he idim, mim oldum, şimdi övülmüş olanın işaretiyim.
Ben kırmızı toprağım, şimdi onun işaretiyim, çıkar beni bu kaptan, kurudum, güneşte kırkdört yıl kaldım kurudum, tok bir ses çıkıyor içimden, bu çamurdan kurtar beni, dirilt ki, benden bir hayat daha çıksın.
Sen diriden yaratılansın, benim anlı şanlı eğe kemiğimsin, senden boşalan yere arzuyu dolduransın, benim parçamsın, ben senin yurdunum.
Bu yurttan çıkıyorum şimdi, bak dilimi değiştiriyorum, seninle kırkdört yıldır konuştuğum dili terk ediyorum, ölüyorum, ölünce ifadem donuyor, yüzüme bak, orada, acıdan örülü kırkdört taneli kehribar tesbihi göreceksin.
Onu terk ediyorum. Şimdiye kadar yaptığım gibi, amaçsız yürüyeceğim.
Kastı olmayana kastettiğini biliyorum, sırların algıma gizlidir, bunu da biliyorum.
Çünkü sen elifsin. Gelip gidip bir şey bulamayanların sığınağısın.
Üstüne yıldızlar yağan çocukların, insanın kendi kendine ulaşabildiği hakikatlerin, kadının erkekle çarpımının sonsuzluğunun şiddetisin.
Sen elifsin, güzel he'sin. Ben senden geldim, seninle doğrulttum yüzümü, sana yöneldim, sana verdim gönlümü. Ben senin ben olabilmen için sen oldum.
Bugün doğumgünün.
Dün yine dünyanın güneyinden, doğusundan, kuzeybatısından yüzlerce ölüm haberi geldi.
Sana doğumgününde ne söylesem içim acıyor.
Kelimeler dönüp dolaşıp o yalnızlığın yırtılan yüzünü anlatıyor.
Oysa ben artık konuşmak istemiyorum.
Çünkü sen elifsin, her an yeni bir huzurla esiyorsun.
Hatırlıyorum, otuzüçyıl önce bugün de her şey sessiz olmalı demiştin.
Geçen yılki doğum gününde dediğin gibi.
Her şey elif ile lamın birleşmesi ve yılların bir düş olması gibi sessiz kalmalı.
                                                                                                                sadık yalsızuçanlar

UGraSHAMAN 05.07.2008 18:44:12
Ölünün Odaları / rasim özdenören

İçinde tortulanarak biriken pazar kalabalığı biçiminde o karmaşık, dolaşık sıkıntının, yüzüne çizdiği sinirli gölgeleri bakışlarının bulanıklığında anlıyor; ne yapması gerektiğini, birbirinin içine girerek yürüyen, düşüncesini karıştıran kadınlı erkekli, kızlı oğlanlı insanlar, hızla geçen, sağa sola sert dönemeçler yapan dolmuşlar, taksiler, otobüsler, at arabaları yüzünden kestiremiyordu. Sinemaların önünde birikmiş kalabalık, çember çeviren, köpek kovalayan çocuklar, örtülü, örtüsüz kadınlar, kasketli, fötrlü, başı açık erkekler -hepsi de, bir o yana, bir bu yana yürüyen- seyyar satıcıyla, ölümüne pazarlık yapan müşteriler, başına onbeş-yirmi kişilik bir öbek insan toplamış üç kağıtçılar, her ne alırsan bir liracılar, çevresine müşteri toplamak için kaldırıma bir yılan bırakmış jilet satıcıları, arabasına koyduğu leke tozunu «reklam fiyatına» satmak için numara yapan gözbağcılar, alık alık bunları seyreden askerler, amaçlı-amaçsız dolaşan serseriler, özel bir biçimde köşelerde durmuş bekleyen karaborsacılar, simit satan çocuklar, fırsat kollayan yankesiciler, piyasa yapan çiftler, çağrılı fahişeler, misafirliğe giden aileler, çocukların fikrini çelen balon satıcıları, dikkatli, hüzünlü, güleç, yaslı, sevinçli, mutlu, amaçsız, içe kapanık, dışa dönük, endişeli, arayan, kararsız, söz vermiş ve bütün bu çeşitliliğine rağmen bir örnek yüzler, bir de bulutlarda aport bekleyen yağmurun bu vıcık vıcık insan yığını üstüne çökerttiği kasvet aptallaştırmıştı onu.

Uzaklarda kalmış bir anının donuk yüzü gibi bir şey başından tırnaklarına doğru içini tedirginleştirerek akıyordu. Babası ölmüştü. Terli ve uzak bir düşünce gibi ya da bir uykusuzluk hali gibi duruyordu bu anısında ve hemen dalıp gidiyordu. İlkin anlayamamıştı doktorlar, röntgende bir şey çıkmamıştı. Bu korna sesleri, bağrışlar.. bir adım eksik ya fazla atsa bir otomobilin altına.. Daha dün.. Yorgun vücuduna emir veremiyor. Bıraksa kendini.. Babasının midesini görünce kan tutmasına benzeyen bir baş dönmesiyle.. ama hemen yakalamışlardı onu, düşse -merdiven uzun ve beton- mutlaka bir yeri kırılır ya da ölürdü. (Biraz gayretle karşıya geçebilirsin, haydi). Tutmasaydılar.. vay canına, gidebilirdi. Az önce içtiği çay midesini burmuştu. Bir şey yemelisin, diye telkin yaptı kendine. Karşı kaldırımda bir sandviççi vardı. (Biraz gayretle). Tuhaf şey. Bir başkasının iç organını görmek. Kimsesi yoktu. Sinemanın önündeki kalabalıktan geçti. Caddeye çıktı. Dikkati dışarıda değildi. Gene de herhangi bir kazaya uğramadan karşı kaldırıma çıktı. ªimdi baş dönmesi. Midesi iyice bulanmıştı. Boş midesinde çay hastalıklı, bulantılı bir ağrı yapmıştı. Sandviççi kalabalıktı. Sıraya girdi, bir sandviç aldı ve hemen uzaklaştı oradan. Biriyle konuşmak istiyordu. Bir ihtiyaç halinde duyuyordu bunu. Düşündü, hiç kimse gelmedi aklına. Gene düşündü, dünden beri başsağlığına gelen kimselerle yaptığı üç-beş kelimelik beylik sözler dışında kimseyle konuşmamıştı. Evet, yapyalnızdı. Konuşacağı, dayanacağı, birlikte güleceği kimse yoktu, kalmamıştı. Öyle bir şeydi ki bu, insanı hem bedbaht yapabilir, hem mutlu kılabilirdi. İlk kez gülümsedi. Ama acaba sahiden böyle miydi? Neden hep kuşkulu? Hep kendi yüreğine dalmak. Kurtuluş bundadır, diyordu. O sırada ürperti verici bir olayla karşılaştı.

Caddede birkaç kişi, bir adamın boynuna ip takmış, sürüklüyorlardı. Niçin olduğunu düşünmeye vakit bulamadan elleriyle yüzünü kapadı ve kaçtı oradan. Nereye gideceğini bilmiyordu. Babasının iç organlarını görmüştü. Yürüdüğü kaldırımlarda bu ne pislik. Boynuna ip takılmış, sürüklenen adamın karanlık silüeti, boş yaşamının insafsız ve yapışkan cezası gibi dikeliyordu gözlerinin önüne. Aman, bunlar da ölecek, bunlar da ölecek. Nereye kaçmalı? Nasıl saklanmalı? Alnına düşen bir yağmur damlasıyla kendine geldi. Atkısı boynundan düşecek kadar sarkmış, yürüyor, belki koşuyordu. Kalabalık caddede, parlak vitrinli mağazaların önünden, yöresine bakmadan geçiyordu. Aklı hiçbir yerde değildi. Kendini de düşünmüyordu. Evine giden otobüslerin geçtiği bir durağa kadar yürüdü. Orada, bilinçsiz, otobüse binen insanlara karışarak, herhangi bir otobüse bindi. Otobüs, demin geldiği yöne doğru gidiyordu. Gene düşünmeden ilk durakta indi. Kenara çekildi. O zaman omuzuna çekingen bir el dokundu. Dönüp baktı. Üzeyir’di. Arkadaşı. Yüzünde, donmuş bir gülümsemeyle, gülmeye benzer bir şeyle kendisine bakıyordu. Duyulur duyulmaz bir mırıltıyla «Başın sağolsun» dedi Üzeyir. Dünden beri, bu kaçıncı duyuşuydu bu sözleri? Birden saçma, anlamsız bir olayla karşılaşmış gibi, egemen olamadığı bir sinir çarpmasıyla gülmeye başladı. Ne demekti bu? Niçin herkes böyle söylüyordu? Kahkahasını tutamadı. Ayıp bir şey yaptığını biliyordu. Arkadaşı şaşırmıştı. “Yanlış mı duydum yoksa diye ekledi Üzeyir, kötü bir şaka yapmış olacaklar bana.” İlk sinir gerginliği geçmişti, gülmesi azaldı ve durdu. “Doğru, dedi, Üzeyir’e, sağol.” Rastgele yürümeye başladılar. Neden sonra, “Sinirden” diye konuştu.
Üzeyir, “ Hepimizin başına gelecek” diye bir söz etti. Bir lokantanın önünden geçiyorlardı. O zaman, dünden beri doğru dürüst bir şey yemediğini hatırladı. Fakat daha teklif etmeye vakit bulamadan geçmişlerdi lokantayı. Aslında Üzeyir, pek de yakın olmayan bir arkadaşıydı. Aylarca görmeseler birbirlerini aramazlardı. Arkadaş bile denemez belki buna, bir tanıdık, o kadar. Sıkıntılı bir sessizlikle yürüyorlardı. İkisi de ayrılmak için fırsat kolluyordu. “Babamın öldüğünün ikinci günü sinemaya gitmiştim ben” dedi Üzeyir. O anda da birden bu sözün yersiz ve saçma olduğunu kavradı ama, söylemişti bir kez. Gerisini getirmek için “Onaltı yaşlarında falandım” diye tamamladı. «O yaşlarda öyle olur» diye cevap verdi İdris. Böyle bir cevaba zorunluluk duymuştu nedense. Üzeyir saatine bakarak “Aa, vaktim gelmiş benim, dedi, bir randevum vardı da..” “Seni tuttum..” dedi İdris. Elini uzattı, tokalaştılar, biri bir yana, öbürü öbür yana ayrıldılar. Ne tuhaf, ne tuhaf, diye söyleniyordu İdris. İşte şimdi gene yalnızdı. Ama kendine gelmişti artık. Daha açık düşünmeye, kendini toparlamaya başlamıştı. Eve dönmeye karar verdi. Ama daha önce karnını doyurmalıydı. Bir lokantaya girdi. Yemeğini yiyip çıktı. Dolmuş durağına geldi ve bindi.

Eve geldiğinde, kendini daha önce alıştırmış olduğu sessizliğin ve kimsesizliğin soğuk duvarlarıyla karşılaştı. Bunun böyle olacağını düşünmüş olduğu için kendini alışmış sanıyordu. Oysa hiç de öyle değildi. Yürürken ayakkabısının sesi taşların üstünde adeta boş boş yankılandı. Evin her yanı babasından bir iz taşıyordu. Babası düzenli bir insandı. Ayakkabılarını her zaman kapının yanındaki şu köşecikte çıkarırdı. Ceketi, portmantonun baştan ikinci askısında dururdu. Annesi öldükten sonra evlenmemişti babası. Annesi öldüğünde daha beş altı yaşlarında bir çocuktu. Babası da yaşlı sayılmazdı. Böyle birlikte yıllar geçmişti. Ama şimdi.. sanki bir an gibiydi bütün bu geçip giden yıllar. Hiç yokmuşlar, hiç olmamışlar gibiydi. Kavraması güç bir hüznü çökertiyordu bu, insanın yüreğine. Odasına girdi. Elbisesini değişmeden somyasına uzandı. Dinlenmek istiyordu. Öyle bir gereklilik gibi düşündü ki bunu, hemen sırtüstü uzandı. Perdesi yarıya kadar kapalıydı. Başı, yastıkta birkaç saniye kalınca, bütün bu olup bitenler bir sayıklama, bir düş gibi gelmeye başladı. Öyleyse bir an önce uyanmalıydı bu yanılmadan. Gözleri kapanıyordu. Oda da, tavuk karanlığı mı, ne derler, öylesi bir karanlığın içine gömülüyordu. Masasının üstünde, babasının küçük bir çerçeve içine yerleştirilmiş vesikalık bir resmi vardı. Yirmi yıl mı, otuz yıl mı oluyor, kimbilir, o kadar yıl önce, babasının dükkan açarken ruhsat almak için çektirmek zorunda kaldığı herhangi bir sokak fotoğrafçısına çektirilmiş, resimdi bu. Gözlerini iyice kapattı. Fakat az sonra kendiliğinden yeniden açıldı gözler. Ve gene o resmi gördü. Ama artık resmin çizgileri görünmüyor, sadece çerçevesi belli oluyordu. Çizgiler, belleğinde kendiliğinden tamamlanıyordu. ”Ateş denizinden geçer..” İşte yakalamıştı. Evet, buydu. Bu sefer, resimde değil, boşlukta görünen babasının yüz çizgileriyle birlikte birdenbire bu sözleri hatırladı. Alnı, ter zerreleriyle kaplanmıştı. Bulunmasını istemediği korkunç ve tehlikeli bir eşyasının, istenmedik bir anda ve ortamda:, ortaya çıkışı gibi bir şeydi bu. Hep bu sözleri hatırlamaktan korkuyordu. Ama yirmidört saattir, farkında olmadan zihnini uğraştıran bu sözlerin, açık bir şekilde dudaklarına kadar gelmesini önleyemezdi artık. “Bundan sonra, ateş denizinden geçer. Sonra da, nur denizine, sonra zulmet denizine, sonra su denizine, sonra da kar denizine, sonra soğuk denizine uğrar ve geçerler. Her denizin tûlü bin senelik yoldur. Her denizin tûlü, soğuk denizden... Birden yüzükoyun döndü, elleriyle yüzünü kapattı. Korkuyordu. O anda aynaya baksa kendini tanıyamazdı. Sapsarı olmuştu yüzü. Sonra zulmet denizine, tûlü bin senelik.. Rastlantıdan da öte, adeta bir kader kaçınılmazlığıyla birkaç gün önce okuduğu bir kitaptan, belleğinde ana kalan cümlelerdi bunlar. Bir süre, yatakta tortop olmuş, korkuyla kalakaldı. Ellerini bir türlü yüzünden ayıramıyordu. Başını çevirse, babasıyla karşılaşacakmış gibi geliyordu. Bunca yıldır birlikte yaşadığı.. Babasından korkuyor muydu? Böyleyse, alçakça bir şey bu, diye düşündü. İnsanoğlunun yaradılışında var olan bir alçaklık belki.. Ama elinde değildi. Hayır, sandığı gibi bir duygu değildi bu. Korktuğu başka şeydi.

İyice çözümleyemiyordu. Ama.. bin yıllık zulmet denizinde.. babasını böyle düşünmek istemiyordu. “Sonra kar denizinden..” Ah.. bir alçaklık, bir alçaklık. Neler kuruyorum? Fırladı yerinden ve babasını gördü karşısında. Masanın yanındaki tahta sandalyeye oturmuş, gülümseyerek kendisini seyrediyordu. Hayret ve korkuyla baktı. Babasıydı. Gülümsemesi gayet açık ve berraktı. Ama adeta gizli, korkutucu, baş döndürücü bir anlam saklıyordu gülmesinde. Elini öne doğru uzattı. İdris, uzanan ele doğru yöneldi ve babasının elini tuttu. İkisi de ayaktaydılar. Babası, bildiği o eski sesiyle, “Düşündüklerini aklıdan çıkart” dedi. Sonra İdris’i elinden çekerek odadan çıkardı. Sofadan geçtiler. Babasının hastayken ve öldüğü zaman yattığı odaya girdiler. Babasının yatağı kapının sağ yanındaydı. Üstünden yorganı kaldırılmıştı. Onun yerine sadece beyaz bir pike serilmişti. Babasının cesedinin dün bu yatakta uzanmakta olduğunu düşündü. Babası, elini sertçe sıktı. “Düşündüğün şeyi aklından çıkart” dedi. Eli uyuşmuş gibiydi. Boynu, başının arkası bir takım sivri tellerle duvarlara bağlanıyordu. Babasının sesi, bütün vücudunu iğneliyordu. Babası konuşuyordu. Bunu artık duymuyor, sadece biliyordu. Birden, pencerenin çıkıntısında sırayla dizili, içleri daha tüketilememiş ilaç şişeleri gördü. ªu küçük tüpteki hapları bulabilmek için kentin bütün eczanelerini dolaşmıştı. Gördüğü ve tanıdığı bütün eczacıların yüzü, şişelerin yanında belirdiler. Hepsi de elinde bir ilaç şişesi tutuyor, bunu göğsüne bastırıyor, kimseye vermek istemiyordu. Sonra ilaç şişeleriyle üstüne gelmeye başladılar. Ne yapmak istedikleri belliydi. Ellerindeki şişelerle kendisine vurmak istiyorlardı. Ah, kaçamayacaktı. Başı tellerle duvara bağlanmıştı. Ancak, “Baba, baba” diye bağırabildi. O anda da babasının sesini ta kulaklarının içinde duydu. Üst üste kahkahalar atıyordu babası. “Ben tûlü binyıllık zulmet denizini geçip geldim buraya” diye ünlüyor, o zaman eczacılar korkup duruyorlardı. Babası, sol eliyle tuttuğu kendi elini hiç bırakmadan, öteki eliyle masanın üstünden kara, parlak bir nesneyi çekip kaldırdı. Bu, bir röntgen filmiydi. Babasının midesini gösteriyordu. Bu filmi hiçbir zaman görmek istememişti. Ama işte babası zorla gösteriyordu. O zaman yüreği burkuluyor, kanı çekiliyordu. Babasının elinden kurtulmak istedi. Fakat yapamadı. Bütün varlığı, babasıyla sarılmıştı. Yüreğinin kaslarına inme gelmişti. O anda silkinemezse ölecek gibiydi. Kendinden geçti. Bu kez sofadaydılar. Babası hâlâ bileğini tutuyor, ellerini ağrıyan midesinin üstüne bastırıyordu. Bu dayanılmaz acılara, aylarca katlanmıştı babası. ªimdi ona hizmet edecek bir karısı da yoktu. Çünkü İdris annesini hiç tanımamıştı. Nasıl bir yüzü vardı, bilmezdi. Babasının hastaneden taburcu edildiği gün artık herşeyi biliyordu. Odanın bir köşesinde, gecelerin uykusuzluğu yüzünde donup kalmışken, o, bir sandalyeye oturmuş, babasını beklerdi. Yalvarırdı. Yalnızlığın ve acının insan yüzünde mağaralar oyduğunu o gecelerde bellemişti. Babası, midesinin ağrısıyla kıvranıp dururken ne yapacağını bilemezdi. Bir şey yapamazdı. Umutsuz hareketsizlikten daha kötü bir şey düşünülemez insan için, diyordu. İşte bütün o günlerin ve gecelerin toplam acısı bir ana sıkışmış, onu gitgide daralan bir çember içine almıştı. Babası, yatağında iki büklüm, elini karnına bastırmış kıvranırken ne yapacağını kestiremez, anlamsız ve yararsız olduğunu bile bile, ıslak avuçlarıyla babasının alnını ovaladı. Sofada duruyorlardı. O günlerde, akşam üzerleri gelip babasına dualar okuyan, kısa kesilmiş sakallı, iri yarı adam da oradaydı. Bunun ne işi var burada, diye soruyor, anlayamıyordu. O adam şimdi elinde kocaman bir insan midesi tutmuş, sallandırıyordu. Babasının midesiydi bu. Korkunç bir şeydi. “Yapma, yapma. Koy onu yerine” diye bağıracak oldu. Fakat babası ağzını kapamıştı. Bağıramıyordu. Adam, hiç aldırmadan gülümsüyor, elinde, o, kocamanlaşmış mideyi sallayıp duruyordu. Mide, gözlerine yaklaştıkça daha büyüyor, ondan başka bir şey göremiyordu. Günahlarının toplandığı bir torbaydı bu. Bunu birden anladı ve bir kez daha kendinden geçti. İçi, ulaşılmaz bir sızıyla eriyip gitti. Korkuyor, ama tek ayağının üstünde, artık korku vaktinin geçmiş olduğunu biliyordu. Artık nereye kaçabilirdi? Gayyanın derinliklerinde gibi, anlatılmaz bir karanlık ve karışıklık içinde yuvarlanıyordu. Bin yıllık zulmet denizinin ilk anları başlamıştı. Artık ne babası, ne o sakallı adam; elini uzatabilecek, kendi elini uzatabileceği hiç kimse, hiçbir şey kalmamıştı. Bütün vücudu, özellikle başı, bütün ağırlığıyla gayyanın diplerine doğru batıyor,dalıyordu. Korkunç mide, bir yerlerde hâlâ sallanıp duruyordu.


UGraSHAMAN 05.07.2008 18:44:45
İlkin, iyice algılanamayan sesler işitildi. Donuk, soluk bir ışık tayfı göz kapaklarını deldi. Duyulur duyulmaz bir devinim oldu arzda. Yorgunluğun külçeleştirdiği vücut kımıldandı. Takırtıyla geçen bir arabanın sesi, pencere camlarını titretti. Uykunun, canlı varlığı yakalayan gergin bağlarını gevşetti, çözülmeye hazır duruma getirdi. Ama yeni bir devinim olmazsa, bu canlı varlık, ilk durumunu bozmadan belirsiz bir süre için öylece kalacaktır. Tanıdık bir ses, bir zil sesi, ayarlanmış kulak zarlarına doğru uzandı. İdris yatağından sıçradı ve pijamayla kapıya koştu. Gelen sütçüydü. İçeriye girdi, süt kabını getirdi. Adam, güğümden yarım litre sütü kaba boşalttı. Hergün uğradığı evlerden biriydi bu. “Beybaba nasıl?” diye sordu, İdris’e. “Sen sağol” dedi İdris. Adam şaşalamış, dudağının kenarında daracık bir çizgiyle “Allah sabır versin” dedi. Gitti. İdris, süt kabını ocağa koydu. Gözleri çapaklıydı. Yüzünü yıkadı. Yatağı darmadağındı. Toplamalıyım, diye geçirdi içinden, ama bir şey yapmadı. Babasının odasına baktı. İlaç şişeleri ordaydı. Röntgen filmlerine özgü bir zarf masanın üstünde duruyordu. Mutfağa döndü. Kendisi için tek kişilik servis yaptı. Kaynamış sütü, ekmeksiz, ağır ağır içti. Bulaşık bardağı masanın üstüne bıraktı. Odasına yürüdü. Elbisesini giydi. Evden çıktı. Sokaklar tenhaydı. Gökyüzünü, yağmurdan sonraki durgun hali sokakları ve evlerin pencerelerini kaplamıştı. Beşinci katta bir panjur şırak diye açıldı. Bir su birikintisinin üstünden sıçradı ve ondan sonra daha hızlı yürümeye başladı. Tanıdığı sokakları birer birer geçti. Çarşıya gelmişti. Bir dükkanın önünde durdu. Cebinden bir anahtar çıkardı. Alışılmış bir hareketle, anahtarı kilide sokup çevirdi.



UGraSHAMAN 16.07.2008 11:27:05
Vebal

 

Gece uyuyamadım. İçimi kavuran sıkıntıyla bir o yana bir bu yana devinip durdum. Şafağa doğru çıktım yataktan. Gidip arındım. Cildimi kazırcasına ovdum, yıkanıp temizlendim. Biraz ferahlık oldu. Perdeyi açtım. Gök yavaş yavaş gümüşe dönüşüyordu.

Huzurundan ayrılma selamı verip alnımı tekrar yere koydum. Efendi geçen perşembe her zamanki gibi gözlerini gayba salmış bir halde, 'can gözünü açıp eşyayı ve halkı Hakka perde etmeden, daima müşahadede ol' demişti.

Salih baba, sıklıkla yaptığı üzere için için ağlayarak mırıldandı, 'hakikat-ı sırr-ı esrarın cihanda ehl-i hal anlar/avam olan ne bilsin halet-i aşkı, vebal anlar...'

Ben vebal değilim, bir şey anlamıyorum. Yalnızca gönlüm yatışıyor, dergaha bu arzuyla gidiyorum.

Yine uyuyamıyorum, sağa sola dönüp duruyorum.

Bugün otuzyedinci gün olmuş. Takvime her gün bir çentik atıyorum, bir çarpı işareti. Her günü sonrakiyle çarpıyorum. Otobüs dönüp uzaklaşırken camda gördüğüm son resminle hatırlıyorum seni.

Diğerlerini unuttum.

İlk günler yüzyıl gibi geçti.

Kendi kendimle kaldım. İzin almak için güçlükle gitmiştim işyerine. 'Ne kadar çökmüşsün Harun bey...' duyduğum söz bu.

Onuncu gün gidebildim dergaha.

Efendi, sinemdeki yaraya bakarak, 'cezbeye ulaşamayan aşık geçici menzilde kalır' buyurmuştu.

Menzil nedir bilmiyorum, bundan da bir şey anlamıyorum.

Halka mı yoksa Hakka mı yakınlığım artıyor bilmiyorum.

İçim yanıyor, duyduğum yalnızca bu. Yara o kadar acıyor ki, soluğumu kesiyor.

Efendi, 'bizler gafiliz, nefis ve tabiat esiriyiz' diyor.

O konuştukça yaram sağalıyor, yıllara hayıflanıyorum.

Sanki Necef'teyim de Hüseyin efendimizin kanlı, kesik başını görüyormuşum gibi kalbim dağlanıyor, soluğumdan yanık kokusu geliyor.

Olmadı iki gözüm başaramadık, muhabbetimiz o kadar çoktu ki nazar değdi sırrımıza, saadet bize haram oldu, iki yavrumuza da yazık ettik, hele Elif'i düşündükçe içim o kadar acıyor ki tarif etmem imkansız.

Geçen Ceyhunlar çağırmıştı, gitmek istemedim, çok ısrar edince mecburen gittim.

Saime içliköfte yapmış, sodalı ayran, bamya çorbası...Cevizli baklava üzerine...masayı donatmış işte, yüzüm biraz gülsün diye üzerime titriyorlar, öyle şaklabanlık yaptılar ki anlatamam.

Onlar üzerime geldikçe ben içime büküldüm, keder, bataklık gibi çektikçe çekti içine, gömüldüm, orada yok oldum.

Kalkana değin uğraştılar.

Dönerken radyoyu açtım, 'ya kimlere baba desin yetim yavrum dillenince...'

Birden boşandı yanaklarımdan.

Efendi, 'kendinden geçmedikçe cesedini ruh gibi göremezsin' diyordu.

Ben ruhumu ceset gibi görüyorum.

Efendiye nasıl söylerim hicranımı.

Sırrımı kime açarım.

Paylaşınca azalsa, sızılar dinse, yara biraz sükunet bulsa, kabuk tutmaya başlasa...

Eve gelmek istemiyorum. Neye baksam sen, çocuklar....Gidecek bir yer yok?

Geçen kalk diyor şeytan dök benzini çak kibriti.

Yak, kül et her şeyi, anılarını ancak böyle yok edebilirsin.

Uyku günlerdir gözlerime uğramıyor.

Kırkbirinci gün bugün, saçım uzamış, günlerdir taramıyorum. Bedenimi hissetmiyorum. Kendimi unutmuşum, dağılmış, unufak olmuşum.

Efendi, 'gafletle menzil alınmaz' diyor.

Gaflet nimet değil midir?

Bir an unutabilsem.

Aklımdan bir saniye çıksa.

Uyansam, kötü bir düş görmüş olsam, kabus bitse.

Dergaha daha sık gidiyorum. İhvan tuhaflığımı fark ediyor mu?

Kimseyle konuşmuyor, kapıya yakın bir yere tünüyorum.

Bugün Efendi mutadın aksine uzatıyor konuşmasını.

'Sohbette bereket vardır', diyor, 'imdi ey benim canım, gaflette olmayıp, Hakk'ın her hadisede zuhurunu görürsen ülfetin artar, onun türlü türlü ilim ve kudretleri sana sirayet eder...Evliyaullahtan bazı aşıklar buyururlar ki : Hakkı taleb edene gerektir ki, asla O'ndan gaflet etmeyip, verdiği belaya sabretsin. Bela büyükse sabrı da o kadar zordur. Hakk bazen bir kulunu yüksek menzile eriştirmeyi murad eder onu sabır ile sınar. Böylesi anda eğer salikin gönlünde Hakk'ın gayri fikir üç kere nefes alıp verecek kadar durursa, o aşığın feyiz yolu bağlanır, gönlünden ruhaniyet gider...'

Sanki kimse yok, sadece bana sesleniyor, yarayı deşiyor, akıtıyor, kanatıyor, temizliyor, canımı yaktıkça yakıyor.

Söz sineye yıldırım gibi çarpıyor, gırtlağa bıçak gibi dalıyor.

'Gayrıyı gönlünden çıkar, gayra ait kederlerden kurtul ki, bütün ilgi ve alakadan, halkın zikrinden, dostluğundan ve düşmanlığından bir nesne kalmasın. Eğer kalırsa Hakk ile arana ayrılık düşer...'

Ayrılık düşmüş araya diye geçiriyorum aklımdan.

Bu acıya ben mi dayanıyorum yoksa beni tutup içimden mi geçiriyorlar anlamıyorum.

Çıkıyorum dergahtan.

Kendimi kalabalık bir caddede buluyorum. İstiklal olduğunu epeyi yürüdükten sonra fark ediyorum. Nasıl bir mahşer bu? Karınca yuvası gibi kaynıyor. Gözlerim bulanıyor. Belki oldukları gibi görmüyorum onları. Gözlerimden eğilip bükülerek, yassılaşarak, flulaşarak geçiyorlar. Geçerken bir hatıra bırakıyorlar. O kadar çok yürüyor, o denli çok görüyorum ki, yorgunluktan bitap bir cafeye atıyorum kendimi. Sandalyeye yığılıyorum. 'Kahve' diyorum garsona.

Tütünü sararken durduğum yerde bedenimi dik tutamadığım fark ediyorum.

Sesler, resimler, yüzler, kelimeler, korkular, üzüntüler sökün ediyor.

İçimde mahşer.

Nasıl bir kalabalık bu?

Alnımı ellerime, masaya bırakıyorum. Birkaç dakika dinleniyor yeni bir sigara sarıyorum.

Küllükte dağılmamış bir sigara külü.

Yekpare.

Öncemiz belki böyle idi.

Halka bulandıkça dağıldık.

Ahhh efendim, göğsümdeki  acı dinecek mi, yaram çok sancıyor, efendim şimdi kimin esiriyim bilemiyorum.

Yol göster bana, var mı bir kapı, oradan geçeyim elimden tut efendim, eşiğinden sürekli kaçıyorum, araya ayrılık düştü efendim, gönlüm kararıyor, kasavet geliyor, neye baksam kederli görünüyor, darılıyor küsüyorum her şeye. İçerde daralıyorum, evimi viran ettim, onun beytini yıktım efendim, haremine mahrem koydum, vuslat namazını kılabilecek miyim, bana bir umut ver, tut elimden efendim.

Gece bir düş gördüm.

Niyazi Mısri sultan teşrif etmişler dergahı. Efendi ile karşılıklı oturuyorlar.

'Bunları bildir bana, başlangıç ve son nedir' sözünden konuşuyorlar.

Mısri sultan, bundan muradın vuslat olduğunu söylüyor.

Efendi bana bakıyor, ben, 'ben bir şey görmedim, vallahi bir şey görmedim, o şeyde sadece O'nu gördüm' diyorum.

Gülümsüyor.

Göğsüm yarılıyor, bir kumru çıkıyor, çırpınıyor, öylesine bir hızla uçuyor ki, kendini ve çarptığı her şeyi yaralıyor, son bir çırpınışla duvara vuruyor ve cansız yere düşüyor. Çıt yok.

Mısri sultan, 'ona ruhumdan üfledim' diyor.

Efendi, 'sizler' diyor, 'dünya muhabbetiyle gaflet şarabını içip sarhoş olmuşken vuslatımı ümid etmeyin. Vuslat kendini öldürmeye derler. Yoksa gaflette veya daima Hakk'la kavgada olup, sevdiğine muhabbet etmeyip, bazen azarlayıp, gönlünü yıkıp, ona tilki gibi hile edip aldatmaya çalışmakla vuslat gerçekleşmez. İçinde yaramaz huylar türlü türlü suretler bağlayıp, ameline ve yalancılığına göre, bazen kurt bazen tilki gibi hayvanlar içerisini kaplayıp dünya muhabbetiyle ve bozuk düşüncelerle kalbin kirlenip sevgilinin yanına varmaya şirkten korkup, içerin ve dışarın hayvan iken vuslat olmaz. Önce o huylardan temizlen, gözün, dilin ve kulağın emin olsun ki sevgilini görebilesin. Kendi putunu yıkmadıkça Hakk'ı göremezsin...'

Korkuyla uyanıyorum.

Soluk soluğayım.

Kalbim duracak gibi.

Kendimi mutfağa güçlükle atıyorum.

Su...bir bardak daha.

Sigara yakıyorum.

Sabah ışımak üzere.

Arınıp sana eğiliyorum.

Dar gönüllüm benim, seni ancak muhabbetim onarabilir.

Vebalimi görüyorum.

sadık yalsızuçanlar


Sayfa: [ 1 ]