SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Okuma Odası

Konu: Aklın Karanlık Kıyılarında

Sayfa: [ 1 ]

03.02.2008 16:05:02
Aklın Karanlık Kıyılarında..
Güven TURAN

Çok tehlikeli bir konu bu. Pek çok belirsizlik taşıyor. Adını vermek bile zor. Delilik ya da çılgınlık demek hiç de kolay değil artık bir durum için. Hele söz konusu olan bir yaratıcı kişiyse, kim deli, kim çılgın? Akıllı kim?

Yoksa, İngiliz şairi Dryden’ın (1631-1700) sözlerini kabullenmemiz mi gerek: “Great wits are sure to madness near allied/ And thin partitions do their bounds divide” (Çok akıllı kişiler çok yakın dururlar deliliğe/ Ve incecik bir perde ayırır sınırları birbirinden). Müntehir yaratıcı kişiler üzerine söz etmek daha kolay bundan. Sonuçta, bir eylem var. Eskiden olduğu gibi, müntehirler için de, “akli dengelerini bir an için yitirdiklerinden” bu eylemi gerçekleştirdiklerini söylememiz de kolay değil, her ne kadar, Virginia Woolf’tan Sylvia Plath’a kadar, her iki gruba ait yaratıcı kişiler olsa da. R.D. Laing’nin şizofrenler için kullandığı tanımı kullanabiliriz belki de, genelleştirerek bu tanımı: Bir başka gerçekliğin kişileri. Ama bana, çok eski haritalarda, özellikle Afrika kıtasının büyük bir bölümünü, ayak basılmamışlığı, bilinmezliği, nedeniyle tanımlayan “Karanlık Afrika” gibi, “aklın karanlık kıyısında yaşayanlar” demek daha doğruymuş gibi geliyor.

Sanki bu, ele alacağım bu yaratıcı kişilerin durumunu (burada şair ve yazarlar üzerinde duracağım) daha iyi tanımlıyor. Ve bir daraltma daha yapacağım: Bir hastanede ya da klinikte, sağaltıcı bir eylem olarak yaratıcı çalışmalara yönlendirilmişlerden değil, yaratıcılıklarını ya “bizim yakada” sürdürürken, sınırı aşıp, öte yakaya geçenler üzerinde duracağım ya da her iki yaka arasında gidip gelenlerden söz edeceğim. Yani, bir bakıma, Polonius’un Hamlet için kullandığı söze bire bir uyanlardan yani: “Though this be madness, yet there is method in’t” (Delilik de olsa, bir düzen var içinde). Elbette, bir de, Nietzsche gibi susanlar değil, sözünü sürdürmeye devam edenler çekiyor beni kendisine.

Bu bağlamda ilk üzerinde duracağım kişi elbette Hölderlin olacaktır. Johann Friedrich Hölderlin 20 Mart 1770’de Neckar ırmağı üzerindeki küçük bir kasaba olan Lauffen’de doğar. İki yaşındayken babası ölür. 1774’de annesi yeniden evlenir ve 1779’da bu baba da ölür... Bu iki ölüm, onu annesine, anneannesine, kız kardeşine öylesine bağlar ki, onun bu yazıya girmesine neden olan durumunu, Freudcu bir yazar olan Dr Jean Laplanch, 1961’de basılan Hölderlin et la Question du Pere adlı yapıtında, bu iki baba ölümüne bağlayıverir. Gerçi onun Dryden’in yukarda alıntıladığım dizelerinde söz konusu ettiği “ince perde”yi aşıp “sınırın ötesine” geçmesine gene bir ölüm neden olmuştur.

Hölderlin, teoloji öğrenimini tamamladıktan sonra, din adamı olmayı değil, soyluların çocuklarına özel öğretmenlik yapmayı seçmiştir. 1795’de, Frankfurtlu zengin bir banker olan J. F. Gonterd’ın çocuklarına öğretmen olarak atandığında, bankerin karısı Susette büyük bir ilgi duymaya başlamıştır: Şiirlerinin ölümsüz kimliği “Diotama”. Bu ilginin çıkmazı mıydı acaba onu aynı sırada bir başka kadınla ilişkiye sokan? Hatta kadının o yıl doğan kızının babalığını kabul etmesine neden olan? Hölderlin, Susette’ye bir yandan da gizli mektuplarda şiirler gönderir. Bu arada başyapıtı Hyperion’a da son şeklini verir. 1796’da, Frankfurt’a yaklaşan Fransız ordusundan kaçarken, Susette’ye dört çocuğu, kayınvalidesiyle birlikte Hölderlin de eşlik etmektedir. Bu onları daha da yakınlaştırmış olmalıdır. Bir yıl sonra Frankfurt’a geri döndüklerinde Hyperion’un birinci cildi basılır. Hölderlin’in o dönemde Susette’ye nasıl bir duyguyla bağlı olduğunu anlamak için Hyperion’a bakmak gerekir. Çünkü Hölderlin, kitabını tümüyle kendi duygusu üzerine kurmuştur. Bir tür sır kitaptır.

Bu arada, 1798’de, Hölderlin’in duyguları ortaya çıkınca, öğretmenlik görevinden kovulur. Bu Hölderlin’in, “öte kıyıya” geçişini hazırlar. Gene de, Susette’ye yakın bir kasabaya, Homburg’a, yerleşir ve onunla gizlice buluşur ve mektuplaşır. Uzun yolculuklara çıkar. Bordeaux’da bir öğretmenlik işi bulur ama ancak birkaç ay kalır. Ne var ki 1802 Haziranı’nın sonlarında, bir salgında Susette’in ölümü onu tümüyle öte yana iter. Hyperion’da Diotama’yı öldürmüş olmasının bir tür kader hazırlayıcı rolünü taşıdını da düşünmüştür acaba? Uzun sessizlik dönemlerinin ardından, anlaşılmaz konuşmalar yapar, şiddetli öfke nöbetleri gelir... Aynı yılın güzünde kısa bir süre tedavi görür. Bir süre en azından görünüşte herşey düzgün gitmektedir ama 1805’den başlayarak kötüden daha kötüye doğru hızlı bir kayış başlar davranışlarında. Yakın dostlarını suçlar. Kalabalıkların olduğu yerlerde kışkırtıcı söylevler verir. Bir dostunun yazdığı gibi, “gece gündüz hiç durmaksızın piyanosunu dangırdatır”. Artık denetlenemez bir durumdadır. Bir hayli zor da kullanılarak, 1806 Eylülü’nde Homburg’dan Tübingen’deki bir akıl sağlığı kliniğine kaldırılır. Orada zamanının en modern tekniği ile tedavi edilmeye çalışılır: Güzelavratotu ve digitalis verilir. Haykırmasını engellemek için, daha çok bir Ortaçağ işkence aleti olan Autenrieth maskesi takılır; deligömleği giydirilir; bir kafes içinde soğuk suya daldırılır! 1807 yazında “tedavisi mümkün görülmediği ve sadece üç yıl yaşayabileceği” görüşüyle klinikten çıkartılır.

Klinikteyken, Hyperion’u okuyup ona hayran olmuş bir marangoz, Ernst Zimmer, Hölderlin’i ziyaret etmiştir. Zimmer, doktorlara, Hölderlin’in kendi evinde, kendi gözetimi altında bakmayı önerir. Öneri kabul görür. Hölderlin Zimmer’in Tübingen’de, Neckar ırmağı kıyısındaki evinde ya da “kule”sindeki en üst kat odasına yerleştirilir. Hölderlin’in 1843 yılında 73 yaşında ölümüne kadar, tam 36 yıl süren bir ilişki başlar. Sanılacağı gibi Hölderlin odaya kapatılmış, hapsedilmiş değildir. Evin içinde dolaşabildiği gibi, Zimmer’le birlikte uzun yürüyüşler de yapmaktadır. Misafir kabul etmektedir.

Bu arada Hölderlin’in şiiri ne durumdadır? Hölderlin daha öğrencilik yıllarında eski Yunan’a ve Yunan şiirine özellikle de Pindaros’a büyük bir hayranlık duymuştur. Burası Hölderlin’in şiirlerini çözümleme yeri değil ama, şunu da belirtmeden geçemeyeceğim: Hölderlin’in Yunanlılığı örneğin çağdaşı Lord Byron’ın (1788-1824) Yunanlılığından çok farklıdır. Bütün savaşlardan, zorbalıklardan, politikalardan arınmış saf bir şiir halinde belli eden bir Yunanlılık. Ve sadece bu da değil elbette. İster doğduğu kasabaya yaptığı bir yolculuktan sonra yazdığı “Yurda Dönüş” şiiri olsun, ister “Gezgin”,  “Ekmek ve Şarap”, “Yolculuk” ya da “Germania”, “Ren”, “İster” (Tuna’nın eski bir adıdır) hepsinde aynı klasik formal ağırlığı ve yoğunluğu buluruz. Ve bütün bu şirler 1798’den yani aklın öte yanına geçiş yoculuğundan sonradır.

1807’den, Tübingen’de Zimmer’in kulesine yerleştikten sonra yazdığı şiirlerse, daha özgürdür belki ama gene de denetlidir ve “bir akıl hastasının sanat ürünleri” sınıflamasına sokmak zordur. Altlarına “Scardanelli” imzasını attığı, “İlkyaz”, “Yaz”, “Güz” gibi şiirlerde bile iç disiplinini korur. Hele bugün, Gerçeküstü şiir eğitiminden geçmiş bizler için bu şiirler için olsa olsa modernizmin özgürlüğünü taşıyor denebilir.

Alman şiiri, aklın öteki yakasına geçmese bile, ağır melankolilerin, dahası, ağır depresyonların şiiridir. Ben mi öylesini seçiyorum, yoksa gerçekten hiç mi yok, Alman şiirinde hafif, şakacı bir şiirle karşılaşmadım hiç. Gene de Hölderlin’in yanına, Nelly Sachs’la (1891-1970) Paul Celan’ı (1920-1970) koyuyorum.

Nelly Sachs’ın psikolojik rahatsızlığının ciddi olarak ortaya çıkışı, 1950’de annesinin ölümünün hemen ertesindedir. Gene de, daha sonra, özellikle Paul Celan’la mektuplaşmalarında, satır aralarında, gizli göndermelerde okuduğumuz kadarıyla, çoğunlukla tek odalı bir apartmanda, anneyle yaşanan sürgün hayatının olduğundan daha çok, 1939 yılında, Almanya’da, Nazi sokak çetelerinin saldırısına uğramasının onu ağır psikolojik krizlere girmesine neden olduğunu söyleyebiliriz. Aradaki pek çok krizi evde atlatır ama 8 Ağustos 1960’da Stockholm’daki bir hastanenin psikiyatri kliniğinde tedavi altına alınır. Daha sonra başka, bağımsız, bir psikayatri kliniğine nakledilir. Arada, özel bir bakımevine giderse de, 1963 yılına dek sürer rahatsızlığı da kliniklerde kalışı da. 1968’de bir kez daha bir psikiyatri kliniğinin yolunu tutar. Bu arada, 1969’da, bir kanser ameliyatı da geçirir. Özel psikiyatrik klinikte kalmaya da devam eder. 12 Mayıs 1970’de, “ruh kardeşi” Paul Celan’ın cenazesinin kaldırıldığı gün, neredeyse aynı saatlerde ölür. Hiçbir ödül, bu arada 1966’da Agnon’la paylaştığı Nobel Ödülü bile, Nelly Sachs’ı derin karanlığından, aklın öte yanındaki karanlık dehlizlerden çekip çıkartmaya yetmez.

Paul Celan’da, bir toplama kampında annesini ve babasını yitirme, bir başka toplama kampında kendi verdiği hayatta kalma savaşı, neredeyse bütün şiirlerinde yoğun olarak hissedilen çevresindeki bunca ölümü sağ kalıp taşıma sorumluluğu (Mario Levi’nin de sorunu değil miydi?), antisemitizmin her yandan gizlice bastırdığını hissetmesi, Fransa’da Almanca yazan bir şair olmanın garipliği... Paul Celan bütün bu ağırlıkları taşıyacak ve altından kalkacak gibi görünüyordu. Onu kıran, Apollinaire’in ünlü Mirabau Köprüsü’nden Seine nehrine kendini bırakmasına kadar uzanan, klinik ve hastanelerle kararmış yaşamına yol veren, 1960 Mayısı’nda, bir zamanlar yakın bir dostluk kurduğu, şiirlerini Almancaya çevirdiği Fransızca yazan bir Alman olan Yvan Goll’un dul karısının bir yazısı olur. Claire Goll, sert bir şekilde Paul Celan’ı Yvan Goll’un şiirlerini çalıp kendi adı altında yayımlamakla suçlar. Antisemitik Alman yazarları, Büchner Ödülü’nü alma becerisini gösteren bu Romanyalının üstüne atlamakta gecikmezler, Claire Goll’un suçlamasını incelemeden... Bu suçlama, durup durup karşısına çıkar ondan sonraki on yıllık yaşamında. Her birinin kendince karanlık, gerilimli, bozgunda bir dünyayı yansıtan şiirlerinin yanı sıra, Nelly Sachs’la Paul Celan mektuplaşması, okurken insanda yalnız ruhsal, duygusal değil, gerçekten fiziksel bir acı duyuran benzersiz bir başyapıttır kanımca.

Almancada dolanırken bu üç şiir dehasının yanında bir anlatı ustasını, Robert Walser’i (1878-1956) ele almadan, aklın karanlık kıyısında dolananlar üzerine edilecek her söz eksik kalacaktır. Almanca yazan bu İsviçreli 1929’dan öldüğü yıla dek bir akıl hastanesinde, önce kapalı sonra yarı kapalı bir hayat geçirmiştir. Tam bir huzursuzdur Martin Walser. On dört yaşında okulu bırakıp bir bankada katip olarak çalışmaya başlamıştır. Bu deneyim, sonradan yazdığı metinlere girecek ve Kafka’yı da etkileyerek “küçük katip” kişiliğinin edebiyatta önemli bir varlık olarak yer almasına yol açacaktır. Walser, sürekli yer değiştirerek, Berlin’e ulaştığında (1905) ilk kitabını yayımlamıştır. Ama onu birden sivrilten, 1908 yılında basılan Jacob von Gunten’dir. Kafka, Günlük’ünde, Walser’den söz eder örneğin. 1913’e kadar Berlin’de kalır Martin Walser ve kendisine sunulan (Alman edebiyatını baştan sona değiştirecek bir deha gözüyle bakmaktadır o dönemde modernist entellektüeller ona) bütün parlak yabancı ülkelere seyahat önerilerini red eder ve şöyle yazar, bir kişisinin ağzından: “Burada kalıyorum. Kalmak çok güzel. Doğa yabancı ülkelere gidiyor mu? Ağaçlar yaprakları daha yeşil olsun diye yabancı ülkelere gidip döndükten sonra, gösteriyorlar mı bunu?” Bu dönem hep kısa metinler yazar ve bir biri ardına kitaplar çıkartır.

1913’te yeniden İsviçre’ye, doğduğu şehir olan Biel’e döner ve yedi yıl kalır burada. 1920 yılda Bern’e gider ve altı ay kadar arşiv memuru olarak çalışır... Yazar, hep yazar... Kısa oyunlar, kısa anlatılar, romanlar... ( bir ikisi ya kaybolur ya da yok eder onları Walser; bilinmez) bir kitap çıkartabilir ancak bu süreçte. Ama dergilerde, gazetelerde pek çok, hatta yüzlerce küçük parçası yayımlanır... Kesin bir yalnızlık ve sefalet içindedir. Bern’in delisi gözüyle bakar herkes ona. “Kapatılması gerek!” sözler sık sık tekrarlanır çevresinde. Ve nihayet 1929 yılında, kız kardeşinin de ikna etmesiyle kendi rızasıyla bir kliniğe yatar... Tam bir kilit altına alınma değildir bu. Örneğin, Carl Seelig, onu kendisine dost etmeyi başarır. Birlikte uzun yürüyüşler yaparlar... (Yürümek, uzun yürüyüşler yapmak... Bu yaratıcı huzursuzların en belirgin özelliği midir? Linz, Hölderlin, Campana, Clare, Delmore Schwartz hep uzun yürüyüşler yaparlar). Walser’in yaşamı zaten böyle bir uzun yürüyüşte, 1954 yılı Noel günü, ıssız, donmuş bir kırda son bulur.
Martin Walser, 1929’dan sonra da yazmaya devam etmiştir. Ne var ki, bu yazdıkları uzun bir süre okunamamıştır. Kalın bir kurşun kalemle, birbiri içine geçmiş harfler ve satırlarla yazılmıştır metinleri. Adeta yazılı değil karalanmış bir sayfa izlenimi verir. Böyle yazarak neyi amaçlamıştır Martin Walser? Okunmamayı mı acaba? Gene de bu garip “şifreli” metin ince bir kazı yöntemiyle, kendini bu işe adamış birkaç gönüllü sayesinde, sökülmüştür büyük ölçüde.

03.02.2008 16:05:37
DEVAMI..

Melankolinin yani karaduygululuğun bir merkezi de Britanya Adası’dır. Hem, Melankolinin Anatomisi adını taşıyan kitap da burada yazılmamış mıdır? Ne var ki, müntehirleri gizlediği gibi öte yakaya geçenleri de gizler bu ada. Hastane ve kliniklerden çok odalarda ve tavanaralarında tutar aklın karanlık dehlizlerinde dolaşanları. Virginia Woolf hiçbir zaman bir klinikte yatmamıştır örneğin... Ben de burada, bu artık iyice bilinen bu yazar ya da Sylvia Plath üzerinde durmayacağım. İngiltere’de bile az bilinen iki ad üzerinde duracağım. Az bilinen ama özgün, hatta seçkin iki şair...

John Clare (1793-1864) İngiltere’nin doğu bölgesinde bir köyde doğar. Babası kendi toprağı olmayan bir çiftçidir. Köyünün ilkokulunda okur. Aldığı tek eğitim de budur. Tarla sürer, ot yolar, ahır temizler... 1806’da eline James Thomson’un The Seasons (Mevsimler) adlı şiir kitabı geçer... 1809’da bilinen ilk şiirini yazar. 1820’de ilk şiir kitabı çıkar ve birden dikkat çeker. Bölgenin varlıklı aileleri de okur da büyük bir ilgi gösterir bu kıt eğitimli, yoksul köylü şaire. Kitap birkaç içinde üç baskı yapar. Bir yıl sonra ikinci kitabını çıkartır. Şiirleri yaşadığı çevreyi, doğayı, insanları yalın ama özgün bir dille aktarmaktadır.

1823-25 yıllarında ilk ağır depresyon krizleriyle öte yakaya geçiş belirlenmiştir. Yazmaya devam eder... Aralıklarla hastalığı gelir gider. 1837’de depresyona, halüsinasyonlar ve dengesiz belki de şiddet içeren davranışlar eklenir. Deli olduğu belgelenir ve Londra yakınlarındaki bir özel kliniğe kaldırılır. Dört yıl gözetim altında kalır. Ormanda yürüyüş yapmasına izin verilir. Sürekli yazar. 1841 yılında, böyle bir yürüyüş için klinikten ayrılır ama ormanın değil köyünün yolunu tutar. Dört günde 80 mil yol yaparak köyüne ulaşır. Dönüşünde bu yolculuk izlenimlerini yazar. Bir kez daha delilik belgesi çıkartılır hakkında. 1842-50 yılları içinde yeniden kliniğe kapatılır. Bir süre sonra gene yürüyüş izni verilir. Hastanedeki bir hastabakıcı,William Knight, Clare’le ilgilenir ve yazdığı şiirleri toplayıp saklar. Knight’in hastaneden ayrılışından sonra (1850-59) çok az şiiri bulunur. 1864’de hemen hemen bunamış bir şekilde, geçirdiği son bir inmeyle, ölür. Son kitabı 1835’de basılmıştır ve sonrasında uzun bir unutuluş dönemi başlar. Yirminci yüzyılda yeniden keşf edilir... Böylesine huzursuz bir ruhun böylesine dingin şiirler yazabilmesidir belki de çılgınca olan.

Ivor Gurney (1890-1937) adı, uzun bir süre şair olarak değil, müzisyen, özellikle de son derece yetenekli, “İngiliz müziğini yükseltecek” bir besteci olarak anılmıştır. Eğitimi de bu doğrultudadır. Önce piyano sonra org eğitimi alır. 1912’de sıradan dünyanın sıradan insanlarından farklı bir ruhsal durumda olduğunun işaretleri çıkar ortaya. 1914’de savaş patladığında, gönüllü olarak orduya başvurur; kabul edilmez. 1915’de savaş iyiden iyiye kızıştığı için, yeniden başvurduğunda, doktorlar bu kez görmezden gelir durumunu ve askere alınır.1916’da, Fransa cephelerinden birinde ileri hatlarda görevlendirilir. Şiir yazmaya başlar. Daha önce de yazıp yazmadığı pek açık değil doğrusu... Bunlar zamanının pek çok şairindeki gibi, savaş izlenimleridir. Dinginlikle çatışmanın; insanın kıyıcılığı ile doğanın iyileştirici gücünün iç içe geçtiği şiirler... 1917 Nisanında yaralanır. Hastaneden taburcu edilince yeniden ileri hatlara verilir. Ancak eylül ayında gaz savaşında bir kez daha yaralanır. Edinburg’daki bir hastaneye kaldırılır. Ekimde ilk şiir kitabı, Severn and Somme yayımlanır. Uzun bir hastane serüveninin ardından, cephe gerisinde bir görev verilir. 1918 Ekiminde, savaş biter. Terhis olur. 1919’da ikinci şiir kitabı yayımlanır. Royal College of Music’deki eğitimine geri döner. Bir yandan sinemalarda piyanistlik, kiliselerde org çalma, vergi dairesinde memurluk, gibi işlerle uğraşır, bir yandan hem şiir yazar hem şarkılar besteler. Giderek kötüleşmektedir psikolojik durumu da. Sonunda 1922’de yaşadığı kentteki bir akıl hastanesine yatırılır. Bir süre sonra da Londra Kenti Akıl Hastanesi’ne nakledilir ve ölünceye kadar da burada kalır. Besteler yapmaya, şiirler yazmaya devam eder ama. Ancak 1954 yılında seçme şiirlerinden oluşan bir kitabının yayımlanması onun şair kimliğinin yeniden anımsanmasına neden olur. Toplu şiirleri ise 1981 yılında basılır.

Ivor Gurney’in özellikle hastanede yazdığı, sürekli düzelttiği şiirleri varyantlarıyla notlu olarak basılmaya başladı. Bu bize, Gurney’in öteki kıyıdaki serüveni hakkında inanılmaz bir ipucu vermekte. Gurney’in (birtakım gizli güçlerin kendisine elektrik gönderip denetim altına aldığı en büyük iddialarındandı) şiirini, dış güçlerden korumak için nasıl kat kat enigmatik bir dil içine gizlediğini çok iyi göstermektedir. Gene de içinde “akıl olan” bir şiirdir bu; bir akıl hastasının şiiri değildir.


Öte yakanın şairleri listesi böylece uzayıp gidebilir... Hastanede kaldığı sessizlik döneminin bile unutturamadığı Elizabeth Jennings’le (1926- ); o muhteşem Fransızlarla: Nerval (1808-1855) ve Artaud’yla (1896-1948); İtalyan şiirinin bir mucizesi olan Dino Campana (1885-1932) ile; Robert Lowell (1917-77), Theodore Roethke (1908-63), Delmore Schwartz (1913-66) gibi Amerikalılarla ve daha pek çoklarıyla...



***********************************************************************

Öte yakaya geçemeyen; bu yakada kalan insanlar, bu insanlardan daha mı çok sağlıklılar acaba?

İyi ki "ÖTE YAKAYA" geçebilenler var... BU geçiş ve yolculuk hiç bitmesin, her zaman devam etsin ki ruhumuz doyuma ulaşabilsin...

ÖTE YAKANIN BAŞKA BAŞKA GERÇEKLİKLERİNİ YAKALAYABİLMEK umuyla...................................uzun noktalar, doldurulmayı bekliyorlar..(tarafımızdan-tarafınızdan ve tarafsızca ve özgün ve dupppduru)

SeVGiYLe...

************************************************************************
HAYATIN ÇAĞLARI

Fırat kıyısındaki şehirler
Palmir' in yolları
Ve ey çölün ovalarındaki sütun ormanları
Ne oldunuz?
Siz ki aşıyordunuz hudutlarını
Bütün yaşayanların
Fakat göklerin estirdiği yeller
Ve yaktıkları ateş
Aldı başınızdan taçlarınızı

Bense şimdi
Bulutlar altında oturmaktayım
Her birinde bir huzur olan bulutların
Karacaların dolaştığı kırlarda
Göğe doğru yükselen nefeslerin
Ölü ve yabancı görünüyor gözüme
Ruhları o eski mesutların


Friedrich Hölderlin
DİOTİMA

Susarak katlanırsın, onlarsa anlamazlar seni
Ey kutsal varlık! Solar gidersin susarak;
Çünkü ah, boşuna ararsın barbarlar
Arasında yakınlarını gün ışığı içre.

Artık varolmayan o ince, büyük ruhlar!
Fakat ivecendir zaman. Ama ölümsüz türküm,
Ey Diotama, görecektir o günü, tanrılardan sonra
Kahramanlarla seni adlandıran, ve sana benzeyen!

F. HÖLDERLİN

Not:Hölderlin; büyük aşkı Sussette'ye, başyapıtı Hyperion'da "Diotima" olarak seslenir.

"Şiirlerinin ölümsüz kimliği -DİOTİMA-"

03.02.2008 16:06:07
AMA KİM ÖYLEYSE

Ama kim öyleyse boşalttı ayakkabılarınızın kumunu
ölmek için ayağa kalkmak zorunda olduğunuz zaman?
Bu kum ki İsrael aramağa gitmişti
yeri ve zamanı belli olmayan kum
Sina'nın yanan kumu
bülbüllerin boğazlarına karışmış
kelebeklerin kanatlarına karışmış
yılanların vatan özlemi tozuna karışmış
Süleyman'ın bilgeliğinden bize ulaşan her şeye karışmış
içkinin gizinden doğan acıya karışmış

Ey parmaklar
siz ölülerin ayakkabılarından boşaltmışsınız kumu
hemen yarın sizin tozunuz
gelecek insanların ayakkabılarını dolduracak


Nelly SACHS

Çeviri:
Eray CANBERK



BADEMLERDEN SAY BENİ

Say bademleri,
say acı olanı, uyanık tutanı say,
beni de onlara kat:


Gözünü arardım hep, gözünü açtığında,
sana kimselerin bakmadığı bir anda,
örerdim ya o saklı, o gizli ipliği ben,
ki onun üzerinde tasarladığın çiy'in
testilere doğru kaydığı bir zamanda,
yüreğe varamamış öz bir sözle korunan.

Ancak böyle varırdın adına, senin olan,
o şaşmaz adımlarla kendine yürüyerek,
savrulurdu çekiçler sanki bir çan kulesi
boşluğundaymış gibi senin suskunluğunun.

Ölmüş olan o şey senin koluna girer
ve işittiklerin de seninle birleşirdi,
üç olup giderdiniz geceyi katederek.

Beni de acı yap, acı yap beni.
Bademlerden say beni.


PAUL CELAN

Çevirenler: Ahmet Necdet-Gertrude Durusoy

ÇİÇEK

Taş.
Havada taş, gözümle izlediğim.
Gözün, taş gibi kör.

Biz
el idik,
boşalttık karanlığı ve yakaladık
yazla gelen sözü:
Çiçek.

Çiçek - bir sözcük körlerin sözlüğünde.
Senin gözünle gözüm:
giderir
susuzluğu.


Büyümek.
Yürekte yaprak gibi
kat kat.


Bir söz daha, bunun gibi, ve çekiçler
savruluyor havada.

PAUL CELAN

Çevirenler : Gertrude Durusoy / Ahmet Necdet


03.02.2008 16:06:37
UNUTMAMALI

Unutmamalı,
Hermann Hesse üstadı
ziyaret edip, sormayı ona,
izin var mı benim de şiir paralamama,
ne de olsa halkın gözünde,
yaşamı her vakit inanılmaz şekilde
ciddiye alma işinin patenti onda,
izin verir mi inanmama,
onun gibi, benim de
kendimi beyhude hissedebileceğime,

koşarak gideceğim yarın,
yanına göklere çıkarılan yazarımızın,
biliyorum başaracağımı
kendi hayranlarına güldürmeyi üstadı,
sanırım karşı çıkmayacaktır şurda burda
içten gelen bir sesle hafif adagio şakımama,
olmaz mı bir isim yapmış herkesin
hiç isimsiz olmayı özlediği zamanlar.



Robert Walser / Çeviren: Necmi Zekâ

03.02.2008 16:07:03
Kışkırtıcı parıltısyla güneş, denizden ağ çekerken, dört sözcüklü bir dalgadili: "sevi!", gece ve gündüz, "açıkları" yüzünden yakınmaksızın inledi durdu! anlam sızıca bir araya geldi, sonra anlam sızıca çözüldü."

03.02.2008 16:07:34
Hayatın akışı

Ruhum özlerdi yüceleri,
ama aşk, çekti toprağa;
ve acılarla eğip başımı daha
öylece izlerim yaşam çizgisini
dönerim başladığım noktaya.



İyi inanç

Sevgili, sayrısın
gönlüm yorgun ağlamaktan, ve
içimde titrek pırıltısı korkunun;
ama, inanamam öleceğine
sevdiğin sürece.


Friedrich Hölderlin
Çeviren: Gökhan Oflazoğlu

**********************************

"AKLıNıN" karanlık kıyılarında "AKLıM"
Çarpa çarpa kıyılarına
Un-Ufak olmuşum!
Öte yakanın duyulmaz yankıları
"Hisset" bak! Nasıl da "SeN" olmuşum!

03.02.2008 16:07:51
Kusursuz bir karanlıkta,
Akla, hiç gerek yoktur!
Aklın suyu çekilmişse
yeter derece,
Kıyıya lüzum yoktur!

03.02.2008 16:08:11
geliyor gidiyor
kendine ceza veriyor
beynindeki sinirleri
iste boyle geriyor
ileri firliyor geri cekiliyor
basamaklari cift cift cikip 
ativeriyor pabuclarini asagiya
duyulmasin diye sesi
tirmanirken doruguna 
iksirvari karaduygunun
sonunda kararinca hava
bozuldugu icin pusulasi
buluyor eski konumunu
ararken goz kararinca

03.02.2008 16:08:32
her şeyin kıyısı
hassastır
"aklın karanlık kıyısı"
"tanrım" ne güzel bir tabir
hep o kıyıda
gezinmek
ne büyük bir huzur
"karanlık kıyılar"da
ışık olmak
akıl'a uzaktan bakmak
...

03.02.2008 16:09:01
(...)

Tasarlanmış mutlu aile tablosu, Hölderlin'in henüz iki yaşındayken babasını kaybetmesiyle asla rötuşlanamayacak kara bir fırça darbesi aldı.Erken gelen bu ölüm Hölderlin'in yaşam hanesine yazılmış ilk kayıp oldu.Bu acılı olay yaşandığında dünyadan habersiz minicik bir çocuk olması, yıllar sonra Hyperon'u yazdığında "Çocuk kendi kalbini, hayatın zavallılığını tanımaz.Ölümsüzdür, çünkü ölümü bilmez." satırlarını sarf etmesine sebep olacaktı.

(...)

                                                                                                                         Sezin Alp

24.02.2008 15:33:54
NİCE YARAMIZ VAR / Nelly SACHS

Nice yaramız var
öleceğimizi sanıyoruz
sokak bize kötü bir söz attığında her kere
Sokak bunu bilmez
ama kaldıramaz böyle ağır bir yükü
Sokak üstünde görmeğe alışmamıştır
bir acılar Vezüv'ünün püskürerek girmesini
Orada ilk çağların anıları yok oldu gitti
ışığın insan ürünü olmasından bu yana
ve artık meleklerin kuşlar ve çiçeklerle oynadığı yok
ya da donatmıyorlar gülüşleriyle bir çocuğun düşünü




Çeviri:Eray CANBERK


SİZ TANIKLAR / Nelly SACHS

Siz tanıklar
öldürmüşlerdi sizin bakışlarınız altında
arkasında bir bakışı duyar gibi
duyarsınız sırtınızda
ölülerin bakışını

Kaç sönen göz dik dik bakacak size
gizlendiğiniz yerden çıkıp bir menekşe koparacağınız zaman?
Kaç kalkmış el yalvarmak için
birbirine karışmış dallarının arasında
yüzyıllık meşelerin?

Hangi anın ağırlığı boy atıp büyüyor kanında
batan güneşin?


Ey şarkı söylemeden beşik sallayan kadınlar
kumrunun gececil ötüşünde
Pek çoğu taşıyabilirdi yıldızları
Ve şimdi yaşlı çeşmedir
bu işi onun yerine yapmak zorunda olan

Siz tanıklar
öldürücü bir el kaldırmadınız
ama kurtulamayacaksınız vatan özleminden
toz,
Orada durmadasınız, tozun ışığa dönüştüğü
yerde.



Çeviri:Eray CANBERK


28.02.2008 19:55:20
Van Gogh’un akıl sağlığından söz edilebilir, o ki, hayatı boyunca sadece bir elini pişirmiş ve bundan başka da bir kez sol kulağını kesmekten öteye gitmemiştir, her gün, yeşil salçada pişirilmiş vajina ya da ana rahminden çıktığında toplanmış kırbaçlanıp azdırılan yeni doğmuş bebek organı yenilen bir dünyada.

Ve bu bir imge değildir ama bütün yeryüzü boyunca sık sık ve güncel olarak tekrarlanan ve desteklenen bir olgudur.

Böylelikle, bu açıklama ne kadar çılgınca görünürse görünsün, şimdiki hayat eski adilik, anarşi, düzensizlik, sayıklama, bozukluk, kronik delilik, burjuva durgunluk, ruhsal çarpıklık (çünkü insan değil de dünya bir anormal olmuştur), istenmiş namussuzluk ve çarpıcı yalancı sofuluk, soylu her şeyin pis aşağılanması, bütünüyle, ilkel bir haksızlığın gerçekleşmesi üstüne kurulu bir düzenin talebi, sonunda örgütlü cinayet atmosferi içinde kendini korumaktadır.

Her şey kötüye gitmektedir çünkü hasta bilincin şu saatte hastalığından çıkmamakta büyük yararı vardır.

Ve böylece, çürümüş toplum, kahinlik yeteneklerinden rahatsız olduğu kimi üstün açıkgörürlüklerin araştırmalarından kendini sakınmak için psikiyatriyi keşfetmiştir.

Gérard de Nerval deli değildi ama öyle olmakla suçlandı, yapmaya hazırlandığı kimi önemli açıklamaları değersiz kılmak için,

ve suçlanmaktan başka, bir de kafasına vuruldu, bir gece kafasına fiziksel olarak vuruldu, açıklayacağı korkunç olayların belleğini kaybetmesi için, ve onlar, bu darbenin etkisiyle, onda doğaüstü düzleme geçtiler, çünkü onun bilincine karşı gizlice birleşmiş bütün toplum, o anda onların gerçekliğini unutturacak kadar güçlü oldu.

Hayır, van Gogh deli değildi, ama resimleri suda yanan ateşlerdi, atom bombalarıydı, ki görüş açıları, o çağda ortalığı kasıp kavuran diğer resimlerin yanında, ikinci imparatorluk burjuvazisinin ve III. Napoléon’unkilerin olduğu kadar Thiers’in, Gambetta’nın, Felix Faure’un polislerinin kurtçuk konformizmini ağır biçimde rahatsız edebilecek nitelikteydi.

Çünkü van Gogh’un resmi, törelerin belirli bir konformizmine değil, kurumlarınkine saldırır. Ve dış doğa bile, mevsimleriyle, gel gitleriyle ve gün tün eşitliği fırtınalarıyla, van Gogh’un yeryüzünden geçişinden sonra, aynı evrensel çekimi koruyamaz.

Dahası, toplumsal düzlemde, kurumlar parçalanmaktadırlar ve tıp da işe yaramaz ve havayla bozulmuş ceset şekline bürünür, o ki van Gogh’un deli olduğunu açıklamıştır.

Çalışan van Gogh’un açık görürlüğü karşısında, psikiyatri artık sadece kendilerinin de takıntıları olan ve kendileri de eziyet gören goriller sığınağıdır, onlar ki insan korkusunun ve boğulmasının en feci durumlarını dindirmek için sadece gülünç bir terminolojiye sahiptirler, bozuk beyinlerinin layık ürünü olan.

Gerçekten, bit tek psikiyatr bile yoktur ki tanınmış bir sapkın olmasın.

Ve psikiyatrların kökleşmiş sapkınlığı kuralının hiçbir istisnayı kabul edebileceğini sanmıyorum.

Ben bir tanesini tanıyorum, isyan etmişti birkaç yıl önce, içinde bulunduğu yüce reziller ve patentli düzenbazlar grubunun bütününü toplu halde böyle suçladığımı görmek düşüncesine.

Ben, bay Artaud, dedi bana, bir sapkın değilim, ve hadi bakalım size meydan okuyorum, suçlamanızı yöneltmek için dayandığınız unsurlardan bir tekini bana gösterin, görelim.

Unsur olarak sizi göstermem yeter, doktor L.*, pis suratınızda izini taşımaktasınız, iğrenç adi yaratık.

O, cinsel avını dilinin altına sokup onu sonra badem olarak döndürenin – belirli bir şekilde incir yapmak için – çapa suratıdır.

Bunun adı, dünyalığını korumak ve kendi maydanozunu seçmektir.

Eğer cinsel birleşmede, bildiğiniz belirli bir şekilde, gırtlak deliğinden gurk gurk etmeye, ve aynı anda boğazdan, yemek borusundan, sidik yolundan ve anus’tan guruldamaya erişemediyseniz,
tatmin olmuş sayamazsınız kendinizi.

Ve iç organik sıçrayışınızda almış olduğunuz bir kıvrım vardır, cisimleşmiş tanığı mide bulandırıcı bir fuhuş'un, onu ki beslemektesiniz, yıldan yıla, gitgide daha fazla, çünkü toplumsal olarak kanunun hükmüne girmez, ama başka bir kanunun hükmüne girer ki orda bütün incitilmiş bilinç acı çekmektedir, çünkü siz böyle davranarak onun soluk almasını engellemektesiniz.

Çalışan bilincin sayıkladığına karar veriyorsunuz, onu diğer yandan iğrenç cinselliğinizle boğazlamaktayken.

Ve işte zavallı van Gogh’un iffetli olduğu düzlem budur, bir meleğin ya da bakirenin olamayacağı kadar iffetli, çünkü asıl onlardır kışkırtan ve başlangıçta besleyen, büyük makinasını günahın.

Belki de zaten, doktor L., haksız meleklerin soyundansınız, ama lütfen rahat bırakın insanları,

van Gogh’un her çeşit günahtan arınmış vücudu, delilikten de arınmıştı, ki onu zaten bir tek günah getirir.

Ve ben katolik günaha inanmıyorum,
ama erotik suça inanıyorum, ondan ki yeryüzünün bütün dahileri,
tımarhanelerin sahici delileri sakınmışlardır,
ya da o zaman sahici deli değildiler.
Ve nedir sahici bir deli?


İnsan onurunun yüce bir fikrine karşı davranmaktansa, toplumsal olarak anlaşıldığı anlamda deli olmayı tercih etmiş insandır.

Böylece, toplum, kurtulmak ya da kendini korumak istediği herkesi tımarhanelerinde boğazlatmıştır, bazı ulu pislikler konusunda kendisiyle suç ortaklığı yapmayı reddetmiş kişiler olarak.

Çünkü bir deli, toplumun dinlemek istememiş olduğu ve dayanılmaz gerçekler söylemesini engellemek istemiş olduğu bir insandır da.


Ama, bu durumda, içeri kapatma onun tek silahı değildir, ve insanların hemfikir toplaşması, kırmak istediği iradelerin hakkından gelmek için başka yollara sahiptir.

Kır büyücülerinin küçük büyülemelerinin dışında, bütün uyarılmış bilincin dönem dönem katıldığı toplu büyüleme hareketleri vardır.

Böylece, daha yumurtası kabuğunda bir savaş, bir devrim, bir toplumsal kargaşa durumunda, birlik oluş bilinç sorgulanır ve kendini sorgular, yargısını da duyurur.

Onun kimi yankı uyandıran bireysel durumlarla ilgili olarak da doğurtulduğu ve kendinden çıkartıldığı olabilir.

Böylece, Baudelaire, Edgar Poe, Gérard de Nerval, Nietzsche, Kierkegaard, Hölderlin, Coleridge ile ilgili, üstünde herkesin anlaştığı büyülemeler olmuştur, ve van Gogh’la ilgili de olmuştur.

Bu gündüz de meydana gelebilir, ama genellikle, tercihen, gece meydana gelir.

Böylece, acayip güçler kaldırılıp getirilmektedir yıldızlı gökyüzüne, kişilerin çoğunun kötü tininin zehirli saldırganlığının, bütün insan solukalışı üstünden, oluşturduğu şu bir çeşit karanlık kubbeye.

Böylece, yeryüzünde çırpınmış ender açık görür iyi niyetler, gündüzün ve gecenin bazı saatlerinde, kendilerini sahici ve uyanık bazı kabus durumlarının dibinde görürler, çevreleri, yakında törelerde açıkça belirdiği görülecek bir çeşit yurttaşlık büyüsünün müthiş emmesiyle, müthiş dokunaçlı baskısıyla sarılmış.

Bir yandan cinselliği, diğer yandan da, zaten, kilise ayinini, ya da başka ruhsal ayinleri, temel ya da dayanak noktası olarak elinde bulunduran bu oybirlikli pisliğin karşısında, motif üstünde bir manzara resmetmek için on iki mum bağlı şapkayla geceleri dolaşmakta sayıklama yoktur; çünkü nasıl yapacaktı zavallı van Gogh, kendini aydınlatmak için?Geçen gün dostumuz, oyuncu Roger Blin ’in, haklı olarak belirttiği gibi.

Pişmiş el ise, sadece ve sadece kahramanlıktır,
kesilmiş kulak, dolaysız mantık,
ve, tekrarlıyorum, kötü niyetini amacına ulaştırmak için
gece gündüz, ve gitgide daha çok, yenilmez olanı yiyen bir dünyaya
bu noktada
çenesini kapamak düşer.


Antonin Artaud

10.03.2008 02:24:12
RUH HUZURU / Friedrich HÖLDERLİN

İyi bir şeydir insanın uzaktan bakabilmesi hayata,
Ve anlayabilmesi hayatın kendini nasıl algıladığını,
Ayakta kalabilen, atıldıktan sonra tehlikenin kollarına,
Fırtınalarda ve rüzgârlarda yolunu bulabilmiş birisidir.

Ama güzelliği tanımış olmaktır daha da iyisi,
Bütün bir hayatın düzeni ve yüceliği olan güzelliği,
Harcanan çabaların zahmeti mutluluğun kaynağı olduğunda,
Ve bilmek, zaman içindeki onca zenginliğin adını.

Yeşillenmekte olan ağaç, dallarla örülü zirve,
Gövdenin üstündeki kabuğu saran çiçekler,
Tanrının doğasından gelme bir hayattır hepsi,
Çünkü üzerlerine eğilmiştir göğün bütün rüzgârları.

Ama meraklı insanlar kalkıp sorduklarında bana,
Bütün bunları hissedebilme cesaretinin anlamını,
Ne olduğunu kaderin, yücenin ve kazancın, derim ki
O zaman, hem yaşamak, hem de düşünmektir yaşadığını.

Eğer doğa yalın ve dingin yaratmışsa birini,
Bu bir uyarıdır insanoğluna neşeyle bakmam için,
Neden? Çünkü korkutur bilgeleri bile açıklık dediğin,
Ancak başkaları da gülüp şakalaşıyorsa tadabilirsin neşeyi.


Erkeklerin ciddiyeti, zaferler ve tehlikeler,
Kültürden ve bilinçten kaynaklanmadır bunların hepsi,
Hedef ise tektir: İyilerin en yücesi,
Kendisini varlığıyla ve güzel kalıntılarla belirler.

Bir seçkinler topluluğudur sanki bütün bunlar,
Onlardandır ne varsa anlatılmaya değer ve yeni,
Hiçbir zaman kaybolup gitmez eylemlerin gerçeği,
Tıpkı yıldızlar gibi, yaşam da görkem ve neşeyle parlar.

Gözüpek eylemlerdir yaşam denilen,
Yüce bir hedef, uyum dolu bir devinimdir,
Atılımlar ve adımlardır, mutluluk kaynağı erdemdir,
Ciddi iştir, ama katıksız gençliktir buna rağmen.

Pişmanlık ve geçmiş, bu yaşamda,
Temsilcisidir farklı bir varoluşun, biri yolunu
Açar zaferin, huzurun ve çekilmiş
Ne varsa yüce alanlara;

Ötekiyse sürükler işkencelere ve buruk acılara
Yaşamı hafife alanlar yıkılıp gittiklerinde,
Ve imgeyle yüz dönüştüğünde
İyi ve güzel davranamamış birinin yansısına.

Bir yanda algınabilirliği canlı varlığın,
Öte yanda kalıcılık, insan eliyle,
Neredeyse bir ikilemdir, biri adanırken yalnızca
Duygulara, ötekinin yolu uzanır acılara ve yaratıcılığa.



Çeviri: Ahmet CEMAL

17.05.2008 00:16:44
Aklın karanlık kıyılarında, çığlık çığlığa sarılan iki ruh ,,,

Anlaşılabilme çabaları yok ,,!

Bütün kuralların sarsıldığı ve yerle bir olduğu, iki vahşi hece ,,!

Kör bakabildikleri için sözcüklere, ruhlar sızıyor, iyice içeriye ,,,

Kırbaçlarıyla kanayan başkalarının, ulaşamıyorlar bu kadar dibe ,,!

O, cehennem çukurundan uzanarak seslenen;

ve tanrı sevgisinin içine yerleşen, ilk gizilgece ,,!

10.06.2008 21:42:10
Neyi yumşatacaksınız, eğer zincirlerinde

Çelik zamanın, yanıyorsa ruhum,

Neyi koparacaksınız, yalnız kavgaların kurtaracağı benden,

Siz, ey halim selim adamlar!

Benim kor saçan özümü mü?


F.Hölderlin


Sayfa: [ 1 ]