|
||
| Nikotin kokusunu içimden atıncaya ve ellerimdeki kanı temizleme uğraşlarıma bir son verinceye kadar; o pencere önünde olacağım. Seyirci kalmadığım dönemlerin dökümünü yapıp özne olma bilincimi göğe yükseltip kutsayacağım. Vaftizde neyin nesi? Ben şarabın büyüsünü almışım yıllanmışlığımdan. Şarap gibi keskin, şarap gibi ekşi ve tatlılığımın deminde, bir kadeh kıvamında mahzenlere taşan kokum, iliklerime kadar ürperten serhoşluğum... (kendimin dökümünü yapıyorum) Yıllara meydan okuyan rubailere özenip başlarım yazılmış şiirlerin tekrarına... Şehirler kurulmuştur geldiğimde, gidişimle yıkma gücü düşlerimde. Herşeyi insandan oluşan bir ülkeye kulaç atarım. Zamanı gelmeden daha ölmelerin, kendimi kalıba, "kalıba yeniden dökerim" ve öyle korkarım ki, kaçarım geriye. Bacaklarımda yaşanmışlıkların titrekliği, cesaret sonradan gelmiştir yanıma yada kaybetmeyi alışkanlık haline getiren biri öğrenmiştir zaten korkmamayı. Cehalette denebilir belki? Titriyordum düşündükçe. Önümde, yanımda ve yöremde duran kalabalıktan öğrendim titrememeyi. Delik deşik bilincim ve bu aralar bilincimi yansıtan bir şehirdir İstanbul. İstanbul tanıktır; büyüyüşümüze, yürüyüşümüze ve düşmelerimize... Bir gecenin yıldızlarını toplamış bir kadın gelir yanıma. Gözleridir tüm sebebim. Gençliğim, yaşlılığım ve tüm herşeyimi gözlerine verebilmeliyim. Ellerim, ellerim... yorulmadım, bitmedim ama eskimekteyim... Hayır! Hayırdır! .... |
||
|
||
Tanık olmadı dört duvar yaşadıklarıma, ben bir sanık sandalyesinde oturuyorken.Mahkumiyetim kendime, öyle kitlenmişim ki çığlıklarıyla yankılanıp geçen içimdeki bu sese.Hep sanılarıyla yola çıkan ve torbasında aslında ne taşıdığını bilmeden; uzayıp giden bir ışığın arkasından baktığım zaman, tam da ışığın önünde durduğum için, göremiyorum artık kendimi, bu açı değişmeli! Bu, oldukça basit bir fizik kuralı, niçin bu kadar zor peki? |
||
|
||
kentin dili bağlandı....bileşkesi hüzün olan tüm ölümlülerin payına bir avuç susku düştü... uçurtmaların kuyrukları intihar eğilimli birer caniye döndü en çocuk düşler terk-i diyar eylerken yaşamın kıyısını... şimdi karşıya geçecek tüm ayaklar bir adım geride durmakta... Hayatım 360 derece, başladığı yere dönerken, bugün dönüşü olmasın dedim... Doğrusal bir açıda hayati fonksiyonlarımı 0’la çarpıyorum... önce seni öldürsem, sonra parmaklarımı kessem; gene de bulurlar mı beni? |
||
|
||
| Günlerden neydi unuttum... Gidemiyorum bu gece hiçbir yere.... Ne bir adım geriye ne de ileriye... "Kurşuni renk tutkunluğum" tuttu yine.Çünkü, zifiri bir aydınlığın özlemiyle debelenirken ben bu kopkoyu hissiyatımın içinde, sezgisel dışavurumumun vuruculuğunu anlatabilecek tek renk bu... Dipsizliğine düşmüşken sarhoşluğumun, ince bir kadeh kırılıyor elimde fakat, göremiyorum damlayan kızılca kıyametin tutuşan rengini tenimde? Sanırım, o da kurşuniye boyanmış, duygularım gibi, bu gece..! |
||
|
||
| buldular beni.. parmaklarımı kestim ama yinede buldular beni.. buldu beni acın.. böbreğimden ve boynumdan yakaladı... hayattan aldıgım taddan yakaladı.. saçımdan yakaladı, guzel gozlerımden yakaladı.. bırakmıyor.. |
||
|
||
| dağlar vardı; sık dağlar, sıra dağlar, yalçın kayalar... arkası uçurum mu yoksa vadi mi? belli değil... karabulutlar arkamızda, şaha kalkmış koşturuyor. önümüz mavi, ne mavisi; belli değil... uçurum, uçuruma gidiyoruz, düşer miyiz, uçar mıyız? belli değil... vadi; düz, yeşil, ırmakları var, koşar mıyız, coşar mıyız, kaçar mıyız ? belli değil... ne kadar yaşadık, ne kadar yaşarız, yaşadık mı, yaşar mıyız, ölü müyüz, diri miyiz, gerçekte mi, kabusta mı, düşte miyiz? hiç belli değil... |
||
|
||
| Akıttığımı sandığım sevgi selinde Seni susuz bırakmışım… Aldanmışım yağmurların havzalarını dolduracağına! Ne küresel ısınmaymış bu aramızdaki! Mabetlerimin tam ortasında Yücelttiğim bir sevgi ile körleşmiş beden değil Körlüğünden göçmüş bir susku ile En tekmilsiz duruşumu yapıyorum tanrıya! İtaatsizlik suçu ağır gelmez artık bu divana Nasıl olsa bütün “f” tipi ölümler ceplerimde küflendi! İnanmadığım yarınlar neden intiharım oldu Ve neden Romeo düşleri boynuma asıldı?! Gökten üç elma düşmesin! Ne sana Ne bana! Bir elma düşsün sadece Adına aşk dediğimiz yalancıya! Uçurum kenarında açan çiçekleri hep kıskandım durdum… Gözlerimde saklı kalan nice ispinozluklarım vardı Uçurumları onlara layık gördüğün! Ve çakıl taşlarını saymalıyım ömrümün geri kalanının Varsa eğer yüz milyoncuk tane Yürüyeceğim! “Senden öncesi ve seninle”, diye iki kavramım yok “Seninle ve sensizliğinle”… Öyle veya böyle! Çılgın atlar gibi Bazen vurulmaya meyilli güvercinler gibi Ama sana ölmek gibi; Hiçbir ihanet intikam alamaz benden Senin gidişindeki intikam gibi!!! 13/01/2008 |
||
|
||
| gözlerimin boşlugunda yalnızlıgım düşüyor.. beden, ten seni arıyor.. meşgule düşüyorsun.. |
||
|
||
| Sırat köprüsü duyguların üzerinde ilerliyor kalbimin ayakları... Bir kaysa, bir düşse, bir düşse, bir düşse... BU bir düşse..! Karşıyaka özlemi yok içimde ya da ilerlesin sürekli böyle, ince, derin ve elemle................................... |
||