|
||
| Albert Camus 'Yabancı' ve 'Veba'nın yazarı Albert Camus, 1960'da 46 yaşında trafik kazasında öldü. Günümüzün en güçlü Fransız yazarlarından biri olan Albert Camus, 1913'te Cezayir'in Mondovi kasabasında dünyaya geldi. Babası Fransız, annesi İspanyoldu. Fakir bir ailenin çocuğu olan Camus, küçük yaşta babasını kaybetti. Bağımsız bir hayat sürebilmek amacıyla küçük yaşta evden ayrıldı. Geçimini sağlamak için birçok işe girip çıktı, vereme yakalandı. Felsefe eğitimini yarıda bırakarak, bir süre tiyatro ile uğraştı. Alman işgali boyunca 'Combat' gazetesinin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 1937 ve 1938'de yayımlanan iki denemesiyle edebiyata giren Camus, bu kitaplarında bir şair ve üslupçu görünüşüyle karşımıza çıkar. 1942'de yayımladığı 'Yabancı' (L'Etranger) ona çabucak şöhretin kapılarını açar. 'Yabancı', saçmalığın elinde oyuncak olan, etrafında olup bitenleri anlayamayan, anlamak için de bir çaba harcamayan kayıtsız, vurdumduymaz bir kişinin durumunu nesnel bir görüşle gözler önüne serer. Aynı yıl yazdığı 'Sisifos Söyleni'nde (Le Mythe de Sisyphe) , mutsuzluğa düşen çağımız insanının trajedisini ele alarak, saçmanın felsefesi diye tanımlanan bir dünya görüşü ve Jean Paul Sartre'ın varoluşçuluğu ile yepyeni bir düşünce ve duyuş biçimi getirir. 'Yabancı' ve 'Sisifos Söyleni' adlı yapıtlarında Camus, hem güçlü bir romancı hem de bir filozof olarak kendini gösterir. Saçmanın felsefesinin varoluşçulukla ortak yönleri olduğu su götürmez bir gerçektir, ama yine de birbirlerine karışmazlar. Saçmanın felsefesinin başlıca temsilcisi olan Camus, 'Yabancı'da ana hatlarıyla verdiği bu felsefeyi, 'Sisifos Söyleni' de daha yoğun bir biçimde işler ve bu dünyada mutlu olmak imkansızlığı üzerinde durur. Aslında 'Sisifos Söyleni', evrenin anlamsızlığı ve insanın saçma kaderine baş kaldırma ihtiyacı üzerine yazılmış bir denemedir. Camus, 1951'de yayımladığı 'Başkaldıran İnsan'da (L'Homme revolte) bu konuları yeniden ele alır ve derinliğine işler. 1947'de yayımlanan 'Veba' (La Peste) büyük etki yaratır ve yazara 'Prix des Eritiques' ödülü kazandırır. Bundan sonraki kitaplarında Camus, bir filozoftan çok bir ahlakçı ve edebiyatçı kimliğiyle kendini gösterir. Bu durumu oyunlarında görmek daha kolaydır. En son romanı olan 'Düşüş'ü (La Clute) 1956'da yayımlar. 1957'de en güzel hikayelerinin bulunduğu 'Sürgün ve Krallık' (L'Exil et le royaume) ile yaratıcı sanatın en güzel örneklerini verir. En güzel hikayeleri, şüphesiz, Cezayir'de geçenlerdir. Eserlerinde çok az yazar ve düşünürde görünen sıklıkta ölüm, anlamsızlık ve nihilizm temalarını işleyen ve 1957'de Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan Camus, 1960'da bir trafik kazasında, gerçekten saçma bir ölümle hayata gözlerini kapattı. En tanınmış eseri olan 'Yabancı'yı 1942'de yayımladı. 'Yabancı'da açık, sade, süssüz ve hareketli üslubu ile Hemingway'den etkilenmiş izlenimi verir. Camus 'Yabancı'da, kayıtsız, hayatın anlamsızlığına karşı mücadele etmekten yorulmuş, etrafında olup biten olayları anlamayan, anlamak için de hiçbir çaba harcamayan, unutulmaz bir insan tipini canlandırır. Önemli eserleri 'Amerika Günlükleri' 'Başkaldıran İnsan' 'Büyüyen Taş' 'Caligula' 'Denemeler' 'Düğün ve Bir Alman Dosta Mektuplar' 'Düşüş' 'Ecinniler' 'İlk Adam' 'Mutlu Ölüm' 'Sıkıyönetim' 'Sisifos Söyleni' 'Sürgün ve Krallık' 'Tersi ve Yüzü' 'Veba' 'Yabancı' 'Yolculuk Günlükleri' *** Jean Paul Sartre'dan Albert Camus üzerine Varoluşçuluğun en önemli düşünürlerinden Jean Paul Sartre, Albert Camus'nün ölümü üzerine aşağıdaki metni kaleme almıştı... Altı ay önce, dün bile, 'ne yapacak' diye soruluyordu. Saygı duymak gereken karşıtlıklarla yaralanmış bir halde, geçici bir süre için sessizliği seçmişti. Ama, ağır ağır geçen ve seçtiğine bağlı kalan ender insanlardan olduğu için, sessizliğin sonu beklenebilirdi. Bir gün konuşacaktı. Söyleyecekleri üzerinde tahminde bulunmak yürekliliğini bile bile göze alamayacaktık. Ama, hepimiz gibi, yeryüzü ile birlikte değiştiğini düşünüyorduk: varlığının canlı kalmasına yetiyordu bu. Dargındık; dargınlık -hiç görüşmeyecek bile olsak- bir şey değil; olsa olsa, içinde bulunduğumuz dar, küçük dünyada, birbirimizi gözden kaçırmadan ve birlikte yaşamak bir çeşit. Bu, onu düşünmeme, okuduğu bir kitap sayfası ya da gazete üzerindeki bakışını duymama ve kendi kendime, "ne diyor? Şu anda ne diyor" dememe engel değildi. Olaylara ve içinde bulunduğum ruhsal duruma göre, bazen çok sıkıntılı, bazen çok acı olarak yargıladığım sessizliği; ısı ya da ışık gibi, her günün niteliği idi, insancıldı. Kitaplarının -özellikle, belki en güzeli ve en az anlaşılanı olan 'Düşüş'ün- tanıttığı düşüncelerinin, yanında ya da karşısında olunuyor, ama her zaman onlarla birlikte yaşanıyordu. Kültürümüzün belirli bir serüveni idi bu: Dönemleri ve sonucu bulunmaya çalışılan bir davranıştı. Çağımızda ve tarih karşısında yaptıkları Fransız edebiyatında belki en ilginç olan uzun ahlakçılar zincirinin günümüzdeki mirasçısını temsil ediyordu. İnsatçı, dar ve saf, duygulu ve sert insancıllığı, çağımızın biçimsiz ve toplu olayları ile, sonucu şüpheli bir savaşa girmişti. Ama, bunun yanında da reddetmedeki inatçılığı ile, çağımızın ortasında, gerçeğin altınlarına ve makyavelcilere karşı, ahlakın varlığını savunuyordu. Bir yıkılmaz deyimleme, savunma olduğu söylenebilirdi. Ne değin az okunur, ne değin az düşünülürse düşünülsün, avucunda sıkı sıkıya sakladığı insancıl değerlerle karşı karşıya kalınıyordu: siyasal davranış sorununu ortaya koyuyordu ortaya örneğin. Ya yanından kıvrılıp gitmek, ya da savaşa girişmek gerekiyordu: tek kelime ile, düşünce hayatını yapan gerilim için kaçınılmazdı. Son yıllarda, sessizliğinin bile olumlu bir yönü vardı; uyumsuzun bu Descartesçısı, ahlakın güvenli toprağını bırakıp, uygulamanın sonucu belirsiz yollarına sürüklenmeyi reddediyordu. Fark ediyorduk bunu; sessizliği seçtiği sorunların ne olduğunu da seziyorduk: çünkü ahlak, yalnız başına ele alınırsa, hem devrim yapılmasını gerektirir, hem de suçlar onu. Bekliyorduk; beklemek gerekti, bilmek gerekti: sonunda ne yapar, neye karar verirse versin Camus kültür alanımızın belli başlı kuvvetlerinden biri olmakta, çağın ve Fransa'nın tarihini kendince temsilde devam edecekti. Ama konuşsa idi, belki gittiği yolu öğrenecek ve anlayacaktık. Herşeyi yapmıştı -bütün bir eser- ve her zaman olduğu gibi, herşey ortada idi. Kendisi de söylüyordu: "Eserimi bundan sonra yapacağım". Bitti artık. Bu ölümün, kendine özgü bir rezaleti var; insancıl olmayanın, insanlık düzenini ortadan kaldırması bu. İnsanlık düzeni, bir düzensizliktir henüz; haksızdır, geçicidir, ölünür orada, açlıktan öldürülünür; ne var ki, insanlarca kurulmuştur, onlarca ayakta tutulmakta ve savaşı yapılmaktadır. Bu düzende Camus'nün yaşaması gerekti; ilerleyen bu adam, bizim sorunumuzu ortaya koyuyordu; kendisi de karşılığını arayan bir sorundu; bizler için, kendisi için, düzeni kuran ve reddeden insanlar için uzun bir hayatın ortasında yaşıyordu; sessizlikten çıkması, karar vermesi ve sonuca bağlaması önemli idi. Yaşlanıp ölenler vardır; hep ertelenmiş olup, yaşantılarının anlamı, yaşantının anlamı değişmeden ölebilecekler vardır. Ama bizim gibi kararsız, şaşkın olanlar için, en iyilerimizin karanlık geçidin sonuna gelmeleri gerekir. Bir yapıtın nitelikleri ve tarihsel bir anın koşulları, çok ender olarak, bir yazarın yaşamasını bu kadar açıkça gerektirmiştir. Camus'yü öldüren kazaya, rezalettir diyorum; çünkü bu kaza, insancıl dünyada, en derin gerekliliklerimizin uyumsuzluğunu ortaya çıkarıyor. Camus, 20 yaşında iken, ansızın kapıldığı, yaşantısını altüst eden bir hastalıkla, uyumsuzu -insanın budalaca yokluğunu- buldu. Alıştı buna, dayanılmaz koşulunu düşündü ve kendisini kurtardı. Bu iyileşmiş hasta, beklenmeyen ve dışarıdan gelen bir ölümle çiğnendiğine göre, yalnız ilk yapıtlarının gerçeği söylediği zannedilebilir. Buna göre uyumsuzluk, ne kimsenin ona, ne de onun kimseye sorduğu sorudur; sessizlik bile denemeyecek, hiçbir şey olmayan bir sessizliktir. Böyle olduğunu zannetmiyorum. İnsancıl olmayan, kendini belli eder etmez insanın bir bölümü olur. Durmuş her yaşantı, -bu değin genç bir adamınki bile olsa- hem kırılan bir plak, hem de bütün bir hayattır. Bu ölümde, onu sevmiş olanlar için, dayanılmaz bir uyumsuzluk vardır. Gene de bu parçalanmış yapıtı, bütün bir yapıt olarak görmeyi öğrenmek gerekir. Camus'nün insancıllığında, kendisini ansızın alıp götüren ölüme karşı insancıl bir davranış bulunduğu, onurlu mutluluk araştırmasının, ölmenin insanlık dışı gerekliliğini içine aldığı ve zorunlulaştırdığı ölçüde, bu eserde ve bu eserden ayrılamayacak olan yaşantıda, gelecekteki ölümüne karşı varlığının her anını kuşatmak isteyen bir insanın saf ve başarılı girişimini bulacağız. |
||
|
||
| Caligula adlı 4 sahnelik oyundan... "... CALİGULA : Dinle, iki çeşit mutluluk var. Ben adam öldürenlerin mutluluğunu seçtim. Çünkü mutluyum. Acının son kertesine yaklaştığım günler oldu. Peki! Hayır! Henüz daha uzaklara gidilebilir. Bu yerin öbür ucunda, kısır ve görkemli bir mutluluk. Bana bak. ... Görüyorsun suçu bağışlamıyorum, sevinin gölgesini ne de karasevinin acısını. Suçun içindeyim. Ama bugün, işte ben yıllar öncesinden daha özgür, daha arınmışım anıdan, kuruntudan. Biliyorum hiçbir şey sürekli değil! Bunu anlamak! Ya iki ya da üçüz tarihte, ondan gerçek bir deneyim edinen, şu çılgınlığı sona erdiren... ..." Albert Camus / Caligula / Çeviren: Abdullah Rıza Ergüven |
||
|
||
| Sisifos Söyleni'nin bir çevirisi var bende ki garip bir biçimde kitaptan nefret ettim, oysa Albert Camus benim için çok çok değerli bir yazar.. Bunun dışında, diğer kitaplarından bahsetmeyeceğim "Düşüş"ün üstüne çok düşülmediğinden diyelim, öncelik onda, bence şaşırtıcı derinlikte güzel şeyler sunan bir roman düşüş. Hatta bence onu deneme kategorisine almak lazım, her açıdan oldukça orjinal bir kitap.. Buarada Camusla ilgili bir yada birden çok başlık çoktan olmalıydı ya, genede güneş'e teşekkürler.. |
||
|
||
Teşekkür ediyorum "sevgili ruler" ![]() *** Albert Camus'un "Sisifos Söyleni" kitabından küçük bir alıntı ... Bu dipsiz kesinliğe gömülmek, bundan böyle kendini kendi yaşamına ona geliştirecek, onu tutkulunun körlüğüne düşmeden gözden geçirecek kadar yabancı bulmak; bunda bir kurtuluş ilkesi vardır. Bu yeni bağımsızlığın süresi de her türlü eylem özgürlüğü gibi sınırlıdır. Ölümsüzlüğe çek vermez. Ama hepsi de eskiden ölümde duran özgürlük düşlerinin yerini alır. Bir şafak vakti erkenden, önünde hapishanenin kapıları açılan ölüm mahkumunun o tanrısal hazırlığı, yaşamın duru alevi dışında kalan her şey karşısında bu inanılmaz ilgisizlik, ölümle uyumsuz, iyice sezildiği gibi, usa uygun tek özgürlüğün, bir insan yüreğinin duyup yaşayabileceği özgürlüğün ilkeleridir burada. Bu da ikinci bir sonuç. Uyumsuz insan böylece olası, yıkıcı ve donmuş, saydam ve sınırlı bir evren görür, bu evrende hiçbir olasılık yoktur, ama her şey verilmiştir, bu evren aşıldı mı, yıkılış ve hiçlik başlar. O zaman uyumsuz insan, böyle bir evrende yaşamaya ve ondan güçlerini, umut etmenin yadsınmasını, avuntusuz bir yaşamın yılmaz tanıklığını çıkarmaya karar verebilir. Ama böyle bir evrende yaşamak ne demektir? Şimdilik geleceğe ilgisizlikten ve verilmiş olan her şeyi tüketmekten başka hiçbir şey. Yaşamın anlamına inanmak her zaman bir değerler basamağını varsayar, seçmeler ve yeğlerneler varsayar. Uyumsuza inanç tanımlarımıza göre, bunun karşıtını öğretir. Ama bu konu üzerinde durulmaya değer bir şey. Hiçbir şeye sığınmadan yaşanabilir mi, yaşanamaz mı, beni ilgilendiren tek şey bu. Bu alandan hiç dışarı çıkmak istemiyorum. Bana yaşamın bu yüzü verildiğine göre, kendimi ona uydurabilir miyim? Bu özel kaygı karşısında, uyumsuza inanç deneyimlerin niteliğinin yerini niceliğe vermek anlamına gelir. Bu yaşamın uyumsuzun yüzünden başka yüzü olmadığına inanırsam, tüm dengesinin benim bilinçli başkaldırmamla onun içinde çırpındığı karanlık arasındaki sürekli karşıtlığa dayandığını duyarsam, özgürlüğümün ancak sınırlı yazgısına göre bir anlam taşıdığını kabul edersem, o zaman önemli olanın en iyi yaşama değil, en fazla yaşama olduğunu söylemem gerekir. Bunun bayağı mı, yoksa tiksindirici mi, hoş mu, yoksa üzücü mü olduğunu düşünecek değilim. Kesinlikle söyleyelim, burada olgu yargıları benimsenmiş, değer yargıları bir yana bırakılmıştır. Yalnız görebildiğimden sonuçlar çıkarmam ve bir varsayım olabilecek hiçbir şeye kapılmamam gerek. Böyle yaşamanın dürüst olmadığı düşünülürse, o zaman gerçek dürüstlük bana dürüst olmamayı buyuruyor demektir. ... |
||
|
||
| Sisifos Söyleni, Fransız yazar ve düşünürü Albert Camus`nün İkinci Dünya Savaşı ortasında yayımlanan deneme kitabıdır. 1942 yılında Fransa`da Le Mythe de Sisyphe adıyla basılmıştır. Kitap, adını Yunan mitolojisinden alır. Yaşamı ve intiharı sorgularken, saçmayı başka bir deyişle uyumsuzu anlatır. Le Mythe de SisypheSisifos, Homeros`a göre ölümlülerin en bilgesiydi. Tanrıları kızdırması sonucu bir kayayı dağın tepesine çıkarmakla cezalandırılmıştı. Tam çıkardığı sırada taş aşağı yeniden yuvarlanıyor, taşın ardından bakan Sisifos aşağı inip tekrar taşı çıkarmaya çalışıyordu. Camus`ye göre bu kısır döngüyü trajik yapan da kahramanın her deneyişinde tekrar düşeceğini bile bile taşı çıkarmaya gayret etmesidir. Camus saçma kavramını burada kurar, yaşamın beyhudeliğinin bilincinde olan insan. Bu durum bütün dinlerin temelini oluşturur ve din sayesinde yaşama anlam verilebilir. Fakat Camus bunu kabul etmez, en büyük uyumsuz kahraman Sisifos üzerine saçma`nın farkındalığının tarihsel gelişimini anlatır. Dağın tepesinden kayanın düştüğünü gören Sisifos, inişi sırasında düşkün durumunun bütün enginliğini bilir. Ama Sisifos tanrıları yadsıyan ve kayaları kaldıran üstün sadıklığı öğretir. O da her şeyin iyi olduğu yargısına varır. Bundan dolayı da "Sisifos`u mutlu olarak tasarlamak gerekir." Camus, pes etmez.Sisifos`un durumuna sonsuza kadar çare bulamayacağını bilir. Fakat, saçmanın geriletilebileceğinin farkındadır. Bu yüzden " tepelere doğru tek başına didinmek bile bir insanın yüreğini doldurmaya yeter. " diyerek intiharı haksız çıkartır. Sisifos Söyleni |
||
|
||
| Aforizmalarından bazıları: 1. Mutluluk, bizi zorlayan kadere karşı kazanılan zaferlerin en büyüğüdür. 2. Bir insanı sevmek, onunla birlikte yaşlanmaya razı olmaktır. 3. İnsan söyledikleriyle değil, söylemedikleriyle insanlaşır. 4. Ateşten ve yiyecekten yoksun bir insan için özgürlük, hiç de acelesi olmayan bir lükstür. 5. Bugün karım öldü fakat neyse ki masamın üstü beni oyalayacak bir sürü evrakla dolu 6. İnsan ne ise, o olmayı reddeden tek yaratıktır. 7. Hatırlamak için yavaşlar, unutmak için hızlanırız. 8. Başarı kolay elde edilir, zor olan başarıyı hak etmektir. 9. İnancın yere düşerse silahın da yere düşer. 10. Ölüm bir istatistik ve devlet işi oldu mu, dünya işleri artık iyi gitmiyor demektir. 11. Gençlik kolay mutluluklar için parlak bir çağdır. 12. Aşılmaz bir duvarın önünde yaşamak köpekçe yaşamaktır. 13. Ya tüm çırpınmalarını aşan daha yüksek bir anlamı vardır bu dünyanın,ya da bu çırpınmalardan başka hiçbirşey gerçek değildir... vecizeler.net |
||
|
||
| ... Camus'nün felsefeye en büyük katkısı, insanların ne berraklık ne de anlam sunan dünyada bunları aramalarının sonucu olarak oluşan "absürt" fikridir. Filozof bu felsefesini "Sisifos Söyleni"nde açıklayıp "Yabancı" ve "Veba" gibi romanlarında da işlemiştir. Genelde varoluşçulukla birlikte ele alınan "Absürdizm" (Saçma, uyumsuzluk felsefesi) ile birçok yazar ilgilenmiş ve bu felsefi düşünce akımını kendine göre yorumlamıştır, Camus "saçma"`nın kurucusu değildir fakat bu düşünce akımında önemli bir yer tutar. Camus, makalelerinde okuyanı dualizmle tanıştırır. Mutluluk ve keder, yaşam ve ölüm, karanlık ve aydınlık.. Hayatın çeşitli biçimlerde geçtiğini ve insanın ölümlü olduğu gerçeği de budur. Sisifos Söyleni`de bu dualizm bir çelişki halini alır: Bir yanda yaşayarak hayatlarımıza değer vermekte öte yandan eninde sonunda yok olacağımız gerçeğini de bilmekteyiz. Bu çelişkiyle yaşamak "Absürt"`ün ta kendisidir. Eğer hayatımızın anlamsız ve boşuna olduğunu biliyorsak, kendimizi öldürmeli miyiz? Bu trajedik kısır döngü nasıl aşılabilir? Camus saçma kavramını burada kurar: yaşamın beyhudeliğinin bilincinde olan insan. Fakat Camus intihardan yana değildir, yaşamın anlamsızlığının yok edilemeyeceğinin bilincindedir fakat bununla savaşmaktan kaçınmaz. Varoluşuluk ve Absürdizm Hakkındaki Görüşleri Bazı eleştirmenler Camus`yü kategorize etmeye çalışarak onun bir varoluşçu ya da absürdist olduğunu söyler. Eleştirmenlerin mi ya da Camus`nün kendi ifadesinin mi doğru olup olmadığı tartışılmakla birlikte, Camus etiketlenmeyi sevmediğini belirterek varoluşçu olduğu tanımına karşı çıkar: "Hayır, ben bir varoluşçu değilim. Sartre ile isimlerimizin yan yana anılmasına hep şaştık. Sartre ve ben kitaplarımızı birbirimizle gerçekten tanışmadan önce yayımladık. Birbirimizi tanıdığımızda ise ne kadar farklı olduğumuzu anladık. Sartre bir varoluşçudur, benim yayımladığım tek fikir kitabı Sisifos Söyleni`dir ve sözde varoluşçu filozoflara karşı doğrultulmuştur." ... Alıntı |
||
|
||
| yaşam anlamsız ve boştur ama öldükten sonra başka bir hayat olmadığına ve bizi karşılayacak bir tanrı olmadığına göre neden intihar edelim ki... | ||
|
||
| Başkaldıran İnsan 1-Politik özgürlük kavramı; insanda, insan kavramının gelişmesini sağlar. 2-Özgürlük olgusu, insanın özgürlük bilincine oranla gelişmemiştir.Başkaldırı haklarının bilincine varmış kişinin işidir. 3-Kutsal, dinsel yapı başkaldıran insanın önüne bir engel olarak çıkmıştır. 4-Başkaldıran insan, kutsalın öncesinde ya da sonrasında yer alan, bütün yanıtların insansal yani akla uygun olarak belirlenmiş oldugu bir düzen isteyen insandır. 5-Kutsalın ve salt değerlerin ötesinde bir davranış kuralı bulunabilir mi? Başkaldırının getirdigi soru budur. 6-İnsanların birbirine bağlılıgı başkaldırı edimine dayanır. 7-İnsan varolmak için başkaldırmak zorundadır ama başkaldırının kendi kendinde bulundugu, insanların üzerinde birleştikçe varolmaya başladıkları sınıra saygı göstermesi gerekir.Öyleyse başkaldırmış düşünce belleksiz edemez: O sürekli bir gerilimdir. 8-Başkaldırı anlayışında dünyanın uyumsuzlugu ve görünüşteki kısırlıgı vardır.Uyumsuz deneyimde, acı çekme bireyseldir. 9-Başkaldırıyoruz,öyleyse varız. 10-Bazen insan kendi durumu içerisinde kendine biçilene karşı çıkarken, bazı insanlar insan olarak kendisine verilene karşı çıkar yani ikincisinde insanı değersiz kılan herşeye başkaldırı sözkonusudur.Birincisinde bireysellik, ikincisinde ise evrensellik söz konusudur. 11-İnsanlar, herkeste herkesce benimsenen ortak bir değere dayanamıyorsa, insan için insan anlaşılamaz kalıyor demektir.Ayaklanmış insan, bu değerin açıkça benimsenmesini ister, çünkü sezer yada bilir ki, bu ilke olmazsa yeryüzünde karışıklık ve cinayet egemen olacaktır. 12-Doğaya başkaldırmak, kendi kendimize başkaldırmakla birdir.Başını duvarlara vurmaktır. 13-Tutarlı olan biricik başkaldırı intihardır. 14-İnsanın karşı çıkışına anlam veren tek şey, her şeyin yaratıcısı, dolaysıyla herşeyden sorumlu olan kişisel tanrı kavramıdır.Böylece çelişkiye düşülmeden başkaldırının tarihinin batı dünyasında, hristiyanlık tarihinden ayrılamayacagı söylenebilir.Gerçektende başkaldırının geçiş düşünürlerinden, hepsinden daha derin bir biçimde de Epikuros ile Lukretius'ta dile gelmeye başladığını görmek için ilk çağ düşüncesinin son anlarını beklemek gerekir. 15-İnsanların bütün mutsuzluğu, kendilerini kalenin sessizliginden koparan, kurtuluş bekleyişi içinde surlara atan umuttan gelmektedir. (...) |
||
|
||
| Albert Camus'nun Ölümü Üzerine Altı ay önce, dün bile, "Ne yapacak?" diye soruluyordu. Saygı duymak gereken karşıtlıklarla yaralanmış bir halde, geçici bir süre için sessizliği seçmişti. Ama, ağır ağır geçen ve seçtiğine bağlı kalan ender insanlardan olduğu için, sessizliğin sonu beklenebilirdi. Bir gün konuşacaktı. Söyleyecekleri üzerinde tahminde bulunmak yürekliliğini bile bile göze alamayacaktık. Ama, hepimiz gibi, yeryüzü ile birlikte değiştiğini düşünüyorduk: varlığının canlı kalmasına yetiyordu bu. Dargındık; dargınlık -hiç görüşmeyecek bile olsak- bir şey değil; olsa olsa, içinde bulunduğumuz dar, küçük dünyada, birbirimizi gözden kaçırmadan ve birlikte yaşamak bir çeşit. Bu, onu düşünmeme, okuduğu bir kitap sayfası ya da gazete üzerindeki bakışını duymama ve kendi kendime "Ne diyor? Şu anda ne diyor?" dememe engel değildi. Olaylara ve içinde bulunduğum ruhsal duruma göre, bazen çok sıkıntılı, bazen çok acı olarak yargıladığım sessizliği; ısı ya da ışık gibi, her günün niteliği idi, insancıldı. Kitaplarının -özellikle, belki en güzeli ve en az anlaşılanı olan Düşüş'ün- tanıttığı düşüncelerinin, yanında ya da karşısında olunuyor, ama her zaman onlarla birlikte yaşanıyordu. Kültürümüzün belirli bir serüveni idi bu: dönemleri ve sonucu bulunmaya çalışılan bir davranıştı. Çağımızda ve tarih karşısında yaptıkları Fransız Edebiyatı'nda belki en ilginç olan uzun ahlakçılar zincirinin günümüzdeki mirasçısını temsil ediyordu. İnatçı, dar ve saf, duygulu ve sert insancıllığı, çağımızın biçimsiz ve toplu olayları ile, sonucu şüpheli bir savaşa girmişti. Ama, bunun yanında da reddetmedeki inatçılığı ile, çağımızın ortasında, gerçeğin altınlarına ve makyavelcilere karşı, ahlakın varlığını savunuyordu. Bir yıkılmaz deyimleme, savunma olduğu söylenebilirdi. Ne değin az okunur, ne değin az düşünülürse düşünülsün, avucunda sıkı sıkıya sakladığı insancıl değerlerle karşı karşıya kalınıyordu: siyasal davranış sorununu ortaya koyuyordu ortaya örneğin. Ya yanından kıvrılıp gitmek, ya da savaşa girişmek gerekiyordu: tek kelime ile, düşünce hayatını yapan gerilim için kaçınılmazdı. Son yıllarda, sessizliğinin bile olumlu bir yönü vardı; uyumsuzun bu Descartesçısı, ahlakın güvenli toprağını bırakıp, uygulamanın sonucu belirsiz yollarına sürüklenmeyi reddediyordu. Farkediyorduk bunu; sessizliği seçtiği sorunların ne olduğunu da seziyorduk: çünkü ahlak, yalnız başına ele alınırsa, hem devrim yapılmasını gerektirir, hem de suçlar onu. Bekliyorduk; beklemek gerekti, bilmek gerekti: sonunda ne yapar, neye karar verirse versin Camus kültür alanımızın belli başlı kuvvetlerinden biri olmakta, çağın ve Fransa'nın tarihini kendince temsilde devam edecekti. Ama konuşsa idi, belki gittiği yolu öğrenecek ve anlayacaktık. Herşeyi yapmıştı -bütün bir eser- ve her zaman olduğu gibi, herşey ortada idi. Kendisi de söylüyordu: "Eserimi bundan sonra yapacağım". Bitti artık. Bu ölümün, kendine özgü bir rezaleti var; insancıl olmayanın, insanlık düzenini ortadan kaldırması bu. İnsanlık düzeni, bir düzensizliktir henüz; haksızdır, geçicidir, ölünür orada, açlıktan öldürülünür; ne var ki, insanlarca kurulmuştur, onlarca ayakta tutulmakta ve savaşı yapılmaktadır. Bu düzende Camus'nun yaşaması gerekti; ilerleyen bu adam, bizim sorunumuzu ortaya koyuyordu; kendisi de karşılığını arayan bir sorundu; bizler için, kendisi için, düzeni kuran ve reddeden insanlar için uzun bir hayatın ortasında yaşıyordu; sessizlikten çıkması, karar vermesi ve sonuca bağlaması önemli idi. Yaşlanıp ölenler vardır; hep ertelenmiş olup, yaşantılarının anlamı, yaşantının anlamı değişmeden ölebilecekler vardır. Ama bizim gibi kararsız, şaşkın olanlar için, en iyilerimizin karanlık geçidin sonuna gelmeleri gerekir. Bir yapıtın nitelikleri ve tarihsel bir anın koşulları, çok ender olarak, bir yazarın yaşamasını bu kadar açıkça gerektirmiştir. Camus'yu öldüren kazaya, rezalettir diyorum; çünkü bu kaza, insancıl dünyada, en derin gerekliliklerimizin uyumsuzluğunu ortaya çıkarıyor. Camus, yirmi yaşında iken, ansızın kapıldığı, yaşantısını altüst eden bir hastalıkla, uyumsuzu -insanın budalaca yokluğunu- buldu. Alıştı buna, dayanılmaz koşulunu düşündü ve kendisini kurtardı. Bu iyileşmiş hasta, beklenmeyen ve dışarıdan gelen bir ölümle çiğnendiğine göre, yalnız ilk yapıtlarının gerçeği söylediği zannedilebilir. Buna göre uyumsuzluk, ne kimsenin ona, ne de onun kimseye sorduğu sorudur; sessizlik bile denemeyecek, hiçbir şey olmayan bir sessizliktir. Böyle olduğunu zannetmiyorum. İnsancıl olmayan, kendini belli eder etmez insanın bir bölümü olur. Durmuş her yaşantı, -bu değin genç bir adamınki bile olsa- hem kırılan bir plak, hem de bütün bir hayattır. Bu ölümde, onu sevmiş olanlar için, dayanılmaz bir uyumsuzluk vardır. Gene de bu parçalanmış yapıtı, bütün bir yapıt olarak görmeyi öğrenmek gerekir. Camus'nun insancıllığında, kendisini ansızın alıp götüren ölüme karşı insancıl bir davranış bulunduğu, onurlu mutluluk araştırmasının, ölmenin insanlık dışı gerekliliğini içine aldığı ve zorunlulaştırdığı ölçüde, bu eserde ve bu eserden ayrılamayacak olan yaşantıda, gelecekteki ölümüne karşı varlığının her anını kuşatmak isteyen bir insanın saf ve başarılı girişimini bulacağız. Jean Paul Sartre Çev. Yıldırım Keskin |
||