|
||
| TEZGAHINDA ACININ Bir gün öleceğim; kaçınılmaz bu. Şaşılacak bir şey yok. Ama tersine yaşıyorum ben, sizlere göre İşte bunun için, çözük saçlı ikindisinde yorgun bir günün, gölgeleri uzarken ölüvereceğim eskiden. Benim gibi, çanı dilsiz, havı dökükler; Yani siz giderken hüzünle dönenler, Çatlak yüzleriyle, göçmüş aşkları, ayrılıkları simgelerler. Çift yönlü bir zaman sürecinde, onlar eskiden ölürler. Eskiden nasıl ölünür? Bunu bilmiyorum henüz. Ama, eskiden ölen biri sanırım, bir mezat gramafonun borusuna sessizce gömülür. Ve o gramafon borusu, ne gariptir gece sefaları gibi, akşam açıp sabah örtülür. Esvap dolabında geceleyin karanlıkta, bir böcek çıtırtısı; neleri çağrıştırır uykusu kaçana? Sessizliğin üstünde bir küçük nokta dönüşür imgelere, bir tohum gibi çatlayarak kulakta. Geceleyin bir böcek çıtırtısında.... Meşin çaresizliği kınına keskin hançerin, Ezilmiş bir izmarit, ayakkabı ökçesiyle, Kopuk bir tespihin dağılmış taneleri, Ve sırrı dökük bir ayna, yok mudur birazda. Hiç bir şey yalınkat değildir dünyada Yazısı akmış, ıslak, pörsümüş sayfa, Sonbahar göğünde, katar katar turnalara bakan adamın gırtlağındaki tıpa. Kumaşa uyumsuz yama, O böcek çıtırtısında.... Uğursuz sayılır bazı şeyler, bazıları uğursuz, Tümüyle boş değildir bu inançlar. Kimi zaman doğru, yanlış çıkmıştır kimi zaman. Mutsuzluk ve mut. Ölüm ve yaşam şansa bırakılmıştır. Bir kaçıştır bu; Çünkü en az ölüm kadar korkar insan yaşamaktan. Karıştırır puslu düşü, katı gerçeğe Düşü biraz gerçek, gerçeği de biraz düş yapar.. İnanır bilinmeyene bilinen kadar. Peki ya tesbih böceği, sürüngen yılan, korkunç yanlızlığı ağında örümceğin, uzun dehlizi kör köstebeğin. Onlar tam ortasında kaçınılmaz gerçeğin Bense çekiyorum çilesini iğneye geçmiş ipliğin. Sütün içine birkaç tane çörekotu atarlar, nazar değmesin diye. Lekeler aklığını siyah tanelerle. Eski minyatür ustaları bozmak için kusursuzluğu, Eski minyatür ustaları bozmak için kusursuzluğu, Resimden bir suretin taşırırlardı boyasını isteyerek, sınırlarından. Kusurlu dünyamızda, yer yoktur kusursuzluğa. Demir pas tutar, gümüş karartır, kurtlanır kar bile, alev is yapar ve insan içinde bir kafesle yaşar, İnilti gibi, kimi zaman bir garip ses duyar. Bunun için intihar parçasıdır hayatın. Unutmayı deneyin, gizleyin istediğiniz kadar, Bir çekmecede kilitli pırıl pırıl bir anahtar, gününü bekler sabırla, bilincinizi kurcalar. Nasıl olsa elinizde bir başka anahtar var. Tırnakları kirli, kabuk bağlamış elleri, bir çocuğun makadam gözlerinde bakışı tökezliyor. Muska yüzlü kadınlar, kimseye sezdirmeden bir acıyı gizlice emziriyor. Odama sığınıyorum, dışarıda kar yağıyor. Boğazımda ardarda sözcük düğümleri, Bakıyorum, gölgem kırılmış ortasında, duvarla döşemenin arasında. Ben şimdi çıkıyorum, belki geç gelirim. Kızıl bir gülün hüneri kanayan yüreğimden, hüküm giydim sevgiyi. Köstekli şiiri ikide bir cebinden çıkarıp bakan şair, ne oldu sana? Kaç dikiş atıldı bileğindeki çentiklere? Örselenmiş aşklarınla şimdi neredesin? Çektiğin bunca acı, kefareti değil unutma yaşadığın çaresizliğin. Acıdır, şişelerin dibi, bir koşunun umulmadık bitişi, Bakır çalığı zahirli acı gündemdedir. Acıdır borsa haberleri, türk parasının değeri, düşüp yükselen altın. Acıdır gelinlik bir kızın sandık lekeli çeyizi. Uyumsuz bir sıfat; birinci tekil şahıs; ben, çok acıdır. Biz zaten acıyız, biz dediğim üç-beş kişi. Aksayan bacağı tahta iskemlenin, kırık saplı bıçak, oynak perçinleriyle çatlak bir fayans acıdır. Yüzde işareti şaşkın bakışlarıyla, onca harf arasında dilsiz ve çok acıdır. Bir donanma fişeğidir açılan gökyüzünde, acı bütün renkleriyle. Ben törpülüyorum bir aşkı sıkıştırıp mengeneye, SEVMEK ÇOK ACIDIR. |
||
|
||
| AYKIRI SEVDA SÖZLERİ 1. Sevdiğim, tabutum, ak kefenim; Derin ve dar mezar çukurum benim. 2. Yeni bir kalıba dök, beni arıt bir potada. Geçmişim saklı ama geleceğim ortada. 3. Kabahatinden daha büyüktür özürü; Yüreğimin aşık olmaktan ötürü. 4. Sen vazgeçilmez kötü bir alışkanlıksın, Cinnete ve ölüme karşı bir esrarsın. 5. En büyük yanlış bir kadına bağlanmaktır; Gerçek aşk bir kadından, kadınlara akmaktır. 6. Seni kuşanıp çıkarım sokaklara. Tuhaftır, hep ben olurum hazır patlamaya. 7. Yüreğime benzin döküp kibrit çakan; Ey usta kundakçım iz bırakmayan! 8. Söylentiler çıksın, elimi kana bula; Yeter ki günlerim olsun çırılçıplak koynunda. 9. Kumar borcum, yani namusumsun; Masum değil, iflah etmez tutkumsun. 10. Bütün pislikleri ortaya çıkardığından, Aşıksam nefret ediyorum yaşamaktan. 11. Aşk bütün kötülüklerin anasıdır. Her aşk sonunda bir bozgun anısıdır. 12. Seninle içimde bir yakın ölüm sevinci; Sen vaktini şaşmazsın salgınlar gecikmeli. 13. Aşkın fincanından kayıp gitmiş bir pul sırça Ve güve yeniği umudun havlı kumaşında. 14. Benim soluğum barut kokar ve de kan. Seninki bir ağıttır kendini yerden yere vuran. 15. Bu ham dünyada zoraki bir söz gibi sevgim. Sevsem sana yazık, sevmesem incinirsin. 16. Sevgimiz bir taştır yarısı gömük toprağa; Kaldırsan böcekler görürsün altında. 17. Temiz kalmış ne bulunur bir çöplükte Aşk da kirlenir elbet insanla birlikte. 18. Gözlerine derinden ne zaman baksam; Hep uzaklaşıp giden yalnız bir adam. |
||
|
||
| ........... Bilmemem gereken şeyleri öğrendim Sorular sordum, sormamam gereken Gördüm apaçık, görmemem gerekeni Söylenmezi söyledim Suçum büyük ve taammüden Heybesinde yılan işaretleri Baldıran zehiri yüzüğümün içinde Ve yanında kan taşıyan ben; Tekinsizim size göre İbret için yakılması gereken. Metin Altıok |
||
|
||
| SİS Özenle boyadım ipliğini sevginin, Gidip de bulamamanın incinmiş rengine. Sisi gümüş bir rüzgârla tepelerden eğirdim, Dokudum yalnızlığın bu serin kumaşını, Sesime ayrılıklardan bir gömlek diktim. Ölümü tastamam ezberledim de geldim, Dilimde bu buruk türkü tadıyla Bilmem ki buradan nereye giderim. Sonunda kendime bir top yangın edindim, Soluğumla besledim dudağımın ucunda. Ömrümün külüydü savrulan hep ardımda, Örterek yavaş yavaş bıraktığım izleri Yanmış bir günün sürüklenen kanatlarıyla. Koştum, durmadan koştum o küçük yangınımla, Adımın çaresiz kıyılarında kendi göğümü bulmaya. Metin ALTIOK |
||
|
||
Geriye Kalan Bir anahtar verdin bana Kabaran yüreğimi bilerek. Katlanıp durdum onu gönlümce, Aşkıma kenar süsü diyerek; Aşındırdım dişlerini zamanla. Geriye ben kaldım işte. Yalan olur sevmedim dersem; Ama yolcu yolunda gerek. Ey ömrümün uğuldayan durağı; Yanlış hesaptan dönerek, Benli günlerini sil istersen. Geriye sen kaldın işte. Metin Altıok. EN SEVDİĞİM ŞİİRLERİNDEN BİRİSİDİR. |
||
|
||
| Konyak, Kitap ve Kahve Tenha bir eylül bahçesinde Bir bardak konyak, kitap ve kahve Otururken dalmış kendi kendime, Güz rüzgarı geçiyor kitabımın içinden Ot kokan nefesiyle. Hızla çevirerek sayfalarını Savuruyor bütün harfleri Gözlerimin önünde, Koparıp kimbilir hangi sözlerden İrili ufaklı belki binlerce. Telaşla kapatıyorum kapağını kitabın Bastırıp üstüne elimi. Bakıyorum her şey yerli yerinde; Tenha bir eylül bahçesinde Bir bardak konyak, kitap ve kahve. |
||
|
||
| Ben Gül ve Zakkum Yüreğimden çıktım yola Gül de geldi, zakkum da, Peşimizsıra acı, Beni, gülü, zakkumu Yolboyu kanata kanata. Az gittik, uz gittik; Geldik bir başka yüreğin Nasırlı kıyılarına. Ben, gül ve zakkum Peşimizdeki arsız acıyla. Zakkum acıdı için için, Gül kendini yele verdi Savruldu havaya. Ben boşluğa düştüm; Düşerim, düşerim hâlâ. Ve acı kalakaldı ortada; Nasırlı bir yüreğin Duyarsız kıyılarında. Yalnız, yapayalnız; Yandı bitti, kül oldu. Biliyorum bu şiirden Pek bir şey anlamadınız; Kimse ermedi muradına. Ben, gül ve zakkum Hesaplaştık acıyla. |
||
|
||
| SONLUDUR AŞK DA Güzel anılar biriktirdim senden, Dudağıma solgun gülücükler getiren. Özenle sakladım belleğimde, Bir yığın oldu daha şimdiden. Nasıl olsa bir sonu olacaktı bu aşkın, Bir gün apansız gerçekleşiveren. Bir terazinin durgun pirinç kefesine Pat diye inince kara kiloluk, Nasıl kalkar havaya birdenbire Boşa kalan zavallı kefe. Nasıl titreşir terazi uzun süre, Denge sağlanıncaya kadar başka şeylerle. Anılarla bozdum o dengeyi ben önce, İkimiz için de yaptım bunu. Yaşadığımız günlerden biriktirdim sessizce, bir kefede sana hiç sezdirmeden. Koyabilirsin kara kiloyu artık, Bak, terazi nasıl kolay gelecek dengeye. Mutluydum yine de ben kendimce senin girdilerin, çıktılarım benim Doğrusu uygundu birbirine, Yanyana gelince, bir resmi tamamlayan. Vazgeçilmezdi ellerin sonra, Yangınımdan yorgan döşek kaçıran. Ama inan sonludur aşk da, Kovalar sonunu kendi kendinin. Bana bir uçurum gerek şimdilerde, Yeterince dik ve derin. Bir çavlan istiyorum çünkü, Kırmak için kristalini hayatın ve şiirin. |
||
|
||
| Ölümden Konuşacaktık Ever sırasıdır, ölümden konuşacaktık, İntaharın ebruli ipliğiyle Bir düğün gecesinde senin Yakası işlemeli giysinden. Kapı kapı dolaşıp, etamin ve goblen Örtüler saçan bohçacı ölümden. Boynuna taktığın eğri taneli İki sıra inciden konuşacaktık, Seni ürküten tren sesinden Ayı gölgeleyen tekinsiz gecede Karşımıza apansız çıkıveren O ihtiyar dilenciden. Gel ölümden söz etmeden önce, Birşeyler içelim seninle. Buğıuu bir bardağın içinde, Buzlu ve limonlu bir votkayla birlikte Konuşalım ölümden, Bir samanyolu olsun masamızın üstünde. Hadi gel konuşalım, Sulanmış bir taşlığın serinliğinde. Akşamsefaları içinde, Bir masa, birkaç sandalye Ve ikimiz ölümden konuşalım, Senin ağzında gül, benimkinde menekşe. Yarına var mısın söyle? Doğacak çocuğa çığlığa, ishak kuşuna, Rüzgarın savurduğu tohuma, Kavağın pamuğuna var mısın, Bir ağacın kavına, Deri değiştirmesine yılanın, Kozadan çıkan kelebeğe, Hatmiye, kekiğe, atkestanesine? Hadi gel öyleyse ölümden konuşalım. Belki de tümünden aykırıdır gerçeğe, Ama ne olursa olsun biz yine Ölümden konuşalım seninle. Ölüm de vardır yaşadığımız her şeyde. Bir bardak çatlarsa durduğu yerde, Bir aşk ansızın biterse, Ayna kırılırsa yüzünle birlikte, Zamanıdır konuşmanın ölümden. Bir çiçek olağanüstü güzellikte, Açıvermişse bir sabah, Bir topal aksamadan yürümüşse, Hadi gel ölümden konuşalım; Yüzünü al basmış hasetçiden Ve onun elindeki kuru değnek bile Filizlenir sevgimizden. Ben Şimdi Biraz Ben şimdi biraz da Senin için görüyorum; Gökyüzünün parlak, Bakış seken mavisini. Ben şimdi biraz da Senin için duyuyorum; Gecenin o sarsak, Yokuş çıkan ezgisini. Ben şimdi kanayarak Senin için yaşıyorum; Sazan derisi gibi Günlerimi külle soyarak Rüzgarın Yırtık Yeri Saçlarında şimşek parçaları, dilinde kırağı, Sen kimin yetimisin, Kimi bekliyorsun durduğun yerde? Sağır bir günün sonunda dilsiz bir gece Sarıp sarmalıyor seni, Gökyüzü gıcırtıyla kapanıyor üstüne. Bak ömrün yarılandı, Karanlığı kullanmayı öğrenmelisin. Yazısı akmış ıslak bir sayfa elinde, Yara bere içinde morarıyor şiirlerin. Artık tutunacak kimsen kalmadı, Nasıl biliyorsan öyle düğümle zamanı. Bütün ölümleri gör, Birini evlat edin kendine. Oysa sen, boş bir kabın taş darası. Yine de denkleştirip gidiyorsun hayatı. Tuzağa yem, hançere bağ oluyorsun. Zehire katıyorlar seni, şair ne duruyorsun Gemilere bin, trenlere atla. Kimsenin umursamadığı, hiçbir işe yaramayan Kaldır şu gereksiz tanıklığı ortadan. Ne kadar tıkasan kulaklarını, Duymamaya çalışsan Göğsünde bir titreşimdir konuşmaları. Görmesen seslerden anlıyorsun. Kazdıkları çukuru, ördükleri duvarı. Çakılısın buzdan çivilerle Boynu bükük bir haçın üstünde. Yerde buluyorsun kendini her sabah, Yeniden gerilmek üzere, Saçlarında şimşek parçaları, dilinde kırağı Daha ne bekliyorsun durduğun yerde? Katmerli yalanı gördün, yalınkat gerçeği, Bilicinin ürpererek söylediği Sevgi gereksinimlerini gördün kimilerinin, Tırnaklarını denemek için Yılanın deri değiştirmesini, Gülüşün kurdunu, sineğini gözün; Yüreğinde bir ağaç gürültüyle devrilirken, Aksayarak yürüyen umudun arkasından Gülün kanayan hüznünü gördün. İşte tanıksın ölümün pazarlık ettiğine Toptan ve perakende, Pantolon ütüsünün keskinliğine, Bozulup bütünlenmesine paranın, Mevsimsiz bir çocuğun kekre yüzüne, Yabancı işçiliğine martının Deniz olmayan bir uzak ülkede, Daha binlerce, binlerce şeye. Yaz bunları ve imzala sana yetecekse. Bana delik deşik bir yürekle Pası küflü, çürümeyi söyle. Yangın yerlerinin katran gözyaşlarını, Bana göçüğün kırık kemiklerini, Sancısını suyun, rüzgarın yırtık yerini Ve bunlardan payına düşeni söyle. Ne kadarı kaldı babandan, Sen ne ekledin üstüne, Acının sana getirdiği ürem ne? Şair bana mutluluktan söz etme, Beyaz baston kullanan bir dille. İşte tanıksın daha nelere? Testi gömüyorlar göğsüne eskisin diye, Keçe gibi kimi zaman, parlatmak için Bakır kaplara sürüyorlar seni Şair hiçbir tansık bekleme, Dolaş yıkıntılar, çöplükler içinde, Sen ey gülünç ve deli mesih; Ölmeyi bilmediğine göre, Saçlarında şimşek parçaları, dilinde kırağı Pelteleşmiş yapışkan haçını Islık çalarak sokaklarda sürükle. |
||
|
||
| Düşerim Bazan oturduğum yerde Kendikendime dalıp giderim, Bulanık geçmişimle. Genişleyen halkalar çizerim, Bir düşün uyanık imgesine. Gölünüze taş düşerim. Sizse hep konuşursunuz Sığınıp kof sözlere, Kaçarak kendinizden Uğuldayan hüznünüzle. Telâşla geceyi bulursunuz. Gözünüze yaş düşerim. Yalnızlığın Buzdan Ayı Islanmış taşlığında suskun bir bekleyişin Yutar yalnızlığın buzdan ayını, Akşamsefaları içinde karanlık gözlerin. Döker çiçeğini sararan rengiyle, Yaralı bir aşkla seğiren derin. Ve aklın seni sürgüne gönderir Yüzüne iğreti gelen isminle, En yalnız köşesinde donmuş yüreğinin. |
||
|
||
| Yolcu, Acı ve Yılan Su gibi aydınlık döşeğime akardı. Ay vururdu ak göğsüne, Bir dal usulca inip kalkardı. Öt, ishak kuşu öt; Bizim payımıza bir avaz kaldı. Acı, ey suskun yol arkadaşı anlatsana! Nerelisin, oğlun, kızın var mı, Sağ mı annen, baban? Senin de yüreğin kanar mı, Uzaktayken yakınlarından? Bak yolcu bir sır vereyim sana; Yılan bile arar yavrusunu, eşini. Ama ben beslenirim ayrılıkla, Acının gurbettir memleketi. Yılan derler adıma, Düşman bellemişler beni. Bir garip sürüngenim dünyada. Acı, ah acı; sokabiseydim seni, Zehirim bu kadar yük olmazdı bana. Acı, ey suskun yol arkadaşı anlatsana! Bilici de yok çakal da. İşte yine düştük yollara. Yok konuşacak kimse Kavaklardan ve senden başka. Yolcu bir sır daha vereyim sana; Kandırdık biz seni aslında. Bakma ardından sızlandıklarıma, Ortaktı benimle bil ki, bilici de çakal da. Yılan derler adıma, Bir kara suyum akarım yerde. Kaynağımı da taşırım yanımda. Acı, ah acı; sokabiseydim seni, Zehirim bu kadar yük olmazdı bana. Avdım avlandım; düştüm tuzağa. Ay; tanık ol sen de buna. Dönüş yok biliyorum; Hem olsa da. Önümdeki yol daha kısa. Hey yolcu; boş yere bakma ardına, Anılarla avunma. Acıyım ben unutma sakın, Borcun bitmedi bana. Dolanırım dururum gökyüzünde, Eksilir tamlanırım. Ben de bağlıyım yazgıma ama; Vah şu garibe, Acıyla çıkmış yola. |
||
|
||
| Metin Altıok / Yarım kalan ölüm... 1941 yılında İzmir-Bergama'da doğdu. Çocukluğunu ve ilk gençliğini geçirdiği Karşıyaka’da ilk, orta ve lise öğrenimini tamamladı. 1971’de A.Ü. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü'nü bitirdi.1967’de Ankara Fransız Kültür Merkezi’nde ilk resim sergisini açtı (Çetin Sipahi ile birlikte). Daha sonraki yıllarda yine Fransız Bundan sonra hep şiirle sürdürdü yaşamını. 1979’a kadar Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü’nde çalıştı.1979 yılında Bingöl Lisesi Felsefe öğretmeniğine atandı.1987-1990 arası öğretmenlik görevini Karaman Lisesi’nde sürdürdü.1990 başında emekliye ayrılarak Ankara’ya yerleşti. İki kez evlendi, ilk evliğinden bir kızı oldu. Pir Sultan Abdal Kültür Şenliği için gittiği Sivas’ta 2 Temmuz 1993 günü şereiatçıların saldırısına uğrayan Madımak Oteli’ndeki yangından ağır yaralı olarak kurtulduysa da, 9 Temmuz 1993 günü, yangında yaşamını yitiren 36 arkadaşının kaderini paylaştı. ESERLERİ Şiir kitapları: Gezgin, Yerleşik Yabancı, Kendinin Avcısı, Küçük Tragedyalar, İpek ve Kılabtan, Gerçeğin Öte Yakası, Dörtlükler ve Desenler, Süveyda, Alaturka Şiirler, Hesapişi Şiirler, Yel ve Gül, Soneler, Bir Acıya Kiracı (Bütün Şiirleri). Bunların dışında Metin Altıok’un gazete ve dergilerda yaımlanan yazılarının bulunduğu “Şiirin İlk Atlası” adlı bir derleme kitabı da bulunmaktadır. Türk şiirinin hüzzam sesi Metin Altıok, kimbilir kaç kez şiirlerini yazdı ölümün... “Şunu hemen belirteyim ki birey açısından, insanın kendine yabancılaşmasının en etkin panzehiri, elden geldiğince üretken olmanın yanısıra ‘olkumak’tır. Aslına bakarsanız okumak da bir çeşit duygu ve düşünce üretimidir.” 2 Temmuz 1993, Madımak Oteli. Dışarıda, otele girip içeridekileri linç etmek için can atan yüzlerce "insan". İçeride ise gelecek bu saldırıya kaşı elinde bir süpürgeyle bekleyen Metin Altıok.İşte Metin Altıok'un kısa yaşamını özetleyen tarihi fotoğraf... |
||
|
||
| "Bir gün öleceğim; kaçınılmaz bu. Şaşılacak bir şey yok. Ama tersine yaşıyorum ben, sizlere göre İşte bunun için, çözük saçlı ikindisinde yorgun bir günün, gölgeleri uzarken ölüvereceğim eskiden. ... Acıdır, şişelerin dibi, bir koşunun umulmadık bitişi ..." Şair, yoğundur, içine doğmuştur, yaşam koşusunun beklemediği bir anda biteceği. Ve bunu dize yapmıştır, tarihe not olsun diye... "bir koşunun umulmadık bitişi..." 2 Temmuz 1993'de aydınlanmanın sembolü, Metin Altıok'un elindeki o eski süpürge olmuştur. |
||
|
||
| EVDE YOKLAR Durmadan avuçlarım terliyor, İnildiyor ardımdan Girdiğim çıktığım kapılar. Trenim gecikmeli, yüreğim bungun, Bir bir uzaklaşıyor sevdiğim insanlar. Ne zaman bir dosta gitsem, Evde yoklar. Dolanıp duruyorum ortalıkta. Kedim hımbıl, yaprak döküyor çiçeğim, Rakım bir türlü beyazlaşmıyor. Anahtarım güç dönüyor kilidinde, Nemli aldığım sigaralar. Ne zaman bir dosta gitsem Evde yoklar. Kimi zaman çocuğum, Bir müzik kutusu başucumda Ve ayımın gözleri saydam. Kimi zaman gardayım Yanımda bavulum, yılgın ve ihtiyar. Ne zaman bir dosta gitsem, Evde yoklar. Bekliyorum bir kapının önünde, Cebimde yazılmamış bir mektupla. Bana karşı ben vardım Çaldığım kapıların ardında, Ben açtım, ben girdim Selamlaştık ilk defa. |
||
|
||
Göz Şu bizim dışa dönük gözümüz, Bir daldan bir orman çıkaran Usumuza her zaman. Şu bizim bulup seçen gözümüz, bir kuşu yüzlerce yapan. Bir kanatla göğünü durmadan kımıldatan, Bak çapak tutmuş sevgiyi çoğaltmaktan. Şu bizim çok arayan gözümüz, Baktığında karıştıran kendini. Aldatılan, yadsınan, başımıza vurulan. Bir yas çıkarır ortaya yaşamasından; Suskun ve gizemli, Küflü bir kitap gibi yazısı okunamayan. |
||