|
||
| BERDUCESİ -- 1962 a Dehşetli üşüyor ansızın gözbebklerinden alturka kurtulmuş yoksa saçları bütün saçları dünyaya akıyor aksarayda ve üç kulaç derinde beklemk daha başka sırtüstü yatıyor bütün azaları kirlenmiş günahlarından işlenmiş apayrı tüyleriyle kızgınlığından tavşan dokunulmazlığı bir sahne mutlaka ve galiba karnının bir bölümünden sonsuz ürperiyor topyekun bahriyeden ve murtazadan çırılçıplak saçlarıyla gizleniyor delikanlı kuçaklardan hoşlandığı kadar derin yataklarda anlaşılmış haydarpaşadan binip kurtalanda trenden iner gibi bir kız beklemek daha başka şey sen benim kızlıığını bildiğim kiliselerden kaçmış yağmur gibi gözyaşlarınla minareler gibi tutuldun sır vermez dip odalarına atıldın kahramanlığın başkalarına kalırsa her an dokunulmaktasın bunca tanışıklıığmız varken sana dair bana söz düşmüyor eğer düşerse benimle kutsaldır buna rağmen başından bir maceradır geçmiş bin türlü makam geçmiştir derim b yaratılmanın bir yoksulluğu da gereklilik bir de öğünmüş gibi değil oysa kuşların ikimizi gece yirmi dört cephelerinde gözlemesi ustalıkla yüzde yüz bir tanımazlık sorunu her yanın dudaktır üstün bezelye taneleri senin kır çiçekleri ayarında laleliğin mayland'da hiç ama aşk değil bir tutam göz ağrısı aşk değil kana bulanmış bir yürek bir etek serüveni sonuç zavallı ilkbahar giyotinleri güneşin ilgisiz damarlarıyla yapayalnız bir keder sendeki santa luçiya gözleri benimkisi harzemşah c saygılı dudaklarınla yarıştım ince bir ilgi yaşarım kıvranışlarında gözleriyle 'harikulade' yaş bulutları yürek safındaydım sen bin mil uzaktan koska göz değil aşk aşk değil bin çeşit göz bunca çıldırdım hem ilgisiz koridior görüp ölüyorum çizmeli tülbentli kız saçlarında yirmi yedi yıl lodos laleliden otobüse biniyor kimbilir nerede oturuyor her çizgisi ezmeyle bilenmiş üz 'aziz' bakışını yakaladım bin yıldır cephane taramış hep blek börd bir gözdeyiz sıra kimin benimse - rölans |
||
|
||
| Çok yaşayın emi.. Cahit Zarifoğlu ile ilk kez karşılaştığımda babamın eski kitaplığında öylece duruyordu, şiir okuduğum ilk zamanlardı. Ziya Gökalp ve Cahit Zarifoğlu bak işte adını görünce tadı belleğimde kalmış hoş bir vuslat yaşadım. MENZİLLER Sözün ve yolun baş çeşmesi ruhumun Canım içre sevinç verir sözlerin Baktığın dağların düşüncesi bile ağlatır beni Hür olurum buyruklarını bir bir donansam sultanım. Aşkın bin gözlü devasa bir baş imiş Yur her birini uykularından sohbetin Dinlen ey Zarif bilatedbir çok söz açtın Bu kırık akılla ne cürettir yaptığın |
||
|
||
| Zamana Yay Gerip Ok Atmak Şarkı ve oyma dudak Sağlam gözleri Ve yandan Bakılınca Uzun yüzünde kabartma bir deniz Bütün kuşlarla gidilir yanına Sıhhatli bir hava seçilir dolaptan Bakılır en arkaya durmuş evin Acısız aynasına Bu yaşamak sezonu çok memnun Yay gerip ok atan .. ..... ... ..... .. .... .. ..... .... . |
||
|
||
| AKŞAM SOFRASINDA YEDİ KİŞİLİK BİR AİLE OYUNU I Önce kim - "önce sen" Dirilen bir işci olmalıyım. Öyle olmalıyım ta eskiden (Ağlayarak) anlamlıydım olmalıyım anlıyarak İşci türemedi hiç bir şey türemedi bezirgan ölü tükendi köle ölü bitti bir yazı sağdan sola kıvrılarak eğilip bükülerek bir şekil almalıydı önce kim - "önce o" dirilen bir işçi olmalıydı İşçilik kime kaldı görüyorsunuz çocuklarım "çocuklarım nerdesiniz" baba sofrayı hoplatarak Baba tanrıya yalvar malar "işçi miyim değil miyim" durmadan kendini yorarak kurcalayarak soruyor (bu kim bizden değil) Kendini darağacına atsa ağırlığı az gelir boğulmaya - ve atmadı Beni mi adasalar iyi olan beni diledikleri yerine gelsin diye kurban çünkü hep budanmışım gibi koyun bazen horoz gibi algılıyorum bazen omuz etlerimi "intiharla (oysa mı) bir çelişmeydik eskiden yasaktık intiharla canımızın hakkı üzerine varamazdı elimiz "intihar bulun intihar kurbanlara" onların değişen sesi bu ağabeylerimin sofrada apaçık duyuyorum işte kendilerinden kaçıp koşuyorlar bu sofra boyunca "nasıl olur ama tohumları babamın" "nasıl olur ama başka bir ırk" "Başka bir ırk mı" sürüyor onlardan Bu ev sofrası kuruldukça Camlar kaykılıyor ve bahçede ağaç Tehlike kuşları kaldırıyor Düşsel bir oyun olan çocuklar Lar - onlar laronlar hala sağdan sola yazılan babam bozulmaz akıllar kullanıyor yaşlanıyor ama bozulmuyor ve diyor "çünkü bozulmazdan yapıldık Bu ev sofrası kuruldu önce baba Oraya pencereden ağaca ve kuşlara "çünkü ağaç işarettir içimizin sorularına kuş işarettir doğup ruhları dev gibi sallanan çocuklara" Bu ev sofrası kuruldukça ana Oradan pencereden ağaca ve kuşlara "çünkü ağaç problemdir çok karışık bundan böyle aklım kuşlarsa uçar gider uzaklara" O başka yargılar öteki başka bakar Ellerindeki meşalelerle topraktaki kovuklara Yaklaşan laronlar lar - onlar çocuklara bakıp bakıp sofraya. Ana yemeğe yaklaşıp ekmekle koklaşarak / "bereketli küpler yağ küpleri ne demek bilmez bunlar geberesi dinsizler gel ekmek keseyim seni" / "Koklaşmak mı ekmekle savaşmak" Anaya onların gönül kıran sesleri ağabeylerimin İ'yle başlayan ve birbirinin aynı isimleri Yani i ile i ve i'yle i i olur mu i "diyor" İki değişik ad olmalı onların ki "iki değişik ağbeyim benim yok mu ki" Sofrada önce arkaya sallanarak kız ekmekle alışveriş etmeden "Kız o çünkü oğlan değil" Küçük oğlan bakarken söylerken bunu anaya Hepsi nedenli ayrı ekmek başında Sarmışlar sımsıkı beni gibi Hep adanmışım gibi Yerine gelecek ne bana göre Kurbana göre mi bu adak "Kardeşim Ben Başıboş bir kamaya saplanmışım gibi" "Peki ama" küçük oğlan "Ne demek kamaya saplanmak" "Ağabeyim Ben Çizilmiş bir yaşama atanmışım gibi" "Peki ama" i ve i "Kim çizebilir senden başka senin yaşamını" "Anneciğim ben Kaskatı bir esirliğe keptirilmişim gibi" "Peki ama" ana "Kepmek mi ne kepmeki Kendine iyi bak önce üşütme ciğerlerini" "Kardeşim ben Yüreğimden böğürmek üzereyim gibi" "Peki ama" kız kardeş "Yürekle böğürmek mi dedin.Öyle bir şey mi dedin" "Babacığım ben Ayaklarım baltayla kesilmiş gibi" "Peki ama" baba "Ayakların... Apaçık uydurma ayaklar senin ki" "Yepyeni güçlenen ayaklar onun ki" i ve i "Bak kardeşim kamaya saplanmak şu demektir ki... ................................." ben "O var çünkü tanrı O çizer onun yaşamını" baba "Kaskatı bir esirlik.../çok acı/.. " i ve i "kaskatı kaskatı kaska kask kask kask " kız "Kendine iyi bak..." kız - anne bakışarak ciğerim onlar benim "Ayaklarım baltayla kesilmiş gibi mi" küçük oğlan Çünkü kardeşim dedem dedemin olmuşu muyum ben "Olmaz dedenin olmuşu - Ulmuş deden" i ve i "Ulmuş mu yani benim babam" baba "Dedem senin baban mı ki bana" ben "ben dedem deyince..." ben "hah hah haa-" i ve i "hah hah haa-" ben "bir kediyim ben" birden "bi hayvanı evin" kedi Sarmışlar sımsıkı beni Hep adanmışım gibi Yerine gelecek ne bana göre Kurbana göre mi bu adak Başıboş bir kamaya saplanmışım gibi Çizilmiş bir yaşama atanmışım gibi Kaskatı bir esirliğe çöktürülmüşüm gibi Yüreğim bögürmek üzere gibi Ayaklarım baltayla kesilmiş gibi "Kandırma beni çocuklarım bozulmaz'dan tutunun - bırakın öyle öleyim" baba Baba halk oldu baba helk değil Sarsılıyorum ve içimdeki hayvan perdeyi aralıyor ve / anlıyor. / Bakamıyorum başkalarının yüzünden başka yüze Kendime En sağlam sesleri söyleyin ağzım En geçerli ilkelerini dünyanın Sessiz atılıyor (devinim kayarak) Sofranın dibine kedi (sesler var) Önce Hamit "kedi kayınca sofranın dibine..." "Hamit mi Hamit kim" sofra Elim korkunç uzanın üzerine kedinin Öpmek ister gibiyim kedinin üçgenini (Ellerini) Kollamak kapmak ve kaçmakını Kedi yapmazsa bunu çünkü kedi değil "Biz bir şey yapmalıyız galiba - ama neyi" / "daha yeni mi sordun bunu çok mu yeni" / ekmek "Yüz yıldır sormadım Soranın ardına varmadım da... Elim yakanda dirlecek orada.." sofra Sonra i ve i iç içe ses çıkarmadan / "ben i'yken"/ i ve /"Ben i'yken" / i ve sesli olarak sonunculardan ayrılarak altı asrın sonuçlarından sonuncularından ve içeriklerinden korkunç kaçarak "bu yemek daha ne kadar sürecek hiç bir zaman kediyi oradan kim kovacak hiç bir zaman Baba sen Önce yeni bir işçi savunması yap" Baba anadan yaklaşık olarak Bir erkeklik ayrımı üretti erkeklere üleştirdi Fakat onlar babadan ayrılarak Ana babadan tüs tüm yaklaşık olarak Bir kızlık ayrımı yalınladı sivriltti Kızlarla ortaya attı belirledi Fakat kızlar anaya yaklaşık kalarak ...............................ötürü başkaldırarak Kuzeyden güneye parıltılara avuç ve bağır açarak Kuzeyden güneye parıltılar kafkas farları Pırıl pırıl pır işçileri Pırıl pır emekçileri Parıltılar (ötürü) dayanamadan "Bu yemek daha nasıl sürecek hiç bir zaman Kediyi oradan kim çıkaracak hiç bir zaman Kedi tıkınamaz sofranın altında Kavanmadan Babamızsan Yeni bir işçi savunması yap Dedeni savunduğum gibi ve padişahını" baba hemen ve hemen ben Baba değilse fakat ben (cevval) hemen - Abdülhamit - Eşya ve şehir dürtülmüş gibi türbelerden elktrik geçmiş gibi "hortlak var" i ve i Koro gibi bir aşikar dikleniş gibi Duyuyoruz yoksa bir alisinasion isteği gibi işte işte işte gark oluyorlar "işte işte Han Han. Dünyadan ve besmeleli rahim mazgallarından Yumurtanın içindeki canlı kavgadan" "boy atsın boy atsın" Tarih ve zorbaların paçavralaşma işareti "ah işte işaret" - işte işte işaret - Abdülhamit "dur baba yeni bir işçi savunması yap" i ve i i le i ve hemen ses olmadan birbirine kapanarak / "nedir ki bu Abdülhamit" / Safra (görüyorsunuz) nasılda uzuyor ana çok uçta kalıyor uzakta Adeta Öteden o ufacık bedenden Kim sorabilir kim araştırabilir kimbilir salondaki gizli bir düzlükten "Anayım ama dayanamam daha da "Çekilip ağlasam mı odaya Acaba Acaba mıyım yoksa ben" Yeni bir işçi var ortada İlk defa ve sofra Baba ana ve i ile i Öldükten sonra dirilecek bendeki beden ve ruh diyen ben "inanıyor muyum gibi" "ne gibi inanır buna baba ve ana" "ve hakçası başkaları" Küçük oğlan yarısı içten ses olmadan "Babacığım anneciğim ağabeylerim Kız ablam ve sen Ben de dirilir miyim öldükten sonra / Ruhum da dirilir mi öldükten sonra / Ben de / hesap verebilir miyim / öldükten sonra Derslerime çalışır büyüklerimi dinlersem" Kız ansızın açılır en cinlisi "/ Bir kız neye inanır inanabilir ki En iyisi en doğrusu şu ki Güzelim ben - Erkeklerse Kıza benzemiyor hiç Bize dayanamıyorlar bir de hiç Aklımda tutmalıyım büyüdükçe hep bunu Aman hiç unutmasam bunu / - sesizdi şimdi birden ses olarak - Ya unutursam bir de" döndük baktık Kızardı yüzü "Ne güzel kızarabiliyor yüzü" baba ana ve ben Yeni bir işçi var ortada Çok yeni bir işçi sürüyor dedemden Ayakları ta oradan toprak diplerimden "Abdülhamide ölüm" maymun "maymuna ölüm" Abdülhamit Çok yeni bir işçiyle geliyor dedemden Güçlü mü O kadar da mı güçlü Daha değil yanılmıştık bir yerde Eylem olmaz düşünüp düşünüp Hah; demeden Kedi sofranın altında üçgeniyle Kedi dediğin böyle yaratılmıştır "Ben kediyim sadece - Biliyorum da Anlıyorum da işçi denince Yakın buluyorum kendime Galiba ciğer Öyle bir şey gibi bir şiy olmalı" "Bağırıyorum sofranın üstüne Bağıracağım yemeğin ve ekmeğin içine Yeni bir işçi geliyor kendine" "Sus" diyor i ve i "Sus biz yücelteceğiz emeği" "Asıl sen sus tanrı yüceltmiş bir kere" Tanrı mı "çok bulanıyoruz" i ve i "Ekmeğe alın terinden önce kan Duadan ve bereketten önce kan (ben kazandım onlar da kazansı yeterince) den önce kan kan kan kin öfke katık olmalı herşeyden ve besmeleden önce" Bir çok tanrı vardır i için ve i için sofrada birden bire ve i Çünkü i için "Tanrılar lar lar deme lar lar" kız bu doygun duyarlı yanağı yaşlı "Tanrılar denmez çünkü hiç söylenmedi Küçükler ve aramızda ufacık var çocuklar" ( Kırılır " - en çok onlar mı " - en çok onlar ) Elim taş gibi tutuyor Hamitin ellerini (Hamit kim daha belirmedi) "Hiç belirmez o belirmeyecek de" i ve i Sofrada değil miyiz büsbütün "Güneş dönüp yeniden doğmalı" Hamit Ana kim ata kim toprak kim Halk neyin nesi Sesini bileğinden alıyorum Hamitin "Sofrayaçağırmadınız beni" çözüm / "Tanrı başka olmaz artırılmaz başka tapacak yapıp artırıyorlar azalır ata" / "uzak kal atadan ata geleceğin içinde" i ve i "gelecek kazmanın içinde" i ve i korkutarak vakti Takılıyorlar "takıldınız işte" i ve i'ye baba Ve sofra (Kedi var) Küçük çocuk ve kız hep birden bağırarak korkutarak korkutarak "Kazma nerede kazma nerede" sakınarak i ve i korunarak "düşecek: gibi başlarına kazma" |
||
|
||
| II "Benim o bezirgan O kervanı ben götürdüm Yemene Çölde güneş Gökten taş yağar gibi açılırken üzerimize Oğullarım sizler Sabır keseleri içinde Ananızın muhabbetle beklediği zamanlar gelmeden Belkemiğimden kurtulur bazen Batardınız yüreğime Oğlum sen - sana verdiğim ada ne oldu Ya sen - sana verdiğim ada ne oldu Ve neden her ikinizin adı da 'i' " İ ile i yekinerek "Herkes bu kez i'dir dünyada Artık yok yürek soyluluk ruh Etötesi Üstünlük bilgide bile Babamız sen..." "Bana da bir i desen bir desen" "Baba sen de bir i'sin kuşku yok Saygımız olduğu için baba oluşuna Baba diyoruz sana" "Benim efendim i olamaz" ana "Benim babam bir i ha na sana" "Bakkardeşim Biz i dedikse o da bizim gibi Bir ekonomik varlık herşeyden önce Herkesle eşit bölüşmeli devletin gelirini" "Ama sen dün benim harçlığımı... söyletme şimdi oysa eşit eşit almıştık babamızdan" "Kızım O senin dün harçlığını mı.. söyle" "Hayır baba şaka şaka" "Hayır şaka yok baba" i ve i "Biz aldık onun harçlığını elbette kolunu bükerek elbette salık verdik i olmayı ona olmayınca elbette kırmadık kolunu kardeş diye ama ilerde kırabiliriz de" "Aaah" ana "sütüm burnunuzdan gelir inşallah önce senin sonra da senin" İ'ye ve i'ye "Dur kadın" baba titrek doğrularak ve kuşkuyla bakarak havaya "kalksın sofra" "Ama daha baklava var maraş işi fıstıklı kuru baklava" "Kalksın sofra" "Babacığım Çok zaman ürettik son sofradan beri Çok acı çektik çok telef olduk çok i telef old" "Bu yezidler Dünden olmuşlar bile biz evlât mevlat dedikçe ah yine de evlat larım ne oldu size o güzelim isimlerinize" Sofra uzamaya başlıyor yine elim akıyor altına sofranın Göz gaga arıyor Oyulmak için Bir ateşe yatmak için Kıvılcımlanarak atmacasıyla hep dürüst kalmanın Can yakmamaya Daha biraz daha Karaçan yaralara göz yummanın Acısıyla sofranın altında Daha Sancılı daha Bir dünya kurdum kendime Bir sofra altında Bir sofra yüzüne çıkıp Bir evden kaçıp Bir eve kapanıp İki kardeş iki ağabey ortasında Bir yanım baba erkek Bir yanım ana kadın Çok sofra gördüm Francala içinde iri kristal Kanlı sorular Koşuyor taylar o yöne Fırtınadan ayakları tutulmuş kısrak analarının Ve kaslar koparca geriliyor masada Çorba tasından bir giz çıkardım doydum Birden ateşim çıkıyor Dünya bulanık deviniyor Şehir kusarak geçiyor kapıdan Zil Ve sesini kucakladım postacının Hayır bir ulak bu sınır boylarına yollanmış geçmişte viyana taşduvarı dibinde hülyaya dalmış kenti sonsuz bir kuşatmayla gönlünde sevmiş sevmiş... Elinde bir ferman gördüm dayanamadım (Peki neden bana 1973 Temmuzunda) merdivenleri yıpratıyordu ellerin Tutunarak bir fetih haberine Sarsılarak bir isyan bir yıkılma haberiyle Aynı anda mermer merdiven ve ben Tüm güç elindeymişçesine Sesine bakıyorduk postacının : herkes kendi içinden : sesler şehirden "akşam nerelerde kaldı denizin dalgalarla kıyıya attığı rakı sofraları şerefe arkadaşım nerede kaldı" : herkes kendi içinden : havada kanat vuruşları "sen de gittin otuz yıl hiç değişmedik ne yalnızlık benden ne ben senden geçtim ey yalnızlık işte şimdi sende gittin elimden" herkes kendi içinden : "yaz geçip güz gelende ecel geçirsin beni madem yola gidiyorum bulunsun benim de bir el sallayayım" : herkes kendi içinden : bir komşu Duvarlarıyla "Yaşam sevincini yücelt. Hüznü kahrı felan filan sen ki onu da alıp gittin kanayan İbrahimi (hasta bir akraba) görmeye gittin" Herkes toplansın Herkes bu kez Sesini yüksek bağlasın Tüm aile susmuşken bir ateşin ortasında O ses vuruyor elime sofranın altında Havada asılı kalp atışları Tümünü kaplayan alan içine bir yüz görüyorum Alnında derin oluklar var bir kayayı Oymuşlar gibi gözleri Ağlamaya başlıyor baba "ah benim emeklerim" Ağlıyor ana "ey ağlayan efendi gönlümün tacı efendi evimin direği erlerin eri" Ağlıyor bacı "ağlar ana ya ağlar mıymış hiç baba" O ses vuruyor elime sofranın altında "Ağla evet gözlerim ağla sen Bu gidişin zorları olsa da Ağla ki ak çıkasın iniden Ölüm lokma ağzında açsa da Ölüm bu gelen çehresiz elsiz Bir gezintideyiz olsa olsa Bir de yanımdan geçerse bensiz Durup kalakalmışım ortada" Bir başka ses Vuruyor bu sese elimle "Köyde en büyük güce Yaşamaya sürülü çoban köpekleri" "Kurşun bitince yok öyle Sürdü tüfeğine çobak köpeklerini" "Evde en azgın köşede Kadınları durmadan çarpıtır su perileri" "Taşkın ve saf genç kalbime Mezar taşı gibi vurur çağın devrimleri" "Sen yargılanadur suç vardı güneşe İnsan insana gebe ev eve bir öç haberi" İstanbul kent olarak yıllar önce Sürmeler çeker beğenirdi şehzadeleri aç elini uzat dilenci eline Biz Dağ Mağara Hikmet Kent İnsan Evren derken Bir şarklı şair vardı kralı olan Derdi ki kalın postallar giyeceğim Bilgelik için değil Sığınmak ve izlenmek için dağlara gideceğim Birinci jandarma işlevi Biz sustuk Mağara hikmet erleri yerine Konserve kutuları kustu Üç dört beş ölü de kustu "Anneciğim sen" ben Değil mi öyle kardeşim sen daha küçüktün Anneciğim sen Kentleri tepeden gören yaylamızda Bile dolanırdın yabani erikleri bademleri bile Karıncalar üşüşen kışlık armutları Bakışın avuçlarınla sever sıvazlar okşardın Gezerdim yorulmasız kutlu kelimeler ederdin Bakarak dokunarak doğadan alıp Doğaya vererek" "Sahi ben mi" "Elbette Sen ya" baba "Anneciğim sen ne güzel Beline dolalı önlüğüne..." "Bırakın şimdi sofrada Bağı yaylayı armut toplamayı" "Rüzgarın döktüklerini yağmurun ve kuşların Acımadıklarını Evimize taşırdın" "Bırakın dedik Konuşulacaksa Karar konuşulacak bu sofrada Evet baba..." "Anneciğim sen Yaslan koluma dinle beni Bak ben bir eli sofranın altında Parmağına kimsenin duymadığı sesler çarpan Ürküpp korkan Bir evladınım Anneciğim sen bir dağ haberi Bizleri dağa sen alıştırdın Dağı sen öğütledin bize Ben dağa ölü umutsuz gittim diri indim Ağabeylerim i ve i isimleri Güçle gidip ölüleri inerken İkinci ja ja ja ja ja Anneciğim ancak sen içten ve derinden Anladın inceliği Ana sen Bir dağ haberi Taze uyabilen her güçlüğe Dağları yıldızlar daha iyi izleniyor diye mi seversin Ya evin erkekleri Gecikince geceleri Korkardık ama Dağın kendisinden hiç korkmadım Hiç bir pusu yoktu dağda senin için Ve şehre Her gün her an dönebilirdin Zaten çocukların senin adına Bir temas gibi Gidip gelmekteydi" (Baba kendine gel Kendine gel anne Bizler hep kendimizde miyiz Korkmadan gözgöze gelmek için) Önce kim - önce sen "Dirilen bir işçi olmalıydım öyle oldum ta eskiden Gülerek anlatmalıyım anlatarak Çünkü çok zaman ürettik son sofradan beri Dün akşam sofrasından beri" "Baba ben" ben Yeryüzünü dinledim Erkek giysileri giyindim gördüm ki Helalinden kadın Ve bol ve düzgün çocuk gerekli Baba ben yeryüzünü dinlerken Biliyordum gövdemin tazılarıyla Tazelenmedik hücrem kalmadı Ne aç şu gövdem Dursam çağırmasam bile Ben bir ışıkla geceleri Evimi karartan sevgisizlikleri denetlerken Ekmek kemirir gövdem Mezardan da öteye yeryüzü götürür kişiyi Şiire çoktan başladım ama At sürmeyi yeni belledim" "Oğlum sen Seziyorum Yoksa anladığımdan değil kelimelerini Tıpkı bir avuç sudan başladığım gibi Ananın göğsüne yaslanıp Sütünden hanlar kervansaraylar kışlalar altın kubbeler Demir çelik fabrikaları atom reaktörleri Kuş ve balık dili okulları Kitaplar uçaklar yaptığım gibi Seziyorum oğlum sen Kibar ve zarif bir çocuksun" Beni adadılar beni koydular ortaya Karşı duygular çıkarlar Bende karşılaştı büyük Çok büyük olmalıyım ki bende vuruştular Ve gövdemin toprağı Daha doymadı kana Ozan beni harbetti Işık beni koştu yine de Daha karanlığım çok yerde / Ben şair olarak Bitmez bir kartal çubuğu tüttürüyorum / "Hayır anneciğim Nijerya Çad Uganda da Hiç te uzak değil İnsan orada da Sabah kalkar işleri vardır Tıpkı Ve sonra Akşam sofrası o uzaklarda Dilini bilmediğim hoş omuzlu Yuvarlak ve işlek omuzlu O kız tarafından serilince Bizim soframıza da değer bir ucu" "Oğlum sen" ana "Seziyorum Yoksa anladığımdan değil kelimelerini Tıpkı karnımda bir miktar sudan başladığın gibi Göğsüme yaslanıp sütümden İnsan toplayan sesli kubbeler çattığın gibi Seziyorum ah ah seziyorum oğlum sen Kibar ve zarif bir çocuksun" Küçük kardeş Çıkarıp oyuncaklarını koyuyor masaya Misketler atıp Bardakları kırıyor Mum gibi duruyor ana Küçük kardeş Sürahiyi kaldırıyor başına Bulaşıkları elleriyle Taşıyıp sıvıyor dudaklara ve Çıktığı kadar sesi Bağırıyor Mum gibi ben Ağabeylerim kızkardeş ve baba "Engellerseniz beni" küçük kardeş "Pek çok ağaç devireceğim Bırakırsanız Bir konuk Bir meltem olacağım yaprak arasında" "Ah ne sorumsuz o küçük gezgin Hayvan beslemenin Zorunlu olmadığı kanısında İkinci dünya harbi Bir izci dalağı gibi şişer iner karşımda Genaralleri psikolojiyi Devlet devirme tekniğini Kadınları bir yakut gibi taşıyıp Tükürür gibi terketmeyi Çocukları isyan etmekte Genç kızları direnmekte yenmeyi İyi bilir Oto-stop yapmayı bile Bin dokuz yüz'lerdeki buharlaşma Dünya beş ayrı yerdeydi o zamanlar Yeni yeni pervaneli uçaklar İmparatorluktuk hiç bir eskimo padişah olmadı toprakta Memurlar solunmuş havaları bir daha Taşları Vapurları bir daha Ucuz kahramanlıkları durmamacasına Soluyor cağımızda" "Haydi bakalım topunuz Soluyun şu havayı" Kitaplardan bir cümle okuyor Oda doluyor kelimelere Harflerin içinden En yakın komşuya çizilmiş cizginin içinden Bir boğa yılanından Parçalanmamış bir kuzu geçer gibi Geçiyor i önde "Haydi soluyun şu havayı" yarı yolda Ölebilir yüreği yetersiz olan Bir harfin katılaşmasından "Anam sen bir aslan doğurmuşsun" Diyor i Yumruğunu kaldırıp vuruyor masaya "Anam doğurduğun bir eğilmez kaplan" Diyor i Elini savurup indiriyor masaya Baba bir karışık dalgınlık duyuyor ardından Eli hançeresinde Can'la hesaplaşarak bir yandan Bir pervane gibi uçup çarpıyor cama Ve bakıyor Uzun uzun bahçedeki ağaçlara |
||
|
||
| III Önce kim Önce sen bu sefer "kızaplam ne kezzaplar akmakta yollardan" "sen ha bu kelimenle umulmaz senin yaşındakilerden bir çevik bir cevval oldun öyle ki derisinin altı közlerle yoklanan kainata ve şu aziz ruha sarı karıncalaşarak buyuran ve şehadat eden veşehadet ederim diyen dilin ve onaylayan yüreğinle o delikanlılığa doğru sular gibi büyük temiz yüzünü dönen sen" "kızaplam ne kezzaplar akmakta yollardan" "mendille taşınan sütlerin sonu son damlası da akmakta" "mendille süt taşımak ha hah haay" i "ne yalan ne yalan" yine i "tanrı kıysın sana" ama bu "an'nee"yıllar "ah başladılar yine" "hem söylüyorum hem de içim yanıyor efendi beyim" "bre hatun sen hep söylemiyor muyum sadece bütün bunlar olmayan bir ev düşün diye" duvar açılıyor ve içinden duyuluyor sesi "neden biz onlardan efendiler el sayısınca da kas sayısınca da baldır bel kürek kemiği ve dalak sayısınca da beyabiler çok olmayalım Zaten - efendiler beyabiler hakkımız daha ilk dünya yıllarında okul yıllarında efendiler beyabiler gençbeyler neler neler olmuyolar ölerek" Bizim çocukluğumuzda övünecek olanın Aşkıyla Buyrun gençbeyler beyabiler Duvarlardan duyulan sesini Bismillahcı diye maruf Yatıya gelen bir dağ aslanı a l'ocasion de la fête rational "sevgili beyim ne yükler geçti üstümden otuz yıl önce pazularının şimdi - şekerin hipertansiyonun emekli maaşın tümbelan az inancın" "hatun maraşlı hafife almaklığını bırak kader ironimizde daha ne tenhalar yazılı olmalı evlat acıları akan" "ah et akan" "çocukk" "çorba geleneği insan tutması el yakınlığı taze soğan yer sofrası eski dülgerlikleri cömertlikler kanlı geyikler akan" "zaman kalfaları takvim başları" Bir mesele var "zamanın kutbunu sordu abdülhamiti sani" bir azim seda "aradık kanter içinde koştuk nice köşker iplikçi rençber dervişten geçtik öyle olduk ki candan / verilen mühletten geçtik" "zamanın kutbu sendin ey abdülhamit" halk dedi "efendiler" sese ağız olan duvar "geç beyler" i'ye baktı "beyabiler" bana gözlerini kısıp eğilerek taşlıklarına sahillerin dünya sakinlerine ses kutularına ses kapılarına hayvanlara açılan tabiat önemli bir söyleve başlıyacağını anlatan bir çehre yolarak elindeki tomardan "efendiler" dedi "fatih sultan mehmet han istanbula girdiğinde bir dilbir vardı öyle güzel güzeldi ki yurt gibiydi döşü padişah değer verse yeri koştu atının önünde öptü yeri" "beyabiler içim nasıl titrer bilseniz önüne gençler gençlikler fetihler serilen sultanı" "tümü izinliydi bahadırlarının velilerden" ve geriliyor geriliyor şimdi "düşünüyorum da halkın bir çelik yay gibi çekilişini kendi et duvarının gerisinde devinip" (padişahım çok yaşa demişti. İhtiyar bir kadın bir kent valisi ile gittiğimizde köyüne) |
||
|
||
| DELİKANLILAR gülünç şapkalarını sahipsiz şapkalarıyla bazen mavi yanaklı bir yıldızın, kızdan heykellerini utanç ve yenilgen bir gardrop odasında tanrıya benzer herşeyim dünyada üryan dolaşan bebeğin özgürlüğün ama herşeyin özgüre ödünç verilen geleceğin erişilecek bir üst bir alt kent bir de içine durup demir atılacak bu binek aşkların delikanlılar sofrasında kamçılı bağırışları derken merhem yok merhem derken avuç içlerinin kadın bölmelerine kadının iki havuç hacmindeki kadının en usta hücrelerime en yanıltıcı en dolup en boşalan ve en boşa atılan yıkan hücrelerime bükülen dizlerime ve kasılan karın etlerime kendime gelince ben kim oluyorum cevherim neyse nereden geliyor nereden nereye ne mi duvarların fayans çinko benzerleri kendime gelince gözlerini cihan gözlerini ellerini kollarını parmaklarını göğsüme göğsüme tam yüzüme uzatan eşya beyleri çanak çömlek varlığına vardığım hücre gece her yandan karanlıklar biçilir dikilir üstümüze yolda kamyonlarla süt satanlar düşleri evleri ufalayan ve büyüyen çocuklarından değerli bir yoldaşlıkla ödünç alan ihtiyar babalar ateş yanan sokaktan geçiyorlar delikanlılar baba ve adam delikanlılar ve aşk delikanlılar sevdalı oluşlardan bir yıldız poyrazı isa meryem kadar bir balıkla girince sulara insanlar kelime hücrelerinde isanın denizlere dağılan saçlarında -isa da tam denizlere göre insanlar isaya göre eşyalarıyla ve hayvanlarıyla yaşar akıp giden uslarıyla geliştire geliştire bütün ölmek ve öldürmek sınavlarını anılarda bırakmak için tanrının ve meryemin yavrularını delikanlı bir çağanoz fabrikasında yürekleri devrilir doğum günü bayraklarıyla kentlere çağrılan ve insan biçimleriyle nefret biçilen ve bunları düzenli anneler şeklinde yalnız düşman getiren babanın gecelerine delikanlı bir sahnenin perdelerinden sonra katmerli kadife ve kapanan perdelerinden sonra açılıp kapanan karanlık küçük odalarda ve karanlık küçük odalarda Cahit Zarifoğlu'nun Hayatı (1940 - 1987) 1940 yılında Ankara'da doğan Cahit Zarifoğlu aslen Maraşlıdır. Babasının memuriyeti dolayısıyla ilk ve orta öğrenimini Siverek, Ankara, Kızılcahamam ve Kahramanmaraş'ta tamamladı. 1972'de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi. Öğrencilik yıllarında çeşitli kurumlarda çevirmen olarak çalıştı. Dil kurslarına katılmak için Avrupa'ya gitti. Bu vesile ile belli başlı Avrupa ülkelerini dolaştı. Döndükten sonra özel bir lisede öğretmenlik, Makine ve Kimya Endüstrisi Kurumu ve TRT'de çevirmenlik, son olarak İstanbul radyosunda denetçilik görevinde bulundu. Edebiyat çalışmalarına lise yıllarında başlayarak, Maraş gazetelerinde şiir ve hikayeler yazdı. Yine Maraş'ta Açı dergisini çıkardı. Sanat hayatının bir bölümünde şiirleri Papirüs, Türk Dili, Yeni Dergi’de yayımlandı. Daha çok Diriliş, Edebiyat, özellikle de Mavera dergilerinde çıkan şiir, hikaye, günlük ve eleştirileriyle tanındı. Bir süre, kurucularından olduğu Akabe Yayınları ve Mavera Dergisi'ni yönetti. Yeni Devir, Milli Gazete ve Zaman gazetelerinde Ahmet Sağlam, Vedat Can, Abdurrahman Cem imzalarıyla yazdığı köşe yazılarıyla yakın bir dialog içine girdiği geniş bir okuyucu kesimince ilgiyle izlendi. Ayrıca İslam, Kadın ve Aile, Gülçocuk ve bazı çocuk dergilerinde ürünleri çıktı. Son yıllarda çocuk edebiyatına yöneldi. Çocuklar için yazdığı kitaplardan biri olan Yürekdede Ve Padişah adlı eseriyle 1984'te Türkiye Yazarlar Birliği'nce çocuk edebiyatı dalında yılın yazarı seçildi. Çizgi dışı şiiri ve kendine has şiir diliyle ilk bakışta zor anlaşılır ama son derece orjinal şiirler yazdı. 7 Haziran 1987 yılında İstanbul'da vefat etti. Mezarı İstanbul Beylerbeyi'nde Küplüce Mezarlığı'ndadır. Yayınlanmış eserleri: “İşaret Çocukları” (Şiirler, 1967), “Yedi Güzel Adam” (Şiirler, 1973), “İns” (Hikâyeler, 1974), “Menziller” (Şiirler, 1977), “Yaşamak” (Günlükler, 1980), “Serçekuş” (Uzun Hikâye, 1983), “Ağaçkakanlar” (Masal, 1983), “Katıraslan” (Masal, 1983), “Yürek Dede ile Padişah” (Masal, 1984, Türkiye Yazarlar Birliği Çocuk Edebiyatı Ödülü), “Savaş Ritimleri” (Roman, 1985), “Korku ve Yakarış” (Şiirler, 1986), “Bir Değirmendir Bu Dünya” (Denemeler, 1987), “Motorlu Kuş” (Masal, 1987), “Sütçü İmam” (Tiyatro, 1987), “Gülücük” (Şiir, 1989), “Ağaç Okul” (Şiir, 1990). Cahit Zarifoğlunu tanıdığımda aklımda şimşekler çaktığını hissettim,okurken uzak ve sıcak diyarlara gidiyorum. Şiiri gürül gürül akan bir nehir, bir dağın dumanlar bürümüş yalçın kayalıkları gibidir onun şiiri; çok zor ve çetin bir yolculuktur. HIZLA AKAN MIZRAK Sabahtır Alkışlar gecenin Sıcak damları sükûn yapılarıyla Aydınlatır bir ucundan Kahvaltı sofrasında çay tasını Düzgün uysal Işıklı bir de ağız Gizlice götürür hücreyi bütüne Ve akla her gelen telgraf telinde Öpüşür iki güvercin İncelmiş ve yumuşamış gagalarıyla Bu geçen mızrak Kalın kararlı Atanın değer biçilmez atıyla Kuşkusuz yolunda gerek Mızrak geçer ışığı Geçer geceyi dolduran karanlığı da dün ölüm yıl dönümü idi,erkenden veda etti dünyaya,kendisine Allah rahmet eylesin,mekanı cennet olsun inşallah |
||
|
||
| (...) Bir başka uslanmaz adam arkadaşların onurunu kurtarmak için “dokunmayın şiire!” diyerek dalmıştır mahalleye. Arkasını döndüğünde geride hiçbiri kalmamıştır arkadaşlarının. Kafası gözü parçalanmış, bocalamış bir vaziyettedir. Gelirken bir savaşçı gibi gelmiştir; yenik değildir dönerken, küçük bir filozof olmuştur. Cahit Zarifoğlu’dur bu. Hiç büyümez bu çocuk, hiç terketmez onu; yaşamak arzusunun önüne geçerek, bütün geleceğini açlıkla ondan önce yaşayıp bitirerek. Söz/anlam “göğüs kafesine” düşmüştür, kalbe sokuluşlar başlar. Göğsün kafesine düşmüştür bir kez, kabaran su olmak ister sonra; o suda ıslanmak ve yanmak... Su kanı çağırır, kanlı doğumları başlar böylece. Kan, sürekli vardır, kanı okşar ve kabartır, kan doğumdur çünkü; “olmak hevesi”mizi deprendirir, varoluşun kucağına atılır insan. Kan koyu kırmızıdır, şahsiyettir, özgürlüktür. Böylece içe dönük, kendi üzerine kurulan/yıkılan bir şiir söylemez o. Haldir, anın kendisidir, sürekli akan, devrenen ve devinen hayattır; bitmek tükenmez bir varoluşla kucaklanır. Sürekli hayatın içine, en küçük zerresine yayılır şiir. Hayat ve insan bir bütündür, ruh ya da beden, maddi ya da manevi biçiminde tek bir yöne yayılmaz. Bütün bağlam, bağlantı, uzam, zaman, ön ve son, cevher ve araz, ruh ve beden, madde ve mana, hayat ve memat her şeyiyle “insanlık durumu”dur şiire açılan, şiirde ifadesini bulan. Bu yüzden salt metafizik bir şiir değildir onunkisi. Bu anlamda kendi dönemindeki hiçbir söyleyişle, şiirle, şairle de (aralarında benzerlikler bulunsa bile) akrabalığı yoktur Zarifoğlu şiirinin. Ne olup biteceğini bilmeden, elbette bilmeden sağı solu kurcalamaya başlamıştır “onu asla terketmeyen ve hiç büyümeyen çocuk”. Tepeleme bir şair gibi yaşar Zarifoğlu. Hiç uslanmaz. (...) ALINTI ***Ayırd etmeden şiire uzan, an'ı kovalamaktan kurtul, an'da mahfol! |
||
|
||
| HAZİRAN / Kim ölüyor hayvanların Kızışarak daraldığı zamanda Bir pazu marazında yıkılmadı o kollar Güç istifi kanın Saklanmış kadınlıkların Ve kız kaleleri Ehli hicablarca saklı Muhasaralanmış önlerine perdeler akmış Atmacalar Gezgin kuşlar Yeni çığlıklar yepyeni Hücum sesleri Hangisi Daha önde belirsiz buyruk mu ermi Dayanamayıp çöken duvarlardan Gerilip yırtılan kaslardan en çok çocuk davetleri O av etleri rahleler sandukalar Karanlıkla katılaşan nöbetci baskıncı silüetleri Ve açın güller bir sabah daha açın Bakın Tanrı konuğu insanlar bütün türleriyle Şu bizim yeryüzünde Toprakta gel! gel! nöbetleri |
||
|
||
| laik kesimde nasıl ki entel görünmek için bıyığı yeni terlemiş delikanlılar ellerine neiethzche alırlar ya islamcı kesim de cahit zarifoğlunun kitabıyla gezerler. Bilhassa ilahiyat fakültelerinde müenneslerin çevresi bu zarifçilerle doludur çok gördüm çok güldüm. | ||
|
||
| müennesler gösteriş budalası müzekkerleri ayır edecek kadar akıllıdır | ||
|
||
| höh | ||
|
||
| ANILAR DEFTERİNDEN GÜL YAPRAĞI Anılar defterinden gül yaprağı Gibi unutuldum kurudum Başıma düşmüş sevda ağı Bir başıma tenhalarda kahroldum Sen kimbilir, rüzgarlı eteklerinle Kimbilir hangi iklimdesin, ben Sensiz bu sessizlikle Deli gibiyim sensiz Bu sessizlikle Ayrılıkla başım belada Gözlerini çevir gözlerime Yoksa sensiz bu sessizlikle Deliler gibiyim Sensiz bu sessizlikle |
||
|
||
| hobili cahitin en sevdiğin şiiri hangisi ? | ||
|
||
| bu adama şair diyemem, şiirin adamakıllısı diyebilirim | ||