SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Yazarlar

Konu: Ahmet Ümit

Sayfa: [ 1 ]

03.02.2008 14:53:52
Ahmet Ümit 1960 yılında bir güney doğu kenti olan Gaziantep’de doğdu. İlk ve orta öğrenimini Gaziantep’te tamamladı.
1978 yılında Yüksek öğrenim için İstanbul’a geldi.
1983 yılında Marmara Üniversitesi Kamu Yönetimi bölümünü bitirdi.
İlk öyküsünü 1983 yılında kaleme aldı.
İlk kitabı “Sokağın Zulası” 1989 yılında yayınlandı. Yaşadığı dönemin politik etkilerini taşıyan kitap, ölüm ve karanlık günlerin bunalttığı genç bir insanın ütopyasına sımsıkı sarılışını konu alan şiirlerden oluşuyordu.
1992 yılında yayınlanan ilk öykü kitabı “Çıplak Ayaklıydı Gece” yayınlandığı yıl “Ferit Oğuz Bayır Düşün ve Sanat Ödülü”nü aldı. Bu kitap, Ahmet Ümit’i yazın dünyamıza tanıtan ilk kitap olma özelliğini de taşıyor.
1994 yılında “Bir Ses Böler Geceyi” adlı uzun öykü kitabı yayınlandı. Kitap insanla inanç arasındaki ilişkiyi mistik bir gerilim öyküsüyle dile getiriyordu.
1994 Yılında ATV için çekilen “Çakalların İzinde” adlı polisiye dizinin öykülerini ve senaryosunun yazılımına katıldı.
1995 yılında her yaştan çocuklara seslenen “Masal Masal İçinde” adlı kitabı yayınlandı. Kitap, insani değerler olmadan yaşamın nasıl anlamsız bir hal aldığını anlatıyordu.
1995’den sonra çeşitli gazete ve dergilerde Franz Kafka, Dostoyevski, Patricia Highsmith, Edgar Allan Poe ve polisiye roman yazarları  üzerine inceleme-tanıtım yazıları kaleme aldı.
Kitaplarının hemen tümünde varolan gerilim duygusu, 1996 yılında yayınlanan “Sis ve Gece” adlı romanında tümüyle dışa vurdu. “Sis ve Gece” Türkiye’de yankılar uyandırdı, tartışmalara yol açtı. Yunanistan’da yayınlanarak yabancı dile çevrilen ilk Türk polisiyesi ünvanını kazandı.
1998 yılında ise son romanı “Kar Kokusu” yayınlandı. Roman, politikanın, insan yazgısı üzerindeki etkilerini bir cinayet soruşturması ekseninde  okura sunuyor.
“Agatha’nın Anahtarı” adlı polisiye öykü kitabı 1999’un Ocak ayında yayınlandı. Türkiye’deki suç yelpazesinden örnekler sunan öyküler, insanın suç karşısındaki tavrını ve psikolojisini çarpıcı bir biçimde aktarıyor.
Patasana adlı romanı 2000 yılının Şubat ayında yayımlandı. Patasana insanın içindeki şiddet duygusunusıkı bir gerilim içinde tarihsel bir fonda anlatıyor.
 
 

Basından
Bir lanet böler barışı
Ahmet Ümit yeni kitabı 'Ninatta'nın Bileziği'nde, Hititler Dönemi'nde geçen bir aşk hikâyesini anlatıyor. Arka fonda ise yeryüzünün ilk büyük savaşı Kadeş var

"Sevmeyi bilirim. Acıyı bilirim.
Sevmenin hayatı nasıl acıya çevirdiğini bilirim
Ama hayat daha değerlidir sevdadan
Hayat daha büyüktür sevdadan
Hayat daha güzeldir sevdadan
Sakın hayattan vazgeçme"

Ahmet Ümit'in son yapıtı, Ninattanın Bileziği, tarihin derinliklerinde gezinen izleği kadar, alışılmadık biçemiyle de dikkat çekiyor. Ümit, destansı bir biçemle yazdığı bu kitapta, on iki tablet üzerine kazınmış olan çarpıcı bir Hitit öyküsü sunuyor. Oldukça farklı bir dil kullanıyor yazar; epik olduğu kadar lirik, pastoral (bukolik) olduğu kadar arkaik bir dil. Hititler'in varlığını sürdürme mücadelesini, Mısır'a karşı giriştikleri büyük savaşı, ölümsüz ve aynı zamanda da imkansız bir aşk öyküsü ekseninde gözler önüne seriyor.
Savaş ve aşk, insanoğlunun bir türlü vazgeçemediği iki olgu; tehlikeli iki insanlık durumu. Aslında birbirine karşıtmış gibi duran bu iki olgu, bazen aynı olumsuzlukta buluşabiliyor: Aşkın ereği, savaş gibi planlı bir yıkım olmasa da, özünde sevmek, tutkuyla bağlanmak olsa da, kimi zaman bireyin üzerinde yol açtığı yıkım ve acı, savaşın yol açtığı yıkım kadar büyük olabiliyor. Ninatta'nın Bileziği olanaksız bir aşkın, insanların yaşamını yıkıntıya dönüştürmesini dile getirirken, Anadolu'daki ilk büyük uygarlık olan Hititlerle, dönemin bir diğer süper gücü Mısırlılar arasındaki yeryüzünün ilk büyük savaşını, Kadeş'i de anlatıyor.

Kültürel zeminden faydalanmak
Ahmet Ümit son yıllarda Anadolu'daki eski uygarlıkların unutulmuş izlerinin peşinde geziniyor. Yazarın sıkı takipçileri bunun yeni bir şey olmadığını fark edeceklerdir. Bir Ses Böler Geceyi adlı novellasından bu yana Anadolu'daki uygarlıklar, kavimler, halklar ve onların çok sesli, çok renkli, çok farklı kültürleri yazarın metinlerine konu oluyor. Patasana ve Kavim adlı romanlarında bu anlayışın kendini tümüyle dışa vurduğunu söyleyebiliriz. Evet, Ahmet Ümit polisiye roman yazarı olarak tanınıyor, yazar bunu söylemekten çekinmiyor da ama onun yazdıkları yukarıdaki izlek zenginliği ve derinliğinden de anlaşılacağı gibi bambaşka kıyılara da ulaşabiliyor.
Ninatta'nın Bileziği, Hititler ve onların başkenti Hattuşa'yı anlatıyor. Aynı toprakları paylaşmamıza, farkına bile varmadan kimi geleneklerini sürdümemize, kültürlerinin hâlâ bizi etkilemesine rağmen Hitit uygarlığının çok ayırdında değiliz. Ne yazık ki, günümüzde milliyetçi ve dinsel sekterlikler hâlâ gözümüzü kapamaya devam ediyor. Türk ve Müslüman olmayana karşı önyargılarımızdan vazgeçemiyoruz. Bu sekterliğin en büyük zararı da kendimize oluyor. Bizden önce bu topraklarda yaşayan Hititlerin, Romalıların, hatta Osmanlıların bile mirasçısı olduğumuzu söyleyemiyoruz. Böylesine köklü bir kültürel zemine sahip olmamıza rağmen, dar görüşlülük nedeniyle bu hazineden yeterince yararlanamıyoruz. Ahmet Ümit işte bu sekterliği kırmak istiyor. Üç bin küsur yıl önce yaşamış bir halkı yeniden canlandırıyor. Hititlerin günlük yaşamından, adalet sistemlerine, ahlaki değerlerine kadar bilmediğimiz birçok konuyu bir destan-roman olarak anlatıyor. Hititlerde din özel bir önem taşırdı. Hititler, kökleri Neolitik döneme kadar giden çok tanrılı bir dinsel inanç sistemine sahipler. Hitit tanrıları Arinna kentinin Güneş Tanrıçası, Göğün Güneş Tanrısı, Şimşeğin Fırtına Tanrısı, vb. önceleri küçük tarım topluluklarının koruyucusu iken, gelişen imparatorlukla birlikte sarayın koruyucusu haline geldiler. Hitit vatandaşları tanrılara hizmet etmekle yükümlüydüler. Karşılığında da tanrılar onları hastalıklara, doğal felaketlere ve dış saldırılara karşı korurlardı. Yani tanrılarla insanlar arasında bir tür ahit, bir tür kutsal sözleşme vardı. Eğer insanlar bu kutsal sözleşmeyi bozarsa, tanrılar da onları lanetlerdi. İşte Ninatta'nın Bileziği böyle bir laneti anlatıyor. Yasak bir aşkın yol açtığı, tanrıların büyük bir öfkeyle insanların yaşamlarını cehenneme çevirdikleri bir laneti. Bu lanet o kadar büyüktür ki, yapıtın başkahramanı Ninatta, yaklaşmakta olan Kadeş Savaşı'nı bile tanrıların kendisine duyduğu öfkeye bağlayacaktır. Oysa savaşın çok daha basit nedenleri vardır.
Yazar bir yandan Hititlerin gündelik yaşamlarını, aşklarını anlatırken öte yandan 'Kadeş Savaşı' hakkında tarihte yanlış anlaşılmış, eksik anlatılmış kimi gerçekleri de açıklamaya çalışıyor. Bilindiği üzere uzun yıllar bu savaşı Mısırlıların kazandığı varsayılmıştı. Çünkü Mısırlılar yazılarını taş duvarlara yazmışlardı, resimlerini taş duvarlara çizmişlerdi, savaşın öteki tarafı Hititler ise daha dayanaksız bir malzeme olan kil tabletler kullanmışlardı. Bu nedenle Kadeş Savaşı'nın anlatıldığı kil tabletler zamanla eriyip gitmiş, ama Mısırlıların taş üzerine yazılı metinleri kalmıştı. Ve her kral gibi II. Ramses de savaşı kendisinin kazandığını savlayarak kendi halkını aldatma yolunu seçmişti. Gerçek ise, daha sonraki yıllarda ortaya çıkarılan Asur tabletleri ile ortaya çıkmıştı. Doğruluğu bugün genel kabul gören Asur tabletlerinde, Kadeş'te ne Ramses'in, ne de Mutavalli'nin zafer kazandığı yazılıdır. Eldeki tek somut kanıt; çatışmaya neden olan Suriye topraklarının savaştan sonra yine Hititlerin elinde kalmış olmasıdır. Eğer olaya böyle bakarsak, savaştan kazançlı çıkan tarafın Hititler olduğunu savlayabiliriz. Ama Ahmet Ümit Ninatta'nın Bileziği'nde savaştan kimsenin kazançlı çıkamayacağını söylüyor, ölüm hariç.
"Ve ben her gün öldüm Nuvanza Kadeş'te iken.
Ve ben her gün oklandım yüreğimden.
Ve ben hergün kılıçtan geçirildim.
Her gün savaş arabalarının altında kaldım.
Ve ben her gün öldüm Nuvanza, Kadeş'te iken.
Ve ülkenin bütün kadınları benim gibiydi.
Onlar da benim gibi her gün öldüler."
Ne yazık ki savaşlar bitmedi. Şu anda Kadeş'e birkaç yüz kilometre uzaklıktaki Lübnan'da kalıcı barış hâlâ sağlanamadı. İnsanlar hâlâ birbirlerini öldürmeyi sürdürüyorlar. Ninatta'nın Bileziği savaş karşıtı tutumuyla, geçmişle bugünü birleştirebilen sağlam bir muhalif metin olma özelliğini de taşıyor.
Hangi uygarlık düzeyine gelirse gelsin, insanın en büyük düşmanı ne yazık ki kendisi oluyor. Hobbes'un 'Homo homino lupus' -İnsan insanın kurdudur- deyişindeki anlam her geçen gün büyüyor. İnsanlığın acımasız savaşları günümüzde daha da yıkıcılaşıyor ve vahşetin sınırları gözlerimizin önünde adım adım genişletiliyor. Savaş için kimi zaman din, kimi zaman demokrasi, kimi zaman açıkça maddi çıkarlar neden olarak gösteriliyor. Oysa hiçbir neden öldürmenin gerekçesi olamaz. Hele savaş gibi toplu kırımların haklı hiçbir nedeni olamaz. Ninatta'nın Bileziği, hem Kadeş savaşını, hem de bütün çatışmaları bu bağlamda değerlendirebilmemiz gerektiği mesajını veriyor.


Okur kitabın içinde
Aşka gelince, kitap olağanüstü bir sevda öyküsü sunuyor bize. Yalansız ama çarpıcı, görkemli ama alçakgönüllü bir aşk. Umutla beslenen ama acıyla sona eren bir aşk. Hitit-Mısır savaşı her iki ülke halkını kana bularken, tutkulu Ninatta'nın yiğit Hatti savaşçısı Nuvanza'ya duyduğu ölümsüz aşk. Bu aşk Ninatta'nın yaşamının anlamı olacaktır. Onu bir günahkar, özverili bir kadın, acı çeken bir insan yapacaktır. Ninatta aşk ile olgunlaşacak, kendini bulacak, tanrılara isyan edecek ve bekleyecektir. Üzerlerindeki kara lanet bitsin diye bekleyecektir, Nuvanza dönsün diye bekleyecektir, insanlar ölmesin diye bekleyecektir. Ama beklentileri gerçeğe dönüşecek midir? Bunu yanıtını ne tanrılar, ne krallar, ne de Nuvanza verebilir? Bunun yanıtını sadece okur verebilir. Yanlış okumadınız, Ninatta'nın mutlu olması için, tanrıların kara lanetinin kaldırabilmesi için, sevdiği adamı Nuvanza'yı yeniden görebilmesi için okurun yardımına gereksinimi vardır. Evet, Ninatta'nın Bileziği'nin gerçek sürprizi, okurun metine katılmasını zorunlu kılmasıdır. Çünkü Ninatta'nın üzerindeki lanetin kalkması, okurun onun söylediklerini yerine getirmesine bağlıdır. Ninatta on iki tableti bu yüzden yazmıştır. Yılların ötesinden gelen yabancı yani okur- yazdıklarını okusun, on iki ayrı Hitit kentine gömülü on iki bilezik halkasını toplayıp, tanrıların lanetini kaldırsın diye. Yani Ninatta'nın mutluluğu biraz da okura kalmıştır. Gelin görün ki bu olanaksız bir iştir. Günümüzden 3 bin 300 yıl önce on iki ayrı Hitit kentine gömülmüş, on iki ayrı bileziği bulmak artık pek olanaklı değildir. Ama belki de niyet bile yeterlidir. Belki de biz bu on iki bileziği bir araya getirmeye niyetlenirsek, Hititli falcının söyledikleri doğru çıkar ve Ninatta ile Nuvanza birbirlerine yeniden kavuşur. Belki de yeryüzünde bir daha hiç savaş, hiç ölüm, hiç acı olmaz. Belki de insanlar hep mutlu yaşar. Belki de... Kim bilir?

SERPİL DURAK TUNÇER: Öğretim Üyesi, İstanbul Üniversitesi, Amerikan Kültürü ve Edebiyatı

(Radikal 20/10/2006)


Sayfa: [ 1 ]